• Bana kül ve çöl dedi tanrı
    Ona gül ve su
    Bir eski zamandı
    Renklerimi yitirmiştim
    Griye dönüşmüş
    Siyah ve beyaz arasında
    Gidip geliyordum
    İnsanlar gidip geliyordu
    Hayatımın içine ediyordu kimi
    Kimi gül dikiyordu çöl bahçeme
    " Gülü gül olduğu için sevmeli " diyordu biri
    " dikeni sevdaya dahil "
    Eski zaman sevdalarıydı
    Eskici dükkanlarında kaldı
    Teknoloji aldı götürdü
    Satamadan getirdi
    Bir erkek bir kadını gömdü
    Kalbinin toprağına
    Bir kadın bir erkeği ateşe verdi
    Yansın diye bir ömür
    Hikayemiz bu kadardı
    Ülkemizde mutlu sonlar yasaktı.


    Selçuk Aydın / Eylül 2017
  • Zweig haklı olarak niçin Amerika kıtasına 'Amerigo Vespuci'nin adının verildiğini sorguluyor. Ama unutmayalım ki, bu sorgulama 1900'lü yılların ilk döneminde yapılmış. Şimdi bize basit (ki, mevzu basit de değil) gelebilir ama bize de okullarda hep Amerika'yı Kolomb buldu ama orasını Hindistan sandığı için yani yeni kıta olarak görmediğinden dolayı Kolomb ismiyle
    anılmadı diye biliyorduk. Bu kadar. Ama, onlarca soru sorulup cevabını pek bulamadığımız veya 'niçin' sorusunun cevabını tam olarak bilemediğimiz bir durumdur bu. Tam bu noktada Zweig da oturmuş, araştırmış, okumuş ve yazmış.

    Ya! Burada bir yanlışlık olmasın demiş. Ne demek Kristof Kolomb keşfetmiş ama Amerigo Vespuci'nin adı verilmiş. Ne ayak bu diyerek bu kitabı yazmış. Ben de Zweig ne demiş diyerek kitabı okumaya başladım ve bakalım bu olayın içeriği nedir; yanlışlık ve doğruluk durumunu öğrenelim.

    Zweig biyografi ile bir şeyleri bize anlatmaya çalışıyor. Gerçekten de Amerika kıtasını kim keşfetmiş ve niçin bu isim verilmişin 'tarihini' okuyacağız. Yani bir çeşit 'Yıldızın Parladığı Anlar' (#27623852) diyebiliriz bu kitap için.

    Amerigo Vespuci'nin adı niçin verildi. Bir kaşif mi yoksa dolandırıcı, sahtekar mı? Ve Zweig çok önemli bir şey söylüyor okuyuculara. Kısaca diyor ki, tüm bildiklerinizi unutun, kafanızın içini boşaltın ve Amerika kıtasının biçimini, görünümünü kafanızdan silerek bu kitaba bakın. Bazı olayların
    tam aydınlatılabilmesi için biraz da kafayı 'temizlemek' daha doğru olmaz mı?

    Hem ön yargı hem de bildiğimiz doğru veya yanlışlarla dünyayı şekillendirmeye kalktığımızda çevremizde yaşanan bazı olayları tam olarak kavrayamadığımız oluyor. O yüzden Zweig okuyucuyu baştan uyarıyor. Amerika ismi dahil her şeyi unutun ve hiç duymadığınız bir şeymiş gibi olaya bakarak durumu anlamaya çalışın.

    Kitap, 'Amerigo' başlığında bir girizgahla başlayıp, Zweig'in yazma amacı hakkında kısa bilgiler veriyor. Tarihsel durum kısmında ise 1000 yılından başlayıp fetihlerin olduğu dönemin bir panoraması sunuyor. Belki benim dikkatimi çekti ya da ben biraz abartıyorum ama ilgimi çeken bir cümleyle başlıyor:
    "Yıl 1000. Batı dünyasının üzerinde uyuşturucu bir uyku ağırlığı vardır." Acaba burada ne demek istiyor. Batı dünyasındaki uyuşukluğu, uyuşmayı nereyle kıyaslıyor.
    Batıyı batıyla kıyaslamadığına göre doğuyla mı yoksa başka bir yerle mi kıyaslıyor; belki de güney veya kuzeyle. Çünkü devamında Zweig diyor ki, "İnsanların gözleri etrafını dikkatle gözlemleyemeyecek kadar yorgun, duyuları merakla harekete geçemeyecek kadar tükenmiştir" (s:14).

    Bir zamanlar o kadar fetihler yapmış Roma'dan başlayıp, Mısır'a, Britanya'ya kadar yelken açanlar niye şimdi yoklar
    diye de bir soru soruyor. Korktuklarından mı diye de devam ediyor. Bir zamanlar seyyahlar vardı, dolaşırlardı, kitaplar vardı, okunurdu ama şimdi atalet içinde bir yapı; durağan bir Batı, ilerlemeyi kendince sonlandıran bir batıyı görüyoruz diyor.

    Dünyanın mahşer gününe yaklaştığına inanan topluluklar, herşeyden elini eteğini çekip tamamen inzivaya çekildiğinden bahseder.

    Batı, bu fetihler neticesinde o farklı, dinsiz ya da başka türlü isimlerle çağrılan toplumlardan daha da ileri gitmek için öğrenmenin, okumanın önemini kavrayıp, Siena, Salamanco, Oxford gibi yerlerde üniversiteler açılır.

    1300 yılında Batı'yı yeni bir cesaret kaplar. Artık Güney'e Hindistan'a, Mısır üzerinden bir yol olduğu öğrenilir. Ama bir sorun var. Buralar 'dinsizlerin' kontrolünde. Peki, ne yapılacak?

    1400 yılında Hindistan'a ulaşmak için Marko Polo'nun anlatımlarının etkisiyle ataletten kurtulmalarını sağlayacak bir cesaret gelir ve devir yeni şeyleri keşfetme zamanı derler.

    Gemide çalışan mürettebatının çoğu, okuma yazması olmayan sıradan kişilerden oluşurdu. O zaman içinde insanlar yeni yerlerin keşfedildiğinden habersizdi.
    Bir kişi çıkıp gelir ve kimsenin duymadığı, bilmediği, görmediği yerleri gördüm, gittim, duydum diye anlatmaya başlarsa, diğerlerinin de ilgisini çeker ve o kişi artık aranan, istenen ve bilen biri olur. Gitmese de, görmese de ama duyduklarını gördüm diye anlatmasıyla iş değişir.


    Ve Amerigo Vespuci'ye ait olduğu iddia edilen ve kendisinin yazdığı söylenen belgeyi Zweig 'asla yazmamış ve Vespuci'nin günlükleri gibi bir eser de günümüze ulaşmamıştır' (s:37) diyerek olayı kendince kapatır. [Anne Frank'ın Günlüğü ve Sultan Abdülhamit'in Hatıra Defteri bu sahte günlük/defterlere örnek sayılabilir]

    Peki o zaman Vespuci'yi ön plana kim çıkardı? Yapılan hata mı, yanlış anlaşılma mı yoksa gerçeğin ifadesi mi? Bir matbaacı, bir rapor ve şimdiler de bile süren tartışmaların kaynağı nedir?

    'Tarihsel bir yanlışlığın hikayesi'n de Zweig'i okuduğumuzda, gerçekten de ilginç bilgiler ulaşıyoruz. Zweig bunu 1942'de yayımladığına göre çok önceleri aramış, incelemiş. Şimdi bile bu tarz çalışma yapanların sayısı az olduğunu düşünürsek Zweig büyük emek harcamış.

    Bir de Zweig'i okuduğumuzda sanki karşımızda ya da amfide konuşarak, örnekler sunarak yani kısaca dikte ettiren değil, öğreten, bilgilendiren ama bunun yanında sanki yaşamış gibi bize olayları anlatır bir durumla karşılaşıyoruz.

    Anlatım dili oldukça akıcı ve sorular sorarak ilerlediği için bize sonrakini merak ettiriyor.

    Ama özellikle biyografi eserleri bence hikayelerden çok daha etkili ve çok başarılı. Tabi ki, ustaya not verecek halimiz yok. O bize olayları anlatmış şimdi bizde anladığımızı anlatmaya çalıştık, esas Zweig bize not vermeli.

    Amerika adının nasıl oluştuğunu anlatmak için bile kendisini borçlu hissetmiş ve yazmış. Çeşitli söylentiler, yazılar, belgeler eşliğinde Amerigo'nun America'ya dönüşünü ve Kolomb'u, Vespuci'yi ve devrin diğer kişilerini de anlatarak örgüyü bitirmiş.

    1512 yılına geldiğimizde Zweig çok güzel anlatımıyla Vespuci'nin sessiz sedasız gömülmesini de anlatır. Ayrıca Kolomb da aynı şekilde kimse bilmeden duymadan gömüldü diyerek bir durum tespiti de yapar.

    Kitap ilerledikçe ağırlık artıyor. İzinler, yayınlar birbiri içine giriyor. O yüzden çok dikkatli okunmasında fayda var. Yoksa anlaşılmaz.

    Zweig derin inceleme sunmuş. Hem de 1940'lı yıllar da! O yüzden bile okunmaya değer ve tarihin içinden nasıl bilgi, belgelerin çıkartılıp, bunların birleştirilip ortaya bir eser sunmanın güzel örneği diyebilirim.

    Ezcümle: Okuduğum kitap Can Yayınları'na ait, 8.Baskı Haziran 2017 yılına ait. Hem yayımcı hem de çevirmenin eline sağlık. 19-21 Eylül 2018 tarihinde okunup notlar çıkartılmış ve 10 Ekim 2018 tarihinde bu yazı yazılıp, siteye eklenmiştir. Tavsiye ederim.
  • Bu güzel kitabı ilk kez 18 Ocak 2017'de ikinci kez de 14 Eylül 2018'de okumaya başladım. Aradaki zaman, okuduğum diğer kitaplar bende bu kitabın yerini asla değiştirmedi. Kürşat Başar ile tanıştığım ilk kitap Yaz kitabıydı. Oradaki hikaye bir erkek tarafından anlatılırken buradaki hikaye tamamen bir kadının ağzından anlatılıyor. Karşı cinsin ağzından yazmak bütün yazarlar için zorlayıcı da olsa benim için bu konuda öne çıkan isimlerden biridir Kürşat Başar.


    Kitapta her şeyini bildiğim ama hiçbir şeyini bilmediğim bir dostumun acılarını konuşuyor gibiydim. Adını hiç bilmedim bu dost, beni önce hiç bilmediğim diyarlarda yaşamaya mecbur bırakıyor sonra bir yabancı ile evlendiriyor daha sonra bilmediğim diyarları bilindik yapan bir adama aşık ettiriyor. Bu dostun hikayesini okudukça içimde ondan parçalar buldum, suçlu gördüğü kişilerin aslında kendisinden parçalar olduğunu anladım. Her şeyden uzaklaşmaya çalışırken içindekilerden uzaklaşamayan dostumun hikayesinin en sonunda gözyaşlarımı tutamadım. Bir deniz kenarında ayaklarımı denize sokmuşum da değen suyun soğukluğu ile irkilmişim gibi bir his... Keyifli okumalar dilerim
  • Selamlar 1k dostlarım,

    https://i.hizliresim.com/7D1dGL.jpg

    Okuyanlarınız hatırlayacaktır, Temmuz ayında kitaplığıma katılan 4 yeni kitabı tanıtırken 1k'nın kitap seçimlerindeki etkisinden bahsetmiştim. Ağustos ayı kitap alışverişimde bu etki artarak devam etti:) Ben de bu tip paylaşımları, fırsat bulabilirsem düzenli hale getirmeye karar verdim. İşte Ağustos ayında aramıza katılan yeni dostlarım;

    1- Vayhin Gölgesinde Kimlik İnşası - Ramazan Kayan

    Bu eserin kitaplığıma dahil olması Slh hocam sayesinde oldu. Kendisi bu alanda gerçekten de çok birikimli bir insan. Onun önerdiği ve listeme dahil ettiğim daha pek çok kitap var. İnşallah yavaş yavaş alacağız hepsini.

    2- Onca Yoksulluk Varken - Romain Gary (Emile Ajar)

    Bu güzel kitap da sevgili meltem şen aracılığıyla kitaplığıma katıldı. Eğer Meltem'in bu kitaba yazdığı incelemeyi henüz görmediyseniz tavsiye ederim. #32142939

    3- Palyaço - Heinrich Böll

    Adı sık sık karşıma çıkan bir kitaptı. 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu bu kitabı 2 Eylül'de yapılacak Ağustos buluşması (!error) için seçti:) Selman Ç. 'ye güveniyoruz her zamanki gibi:)

    4- Bir Adam Girdi Şehre Koşarak - Tarık Tufan

    Normalde yakın zamanda Tarık Tufan okumak gibi bir planım yoktu açıkçası... Ancak Nephren Ka hanımefendi bu kitaptan tam 49 (yazıyla kırk dokuz) alıntı paylaşınca bir şekilde hipnoz oldum ben de:) Ayrıca kitabı 1k üzerinden okumuş olduğum için yazara da bir telif borcu doğmuş oldu:) Şaka bir yana, Nephren Ka hanıma teşekkür ediyorum sonunda beni Tarık Tufan'la buluşturduğu için...

    5- Kapan - Vüs'at O. Bener

    Belki farketmişsinizdir, şu sıralarda sitedeki her 4 kullanıcıdan 3'ü Vüs'at O. Bener okuyor. ne oluyor, kaçırdığım bir şey mi var diye sorular sorarken Liliyar hanımefendi Vüs'at O. Bener #32384995 etkinliği düzenleyerek imdadıma yetişti:) Bu eser de o etkinlik için alındı.

    6- Herkes Herkesle Dostmuş Gibi... - Barış Bıçakçı

    Türk edebiyatının yeni nesil yazarlarıyla aram çok iyi değil maalesef. Hatta ben bir dönem Barış Bıçakçı ile Tarık Tufan'ı aynı kişi sanıyordum:)))) Şaka şaka... O kadar da cahil değilim... Ancak bu iki yazar özellikle 1k'da o kadar çok karşıma çıktı ki; artık Tufan gibi Bıçakçı ile de tanışma zamanının geldiğini anladım (Bizim Büyük Çaresizliğimiz filmini saymazsak tabii)... Kitap seçimi konusunda ise İpek Kamuran hanımefendinin #32403330 incelemesi bana çok yardımcı oldu.

    7- Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler - Rasim Özdenören

    Rasim Özdenören'in bu eserini de 1k'da keşfetmiştim. Hatta 14 Aralık 2017'de okuma listeme almışım. Sonra epub olarak başladım ve kitap baya ilgimi çekti. Ben de sonunda kitabı kendi kitaplığıma dahil etmeye karar verdim. Kitabı ilk olarak nasıl keşfettiğimi, kimin aracı olduğunu hatırlayamıyorum maalesef ama gıyabında teşekkürlerimi sunuyorum.

    8- Yaşlı Adam ve Deniz (İhtiyar Balıkçı) - Ernest Hemingway

    Buradan itibaren 1k'nın direkt etkisi olmadan seçtiğim kitaplar kalıyor geriye... Çocukluk/gençlik yazarlarımdan biri olan Ernest Hemingway'i uzun zamandır yeniden okumak istiyordum. Böylesine önemli bir yazarın kitaplarının telif hakkının sadece Bilgi Yayınları'nda olması üzücü. Umarım kitaptan soğutacak baskı ve çeviri hataları ile karşılaşmam...

    9- Imperium - Christian Kracht

    Bu kitap ise tamamen sayısal loto niyetine alındı. Hafta sonu incelemesini paylaştığım Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk kitbından sonra çok sevdiğim Ayrıntı Yayınları'ndan bir kitap daha okumak istedim. Araştırırken önüme bu kitap çıktı ve ben de bir şans verdim kendisine. 1k'da henüz hiç kimse okumamış. tek bir alıntı dahi yok. O sayfayı muhtemelen ilk ben yeşillendireceğim:)

    10- Çalışanlar - Ferdinand Protzman

    Bu son eser bir kampanya kitabı aslında. Kitapları satın aldığım siteden en az 100 TL'lik alışveriş yapınca National Geographic'in bu harika seçme fotoğraflardan oluşan Çalışanlar albümü 5 TL'ye geliyor. Piyasa fiyatı ise 35 TL civarında... Çok kaliteli bir baskısı var ama hacim olarak biraz büyük olduğu için kitaplığınızda yer bulmakta zorlanabilirsiniz.

    ------------------------------

    Evet sevgili 1k dostları, yine sayenizde kitaplığım birbirinden güzel kitaplarla büyümeye devam ediyor. Bu ay da katkısı olan herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Okurken gözyaşlarımı tutamadığım garip bir hikaye. Ömer'in hikayesi. Hazreti Ömer hayatta olsaydı garip olur muydu hiç Ömer'ler...

    ----------------------------------------------------------

    Suriye hapishanelerinde çocuk büyütmek: ‘Çığlıkları duymasın diye kulaklarını tıkıyordum’

    Ömer, yürümeyi öğrendiği zamandan itibaren annesiyle birlikte 14 ay hapishanede tutuldu. Annesi tam tarihi hatırlayamıyor, hatırladığı yegane şey başkent Şam’daki Adra Hapishanesi’nde tutuldukları.

    Ümmü Ömer (Ömer’in annesi), ayak uzatacak yer dahi olmayan, karanlık ve havasız hücresinde hapis arkadaşlarıyla geçirdiği zamanı şöyle anlatıyor: “Gece mi gündüz mü olduğunu ayırt edemiyordum. Yıkanmamıza ve duş almamıza izin verilmiyordu.”
    Şam’daki hapishanede geçen günlerinin ardından özgürlüğüne kavuşan ve İdlib’deki yeni evine yerleşen Ümmü Ömer, hayatından endişe ettiği için gerçek ismiyle anılmak istemiyor. Suriyeli kadın hapishane günlerine dair şu anıyı aktarıyor: “Biraz boşluk oluşturabilmek ve oğluma yürümeyi öğretebilmek için ayağa kalkıyor ve onunla oynuyordum. Yaklaşık bir buçuk metre önümde Merve isminde bir başka kız vardı. Ömer’in ellerinden tutarak ona doğru yürüyor ve tekrar geri dönüyordum.”

    “Bebek sahibi olmak hayalimdi”

    Ömer, annesinin çabalarıyla bu dar hücrede düşe kalka yürümeyi öğrenmiş. Annesi oğlunun oldukça güçlü olduğundan söz ediyor. Hayatının ilk yıllarını annesinin işkence gördüğü bu hapishanede geçiren Ömer hakkında annesi şunları söylüyor: “Oradaki tek bebekti. Diğer mahkumlar onu görünce mutlu oluyordu. Bu hapishanedeki yegane mutlu anlar bunlardı.”

    Deyr ez Zor asıllı olan Ümmü Ömer şimdi 38 yaşında. Ümmü Ömer, “Dünyadaki her kadın gibi ben de bebek sahibi olmanın hayalini kurardım” diyor:

    “Dünyadaki her aile gibi düzgün bir evde kendi ailemi yetiştirmeyi hayal ederdim. Genç bir kızken, bebekler hakkında takıntı düzeyinde ilgiliydim. Annemi ziyaret ettiklerinde komşularımızın ve arkadaşlarımızın bebekleriyle ilgilenirdim. En az bir bebeğimin olması hayalini kurardım, ve oldu da. Ancak maalesef bunu dilediğim şekilde yaşayamadım.”
    Babasını hiç görmedi

    Ümmü Ömer ve eşi Halid 2006 yılında evlenerek Halep’e yerleşmişler. Çatışmalar başladığı zaman Suriye’nin ikinci büyük şehri Halep de günden güne büyüyen gösterilerin odağı haline gelmiş.

    Halep’in muhaliflerin elindeki doğu mahallelerinde yaşayayan aile 2013 yılının Ağustos ayında büyük bir ayrılık yaşamış. Özgür Suriye Ordusu’na katılan Halid bu tarihte bir havan topu saldırısında yaşamını yitirmiş. Bu esnada 44 yaşında olan Halid, Ümmü Ömer ile 7 yıl evli kalmış. Batı Halep’te Mart 2014’te doğan Ömer, babasıyla tanışma fırsatını hiç bulamamış.

    “Yaptıklarımdan pişman değilim”

    Yalnız kalan ve ailesiyle bağlantısı da olmayan Ümmü Ömer, rejime karşı aktivist faaliyetleri yürütmekle suçlanmış. 2011 ve 2013 yıllarında iki kere gözaltına alınan Ümmü Ömer “Onlarla konuşmakla ve ikna etmekle uğraşmadım, aktivizme devam ettim” şeklinde konuşuyor.

    Eşi ölmeden önce de söz konusu faaliyetlere devam eden Ümmü Ömer, yaklaşık iki yıl Doğu Halep’e Bustanu’l Kasr’dan geçerek ilaç ulaştırmış. Sivilleri hedef alan keskin nişancı saldırılarıyla bilinen mahalle ikiye bölünmüş şehirde bir koridor niteliğindeydi.

    Ümmü Ömer bu faaliyetlerin risk taşıdığını bilmesine rağmen bunu bir vazife olarak görmüş ve asla bırakmamış: “Pervasızdım, evet. Ancak bunu yapmak zorundaydım ve pişman değilim. Bir önceliğim vardı, ilaca muhtaç olan hasta ve yaralı insanlara bunu ulaştırmak.”

    Ümmü Ömer gençlik hayalini hiçbir zaman gerçekleştiremediğini dile getiriyor: “Halid’in ölümünden ve doğum yapmamdan sonra hayatım böyle geçti. Gerilim ve üzerimdeki baskı sebebiyle bebeğimi emzirmekte dahi zorlanıyordum.”

    Rejim askerlerinin ev baskını

    2014 yılının Eylül ayında Ümmü Ömer’in hayatı daha zor bir döneme girmiş. Bir gece, rejimin istihbarat yetkililerinden 5 kişi oğluyla uyurlarken evlerine baskın düzenlemiş. Ümmü Ömer, bir komşusunun kendisini ihbar ettiğini düşünüyor.
    Evi talan edilen ve taşıdığı ilaçlar bulunan Ümmü Ömer “yaralı teröristlere tıbbi malzeme ulaştırmakla” suçlanmış. Suçlamaları ve bağlantılarının ismini vermeyi reddeden Suriyeli kadın tutuklanarak başkent Şam’a gönderilmiş.

    Bebeğiyle birlikte Esed rejiminin istihbarat biriminin bir hapishanesine atılan Ümmü Ömer şehirde birçok farklı hapishanede tutulmuş. İlk gece bebeğinin üzerinde baskı oluşturmak için kendisinden alındığını söyleyen Suriyeli kadın ilk sorgunun ardından Ömer’in kendisine teslim edildiğini belirtiyor. Ömer bu esnada iki aylık bir bebekmiş.

    “Çocuğumu öldürecekler mi?”

    Kadın ve erkek çığlıkları, temiz havaya erişebilmek için duvarlara delikler açmaya çalışan mahkumlar ve berbat bir kokuyla dolu hapishaneyle ilgili Ümmü Ömer şunları söylüyor: “Girdiğim zaman, hücrenin zemininde korkunç kokan bir su vardı. Odanın duvarları, buraya atılan mahkumların isimleriyle doluydu. Uzun süredir el değmemiş eski bir bodrum katı gibiydi. Başım döndüğü için zar zor yürüyordum. Hiç uyumadım.”
    İlk sorgu için Ümmü Ömer bir odaya götürüldü. Gözleri bağlıydı. Sorguyu yapan rejim yetkilisi ailesi, eşi ve görevi hakkında sorular sordu. Özgür Suriye Ordusu’na tıbbi malzemeler götürmekle suçlanıyordu. Ümmü Ömer cevap vermeye başladığı zaman sorguyu yapan kişi kafasına vurarak “yalan söylemeyi bırak ve görevinle kocan hakkında bana doğruyu söyle” şeklinde bağırdı.

    Ümmü Ömer

    Ümmü Ömer şunları söylüyor: “Başlangıçta işkence görmekten, dövülmekten, tecavüze uğramaktan yahut öldürülmekten korkmuştum.” Ardından aklına bebeğinin zarar görebileceği gelmiş: “Çocuğumun hapishanelerle bir alakası yok. Ancak Suriye rejimi çocukları ve bebekleri öldürecek ve hapsedecek kadar mücrimdir. Oğlum her zaman aklımdaydı. Ona kim bakacak? Onu da oldürmek isteyecekler mi? Yoksa benim önümde onu dövecekler mi?”

    Tecavüz ve ölüm

    İlk sorgusundan birkaç gün sonra Ümmü Ömer kalabalık bir odaya bırakılmış. Oğlu sürekli ağlamasına rağmen herhangi bir yiyecek yahut malzeme verilmemiş. Ümmü Ömer bebeğine yırttığı kıyafet parçalarından bez yaptığını ifade ediyor.
    Bir süre sonra sürekli işkenceler başlamış. Bazı işkencelerde dövülürken kendisine konuşmadığı takdirde bebeğini bir daha göremeyeceği söylense de Ümmü Ömer konuşmayı reddetmiş. Suriyeli kadın dayak dışında ellerinden tavana asılmak gibi farklı işkencelere de maruz kaldığını aktarıyor. Ümmü Ömer çevresindeki birçok tutuklunun tecavüze uğradığına ve öldürüldüğüne şahit olmuş. Konuşmama nedenini ise şöyle aktarıyor: “Şayet bir şeyler söyleseydim, daha fazlasını öğrenmek için işkencenin şiddetini artıracaklarını biliyordum.”
    Bir süre sonra Ümmü Ömer, 2 metreye 4 metrelik bir hücreye atılmış. Bu hücrelerin bulunduğu merkezde açlıktan ve işkenceler sonucu 3532 mahkumun öldüğü biliniyor. Herhangi bir tıbbi müdahalenin olmadığı bu merkezde birçok mahkum çok basit rahatsızlıklar nedeniyle yaşamını yitirmiş.
    “Ömer’e dışarıdaki parkları anlattım”

    2014 yılının Aralık ayında Ümmü Ömer ve oğlu, mahkumiyet sürelerinin kalanını geçirecekleri Adra Hapishanesi’ne götürülmüş. İlk tutuklanmalarının üzerinden 1 yıl geçtikten sonra Ümmü Ömer, oğluna dışarıdaki hayattan, parklardan, okuldan bahsetmiş. Ömer 18 aylıkken konuşmaya başlamış. Annesi Ömer’e bazı Kuran ayetlerini de öğretmiş. Ümmü Ömer, Ömer’in ilk kelimesinin zar zor söylediği anne kelimesi olduğunu ve baba demeyi ona öğretmesinin gerçekten üzücü bir anı olduğunu ifade ediyor.


    Yeterli yiyecek olmadan büyüyen Ömer küçük ve zayıf bir çocuk olarak kalmış. Hapishane koğuşunda Ömer’in varlığı diğer mahkumlara da bir nebze mutluluk ve umut olmuş.
    “Hayallerim aklıma geliyor…”

    Ümmü Ömer, hapishane evi olan oğlunun bazen battaniye ile bir oyuncak olarak oynadığını ifade ediyor: “Bu kalbimi kırıyordu. Geçmişe baktığımda, hamileyken geleceğe dair kurduğum hayaller aklıma geliyor. Küçük bir yatak ve oyuncaklar almak, bir bebek bekleyen her annenin hayalidir. Bu yürek parçalayıcı. Bu beni çok geceler ağlatmıştır, halihazırda ölmüş olan babasıyla parlak bir gelecek düşüncesi…”


    “Ömer işkence seslerinden uyuyamıyordu”

    Ümmü Ömer oğlunu bazen ninnilerle, bazen de Hz. Muhammed’in hayatından hikayeler anlatarak uyutmaya çalıştığını söylüyor. Ömer, hapishaneden yükselen işkence sesleri nedeniyle uyumakta zorlandığı için bulduğu çareyi şöyle anlatıyor: “Kulaklarını, sesler aklına girmesin diye kapatıyordum. Bu sesleri duyduğunda şiddetli şekilde ağlıyordu. Birçok kere baskı ve umutsuzluk nedeniyle gözyaşlarına boğuluyordum. Burada öleceğimizi, hiçbir zaman çıkıp normal bir hayata ve bir eve sahip olamayacağımızı düşünüyordum. Hayatımın en kötü günleriydi. Ömer benimle olduğu sürece pes etmeyeceğime dair kendime söz verdim. Onun için ve bana bir parçasını bırakan babası için. Ömrümün sonuna kadar onu gözeteceğim.”

    “Şimdi cennette miyiz anne?”

    8 Şubat 2017 tarihinde Ümmü Ömer ve oğlu, rejim ve muhalif güçler arasında varılan esir takası anlaşması sonucu 50’ye yakın kadın esirle beraber serbest bırakıldı. Ümmü Ömer bu anı şöyle anlatıyor: “Ömer’e eve dönüp güneşi, insanları, çocukları tekrar görebileceğimizi söyledim. Yüzündeki tepki inanılmazdı. Aynı anda hem mutluydu hem de ağlıyordu.”

    Ömer ve annesi artık İdlib’te

    Ümmü Ömer şimdi bir arkadaşıyla beraber İdlib kırsalında yaşıyor ve kız kardeşiyle tekrar irtibat kurabilmiş. Ömer annesine, görmek istediği her şeyi, kedileri, kuşları, ağaçları, güneşi görebildiği için şu soruyu sormuş: “Şimdi cennette miyiz anne?”

    Ömer, diğer çocuklarla anlaşmakta başlangıçta zorlansa da zamanla uyum sağlayabilmiş. Ümmü Ömer ve oğlu, ağır bir travmanın ardından hayatlarını tekrar kurmak için mücadele veren binlerce Suriyeli aileden yalnızca biri.
  • Yazar: özlem
    Hikaye Adı : Oblivion
    Link: #31185532
    Müzik Parçası : Oblivion

    Saat gecenin üçü. Gece dahi uykuya dalıp beklerken sabahı ve muhakkak ki biriktirirken ışığı, varlığım yağmur tanelerinin misafir olduğu bir pencerenin ardından dünyayı seyrediyor. Görebildiğimce ve gözlerimden ruhuma süzülebildiğince yaşamı…
    Oysa ne çok tortu var, yağmurların bile aklayamadığı…

    Oturduğunda pamuk tarlasına alabildiğine uzanma hissini veren koltuğumda, elimde bez bebeğimle bu saat olmuş düşünüyorum. Uykunun huzurlu halinin ses ve nefes olduğu sesler eşliğinde. Elimde bez bebeğim; gün ışıyınca, dinlenince, ışık taneleriyle verilmeyi bekleyen…
    Gözleri tamam.. iki küçük zeytin tanesi.
    Saçları ise renksiz, ne uzun, ne kısa..
    Yüzü bir çocuğu mutlu edebilecek kadar mutlu!
    Yanakları bulutsu bir kiraz renginde.

    Ama bir şey eksik bu ifadede, mutluluğun dokunduğu bir şey…
    Gülüşünü, acısını, duygularını simgeleyen; dudakları.

    … Elime iğne ipliği alıyorum bir ifade, belirginlik oluşturabilmek için. Mutlaka güleç olmalı. Onu gören her çocuk gülüşünün gölgesinden dahi uzak bulmamalı bebeği.
    İğne ipliği elime alıyorum ki;

    O çok eskiyen ve yenisine lüzum görmediğim televizyonum açılıyor birdenbire.
    Minik sarı bir kutu, haberlerde duruyor!!
    Dünün özeti, dünlerin özetini sunuyor...
    Bugünü.
    Günün ışığına seslenen haliyle…

    Şöyle diyor, haberleri sunan spiker kadın cızırtılar ve altyazısında siyasetin, polemiklerin ve elbet magazin bülteninin eksik olmadığı yayın karesinde...
    En fazla 3 dakika ve süre başlıyor:

    “ . Ağrı'da dedesiyle bayramlaşmak üzere ailesiyle birlikte köye giden 4 yaşındaki Leyla Aydemir kayboldu Sayın Seyirciler.
    18 günlük arama çalışmalarının ardından dün kötü haber geldi; Leyla dere yatağının ağzında yüzü suya dönük olarak ve sırtında şiddet izleriyle bulundu. Otopsi raporları aç bırakılarak öldüğünüde göstermekte.

    . Ankara'nın Polatlı ilçesinde 22 Haziran günü kaybolan Eylül Yağlıkara ölü bulundu. Otopsisinde vücudunda kesici delici alet izlerine rastlandı, cinsel istismar sonrası boğularak öldürüldüğü de belirlendi. Katil zanlısı, Eylül'ü arama operasyonlarınada katılmıştı. Sezdirmedi ki büyük bir başarı ve unutmadan Sayın Seyirciler, kendisi şu an hapishanede.

    Korkmayın.. Yakında çıkar.

    . 12 yaşındayken dayısının oğlu tarafından kaçırılan ve alıkonulduktan sonra 18 yaşına girmeden iki çocuk sahibi olan Pelda, kalbinden vurularak öldürüldü. Pelda'nın hayalleri vardı, hepimiz gibi.. Öğretmen olmak istiyordu. Ama annelik zorla da olsa bir nevi öğretmenliktir değil mi? Okumaya ne gerek var...

    Evet seslerinizi tüm o kuru gürültüsüyle duyuyorum.



    Bir saniye.. Magazin bültenine bağlanıyoruz.
    SON DAKİKA!!!

    “ Ünlü Model, yurtdışından şu saatlerde uçakla dönüyor Sayın Seyirciler. Nefesler tutulmuş. Tüm duygularımız, insanlık dahil konuya yoğunlaşmakta.. Kendisi " İ " dizisinde toplumumuzun ahlak, kültür ve etnik yapısını karalayarak yükselen ve içi çürümüş bir güzellikle ve tabii bizimde yücelttiğimiz ve yitirdiğimiz değerlerle; öldürülen ve haberlerini sunduğum çocuklara destek için burada olduğu söylüyor.
    .. Yoğun olmasaydı muhakkak o topuklu ayakkabıları, çocuklarımızın öldürüldüğü, tecavüz edildiği ve çamura bulandığı topraklara ulaşırdı…
    Ama destek oluyor değil mi?
    “ Reklamın iyisi kötüsü olmaz. “

    Bize böyle öğrettiler ve biz de ellerine sağlık demekten geri durmadık. Her neyse Sayın Seyirciler; Modelimiz gelene kadar haberimize dönelim..


    1 dakika 1 dakikadır..



    Biraz geçmişe gidelim diyorum ve kesinlikle,
    derinleşmeden tabii...

    . 2016 yılının Ekim ayında evinin önünde oynarken kaybolan Irmak Kupalı, komşuları Himmet Aktürk tarafından tecavüze uğradıktan sonra vahşi bir şekilde öldürüldü. Himmet Bey (!?!) şuan nerede? Ne durumda? Tahminleri zorlayın.. Himmet Bey, o masum kişiliklerden biri, hangi güzel ve huzurlu gökyüzünü solumakta?

    . 31 Mayıs 2017 günü evden çıkan (6) yaşındaki Eylül'ün cesedi terk edilmiş bir inşaatta, bir bavulun içinde bulundu; tecavüz edildikten sonra boğazı sıkılarak öldürüldü. Ve dikkat edin buraya.. Boğazı sıkılarak… Acaba cezasında bu bir anlık öfke ve tabii pişmanlık, ne kadar indirim sağlar??
    Eylül mü? Sanıyorum ki kemiklerinin tozu kalmamıştır…
    Ailesine hiç girmiyorum, konumuz derinlik değil!!

    Tüm çocuklar dahil ve Bey'den ayrı " Çocuklar "lafım için; siz genel olarak kabul edin...
    Özür dilerim.


    Saniyeler kaldı... ve lütfen kahvelerinizi, çaylarınızı yudumlayın.

    Boş gitmez.

    “ Yardımcı olacaktır seyrinize. “


    Vee.. yeni haberler var elimizde…
    Son dakika diyebilir miyiz Seyirciler???

    " Arkadaşlar, 1 dakika daha lütfen!! "

    … .Hatay'ın Hassa ilçesinde, dün amcasıyla kaynaktan içme suyu almaya gittiği Amanos Dağları eteklerinde kaybolan, konuşma engelli Ufuk Tatar'ı (6) arama çalışmaları aralıksız olarak devam ediyor. Tüm ilçe merkezinde ve köylerdeki camiilerde Ufuğun kaybolduğu gün üzerinde bulunan kıyafetler tarif edilerek anons edildi.

    . Diyarbakır'da 14 yaşındaki bir çocuk, hayvan otlattığı sırada kayboldu. Kayıp çocuğu bulmak için ekipler seferber oldu. Ancak henüz bir sonuç alınamadı. Dikkat edin " bir çocuk " diye tabir ediyoruz.. Bize ulaşan bilgi bu ama biz ona yinede Yusuf Yılmaz diyelim.

    Bulunur maazallah..
    Suçlular cezalandırılmalı öyle değil mi?

    . Siirt'in Pervari ilçesine bağlı Güleçler Köyü'nde dün odun toplamak için eşekle yakındaki ormanlık ve dağlık alana giden zihinsel engelli 15 yaşındaki Salih Oral'dan haber alınamıyor.





    Neler oluyor sayın seyirciler?
    Neden bu haldeyiz?

    Çocuklarımız kaçırılıyor. Tecavüz ediliyor ve tecavüz edenin bir hakkı, cevabı varmış gibi serbest bırakılıyor. Kaç gün sürüyor acı? Bedelinde ne ödeniyor ki unutuluyor...
    Satılıyor.. Kişiliğimiz, ahlakımız, insanlığımız?

    Peki satın alan kim??

    Tecavüzcünün tezgahından uzak değil bu piyasa muhakkak.

    ...

    - Kestik –
    Cızırtılar..
    Kararan bir ekran, sonra tekrar açılan…
    Güleç yüzlü, yakışıklı bir spiker, özürleriyle kamera karşısına geçiyor.

    Tam açıklama yapacağı sırada yayın donuyor ve tuhaf olan o ki tüm bu haberin konusu eşliğinde; o magazin ve siyaset bülteninin üst karesi olarak çocuk resimleri ve kayıp ilanlarıyla..
    Spikerle sanatsal bir tablo gibi.


    Kapının telaşla çalışıyla irkiliyorum ve korkuyla kapıyı açıyorum. Zira biraz önceki televizyon rehavetini üzerimden atamadım..
    Kapının eşiğini tutmuş nefes nefese şunları söylüyor karşımda duran arkadaşım:
    - Özlem, duydun mu?
    Türkiye dahil Dünya'nın iletişim ağı çökmeye başlamış. Düzeltemiyorlar ve sorun bulunamıyor…

    Nasıl? Demeden.. bir çocuk geçiyor merdivenlerden..
    Apartmanda ise kaynağını nereden aldığını bilmediğim bir müzik çalıyor, sanki duyuru gibi… https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs

    ... Çocuğa odaklanıyorum, müzik eşliğinde.
    Beni gören arkadaşımda bakışlarını ona çeviriyor yalnız baktığımız aynı şey mi bilmiyorum....

    Çocuğun bir ağzı yok, ne kız ne oğlan diyebilirim..
    Hafif kirlenmiş beyaz kıyafetlerin içinde ve gözleri iri birer zeytin gibi.
    Elinde de bez bebek…
    Sadece bir ifadesiyle…
    Bulutsuluğu düşmüş nar kırmızı bir iple örselenerek dikilmiş bir ağız ve dikkatle bakıldığında ise bir gülüşü andırıyor bebekte.


    Çocuk gidiyor başını çevirip ve ben bez bebeğime doğru koşuyorum.

    İğne ipliğin hemen yanındaki.

    Gülüş olmalı diyorum..
    İncitmeden, dokunmadan kırmızıya...

    Yapamıyorum…
    Onun yerine gülüşümü, sözlerimi, söyleyemediklerimi bez bebeğin tam ağız kısmına dikiyorum.

    Ve işte..
    Şimdi, tamam.

    ...

    özlem.



    ... Çocukların olmadığı bir gelecek inanıyorum ki yok ve gözlerim geleceğe, yaşamın tadını daha çok çıkarmaya yönelik değil muhakkak. Gelecek onlarla ve onların olsun kafi.


    Çocuklarımıza sahip çıkalım.
    Küçücük bir ihmal onları bizden alır...
    Bu, İnsanla İnsanın mücadelesi
    En çetin ve belki...
    En lekeli haliyle.

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim…
    Sevgiyle kalın.

    ⚝⚝⚝

    → (Mutlaka bakmalı, bilgi edinmeli ve bu bilgiyi paylaşmalıyız: http://www.mynet.com/...lara-uyari-4242998-1) ←

    ⚝⚝⚝
  • Saat gecenin üçü. Gece dahi uykuya dalıp beklerken sabahı ve muhakkak ki biriktirirken ışığı, varlığım yağmur tanelerinin misafir olduğu bir pencerenin ardından dünyayı seyrediyor. Görebildiğimce ve gözlerimden ruhuma süzülebildiğince yaşamı…
    Oysa ne çok tortu var, yağmurların bile aklayamadığı…

    Oturduğunda pamuk tarlasına alabildiğine uzanma hissini veren koltuğumda, elimde bez bebeğimle bu saat olmuş düşünüyorum. Uykunun huzurlu halinin ses ve nefes olduğu sesler eşliğinde. Elimde bez bebeğim; gün ışıyınca, dinlenince, ışık taneleriyle verilmeyi bekleyen…
    Gözleri tamam.. iki küçük zeytin tanesi.
    Saçları ise renksiz, ne uzun, ne kısa..
    Yüzü bir çocuğu mutlu edebilecek kadar mutlu!
    Yanakları bulutsu bir kiraz renginde.

    Ama bir şey eksik bu ifadede, mutluluğun dokunduğu bir şey…
    Gülüşünü, acısını, duygularını simgeleyen; dudakları.

    … Elime iğne ipliği alıyorum bir ifade, belirginlik oluşturabilmek için. Mutlaka güleç olmalı. Onu gören her çocuk gülüşünün gölgesinden dahi uzak bulmamalı bebeği.
    İğne ipliği elime alıyorum ki;

    O çok eskiyen ve yenisine lüzum görmediğim televizyonum açılıyor birdenbire.
    Minik sarı bir kutu, haberlerde duruyor!!
    Dünün özeti, dünlerin özetini sunuyor...
    Bugünü.
    Günün ışığına seslenen haliyle…

    Şöyle diyor, haberleri sunan spiker kadın cızırtılar ve altyazısında siyasetin, polemiklerin ve elbet magazin bülteninin eksik olmadığı yayın karesinde...
    En fazla 3 dakika ve süre başlıyor:

    “ . Ağrı'da dedesiyle bayramlaşmak üzere ailesiyle birlikte köye giden 4 yaşındaki Leyla Aydemir kayboldu Sayın Seyirciler.
    18 günlük arama çalışmalarının ardından dün kötü haber geldi; Leyla dere yatağının ağzında yüzü suya dönük olarak ve sırtında şiddet izleriyle bulundu. Otopsi raporları aç bırakılarak öldüğünüde göstermekte.

    . Ankara'nın Polatlı ilçesinde 22 Haziran günü kaybolan Eylül Yağlıkara ölü bulundu. Otopsisinde vücudunda kesici delici alet izlerine rastlandı, cinsel istismar sonrası boğularak öldürüldüğü de belirlendi. Katil zanlısı, Eylül'ü arama operasyonlarınada katılmıştı. Sezdirmedi ki büyük bir başarı ve unutmadan Sayın Seyirciler, kendisi şu an hapishanede.

    Korkmayın.. Yakında çıkar.

    . 12 yaşındayken dayısının oğlu tarafından kaçırılan ve alıkonulduktan sonra 18 yaşına girmeden iki çocuk sahibi olan Pelda, kalbinden vurularak öldürüldü. Pelda'nın hayalleri vardı, hepimiz gibi.. Öğretmen olmak istiyordu. Ama annelik zorla da olsa bir nevi öğretmenliktir değil mi? Okumaya ne gerek var...

    Evet seslerinizi tüm o kuru gürültüsüyle duyuyorum.



    Bir saniye.. Magazin bültenine bağlanıyoruz.
    SON DAKİKA!!!

    “ Ünlü Model, yurtdışından şu saatlerde uçakla dönüyor Sayın Seyirciler. Nefesler tutulmuş. Tüm duygularımız, insanlık dahil konuya yoğunlaşmakta.. Kendisi " İ " dizisinde toplumumuzun ahlak, kültür ve etnik yapısını karalayarak yükselen ve içi çürümüş bir güzellikle ve tabii bizimde yücelttiğimiz ve yitirdiğimiz değerlerle; öldürülen ve haberlerini sunduğum çocuklara destek için burada olduğu söylüyor.
    .. Yoğun olmasaydı muhakkak o topuklu ayakkabıları, çocuklarımızın öldürüldüğü, tecavüz edildiği ve çamura bulandığı topraklara ulaşırdı…
    Ama destek oluyor değil mi?
    “ Reklamın iyisi kötüsü olmaz. “

    Bize böyle öğrettiler ve biz de ellerine sağlık demekten geri durmadık. Her neyse Sayın Seyirciler; Modelimiz gelene kadar haberimize dönelim..


    1 dakika 1 dakikadır..



    Biraz geçmişe gidelim diyorum ve kesinlikle,
    derinleşmeden tabii...

    . 2016 yılının Ekim ayında evinin önünde oynarken kaybolan Irmak Kupalı, (4) komşuları Himmet Aktürk tarafından tecavüze uğradıktan sonra vahşi bir şekilde öldürüldü. Himmet Bey (!?!) şu an nerede? Ne durumda? Tahminleri zorlayın.. Himmet Bey, o masum kişiliklerden biri, hangi güzel ve huzurlu gökyüzünü solumakta?

    . 31 Mayıs 2017 günü evden çıkan (6) yaşındaki Eylül'ün cesedi terk edilmiş bir inşaatta, bir bavulun içinde bulundu; tecavüz edildikten sonra boğazı sıkılarak öldürüldü. Ve dikkat edin buraya.. Boğazı sıkılarak… Acaba cezasında bu bir anlık öfke ve tabii pişmanlık, ne kadar indirim sağlar??
    Eylül mü? Sanıyorum ki kemiklerinin tozu kalmamıştır…
    Ailesine hiç girmiyorum, konumuz derinlik değil!!

    Tüm çocuklar dahil ve Bey'den ayrı " Çocuklar "lafım için; siz genel olarak kabul edin...
    Özür dilerim.


    Saniyeler kaldı... ve lütfen kahvelerinizi, çaylarınızı yudumlayın.

    Boş gitmez.

    “ Yardımcı olacaktır seyrinize. “


    Vee.. yeni haberler var elimizde…
    Son dakika diyebilir miyiz Seyirciler???

    " Arkadaşlar, 1 dakika daha lütfen!! "

    … .Hatay'ın Hassa ilçesinde, amcasıyla kaynaktan içme suyu almaya gittiği Amanos Dağları eteklerinde kaybolan, konuşma engelli Ufuk Tatar'ı (6) arama çalışmaları aralıksız olarak devam ediyor. Tüm ilçe merkezinde ve köylerdeki camiilerde Ufuğun kaybolduğu gün üzerinde bulunan kıyafetler tarif edilerek anons edildi.

    . Diyarbakır'da 14 yaşındaki bir çocuk, hayvan otlattığı sırada kayboldu. Kayıp çocuğu bulmak için ekipler seferber oldu. Ancak henüz bir sonuç alınamadı. Dikkat edin " bir çocuk " diye tabir ediyoruz.. Bize ulaşan bilgi bu ama biz ona yinede Yusuf Yılmaz diyelim.

    Bulunur maazallah..
    Suçlular cezalandırılmalı öyle değil mi?

    . Siirt'in Pervari ilçesine bağlı Güleçler Köyü'nde odun toplamak için eşekle yakındaki ormanlık ve dağlık alana giden zihinsel engelli 15 yaşındaki Salih Oral'dan haber alınamıyor.





    Neler oluyor sayın seyirciler?
    Neden bu haldeyiz?

    Çocuklarımız kaçırılıyor. Tecavüz ediliyor ve tecavüz edenin bir hakkı, cevabı varmış gibi serbest bırakılıyor. Kaç gün sürüyor acı? Bedelinde ne ödeniyor ki unutuluyor...
    Satılıyor.. Kişiliğimiz, ahlakımız, insanlığımız.

    Peki satın alan kim??

    Tecavüzcünün tezgahından uzak değil bu piyasa muhakkak.

    ...

    - Kestik –
    Cızırtılar..
    Kararan bir ekran, sonra tekrar açılan…
    Güleç yüzlü, yakışıklı bir spiker, özürleriyle kamera karşısına geçiyor.

    Tam açıklama yapacağı sırada yayın donuyor ve tuhaf olan o ki tüm bu haberlerin konusu eşliğinde; o magazin ve siyaset bülteninin üst karesi olarak çocuk resimleri ve kayıp ilanlarıyla ekran kaplanıyor...
    Spikerle sanatsal bir tablo gibi.


    Kapının telaşla çalışıyla irkiliyorum ve korkuyla kapıyı açıyorum. Zira biraz önceki televizyon rehavetini üzerimden atamadım..
    Kapının eşiğini tutmuş nefes nefese şunları söylüyor karşımda duran arkadaşım:
    - Özlem, duydun mu?
    Türkiye dahil Dünya'nın iletişim ağı çökmeye başlamış. Düzeltemiyorlar ve sorun bulunamıyor…

    Nasıl? Demeden.. bir çocuk geçiyor merdivenlerden..
    Apartmanda ise kaynağını nereden aldığını bilmediğim bir müzik çalıyor, sanki duyuru gibi… https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NLs

    ... Çocuğa odaklanıyorum, müzik eşliğinde.
    Beni gören arkadaşımda bakışlarını ona çeviriyor yalnız baktığımız aynı şey mi bilmiyorum....

    Çocuğun bir ağzı yok, ne kız ne oğlan diyebilirim..
    Hafif kirlenmiş beyaz kıyafetlerin içinde ve gözleri iri birer zeytin gibi.
    Elinde de bez bebek…
    Sadece bir ifadesiyle…
    Bulutsuluğu düşmüş nar kırmızı bir iple örselenerek dikilmiş bir ağız ve dikkatle bakıldığında ise bir gülüşü andırıyor bebekte.


    Çocuk gidiyor başını çevirip ve ben bez bebeğime doğru koşuyorum.

    İğne ipliğin hemen yanındaki.

    Gülüş olmalı diyorum..
    İncitmeden, dokunmadan kırmızıya...

    Yapamıyorum…
    Onun yerine gülüşümü, sözlerimi, söyleyemediklerimi bez bebeğin tam ağız kısmına dikiyorum.

    Ve işte..
    Şimdi, tamam.

    ...

    özlem.



    ... Çocukların olmadığı bir gelecek inanıyorum ki yok ve gözlerim geleceğe, yaşamın tadını daha çok çıkarmaya yönelik değil muhakkak. Gelecek onlarla ve onların olsun kafi.


    Çocuklarımıza sahip çıkalım.
    Küçücük bir ihmal onları bizden alır...
    Bu, İnsanla İnsanın mücadelesi
    En çetin ve belki...
    En lekeli haliyle.

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim…
    Sevgiyle kalın.

    ⚝⚝⚝

    → (Mutlaka bakmalı, bilgi edinmeli ve bu bilgiyi paylaşmalıyız: http://www.mynet.com/...lara-uyari-4242998-1) ←

    ⚝⚝⚝