• Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat, o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için birbiri içinde in'ikas edip göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünki o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi madum ve gayr-ı mevcud oldukları halde, birbiri içinde in'ikas edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır, madum bir dünyayı mevcud zannedersin. Nasıl bir hat, sür'at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-ı vücudu ince bir hat olduğu gibi; senin de dünyan hakikatça dar, fakat senin gaflet ve vehm ü hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki: O geniş dünyan; kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür'atli akar.

    Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdaniyet sırlarını ifade eden "LÂ İLAHE İLLALLAH" kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.
  • Ey insan! Fâtır-ı Hakîm'in senin mahiyetine koyduğu en garib bir halet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun. Zindanda boğazı sıkılmış adam gibi "of, of" deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde, bir zerrecik bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin, o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

    Hem senin mahiyetine öyle manevî cihazat ve latifeler vermiş ki; bazıları dünyayı yutsa tok olmaz. Bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş, bir batman taşı kaldırdığı halde; göz, bir saçı kaldıramadığı gibi; o latife, bir saç kadar bir sıkleti, yani gaflet ve dalaletten gelen küçük bir halete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür. Madem öyledir; hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan büyük letaiflerini onda batırma. Çünki çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında; gök, yıldızlarıyla beraber içine girip garkoluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hâfızanda, senin sahife-i a'malin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi; çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.
  • Sevmeyi yalnızca sevmek sanan ey kendine ceza kalp. Neden iyi zamanları hatırlar insan? İnanmak ister yeniden boyun eğdirdiğine? Aşk ötekinde hayata dönmüşken.
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 149 - Kırmızı kedi yayınevi
  • Büyük Ozan Neşet Ertaş'ı saygı ve sevgi özlemle anıyorum... 🌹🌹🌹💖💖💖

    Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdatlarımız adına aldım./Neşet Ertaş,

    Neşet Ertaş, kimdir?

    Neşet Ertaş, (doğum 1938, Çiçekdağı, Kırşehir - ölüm. 25 Eylül 2012, İzmir)
    Türk ozan. Bozkırın Tezenesi olarak da bilinir. Kırşehir Abdal'larındandır.

    Neşet ErtaşSesi ve sazı ile babası Muharrem Ertaş'ın yolunu sürdüren Neşat Ertaş, 1938 yılında Kırşehir'in Tırtıllar köyünde dünyaya geldi. Keman ve saz çalmasını öğrendi. Ankarada TRT radyo evine girdi. Güçlü derlemeleri olan ozanın kendisine ait çok sayıda güfte ve besteleri vardır.

    Neşet Ertaş babası Muharrem Ertaş ile adeta Anadoludaki en olgun seviyesine erişen bu Türkmen-Abdal müzik birikiminin yeni bir yorumcusudur. Yoğun yöresel özellikleri ve baskın mahallilik unsurları ile donanmış bu müziği yöresinin dışına çıkarmış, ülke genelinde ve hatta yurt dışında bilinmesini ve tanınmasını sağlamıştır.

    25 Eylül 2012 tarihinde İzmir'de tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirmiştir.

    Albümleri
    1957 - Neden Garip Garip Ötersin Bülbül
    1960 - Gitme Leylam
    1979 - Türküler Yolcu
    1985 - Sazlı Oyun Havaları
    1987 - Türkülerle Yaşayan Efsane Deyişler Bozlaklar Türküler
    1988 - Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde
    1988 - Kendim Ettim Kendim Buldum
    1988 - Kibar Kız
    1989 - Hapishanelere Güneş Doğmuyor
    1989 - Sazlı Sözlü Oyun Havaları
    1990 - Gel Gayri Gel
    1992 - Türküler Yolcu
    1992 - Gitme Leylam
    1993 - Kova Kova İndirdiler Yazıya
    1995 - Seçmeler 2
    1995 - Seçmeler 3
    1995 - Seher Vakti
    1995 - Altın Ezgiler 3
    1996 - Polis Lojmanları
    1997 - Benim Yurdum
    1998 - Gönül Yarası
    1999 - Zülüf Dökülmüş Yüze
    1999 - Gönül Dağı
    1999 - Mühür Gözlüm
    1999 - Zahidem
    1999 - Neredesin Sen
    2000 - Garibin Dünyada Yüzü Gülemez (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Niye Çattın Kaşlarını (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Çiçekdağı (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Ayaş Yolları
    2000 - Sevsem Öldürürler (kayıt: 1974-1986)
    2000 - Ağla Sazım (kayıt: 1974-1986)
    2000 - Hata Benim
    2001 - Dostlara Selam
    2001 - Sabreyle Gönül
    2002 - Yar Gönlünü Bilenlere
    2002 - Vay Vay Dünya
    2003 - Yolcu
    2003 - Gurban Olduğum
    2008 - Neşet Ertaş 2008
    KENDİ AĞZINDAN HAYAT HİKAYESİ

    bin dokuz yüz otuz sekiz cihana
    kırtıllar köyünde geldin dediler
    babama muharrem, anama döne
    dediysen atayı bildin dediler

    dizinde sızıydı anamın derdi
    tokacı saz yaptı elime verdi
    yeni bitirmiştim üç ile dördü
    baban gibi sazcı oldun dediler

    o zaman babamdan öğrendim sazı
    engin gönül ile hakk'a niyazı
    o yaşımda yaktı bir ahu gözü
    mecnun gibi çölde kaldın dediler

    zalım kader devranını dönderdi
    tuttu bizi ibikli'ye gönderdi
    babam saz çalarken bana zil verdi
    oynadım meydanda köçek dediler

    anam döne ibikli'de ölünce
    tam beş tane öksüz yetim kalınca
    beşimiz de perişan olunca
    babamgile burdan göçek dediler

    yürüdü göçümüz tefleğe doğru
    bu hali görenin yanıyor bağrı
    üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
    bunlara bir ana bulun dediler

    yozgat'ın kırıksoku köyü'ne vardık
    bize ana yok mu diyerek sorduk
    adı arzu dediler bir ana bulduk
    işte bu anadır buldun dediler

    en küçük kardaşı kayıp eyledik
    onun için gizli gizli ağladık
    üstelik babamı asker eyledik
    yine öksüz yetim kaldın dediler

    zalım kader tebdilimi şaşırttı
    heybe verdi dalımıza devşirtti
    yardım etti yerköy'üne göçürttü
    biraz da burada kalın dediler

    yerköy'den kırıkkale'ye geldik
    babam saz çalarken biz çümbüş aldık
    kırşehir'e varınca kemanı çaldık
    aferin arkadaş çaldın dediler

    yarin aşkı ile arttı hep derdim
    babamı bir yere dünür gönderdim
    başlık çok istemişler haberin aldım
    istemiyor yarin seni dediler

    kırşehir'de yedi sene kalınca
    düğün düzgün hepsi bize gelince
    burada herkese yer daralınca
    ankara'ya gider yolun dediler

    ankara'da (sünnetçi) veysel usta'yı buldum
    epeyce eğleştim, evinde kaldım
    yüz lirayı verip bir yatak aldım
    etti isen böyle buldun dediler

    bir ev kiraladım münasip yerde
    kaldı kavim kardaş hep kırşehir'de
    bu aşk hançerini vurdu derinde
    çaresini bulmazsan öldün dediler

    yarin aşkı ile döndüm şaşkına
    arada içerdim yarin aşkına
    canan acımaz mı garip dostuna
    bunu da içeriye alın dediler

    İKİ BÜYÜK NİMETİM VAR

    İki büyük nimetim var
    Biri anam biri yarim
    İkisine de hörmetim var
    Biri anam biri yarim

    Ana deyip de geçilmez
    O yar anadan seçilmez
    İkisine de kıymet biçilmez
    Biri anam biri yarim

    Birisi var etti beni
    Birisi yar etti beni
    İkisinin de birdir yari
    Biri anam biri yarim
    AYVA TURUNÇ NARIM VAR

    Ayva turunç narım var
    Benim ah ü zarım var
    Hep derdinden ağlarım
    Bir vefasız yarim var

    Al almayı ver narı
    Ağlarım zarı zarı
    Tez günlerde gönderin
    O ahu gözlü yari

    Ayva turunç nar bende
    Aldı aklım yar bende
    Hiç melhem kar eyleme
    Yar yarası var bende

    Ayva turunç neyleyim
    Halimi arz eyleyim
    Zaten bende talih yok
    Ta küçükten böyleyim
    GÖNÜL DAĞI

    Gönül Dağı yağmur yağmur boran olunca
    Akar can özümde sel gizli gizli
    Bir tenhada can cananı bulunca
    Sinemi yaralar dil gizli gizli

    Dost elinden gel olmazsa varılmaz
    Rızasız bahçanın gülü derilmez
    Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
    Gönülden gönüle yol gizli gizli

    Seher vakti garip garip bülbül öterken
    Kirpiklerin oku cana batarken
    Cümle alem uykusunda uyurken
    Kimseler görmeden gel gizli gizli

    YARE GİDEM

    Yare gidem yare gidem
    Yareliyim nere gidem
    Bu derdimin dermanını
    Almaya ben yare gidem

    Saçlarını ben öreyim
    Buna dayanmaz yüreğim
    Seni vermem Ezraile
    Ben öleyim ben öleyim

    Yar elinde yar elinden
    Yareliyim yar elinden
    Dermansız bir derde düştüm
    Dermanı var yar elinden
    DOYULUR MU?

    Tatlı dile güler yüze
    Doyulur mu doyulur mu
    Aşkınan bakışan göze
    Doyulur mu doyulur mu

    Doyulur mu doyulur mu
    Canana kıyılır mı
    Cananına kıyanlar
    Hakkın kulu sayılır mı

    Zülüflerin dökse yüze
    Yar badeyi sunsa bize
    Lebleri meyime meze
    Doyulur mu doyulur mu

    Hem bahara hemi yaza
    Yarın ettikleri naza
    Yar aşkına çalan saza
    Doyulur mu doyulur mu

    Garibim geldik gitmeze
    Muhabbetimiz bitmeye
    Yar île sohbet etmeye
    Doyulur mu doyulur mu

    DELİ BORAN

    uzak yoldan geldim hasretim için
    hani nerde babam muharrem nerde
    yaralı bülbülüm ses vermez niçin
    yüreği yanığım o kerem nerde

    o garip gönüllüm,dertli bakışlım
    feleğin elinde sinesi taşlım
    yüreği yaralım,gözleri yaşlım
    gönül evi yıkık,viranım nerde

    fetholurdu feryadını dinleyen
    feryadı içinde derdin anlayan
    kuşlar gibi viranede inleyen
    ecinnice deli boranım nerde

    okula gidemedim bu dert benimdi
    hemi benim derdim,hem babamındı
    hemi babam,hemi öğretmenimdi
    geribim dersimi verenim nerde

    ANAM AĞLAR

    Anam ağlar başucumda oturur
    Derdim elli iken yüze yetirir
    Bu dert beni yiye yiye bitirir

    El çek tabip el çek benim yaramdan
    Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan

    Anama babama yüzüm kalmadı
    Bir su ver demeye yüzüm kalmadı
    Doktora tabibe lüzum kalmadı

    El çek tabip el çek benim yaramdan
    Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan

    EVVELİM SENSİN

    Cahildim dünyanın rengine kandım
    Hayale aldandım boşuna yandım
    Seni ilelebet benimsin sandım
    Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin
    Sözüm yok şu benden kırıldığına
    idip başka dala sarıldığıma
    Gönülüm inanmıyor ayrıldığına
    Gözyaşım sen oldun kahirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin
    Garibim can yıkıp gönül kırmadım
    Senden ayrı ben bir mekan kurmadım
    Daha bir gönüle ikrar vermedim
    Batınım sen oldun zahirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin

    HAPİSANELERE GÜNEŞ DOĞMUYOR

    Hapisanelere güneş doğmuyor
    Geçiyo bu ömrüm de günüm dolmuyor
    Eşim dostum hiç yanıma gelmiyor
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan
    Birer birer yoklamayı yaparlar
    Akşam olur kapıları kaparlar
    Bitmiyo geceler, olmaz sabahlar
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan

    Anamdan doğalı garip kalmışım
    Acı hapisane aha genç yaşım
    Benim zındanlarda neydi işim
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan

    KÜSTÜRDÜM GÖNLÜMÜ

    Küstürdüm gönlümü güldüremedim
    Baharım güz oldu yazım kış oldu
    Gönüle yarimi balduramadım
    Baharım güz oldu yazım kış oldu

    Şu fani dünyada murad almadan
    Eller gibi şad olup da gülmeden
    Ellerin bağında gülü solmadan
    Baharım güz oldu yazım kış oldu

    MÜHÜR GÖZLÜM

    Mühür gözlüm, seni elden,
    Sakinirim kıskanırım
    Uçan kustan esen yelden
    Sakınırım kıskanırım..

    Yagan kardan, esen yelden
    Sakınırım kıskanırım..

    Havadaki turnalardan,
    Su içtigim kurnalardan,
    Giyindigim urbalardan
    Sakınırım kıskanırım..

    Besikte yatan kuzudan,
    Hem oglundan hem gözünden,
    Ben seni, senin gözünden,
    Sakınırım kıskanırım..

    Al izzet'i oncalardan,
    Elindeki goncalardan,
    Yerdeki karıncalardan
    Sakınırım kıskanırım..

    YOLCU

    Bir anadan dünyaya gelen yolcu
    Görünce dünyayı gönül verdin mi
    Kimi büyük kimi böcek kimi kurt
    Merak edip hiç birini sordun mu

    İnsan ölür ama uruhu ölmez
    Bunca mahlukat var hiç biri gülmez
    Cehennem azabı zordur çekilmez
    Azap çeken hayvanları gördün mü

    İnsandan doğanlar insan olurlar
    Hayvandan doğanlar hayvan olurlar
    Hepisi de bu dünyaya gelirler
    Ana haktır sen bu sırra erdin mi

    Vade tekmil olup ömür dolmadan
    Emanetçi emanetin almadan
    Ömrünün bağının gülü solmadan
    Varıp bir canana ikrar verdin mi

    Garip bülbül gibi feryad ederiz
    Cehalet elinde küsmü kederiz
    Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz
    Dünya senin vatanın mı yurdun mu

    AHU GÖZLERİNİ SEVDİĞİM
    Ahu gözlerini sevdiğim dilber
    Sana bir sözüm var diyemiyorum
    Sırrımı ellere veremiyorum
    Derdimi ellere diyemiyorum

    Helal olsun al yanaktan aldığım
    El uzatıp gonca gülün derdiğim
    İnce belini tatlı dilini sevdiğim
    Kırılsın kollarım duramıyorum

    Al yanaktan aldıracağım azıktır
    Tarama zülfünü gönlüm bozuktur
    Öksüzüm garibim bana yazıktır
    Destursuz yanına varamıyorum
    ACEM KIZI

    Çırpınıp da şan ovaya çıkınca
    Eylen şan ovada kal Acem Kızı
    Uğrun uğrun kaş altında bakarken
    Can telef ediyor gül Acem Kızı

    Seni saran oğlan neylesin mal
    Yumdukça gözünden döker mercanı
    Burnu fındık ağız kahve fincanı
    Şeker mi şerbet mi bal Acem Kızı
    NEREDESİN SEN
    Şu garip halimden bilen işveli nazlı
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
    Datlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Ben ağlarsam ağlayıp gülersem gülen
    Bütün dertlerim anlayıp gönlümü bilen
    Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyo
    Hiç bir tabip bu yarama melhem olmuyo
    Boynu bükük bir Garibim yüzüm gülmüyo
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    NE GÜZEL YARATMIŞ

    Ne güzel yaratmış seni yaradan
    Esmesin sevdiğim yeller incidir
    Güzelsin sevdiğim gülden goncadan
    Uzanmasın sana yar yar eller incidir

    Kipriklerin oktur kaşın yay kimi
    Gözlerin aklımı etti zay gimi
    Cemalin güneşe benzer yüzün ay gimi
    Değmesin zülüfler yar yar teller incidir
    BİLEMEDİM KIYMETİNİ KADRİNİ

    bilemedim kıymatını kadrini
    hata benim günah benim suç benim
    eliminen içtim derdin zehrini
    hata benim günah benim suç benim

    bir günden bir güne sormadım seni
    körümüş gözlerim görmedim seni
    boşa mecnun eylemişim ben beni
    hata benim günah benim suç benim

    bilirim suçluyum gendi özümde
    gel desem gelirdin benim izimden
    her ne çekti isen benim yüzümden
    hata benim günah benim suç benim

    sana karşı benim bir sözüm yoktur
    haklısın sevdiğim kararın haktır
    garibim derdimin dermanı yoktur
    hata benim günah benim suç benim

    NEYLEDİN DÜNYA

    aydost deyince yeri göğü inleten
    muharrem usta'ydı bunu dinleten
    gönül kırmazdı bilerekten,bilmeden
    insan velisini neyledin dünya

    sazını çalarken kendinden geçen
    gönülden gönüle kapılar açan
    aşkın dolusunu nefessiz içen
    gönül delisini neyledin dünya

    garibim babamdı muharrem usta
    bilirim aşıktı sevdiği dosta
    "sazımın emaneti.." diyen en son nefeste
    sazın ulusunu neyledin dünya

    AŞKIN BENİ DELİ EYLEDİ

    Aşkın beni deleyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi
    El alemi kul eyledi
    Yar beni beni...

    Mecnunum sahra içinde
    Yunusum derya içinde
    Eyübüm yara içinde
    Sar beni beni...

    Aslı'yısan Kerim'i bul
    Derde derman vereni bul
    Garip gibi viranı bul
    Sar beni beni...

    ÇİÇEK DAĞI

    Çiçekdağı derler de, var mı sana zararım
    Yâr yitirdim uğrun uğrun ararım
    Üç güneydi benim kavli kararım
    Beş gün oldu nazlı yârim gelmedi
    Derdime bir derman ver Çiçekdağı
    Yârim hey, yine mi ben yandım

    Hana vardım han değil
    Penceresi cam değil
    Bugün ben yâri gördüm
    Ölürsem de gam değil

    Çiçekdağı derler garibin yurdu
    Hep orada arttı efkârı derdi
    Zâlim felek beni yârden ayırdı
    Yârden ayrılması zor Çiçekdağı
    Yârim hey, yine mi ben yandım

    Nakarat

    Çiçekdağı derler methini etmek
    Kolaymıdır seni terkedip gitmek of!
    Hele şu gurbetin kahrını çekmek
    Gel onu da bana sor Çiçekdağı
    Şâhım hey, yine mi ben yandım

    GEL SEVELİM

    Gel sevelim sevileni seveni
    Sevgisiz suratlar gülmüyor canım
    Nice gördüm dizlerini döveni
    Giden ömür geri gelmiyor canım

    Özü gülmeyenin yüzü güler mi
    Sevgisiz muhabbet Hakk'a değer mi
    Seven insan kaşlarını eğer mi
    Zorunan güzellik olmuyor canım

    Sevgi haktır seven alır bu hakkı
    İçi güler dıştan görünür farkı
    Sevmeyene akmaz sevginin arkı
    Boş lafla oluklar dolmuyor canım

    Bir zaman aşıkken sen de sevmiştin
    O anda dünyayı nasıl görmüştün
    Sanki cennetin bağına girmiştin
    Çokları bu hakkı bilmiyor canım

    Aşkın ateşine yandım alıştım
    Bu ateş içinde aşkla tanıştım
    Doğru mu yanlış mı deyi danıştım
    Sevgisiz hakka kul olmuyor canım

    Sevenin içinde yanar ışıklar
    Kaybolur karanlık tüm dolaşıklar
    Garibim sevenler bunca aşıklar
    Boş hayale boşa yelmiyor cenım

    KARANFİL SUYU NEYLER

    Karanfil suyu neyler (gülüm)
    Güzel kokuyu neyler (gülüm)
    İki baş bir yastıkta (gülüm)
    O göz uykuyu neyler (gülüm)

    Le le le le Leylam yar
    Hergün akşam böyle yar
    Kötü isem söyle yar

    Karanfil deste gider
    Kokusu dosta gider
    Sevipte alamayan
    Gurbete hasta gider

    NİYE ÇATTIN KAŞLARINI

    Niye çattın kaşlarını
    Bilmiyom yar suçlarımı
    Ben ölürsem saçlarını
    Yolma gayrı yolma leyli leyli yar

    Ben yandım aşkın narına
    Meyletmem dünya malına
    Ben ölürsem mezarıma
    Gelme gayrı gelme leyli leyli yar

    Bir garibim düştüm dile
    Gerçeklerde olmaz hile
    Zalimler elinden bile
    Alma gayrı alma leyli leyli yar

    YANARIM SENİN AŞKINA

    Yanarım senin aşkına
    Gel kaçma gel gel
    Derdinden döndüm şaşkına
    Gel kaçma gel gel

    Mecnun'um bu çöllerde
    Bülbülüm şu güllerde
    Kaldım gurbet ellerde
    Gel kaçma gel gel

    Hasretin dağlar beni
    Gel kaçma gel gel
    Zülfüne bağlar beni
    Gel kaçma gel gel

    ZÜLÜF DÖKÜLMÜŞ YÜZE

    Zülüf dökülmüş yüze
    Kaşlar yakışmış göze
    Usandım bu candan
    Dert ile geze geze

    Gün doğdu aştı böyle
    Gönlümüz coştu böyle
    Sen orada ben burda
    Ömrümüz geçti böyle

    Bu ellerde gez gayri
    Katip ol da yaz gayri
    Bir kazma al bir kürek
    Mezarımı kaz gayri

    İki Büyük Nimetim Var
  • Minâreden Okunan Şiir
    Nabi’nin nağmeleri Peygamberimizin emriyle, Medine semalarında yankılandı.

    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
    Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu
    Murâat-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha
    Metâf-ı kudsiyândır büsegâh-ı enbiyâdır bu.

    Büyük çoğunluğu yüksek rütbeli Osmanlı devlet adamla­rından meydana gelen Hacc kafîlesi alemlere rahmet ola­rak yaratılan, mutluluk rehberi Pey­gamber Efendimizi ziyaret yolunda. Çölde günlerdir süren yorucu yolcu­luk bitmek üzere. Medine’ye yaklaş­tıkları bir gecede son kez mola verdi­ler. Kafiledekiler kısa bir süre içinde yorgunluktan uykuya daldılar.

    Ancak biri var ki günlerdir uyku görmeyen nemli gözleri ile uzaklara dalmış;İki cihan güneşi Peygamber Efendimizin hasreti ile yanmış ve kavrulmuş. Yusuf Nâbî bu. O gece de Resulullâh’a bu kadar yakın olmanın hazzı içerisin de yerinde duramayıp gezerken…

    O da ne!

    Devlet büyüklerinden birisi ayağını kıbleye doğru uzatmış uyumuyor mu!

    Yusuf Nâbî’nin gözü karardı. Yet­kiliyi uyandıracak ve uyaracak tarzda şu sözler ağzından inci gibi saçılmaya başladı:

    Nâbî’nin, yüreği yanarak söylediği nâ’tının manası şu şekildeydi.

    “Edebi terketmekten sakın. Zira burası Allahü Teâlâ’nın sevgilisi olan Peygamber Efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer Hak Tealının nazar evi. Resûl-i Ekremin makamıdır. Burası Cenahı Hakkın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir, fazilet yönünden düşünülürse Allahü Teâlâ’nın arşının en üstündedir. Bu mübarek yerin mukad­des toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar iki gözünü körlükten açtı. Zira burası kör gözlere şifa veren sürmedir. Gökyü­zündeki yeni ay Onun kapısının yüre­ği, yaralı aşığıdır Bunun kandili dahi, ışığının nurunu ondan almakta­dır. Ey Nâbî! bu dergâha ede­bin şartlarına riayet ederek gir. Zira burası büyük meleklerin etrafında perva­ne olduğu ve peygam­berlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf ye­ridir.”

    Sakın kimse duymasın!

    Bu mısraları işiten o yüksek rütbeli kişi hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve:

    – Ne zaman yazdın bunu? Sen­den ve benden başka duyan oldu mu? diye sordu. Yusuf Nâbî de:

    – “Daha önceden hiç söylememiştim. Su anda sizi bu halde uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım, ikimizden başka bilen yok” dedi.

    Bu sözler üzerine o kişi rahat bir nefes alarak:

    – Madem ki bu şiiri burada söyledi burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz” diye ikaz etti.

    O böyle tehditler savuradursun, Cenab-ı Hak, habibinin aşkıyla söyle­nen bu gönül açıcı ifadeleri hiç gizli bırakırmıydı? Bu İfadeleri kıyamete kadar unutulmayacak bir şekilde açığa çıkardı.

    Na’tı Şerif Medine sefalarında

    Kafile yoluna devam ederek sabah namazına yakın Mescidi Nebi’ye vardı. Onlar Mescid-i Nebi’ye girerken minareler­den yanık sesli müezzinler Ezan-ı Muhammedî’den evvel Nâbî nin

    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
    Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu

    diye başlayan na’tını okuyorlardı.

    Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra Nâbî ve öbür zat namaz kıldıkla­rı camiin müezzi­nini buldular. Nâbî müezzine;

    – Allah aşkı­na, Peygamber aşkına ne olur­sun söyle. Ezan­dan önce okudu­ğun na’tı kimden nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzinde büyük bir heyecan içeri­sinde sunları anlattı: Resul-i Ekrem Efendi­miz bu gece Mescidi Nebi’de ki bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: “Ümmetimden Nâbi isimli biri benî ziya­rete geliyor.

    Bana olan askı herşeyin üstündedir.

    Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak Medi­ne’ye girişini kutlayın” buyurdu­lar. Biz de Resulullâh Efendimi­zin emirlerini ye­rine getirdik.

    Nâbî müezzi­nin son sözlerini işitmez olmuştu. Gözyaşları içerisinde: Sahiden Nâbî mi dedi. 0 iki cihanın peygamberi Nâbî gibi bir zavallıyı, günahkârı üm­metinden saymak lûtfunu gösterdi mi? dedi. Evet cevabı­nı alınca da sevincinden bayıla­rak kendinden geçti.

    Yusuf Nâbî

    Bu mutlu olayın sahibi Yusuf Nâbî Osmanlı Devleti zamanında yetişen şair ve velilerdendir. 1642 senesinde evliyalar ve enbiyalar şehri olarak bilinen Urfa’da doğdu. Çocukluğunda Arapça ve Farsça’yı anadili Türkçe ile birlikte en iyi şekilde öğrendi. Daha sonra Yakub Halife isimli bir Kadiri şeyhine talebe oldu. Ondan dînî ilimleri tahsil etti ve ta­savvuf yolunda ilerledi. Yusuf Nâbî’deki kabiliyeti gören hocası bir müddet sonra onu yüksek ilimlerin merkezi İs­tanbul’a gönderdi.

    Nâbi istanbul’a gelince di­van kâtipliğinde vazife aldı. Bir taraftan burada çalışırken diğer taraftan da gönül ehli alimlerin soh­betlerinde bilgisini genişletiyor, yaşayışını güzelleştiriyordu.

    O, Allahü Teâlâ’nın dinini yaymak için yapılan cihad hareketlerine katılmaktan da geri durmadı. 1672 yılında Lehistan seferine iştirak etti Kameniçe’nin zaptı dolayısıyla yazdığı siir Sultan IV. Mehmed Han tarafın­dan beğenilerek şehrin kapısına işlendi. Padişahın takdir ve iltifatına mazhar oldu. Ebced hesabıyla fetih tarihini de kapsayan şii­rin son beyti şöyledir

    Tarihini felekde melek yazdı Nâbî’yâ
    Düşdü Kamençe hısnına nûr-ı Muhammedî

    1678 senesinde, girişte de bahsettiğimiz şekilde hacc farizasını yerine getirdi. Dö­nüşte Musahip Mustafa Pasa’yakethüda ol­du. Mustafa Paşa’nın vefatından sonra Baltacı Mehmed Pasa’nın yanında Haleb’e git­ti. Baltacı sadrâzam olunca İstanbul’a dö­nerken Nâbî’yi de yanına aldı.

    Bundan sonra Darphane Eminliği ve Anadolu Muhasebeciliği gibi görevlerde bu­lunan Nâbi 1712 yılında vefat etti. Üsküdar’daki Karacaahmed kabristanına defn edildi. Kabri Sultan II. Mahmud ve Sultan II. Abdülhamid Han devirlerinde ta­mir görmüştür.

    Hikmet şairi

    Yusuf Nâbî devlet va­zifesinden artan zamanla­rında siir ve ceşitli eserler yazmıştır. Şiirlerinde hep iyiyi ve doğruyu vermeye çalışmıştır. Bu yönüyle o bir düşünce ve hikmet şai­ridir. Şahsi duyguları, gö­nül arzularının aşmış, haki­ki bir Müslümanın hayatı­nı hem yaşamış hem de şi­irlerinde yaşatmıştır. Geçi­ci, fani dünyanın lezzetle­rine, hallerine aldanma­mak, kimseye haksızlık etmemek, zulmetmemek, hep müşfik ve merhametli olmak, gurur ve kibirden sakınmak şiirlerindeki nasihatlerinden en çok rastlananlarıdır. Nâbi’ye göre iyi bir insan olmanın ilk şartı her işte ve her mevzuda her zaman Allahü Teâlâ’yı hatırında tutmaktır.

    Nâbî rubailerinde, yoksulların hali, acı ve elemler karşısında sabırlı olma, kanaat­kârlık, her kemâlin bir zevalinin olacağı bu sebeple Allahü Teâlâ’dan hiçbir zaman ümit kesmemek gerektiği gibi günümüz insanına da ışık tutan konuları birbirinden güzel anlamlı mısralar ile dile getirmiştir.

    İctima eylemese merd ile zen âlemde
    Edemez sureti mevlûd kabül-i peyvend
    İftirak eyler ise birbirisinden amma
    Hem peder ferd kalır zayi olur hem ferzend

    İzahı: ”Alemde erkekle kadın bîr araya gelme­se çocuk meydana gelmez. Şayet eşler birbirinden ayrılırlarsa hem baba tek olarak kalır çocukda perişan olur.”

    Ayb-ı fukara eder ale’l-fevr zuhur

    Mestûr kalır hayli zaman ayb-ı kibar

    Pinhan olamaz az ise de bahye-i kefş

    Pûşide kalır hezâr çâk-ı destâr.

    İzahı: “Yoksulun ayıbı anında ortaya çıkar. Ekâbirin ayıbı ise uzun süre örtülü kalır. Nasıl ki pabuçtaki yırtık az da olsa gizlenemez. Oysa sarıkta binlerce yırtık bile olsa gizli kalır.”

    Erzan metâ-ı fazl ü hüner ta o denlû kim

    Bin marifet zamânede bir âferinedir

    Ebn-âı dehr her hünere âferin verir

    Yâ Rab bu âferin ne tükenmez hazîne­dir.

    İzahı: “Fazilet ve hünerin metaı o denli ucuz ki bu zamanda, bin marifet bir aferinle karşıla­nır. Çağın adamları da her hünere bir aferin verirler. Allahım, bu aferin ne tükenmez ha­zine imiş.”

    Devlet anın ki bezm-i âlemde

    Eyleyüp kendi haline dikkat

    Kendi aybın tecessüs eylemeden

    Bulmaya gayre bakmağa fırsat

    İzahı: “İkbal ve mutluluk o kimseye ki; bu dünyada kendi durumuna dikkat ederek, kusurlannı araştırmak yüzünden başkaları­nın hata ve ayıplarına bakmağa fırsat bula­maz.”

    Nâbi’nin manzum eserleri;
    Türkçe Müretteb Divan,
    Farsça Divançe,
    Hayriye,
    Tercüme-i Hadis-i Erbain,
    Hayrâbâd
    Sur-nâme’dir.
    Mensur olanları ise;
    Fetih­name-i Kamaniçe,
    Tuhfetü’l Haremeyn,
    Zeyl-i Siyer-i Veysi
    Münşeat.

    Ey Gözümün Nuru!

    Ey nihâl-i çemen-ârâ-yı edeb

    Nûr-bahsâ-yı dil ü dîdei eb

    Varma gayrın evine bî-davet

    Ola amma o da ehl-i hirfet

    Vardığın meclis ola ehl-i reşâd

    Olmaya encümen-i fısk ü fesâd

    Olma meclis de ne pürgû ne hamûş

    Vakt ile gah zeban ol gehi gûş

    Olur insanda zeban bir, iki gûş

    Sen dahî söyle bir, ol iki hâmuş

    Kimseye verme huşunetle cevâb

    Lutf ile izzet ile eyle hitâb

    Kimsenin aybını urma yüzüne

    Gûşunu bâb-ı kabul et sözüne

    Eyleme kimseyi ta ‘a techîl

    Etme mahlûk-ı Hudâyı tahcîl

    Hele neylersen et ey ruh-ı revân

    Olma hatır-şiken ü tûnd-zebân.

    Açıklaması:

    Ey edeb ve terbiye çimenini süsleyen fidan. Ey babasının gözüne ve gönlüne nur bağışlayan oğul!

    Başkasının evine davet edilmeden gitme. Davet eden kimse de gönül ehli olmalıdır.

    Gittiğin meclis doğru yolda olanların toplandığı bir yer olmalı. Fısk ve fesat cemiyeti olmamalıdır.

    Bir mecliste ne fazla konuş ne de sus. Zamanı gelince konuş ve dinle.

    İnsanda dil bir kulak ikidir. Sen dahi bir söyle iki dinle.

    Kimseye sertlik ve kabalıkla cevap verme. İyilik ve saygı ile insanlara hitap et.

    Kimsenin ayıbını yüzüne vurma. Kulağını insanların doğru sözüne kabul kapısı yap.

    Kimsenin bilgisizliğini asla ortaya çıkarma. Allah’ın yarattığı bir kulu utandırma ve küçük düşürme.

    Ey canınım canı, bilhassa ne yaparsan yap, kalp kırma, gönül yıkma, sert sözlü de olma.
  • Suâl: Ey velî, insan nasıl olmalı , söyle!
    Cevap: Son anda nasıl olacaksa hep öyle...