• Evrensel zaman üstü tüm insanlığı kucaklayan İslam'ın adına ekleme yapıldı: Siyasal İslam dendi.
    Ve din üzerinden siyaset kurumsallaştırıldı.
  • Doğu Batı Ayrımında Aslında Mimarlık, Serkan Duman

    Serkan Duman, Doğu Batı Ayrımında Aslında Mimarlık kitabında kerpiçten evlerin yaygınlaşmasını sağlamak ve kerpiç gibi geleneksel bir malzemeyi hayata yeniden geçirebilmenin yollarını arıyor. Duman, kerpicin maddi olarak çok uygun olduğuna dikkat çekiyor. Betonun ise ülkemize çok hızlı ve ölçüsüz girdiğini vurguluyor.

    Bu konuda birçok araştırma yapan Duman, Anadolu’nun ardından Asya ve Afrika’yı dolaşmış. Kerpicin en iyi yalıtım malzemesi olduğunu savunuyor. Günümüzde yaygın kullanımı söz konusu olan ve betonda kullanılan yalıtım maddelerinin ise kimyasal olduğuna dikkat çekiyor. Bu, hem doğaya hem de insana zarar veriyor: “Ancak en az zorunluluk kadar etkili bir durum daha vardır ki o da evlerin geçici olmasına verilen önemdir. Kur’an-ı Kerim’deki ‘Siz ebedi kalacağınızı sanarak malikâneler mi yapıyorsunuz?’ gibi ayetlerle ebedi binalar yapmaya çalışan ve bununla övünen kavimlerin eleştirildiği hatta cezaya uğratıldıkları anlatılır. Bunu bilen müminler de evlerini geçici malzemeler kullanarak inşa etmişlerdir. Bu yöntemi kullanmayanların ve evlerini şatafatlı ve geçicilik meselesini dikkate almadan inşa ettirenlerin ayıplandığını biliyoruz.”

    Yazar, Gölcük depreminin ardından bölgede yaptığı gözlemlere dayanarak betonla inşa edilen evlerin çoğunun yıkıldığını, geleneksel evlerin ise ayakta kaldığını belirtiyor. Kerpiç evlerin dayanıklılığı ile ilgili gözlemlerinin önemli bir kısmı Hindistan’a dayanıyor. Duman, Hindistan’da Fransızların inşa ettiği kerpiç evlerin Muson yağmurlarına dayandığını belirtiyor ve böylelikle geleneksel mimari yapının sürdürülebilirliğini ispatlıyor. Kerpiç evlerin varlığı köklü bir geçmişe dayanıyor ancak ne yazık ki günümüzde unutulduğunu belirtmek gerekiyor. Doğu Batı Ayrımında Aslında Mimarlık adlı eserinde yazar, tarihsel olarak Müslüman evlerinde yapı malzemesi olarak çamur, ahşap ve taşın kullanıldığını ancak çoğunluk olarak kerpiç, tuğla ve ahşabın yer kapladığını belirtiyor. Mimara göre tamamen taşın kullanıldığı İslâm şehirlerinin sayısı oldukça az. Sonuç olarak, günümüzde bir yapı inşa ederken kullanılan teknolojik ürünlerin önemli bir kısmının mimari gereklilikten değil de kapitalizmin ve pazarlama kültürünün varlığına hizmet ettiğini söylemek mümkündür. Bu durum gerçekleşirken çevre tahrip edilmektedir.

    Bu nedenle yazarın da belirttiği gibi mimaride doğal malzemeler kullanarak geleneksel yöntemleri ön plana çıkarmalıyız. Bu hem topraklarımızdaki tarihi büyünün devamını sağlar hem de doğal dünyamızın ömrünü uzatır.

    İşte Frank Lloyd Wright, Ian Volner

    Ian Volner’ın kaleme aldığı İşte Frank Lloyd Wright kitabında, modern mimarlık tarihinin en önemli isimleri arasında yer alan, “Organik Mimarlık”ın temellerini atan, New York Guggenheim Modern Sanat Müzesi’ni tasarlayan mimar Frank Lloyd Wright’in hayatı anlatılmaktadır. Eserde, sanat tarihçisi Ian Volner’ın bilgisi ile çizimlerinde insanlar ve mekânlar arasındaki ilişkilere yoğunlaşan Michael Kirkham’ın illüstrasyonları birleşiyor. Kitap, okuru tanınırlığına rağmen anlaşılmaz kalmayı başarmış bu sanatçının ayak izlerinin peşinden sürüklüyor.

    Doğal biçimlerini koruyarak iç ve dış mekânların birleşmesini temel alan Wright, hayatını radikal değişiklikler ve talihsizlikler arasında geçiren usta bir öğretmen olmakla birlikte yaptığı evlerin içini sanat eserine dönüştüren muhteşem bir mimar. Kimi zaman bir idealist kimi zaman bir kaçık olarak bilinse de peşini bırakmayan yangınlara inat bugün bile insanların hayranlıkla baktığı eserler bırakmış bir sanatçıdır.

    Müthiş bir öğretmen olan Wright, stüdyosuna girip çıkan pek çok öğrencide kalıcı ve olumlu izler bırakmıştır. Bununla birlikte onu zorba ve demagog olarak tanımlayan pek çok kişi de olmuştur. Wright’ın tasarıma katkıları tartışma konusu olmuş, ancak yine de yaptığı dört yüzden fazla bina çok sevilmiş ve bugün bile başka tek bir mimar dahi tanımayan milyonlarca kişi onun ismine aşina olmuştur.

    Wright’ın kendinden sonra gelen pek çok Amerikalı mimar üzerinde çok büyük etkisi olmuştur. Ayrıntılara verdiği önemi daha sade Avrupai bir yaklaşımla birleştiren öğrencisi, Rudolph Schindler, yeni bir üslup olan modernizmin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Wright’ın eski dostu Bruce Goff ise Wright’ın doğal dünya algısını daha da çılgın ve tuhaf sınırlara çekerek, hemen hemen rastlantı sonucu, mimaride “Çevreci Akımı” başlatan evler yaptı. Wright’ın Uluslararası Üslubun kısır ve aşırı temiz olduğuna yönelik görüşü yıllar sonra rağbet görmeye başladığında, Wright’ınki kadar orijinal ve Amerika’ya özgü bir vizyonu olan bir başka Frank ortaya çıktı: “Doğanın genç Wright üzerindeki etkisi olağanüstüydü, ailesinin inançları ve transandantal felsefeyle harmanlanan bu etki, ömrü boyunca bir tür doğa dinine bağlanmasına neden oldu.”

    Yazar, çok büyük bir etki yaratmış olsa da bugün Wright’ın, mimari söylemin merkezinde yer almadığından ve üsluba yönelik kendine öz niteliklerin hiçbirini diriltilememiş olduğundan bahseder. Ancak Wright’ın çağdaş mimarideki konumu, yıllar boyunca eleştirmenler ve biyografi yazarlarını şaşırtan yaşamındaki ve kişiliğindeki çözümsüz çelişkilerden biri olarak görülmektedir. Wright’ın hem inatçı bir maneviyatçı hem de metaryalist bir yenilikçi olduğundan bahseden kitap, evrensel gerçeklerin peşinde bir tasarımcı ve aynı zamanda müthiş bir rekabetçi olduğunu söylüyor. Kitapta, Wright’ın uyum sağlama gücünün de inanılmaz olduğu vurgulanıyor.

    Kitaba göre Frank Lloyd Wright’ı anlatmanın en iyi yolu; onun açıklanmış fikirlerinden, aleyhinde konuşulanlardan ya da destekçilerinden değil de yalnızca yaptığı binalardan geçmektedir. Onun binalarında abidevi bir mütevazılık olduğundan söz eden yazar, ölçekleri, hatalı olabilmeleri ve yapabilirlikleri kalıcı bir insanilik taşır, der.

    Le Corbusier Gözüyle Türk Mimarlık ve Şehirciliği, Prof. Dr. Enis Kortan

    Dünya mimarlık tarihinin seçkin ismi Le Corbusier’nin eğitimi, mimarlık geçmişi, eskizleri, Türk mimarisi ve şehirciliği hakkındaki görüşleri bu kitapla okuruna ulaşıyor. İsviçre doğumlu, Fransız vatandaşı olan Le Corbusier’nin çağdaş mimari dünyasındaki önemi, mimarlık ile ilgili herkes tarafından bilinir. Le Corbusier, 20. yüzyıl sanat ve mimarlığına evrensel anlamda etkili olan katkılar gerçekleştirmiştir. Bu kitap, Le Corbusier’nin gözünden mimarlık ve şehirciliği incelemesinin yanı sıra, Türk mimarlık ve şehirciliğine de ışık tutuyor. Türkçe, İngilizce ve Fransızca olmak üzere üç farklı dilde hazırlanan kitap, bu özelliğiyle uluslararası bir değer de kazanmış oluyor. Bu kitap, dünya mimarları arasında gösterilen Mimar Sinan’dan bu yana gelişen ve değişen Türk mimarisini Le Corbusier’nin gözünden anlatırken okuruna farklı bir bakış açısı kazandıracak nitelikte. Le Corbusier, tarihe bakış şekli ile birtakım evrensel ilkelerin saptanmasında Türk mimari yapıtlarının analizinden de yararlanmıştır.

    “Mimarlık ve uygarlık tarihi zengin olan insanlar, güven duygusu içinde tarihlerinden söz edip, ileriye dönük atılımlarını cesaretle yaparlar. Çünkü dayanamayıp, hız aldıkları başarıları saptanmış tarihi yapıtları ve daha önemlisi onları meydana getiren ilkeleri mevcuttur.” Le Corbusier, Modern Mimarlık hareketinin bir mimarı olduğu gibi bir kuramcı ve sanatçıydı. Aynı zamanda Modern Mimarlığın öncülerinden biriydi.

    Sanatsal hareketlerinin sırasıyla anlatıldığı eserin içerisinde dönemler şu şekilde sıralanır:

    • Arkaik devir,

    • Klasik devir,

    • Akademizm - Maniyerizm devri,

    • Barok devri.

    O, “L’Esprit Nouveau”, “Purism”, “Vers Une Architecture”, “Urbanisme” ve buna benzer eserleriyle “Arkaik Devrin” temellerini döşedi. Sonrasında ise “Klasik Devrin” başyapıtlarını oluşturdu. Tüm bunların ardından kendi koyduğu kuralları bizzat yıkarak “Maniyerizm” aşamasında örnek oldu: “Pürizm” ve “Rasyonalizm” gibi prensipleri bir tarafa atarak yeni ufuklar açtı. Duygusal ve kişisel olduğu gibi ifadeci ve eşsiz mimarlık yaparak Ronchamp tapınağı eseriyle aynı zamanda Barok mimarlığın da yolunu açmıştır. Bu nedenle Michelangelo ile kıyaslanır.

    Mahi Çelik, “Çağdaş Mimarinin Dâhileri”, Kitabın Ortası dergisi, Nisan 2019, sayı 25.
  • Arap olmayan müslümanlar, Araplarca küçümseniyor, müslüman olmalarına rağmen müslüman olmayanlardan alınan vergileri vermek zorunda bırakıkıyorlardı. Oysa kendisini evrensel bir din olarak takdim eden İslam, Müslümanların eşitliği üzerine vurgu yapmaktaydı.
    Nahide Bozkurt
    Sayfa 21 - İSAM YAYINLARI
  • Batılı çürümüş diplomatları taklit etmeye çalışıyoruz. Batılı gerçekten hesaplıdır, dostluk, yardımlaşma gibi sözler kalıplardan ibarettir. Biz de onlara özeniyoruz. Nihilistler çıkarıyoruz. Bayramlar, törenler anlamını kaybetmiştir. Aydınımız ülkesinde kendini yabancı hissediyor. (Dostoyevski'den örnekler) Ülkemizi sevmiyoruz, kaçıp gitmek istiyoruz. Kötü yöneticiler, aydınlar halkla ilişki kurmasını becerebildiği halde, biz halkı sevmediğimiz için kendimizi ülkemizde istenmeyen bir misafir gibi hissediyoruz. Bu yüzden onu tanımak, onun derinliğini, ruhunu hissetmek istemiyoruz.Bayramlar gibi sosyal sloganlar da aslında anlamını kaybetmiştir. Toplumcu aydınlar da halkı istatistiklerin rakamları ya da kitaplardaki teorilerin örnekleri olarak görüyorlar. Bazımız Batıdan
    korkuyoruz, bazımız Doğudan ve en çok halktan kopuyoruz. Halkın içinden gelen aydınlar bile hemen burjuvalaşıyor, burjuvalara kendini beğendirmek için romanlarında, hikâyelerinde yarım yamalak öğrendiği görülmemiş burjuva biçim inceliklerine özeniyor ya da halkınin şivesini taklit ederek halkını burjuvaya turistik bir eşya gibi satmaya kalkıyor. İstiyor ki burjuva halkın acılarını, topraksızlığın susuzluğunu, tıpkı duvarına astığı kiliın, çorap, boyunduruk gibi karşısına alıp seyretsin. Çarıklı erkanıharplik yapıyor yani. Köy-lü ve işçi ve küçük meınur ve yani ezilenler adına yapılan edebiya-ta kültür heyecanı [ üzeri çizilmiş] biriktiren rahatı yerinde burju-va sahip çıkıyor. Böylece şehirli aydın gibi, köyden gelen aydın da köklerinden kopuyor, bir salon serserisi, bir meyhane gezgini olu-yor. Oysa halk artık kendini tanıma, kendi bilincine varma, kendi ruhunu çözümleme çabası içindedir, buna başlamıştır. Aydın hal-kın öncüsüdür gibi bir söz vardır; oysa artık aydın kendi halkının yapmaya başladığı atılımların gerisinde kalmaya başlamıştır. İlerici, gerici her türlü akımların tekelini ellerinde tutan bir küçük ya-rı-aydın çetesi, yıllardır kendini yenileme gerçeğini duymadığı için bugün artık yerini kaybetmemek için ancak bezirgan oyunlarıyla ayakta durmaya çalışmaktadır. Yıllardır halkı ve aydın potansiye-lini hor gördüğü için kendini geliştirmek için parmağını oynatma-mıştır. Bugün haksız olarak gaspettikleri yerler gerçek sahiplerini beklemektedir. Halkın evrensel ruhuna inanan, onu derinliğine ta-nımaya çalışan gerçek bir aydın topluluğu bu kültür gangsterleri-nin yerini almazsa toplumun, çağın çok gerisinde kalacaktır Türk edebiyatı. Birbirlerine ödül dağıtan, oyunun kurallarını bozmaya cesaret edemeyen bu kuru kalabalık aslında tek bir kütledir; ilericilik-gericilik kavgası görünüşte bir çekişmedir. ilericiler, yerlerinde kalmak için değil namuslu bir sosyalistin, sahtekar bir bezirganın yapmayacağı oyunlarla uğraşırlar, kendilerini övenlere pay verirler. Ne yazık ki halkın değerlerine sahip çıkmaya çalışanlar da kendilerine bir isim vermedikleri halde- gerici ya da sağcı denilen ve orta çağın karanlığında yaşayan zavallılardır. Sanat sanat içindir - sanat toplum içindir kısır çekişmesine karşı sanat insan içindir parolasıyla çıktıkları halde insanın, gerçek insanın farkında değillerdir. Gerçekten 'korkak bir karanlık içinde dirler. Yaşamaktan, eğlenmekten korkarlar. İnsanı, özellikle kadını tanımaktan korkarlar. Dünya nimetlerini çağ dışı boş inançlar yüzünden teperler. Aslında bir ruh hastasının tepkisidir bu; daha doğrusu reddettikleri nimetlere kapılmaktan korkan bozuk ruhların tepkisidir bu. Bu yüzden sosyalizmi ahlaksızlık sanırlar, bu yüzden emperyalizm ile sosyalizmi birbirine karıştırırlar. Allah için bazı sosyalistlerimiz de özel yaşantılarıyla onlara hak verdirecek durumdadırlar. Bir sosyalist eleştirmenimizin dediği gibi Türk solu geç kalkar, çünkü bir gece önce sabaha kadari
    miştir.' Bu insanlardan Türk halkı artık bir şey beklememeli. Üç kağıtçılıkla ne devrim olur, ne de ümmeti [üzeri çizilmiş] islâm kurtulur. Bunlar 'çürüyen et, dokülen diş' gibidirler. Bayrak yaptıkları inançlarına ragmen, aslında inançsızdırlar. Kim hangi kapıdan ekmek yiyorsa, o kapınn kulluğunu etmektedir. Bunlar Osmanlı Imparatorluğu'nun mirasının kotu bolümü olan kapıkulu kurumunun temsilcileridir. Kendilerine karşı çıkılmasını, haksız yere işgal ettikleri görüşlere karşı hakaret sayarlar. Kendini sosyalist sayan biri, suçunu ortaya dokeni halk düşmanı olarak suçlayarak yavuz hırsızlık oynar. Kendini kapitalist olarak ilân eden birinin serveti, fabrikası yoksa böyle birine herkes güler; haydi ordan çulsuz derler, züğürt kapitalist olur mu? Nedense kendisini sosyalist sayanlardan kimse ehliyet sormamaktadır. Olsa olsa sosyalizme sempati duyan' yani özel deyimiyle 'sempatizan' sayılması gerekenler ortalığı kasıp kavurmaktadırlar. Sonra solda ve sağda hayli kalabalık olan bu çikarcı zümre, bütün gösterişine rağmen kim parayı bastırırsa ona hizmet etmektedir. Ele güne karşı, hele sağcılara karşı ayıp olmasın diye de kabahatlar örtbas ediliyor. 'Kol kırılır yen içinde'
  • Mensubu olduğumuz İslam dini, bir millete veya kavme değil, bütün insanlığa gönderilen son ve evrensel bir dindir.

    İslam'ın gayesi, insanları her iki cihanda huzur ve mutluluğa erdirmektir.
  • İslam'ın Evrensel mirası sadece Müslüman olarak doğanlar için değil tüm insanlık içindir.
  • Yalnızca bir İslam vardır, yalnızca bir İslam olabilir, fakat birçok İslam toplumu vardır.
    O halde biz çeşitli "İslamlar" aramamalı, fakat Müslüman toplumlar güruhunu, bir tek evrensel İslam çerçevesi içine yerleştirmeye
    çalışmalıyız.