• Yahu sen kimsin, vasfın ne? Senin neyine sufi sözlük? Kıymetli alimlerin "Tasavvuf Sözlüğü" niteliğinde bir sürü eseri var zaten.
    Örnek: Osmanlı alimi Seyyid Mustafa Rasim Efendi'ye ait Istılahat-ı İnsan-ı Kamil, sayfa sayısı 1286! Diğerlerini de sayalım, Ekrem Demirli tercümesiyle Abürrezzak Kaşani'ye ait Tasavvuf Sözlüğü, Seyyid Şerîf Cürcânî'nin "Tarifat" isimli eseri, Seyyid Cafer Seccadî'nin Tasavvuf ve İrfan Terimleri Sözlüğü, Selami Şimşek tarafından kaleme alınmış Tasavvuf Edebiyatı Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ'ın Tasavvuf Terimleri Sözlüğü. Bunlar sadece ilk aklıma gelenler. Böylesi muazzam kaynaklar varken bu nedir, bu romantik islamcı kimdir?
    Şu tasavvuf edebiyatı sahası iki kesimden çektiği kadar kimseden çekmedi.
    Bir, dinle alakası olmayan tiplerin tasavvuf maskesi altında Kabala satması; iki, popüler olmak isteyen tiplerin tasavvuf üzerinden uyduruk edebiyat yapmaları!
    Niye bunun gibi popülerlik meraklısı romantik islamcılara prim verip bu hale getiriyorsunuz ey okurlar?
    Neyse yine sinirlendim. Ne diyelim, her kör satıcının bir kör alıcısı vardır.
  • İkiye yarılmışlık. Nedir bilir misin? Bir yanda aklın.... bir yanda kalbin...

    Geçmişin ve geleceğin ortasında kalan zavallı bir şimdicik.

    Mabedden içeri attığında ne hisseder insan, söyle, hiç bilir misin? Secdeye başını koyduğunda?..

    Derken büyük bir alışveriş mağazasına girdiğinde? Koca bir cipin içindeyken meselâ, müziğin sesini açarken?..

    Hiç gördün mü onu, hani şu bir yandan sesi arş-ı a''laya çıkanı, öte yandan kalbi büzüştükçe büzüşeni... içine, daha da içine çekileni?..

    Bir elinde Kur''an, bir elinde ben, tam da ortasından yarılanı?..

    Gövdesi bir yanda, başı bir yanda, çarşının orta yerinde ayaklar altında sürüneni?..

    * * *
    İnsanı.

    Hiç gördün mü?

    Ne yapacağını bilmez hâlde, kurban diye kendini sunarken.

    Gözyaşlarıyla kendini iyileştireni. Hüzünle. Çaresizlik içindeyken. Ağlaya ağlaya kendi yaralarını kendisi saranı.

    Değil meydanlarda, mescidde bile kıyam edemeyeni. Ayağı kalkmak nedir bilmeyeni.

    Secdeden başını kaldıramayan o zavallıyı.

    Okuyanı. Hep okuyanı. İnsanı. Kendini.

    Gördün mü hiç?

    Kalabalıkların arasında yine kendisiyle konuşurken...

    Otururken, yürürken, koşarken... her daim... bile isteye kendini unuturken?..

    Sordun mu ona, kimsin sen dedin mi? Tuttun mu elinden, sildin mi gözyaşlarını? Başını okşayıp teselli ettin mi?

    Taşradayım gelemiyorum yanına diye özür diledin mi?

    * * *
    Bağışlanmak.

    Bilir misin nedir?

    VE dahî bağışlamak.

    Affetmek, görmemek değil, görmezlikten gelmek... ihmal etmek... bile isteye... kül gibi savurmak günahları havaya, nedir hiç düşündün mü?

    * * *
    — “el-Emnu min''allahi teâlâ küfrun.”

    Ömer Nesefî''nin Metn-i Akaid''inden muktebes bir kaide bu. Bir inanç ilkesi.

    Asırlarca inanma tarzımızı belirleyen ilkelerden biri.

    Neymiş anlamı?

    — “Tanrı''dan emin olmak küfürdür!”

    Zıddı ye''stir. Ümitsizlik de haramdır inanana, emin olmak da.

    İnanıyor musun, o hâlde Tanrı''ya güvenmeyeceksin!

    O senden emin olacak, ama sen aslâ ondan emin olmayacaksın!

    Hiç de adilce değil denilebilir. Zalimce bile görünebilir. Fakat sakın öyle deme, sakın öyle görme! Aşıkların ahlâkına ihanet etme ey talib!

    Aşık sevgilinin nazından hiç emin olur mu? Onun için “elde var bir” diyebilir mi? Sevgilinin tebessümünü garanti etmeyi başarabilir mi?

    Aşıkın gaye-i kusvası kurbiyyettir. O kurban olup canını canına vermek ister... sevgilinin ellerinde ölmek.... kendinden geçmek ister.

    Aşık elde var birdir. Garantidir. Aldatılmayı göze alandır; kandırılmayı... reddedilmeyi... hatta terkedilmeyi... bir kenara öylece atılmayı...

    Birileri onu onunla, onun adıyla kandırabilirler; şikayet etmez. Kendisi için değil, adı için bile kurban olmaktan çekinmez.

    Mertebe mertebe... derece derece... safha safha...

    Yaşamak gerek. Almak için değil, bir de vermek için sevmek gerek. Vermek için, vermek suretiyle, vere vere... karşılıksız... hep kendini borçlu hissederek...

    * * *
    İnkâr edemediğim için inanıyorum. Cazibesinden kaçamadığım için. Çaresizim.

    Bir ömür boyu kendini borçlu hissetmenin adıdır inanmak, biliyorum.

    Varlığa... yaşama... başkasına... öteye... ötelere borçlu hissetmek...

    Aşık, defterinde alacak hanesi olmayanın vasfı. Hep verenin... aldatılsa bile güvenmek, emin olmak zorunda olanın... başkalarının koynunda olsa bile yâri sevmekten vazgeçmemenin...

    Aşık, ele geçiren değil, bilâkis ele geçirilen, elde tutulan... “elde var bir” olan...

    Güven veren ama güven duyması yasak olan.

    * * *
    Ümit kesme ama emîn de olma diyen sevgili!

    Beni arada tutuyor ve usulca, korkuyla ümidin kucağına bırakıveriyor.

    Güven verenler var oysa. Teminat verenler. Peşin peşin elini uzatanlar. Gönlümce aldatacaklarım var sırada. Bana yapılanları yapacaklarım. Sevmekten çok sevilmenin hazzını yaşayacaklarım. Naz edeceklerim. Dünya. Koca dünya.

    Ama ben hiçbirini görmüyorum. Hiçbirini umursamıyorum. Hiçbirini hatırlamıyorum. Düşte gibiyim.

    Ölmüşüm sanki.

    Dücane Cündioğlu
  • İnsan gözleriyle baktığı zaman, insanların çoğunun cehenneme doğru gitmekte olduğunu gören Pavlus bile şöyle demişti: “Allah dilediğine merhamet eder, dilediğinin yüreğini nasırlaştırır... Ama ey insan, sen kimsin ki Allah’a karşılık veriyorsun? Kendisine biçim verilen, biçim verene, ‘Beni niçin böyle yaptın’ der mi?”
  • Atatürk`ün dindar oldugunu zanneden yada onu dindar göstermeye calisanlara, kendi sözleri ile yanit.
    Atatürk:
    “Tevfik Fikret’in o Tarih-i Kadim’i yok mu, işte o, dün­yada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır.”

    Tevfik Fikret:
    Tarih-i Kadim
    İste, der, insanoğlunun geçmiş hayati bu.
    Ve baslar bize maval okumaya.
    Ninniler uydurup uyutur bizi
    dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
    zifiri karanlık hayatından.
    Gösterir bize evvel zamanı,
    tek doğru, en güzel örnek, der.
    Bakarsın gelecek günlerin farkı yok gecen geceden.
    Senin tarih dediğin iste budur,
    alnında altı bin yıllık buruşuklar
    ve bir o kadar da kuşku.
    Bası geçmişe bir düşe değer,
    sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
    bir deri bir kemik,
    ayakta zorla durur.

    Ben hiç tiksinmem ondan,
    karsıma alırım onu arada bir,
    anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
    Bir parça feylesofa benzer o,
    bir parça sırtlana benzer,
    berbat suratıyla da bir hortlağa.
    Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
    baslar paslı, boğuk bir sesle
    bir bana anlatmaya,
    sirksiyle, ne olmuş ne bitmişse:
    Hep yıkım üstüne yıkım,
    acı üstüne acı!
    Ne vakit geçse anlı sanlı bir ordu,
    çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
    kanlar yağar dört bir yana.
    En basta bir kanlı bayrak.
    Kanlı bir taç gelir arkasından.
    Sonra araçlar sokun eder kan içinde:
    Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
    mancınık, top, tüfek, sapan.
    Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
    En son alay esirler geçer.
    Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
    çiğneyen hakli, yignenen hapı yuttu.
    Yıkımlara, acılara alkış tut,
    yüksekten bakanlar önünde eğil,
    insafla birdir aşşağlık ve namussuzluk,
    dogruluk lafta, yürekte değil,
    iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
    Bir gerçek var, tek bir gerçek:
    Eli kolu bağlayan zincir.
    Bir tek şey var sözü gecen: yumruk.
    Hak güçlünun, kotunun yani.
    Uzun lafın kısası:
    Ezmeyen ezilir!
    Nerde bir şeref var, iğreti.
    Nemde bir mutluluk var, yama.
    Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
    Din şehit ister, gökyüzü kurban.
    Her yanda durmadan kan akacak,
    durmadan her yanda kan!
    İşte böyle inler, sayıklar o,
    anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
    ne yolda, nasıl sürdüğünü.
    Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
    Duyarım sesinin titreyen kuyusunda
    yankısını korkunç bir iniltinin,
    ben de baslarım birdenbire titremeye,
    toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
    Savaşın gurultusu, patırtısı, indir artık
    indir bu acıklı sahnenin perdesini!
    Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!
    Sen de, gelenekçi iskelet,
    yazdığın kara yazılara bir son ver,
    aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
    Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
    Bizden iyi geceler onlara,
    bizden onlara iyi uykular!
    Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
    koşuyorsun karanlıklara doğru?
    Kanla oynamış gibisin,
    kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
    Sen buna kahramanlık mi dedin?
    Onun koç'ku' kan ve hayvanlık be?
    Şehirler çiğne, ordular dağıt,
    kes, kopar, kir, sürükle,
    ez, vur, yak ve yık.
    Yalvarmalara yakarmalara bos ver,
    gözyaşlarına iniltilere aldırma.
    Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
    ne ekin koç, ne ot koç, ne yosun.
    Sonsun evler, surunsun insanlar orda bumda,
    kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
    mezar taşına donsun her ocak,
    damlar çoksun yetimlerin başına.
    Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!
    Hey bana bak, başbuğ musun ne?
    Yerin dibine bat, cakanla gösterisinle!
    Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
    iste bir yavrucak yatıyor surda,
    ey cihangir, onu gör de utan!
    Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
    nice acılar verdin butun insanlara,
    inim inim inlettin butun insanları.
    Parçalan, kararmış taç, tuz buz ol,
    hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
    Göz yaşından incilerin nemde hani?
    Nasıl da yosun tutmuşlar, biç görsen!
    Eski cağlar nasıl kanmış size?
    Ey kan içen kargalar,
    butun karanlıklar sizinle dolu!
    Artık yeter fikri susturduğunuz,
    yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
    zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
    Hadi gidin tarih korusun sizi,
    -haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
    gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
    İste müjdelerin en güzeli,
    iste en gerçek özgürlük
    düşümüzdeki gelecek cağlarda:
    Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
    ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
    ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
    ne tapılan, ne tapan,
    ben benim, sen de sen!

    Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek zaman,
    kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
    savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
    Belki duyulmadık bir öykü,
    belki korkunç bir masal.
    Çok sürmez köhne kitap,
    fikri gömen sayfaların
    buğun olmazsa yarin yırtılacak.
    Ama kim yapacak dersin bu isi?
    Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
    hangi güç kalkar, ben yaparım der?
    Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
    Tamam, iste oldu simdi!
    Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
    o somurtkan ve dokunulmaz.
    Butun bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
    Gökyüzü, sen söyle,
    yüzyıllarca sel gibi akan şu,
    - simdi esrik bir ağzın türküsü,
    kuru sesi zindandaki bir adamın,
    iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
    bir geniş 'oh!', bir derin 'eyvah!',
    bir yakarış, bir övgü,
    Simdi tüy gibi bir rüzgar,
    Simdi ağzın bir kasırga.
    Dokunaklı bir yakınma şimdi,
    sabredemeyen bir basa kakma,
    bir titreme, bir can sesi,
    bir savaş davulunun gümbürtüsü,
    için için ağlaması çaresizliğin,
    kahrın iyilik bilir kişnemesi,
    bir söylev, apaçık, gürül gürül,
    Simdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
    bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
    Simdi korkunç bir haykırma -
    butun bu karman çorman gürültü patırtıyla
    inleyen bos kubbe, sen söyle!
    Sen ki her sesi yankılayansın,
    söyle, bu bir suru bos çabalama içinde,
    daha yukaçlardaki şu tanrı katına
    hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
    Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?
    Binlerim seni, göklerin tanrısı,
    din ulularından dinlerim seni:
    'Ne benzer var, ne noksanı,
    canlı ve olumsuz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
    Odur veren yiyeceği içeceği,
    düşleri gerçek yapan o,
    bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
    acık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
    el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
    her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören...'
    Seni böyle ovup duruyorlar iste.
    Oysa senin en ustun özelliğin ne,
    'Ortaksız' olusun değil mi?
    Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
    Topu Olumsuz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
    Ve topu ortaksız ve tek.
    Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
    ve topunun yukaçlarda bir gökyüzü.
    Butun oradan gelir yüreğe doğan.
    Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
    ve topunun görünmez bir tanrısı.
    Topunun adanan bir cenneti var,
    ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
    ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
    Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yasar.
    Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
    Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
    sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
    Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

    nanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
    'Ne bileyim?' diyor kime sorsam.
    Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
    Belki aldanmak yasamanın bir gereği.
    Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
    belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
    karıştırmaktayım 'yok' la 'var' I.
    Kusurum ne? Kuşkuda olmak mi?
    Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
    İnsan aklidir eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
    Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
    Kim bilir, obur dünya belki de var.
    Madem bu beden o olumsuzun isi,
    ne diye kıvranır durur bin turlu dert içinde?
    Hadi diyelim aslimiz toprak bizim,
    sen gel onu kederden bir çamur yap.
    - her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
    insaf be, bu kadarı da olur mu?
    Sen gel hem yoktan var et,
    sonra da ettiğini boz, kötüle.
    Hiç bir yaramandan ummam bunu:
    Yaradan yok eder, ama perişan etmez!

    En zorlu düşmanın iste, tanrı,
    boğmak ister seni ulu katında,
    çok iyi tanırsın sen o yılanı,
    onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
    bir tadımlık vermiştin hani.
    Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
    Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
    ya da bilemedin isin nereye varacağını.
    'şeytanlık, düzen, sapıklık' denen şey var ya,
    buğun yerinden yurdundan edecek seni o.
    Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
    elleriyle parçalıyor heykelini.
    Sense, iler tutar yerin kalmamış,
    göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
    Burçlarında yıkılmalar falan hani?
    Nemde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
    O kızgın soluğun hani nemde?
    Ne cehennemlerinde bir kaynama var?
    Ne büyük acını gören bir göz.
    Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
    Oysa bir ufak parçası kopsa insanin,
    bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
    Sen Yeryüzü ve Gökyüzü’nle göç gir de,
    bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
    Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
    Zaten yalana ağlasa ağlasa,
    bir ikiyüzlüler ağlar,
    bir de ahmaklar.
  • Ey insan!
    Nereden Geldin ?
    Nereye Gidiyorsun ?
    Sen Kimsin ?