saat 5, perdeyi aralayınca karşı binanın penceresinden yansıyan güneşin kızıllığını görüyorum. sağdaki limanda gemiler ve ışıkları. artık çok geç, gece çekiliyor köşesine ve herşey soğuk, yavaş, gözle görülür oluyor. artık nasıl uyuyabilirim ki, çok geç. artık hiçbir şeyin belirsizliği kalmamış, aydınlık zaferini ilan ediyor, gerçekler çırpınıyor beni görün beni görün diye. bok var. yine de yatağa geri dönüyorum. senin yattığın tarafına çekiliyorum yatağın, sana ait kokusu bedenime çarpıyor. sıcak yumuşak içimli bir bitki çayı gibi kokuyor yatağın sen tarafı. yatak çok sessiz. ev çok sessiz. gülüşlerimiz eksik ve bu eksikliğe evin buruk küf kokusu eşlik ediyor. çivi çiviyi söker diyip vazodaki küflenmiş çiçek suyunu lavaboya döküyorum, şimdi ev hem ozon hem de küf kokuyor. evin sıcak olan, kurabiye kokan, tebessüm ettiren neyi varsa hepsini birlikte götürdün kendinle. gülüşlerinin, yarısını bilmeden ve türü ne olursu olsun arabeske çevirerek mırıldandığın şarkıların yerini, kulak tırmalayan sessizlikte kendi nefesim, buzdolabının, ve kabloların çıkartığı sesler aldı. kalbim çok hızlı atıyor, kabuslardan uyanıyorum bir başkasına açarken gözümü. duştan çıktıktan sonra saçlarımı toplamıyorum mesela artık, ya da bulaşıkları yıkamıyorum, zaten yemek de yapmıyorum. antidepresan, cips ve matchali çikolata var artık sadece. çalıştığın masanın üstünü dağıttım, bitmiş çikolata kapları ile süsledim üstünü. kıyafet dolabımın içinde bile kitaplarından biri var, diğeri de masanda, çikolata kaplarının kaplamadığı köşesinde duruyor, hemen yanında da porselan çaydanlığımız. sana demiştim onu asla temizlemem diye, şimdi içinde birbirine kattığın onca bitki, sen gelene kadar çürüyecek, sen gelirsen eğer tabii. bana aldığın karanfiller de aynı kaderi paylaşacak biliyorum. bana neden yalan