• Adını duyunca aklıma gelen sahne hep aynı. 
    Tarih: 2 Temmuz 1993
    Yer: Sivas, Madımak Oteli
    Kişiler: Ölenleri sayayım da onlar için bir kez de biz mi yanalım, yoksa otelden itfaiye aracının üstüne kendini atıp da kendisi hakkında söylenen "Asıl öldürülecek hayvan burada" sözünü işitip, "Tam kurtuluyorum derken artık Sırat Köprüsü'nde gibiydim. Devam etsem linç, geri dönsem cehennem vardı." diyen Aziz Nesin gibi bir değil binlerce kez öldürülenleri sayayım, onlara mı yanalım?

    Cayır cayır yanan bir otel, otelin önünde insanlıktan çıkmış azgın bir kalabalık, kalabalıktan yükselen "Aziz Nesin içeride mi, yansın kafirler" türünden yükselen kin kokulu çirkin naralar, düşündükçe hissettiğim ve burnumu sızlatan o yanık kokusu ve koca oteli küle çeviren yangından canını kurtarmaya çalışan bir avuç "insan." O kalabalıktaki herkesten daha insan olan, biri dışarıdakilerin bininden daha fazlasına bedel bir avuç can. Ve en acısı da hüznümüze sebep olan yeri asla doldurulamayacak 35 güzel insanımızın, kalmak isterken, gitmeye henüz hiç hazır değilken, ansızın korku ve gördükleri vefasızlığın acısı ile, benzin ateşinin ciğerleri yakan kokusu belki de ateşin acımasız sıcaklığı ile aramızdan zamansız ayrılışı...

    Benim canımı daha da çok acıtan bir sahne var ki üstad Aziz Nesin'in adını her duyduğumda gözümde canlanır. İçim bir kez daha yanar, insanlıktan utanırım. Yangını "sözde" söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri otelin önünde beklemektedir. Nesin bir yolunu bulup can havliyle kendini itfaiye aracının üstüne atmıştır. Kurtulmuştur sözde... Bileğinden tutan itfaiye görevlisi tek bir hareketle onu aracın üzerinden kalabalığın ortasına fırlatır. Düşmüştür yere, 77 yaşında ölümünden 2 sene evvel itfaiye aracının dibinde diğer görevliler tarafından darb edilmektedir. İşte bu millet seni bu kadar anlamadı üstad! Yazık ki halimize binlerce kez yazık... Sürüklenerek yanlarına ulaştığı polisler tarafından yaralı bir şekilde kurtarılmışsa da ne fayda. O gün bir otel ve 35 insan yakılmadı, kendini kendi eliyle rezil bir şekilde yakan bir topluma şahit olundu. Ve bu ayıbın üstü hiç bir zaman kapatılamayacak...

    Asıl konu bu değildi, böylesine keyifli bir kitaba böyle duygusal bir inceleme yazılmaz ancak Aziz Nesin'e yaptığım ilk incelememde onunla ilgili duygularıma, hüznüme yer vermeden edemedim. 

    Kütüphane rafları arasında gezinirken "Sizin Memlekette Eşek Yok mu?" kitabının başlığını görür görmez yine Nesin'den taşlama ve mizah dolu, güldürürken onu anlayabilenler için düşündüren ama her halükarda bol kahkahayla dolu bir kitap olduğunu hissedip aldım elime. Haklıymışım da. Sabah başlayıp akşam bitirdim ama bir haftalık gülme kotamı da bu kitap sayesinde tamamlamışım gibi hissediyorum. :) Günümüzün mizah anlayışından pek hoşlanmadığım ve çoğu mizahşörün de küfür ve argo kullanmayı mizah zannettiğini düşündüğüm için mizahtan hoşlanmadığım bile söylenebilir. Ancak Aziz Nesin benim mizah konusunda ki tek istisnamdır.
    Ayrıca Türkçeyi bu denli etkili kullanabilmekte ki gücüne hayranım. Yerine göre konuşmayı öyle güzel başarıyor ki, kelimelerini kısıtlamadan, kendini kasmadan yazdığı çok belli, su gibi akıp gidiyor cümleleri. Hele ki bu eserindeki öykülerinde kullandığı yöresel ağızı okurken öyle keyif aldım ki dışımdan okuma ihtiyacı hissettim bazı yerlerde, o kadar hoşuma gitti seçtiği kelimeler.

    İçinde 28 kısa öyküyü barındıran ve ismini de bir öykünün başlığından alan bu kitapta beni en derinden etkileyen kısmı da paylaşmadan edemeyeceğim. Önsözden hemen sonra gelen ve "bu yazı bir öykü değildir" diyerek başladığı anısında Nesin Vakfı'nda her yılbaşı gecesi çocuklara kendi elleriyle hediyeler hazırladığından bahsediyor. Ve hediyelerin paketlerinden kısaca şöyle bahsetmiş. "Armağanların paketlenmesi için bütün yıl boy boy kutular, zarflar, güzel torbalar, renk renk çiçekli kağıtlar, yaldızlı kağıtlar, süslü püslü ipler, cicili bicili ve parlak bağlar biriktiririm. Bunların hiçbiri yeni değildir. Hepsi ya bana ya Vakf'a gönderilmiş şeylerin paketleme gereçleri olduğu için önceden kullanılmıştır. Biz onları atmayız. Üçüncü, dördüncü beşinci kez kullanılmak, sonunda kalorifer ocağında yakılmak üzere saklarız. Doğrusunu söylememiz gerekirse, bizim elimize geçen her hangi bir şeyin bizden çekeceği vardır ve elimizden kurtulması hiç de kolay değildir."

    Bu sözler sizin için bir anlam ifade etti mi bilmem ama ben basit bir şeyin bile mahvolana kadar kullanıldığı zamanlar gördüğüm için beni derinden etkiledi ve bir Vakf kurucusu, idarecisi değil de bir aile babası gördüm sanki bu sözlerde ve bu yaşam şeklinde. 

    Ön yargısız, anlayarak, anlamlandırarak yaşamanız, okumanız dileklerimle, keyifli okumalar...
  • Anton Çehov’un Maksim Gorki’ye anlattığı hayali

    Bir gün beni Küçükköy’e, yanına çağırdı. Burada bir parça toprağı ve iki katlı, küçük, beyaz bir evi vardı. Bana “malikânesini” gösterip heyecanla konuşmaya başladı:

    “Çok param olsaydı, hasta köy öğretmenleri için bir sanatoryum kurdururdum burada. Pencereleri büyük, tavanları yüksek, aydınlık bir bina yaptırırdım. Çok güzel bir kütüphanem, çeşitli müzik aletlerim, arı kovanlarım, sebze ve meyve bahçem olsaydı, tarımla, meteorolojiyle ilgili dersler verebilirdim. Bir öğretmenin her şeyi bilmesi gerekir, azizim, her şeyi!”

    Birden sustu, öksürdü, yan yan bana baktı, sonra yüzüne o yumuşacık, sevimli gülümsemesi yayıldı. İnsanı her zaman karşı konulamazcasına kendisine çeken bu gülümseme, ağzından çıkan sözcüklere karşı özel, ciddi bir dikkat yaratırdı.
    “Hayallerim sizi sıkıyor mu? Bunlardan söz etmeyi seviyorum. İyi, akıllı, eğitimli bir öğretmenin Rus köyü için ne kadar gerekli olduğunu bilemezsiniz! Bizde, Rusya da öğretmene birtakım özel koşullar sağlamak gerekiyor. Halkı eğitmezsek, devletin de tıpkı kötü pişirilmiş tuğladan yapılmış bir ev gibi yıkılacağını biliyorsak eğer, bunu bir an evvel yapmalıyız! Öğretmen, işine gönül vermiş bir sanatçı olmalıdır. Bizde ise öğretmen, çocukları eğitmek üzere köye, sanki sürgüne gidiyormuş gibi giden niteliksiz bir işçi, iyi eğitilmemiş biridir. Öğretmen açtır, yılgındır, elindeki bir lokma ekmeği de yitirmekten korkmaktadır. Oysaki, onun köyde öncü olması, köylünün sorduğu bütün sorulara yanıt verebilmesi, köylülerin onun sahip olduğu, dikkate ve saygıya değer gücü kabul etmeleri, hiç kimsenin ona bağırıp çağırmaya, kişiliğini aşağılamaya yeltenmemesi gerekir. Bizde polis memuru zengin bakkal, papaz, ustabaşı, okulun koruyucusu, başçavuş ve öğretim müfettişi denilen memur dahil herkes öğretmeni aşağılıyor ama eğitimin en iyi şekilde verilmesine değil, yalnızca genelgelerin titizlikle uygulanmasına önem veriyorlar. Halkı eğitmek üzere çağrılmış bir insana kuruşla para ödemek saçmalık değil de nedir? Halkı eğitmek diyorum, beni anlıyor musunuz? Bu insanın eski püskü giysilerle dolaşmasına, rutubetli, yıkık dökük okullarda soğuktan titremesine, kömürden zehirlenmesine, üşütmesine, otuzuna varmadan larenjit, romatizma, tüberküloz hastalıklarına yakalanmasına göz yumulamaz… Bu aslında bizim ayıbımızdır! Bizim öğretmenimiz sekiz dokuz ay boyunca bir münzevi gibi yaşıyor, iki laf edecek kimsesi yok, yalnızlık içinde, kitabı, eğlencesi olmadan körelip gidiyor. Arkadaşlarını evine çağırıyor, o zaman da mimli biri olup çıkıyor. Mimli olmak… Kurnazların aptalları korkuttukları ne budalaca bir söz!.. Bunların hepsi insanı tiksindiren şeyler… büyük, çok önemli işler yapan bir insanla alay etmek gibi bir şey. Biliyor musunuz, ben bir öğretmen gördüğüm zaman, onun çekingen davranışı, sırtındaki kötü giysiler yüzünden utanıyorum, öğretmenin yoksulluğunda benim de suçum varmış gibi geliyor… Çok ciddiyim!
    Maksim Gorki
    Sayfa 101 - Yordam Kitap
  • son umut kırılmıştır
    kaf dağı'nın ardındaki
    ne selam artık ne sabah
    kimseler bilmez nerdeler
    namlı masal sevdalıları
    evvel zaman içinde
    kalbur saman ölür
  • Her insan fikirlerini kalbinin istihkâmları içinde müdafaa eder. Hücuma uğradığı zaman fikirlerinden evvel kalbinin kırılması bundandır.
  • Evvel zaman insanlarının, birbirine verdiği değer dışında eşyaya verdiği kıymete de bayılıyorum. Belki eşyanın tekliği, biricikliği bu değere sebepti. Yokluk görüp kıymet bilenlerden, bolluk içinde rehavete kapılan bir nesle sürüklendik.
  • Evvel zaman içinde uzunca bir süre yağmur yağmış bütün araziler sular altında kalmış ve Karahindibalar boğulmak üzereymiş küçük bir Karahindiba gökyüzüne dua etmiş;
    -Lütfen kurtar bizi.
    Sonra aniden bir rüzgar çıkmış Karahindiba tohumları uçuşmuş ve güneşli bir tepeye düşmüş kısa bir süre sonra tohumlar filizlenip çiçek açmış.

    "eğer biz de bir gün rüzgara karışabilirsek belki başka bir yerde çiçek açabiliriz."