• Bu kitap safi roman olarak görülemez bence. Bu adeta bir ideoloji kitabı. Ezenler ve ezilenler arasındaki çekişmeyi, bolca öngörüde bulunarak anlatıyor. Oligarşinin acımasızlığına tanık etti bizi. Yer yer sıkıcı bulsam da beğendiğim bir roman oldu.
  • “Yazmasaydım alçak olacaktım biraz.”

    Zaman gittikçe çoğalarak kendini tüketiyor, silik bir anı olarak bizi o sonsuz boşluğa fırlatıp çürümenin vaktini geciktiriyordu. Dahası anımsamanın ardında bıraktığı her çatlak gibi bizi dinginlikten uzaklaştırıyor ve bize mutlak bir acı veriyordu.

    Ey insan soyunun sağırlığının tarihi! Bugün günlerden Roboski. Böyle günlerde ruhumun o kadar çok yaşlandığını hissederim ki, o vakit, sadece tek kişilik yeri kalmış bir köy mezarlığı kadar soğuk gelir bu dünya bana. Lakin kıblesi kalbi olanlar iyi bilir. İnsanı bir tek kendi vicdanının sesi sağır eder…

    İktidar zenginleri sever, yoksullarla pek ilgilenmez. Kapitalist zihniyetin menfi mefhumunu idealleştirme arzusu içerisinde olanlar o sivri dişlerini geçirmiş, kemirirken zihinleri. Esirgemek zenginlerin, merhamet de fakirlerin kaderiydi şu hayatta. John Steinbeck’in Gazap Üzümleri romanında geçen "Gidip şu lastiği çalarsanız, siz hırsız olursunuz; ama onlar patlamış bir lastik için sizin 4 dolarınızı alırken buna iyi ticaret diyorlar," sözü ilgilendirmezse bir iktidarı, mensubu olduğu bireyleri ise itaatsizlik yoluna başvurarak kendi çözümlerini getirirler.

    İtaatsizlik özgürlüktür. Bunu bize cennetteki yasak meyveyi koparan ilk insan öğretti.

    Hayatını idame ettirebilmek için ya Bahman Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı filmi gibi ya da Tarık Dursun K.’nın Kurşun Ata Ata Biter (1983) romanı gibi katırlarla birlikte sınıra yakın yerlerde kaçakçılık yapar bazılarımız. Ölüm en çok onlara yakındır bu hayatta.

    Bilmek çoğu zaman mutsuzluk getirir bir insana. Öleceğini bile bile yaşama fikrinin ürkünçlüğü darlandırır mesela insanı. Hem sonra zihninin sokaklarında kaybolmak korkutur. Varoluşunun sütunlarını yıkıp kendini bir enkazın altında en umutsuz bir baş ağrısıyla bulurken sonsuz bir döngünün kapılarını aralar, boşluğun soğuk koridorlarında gezinip hiçliğin tülünü örter üzerine. Adını koyamadığı bir keder öylece sızar damarlarından. Etten bir mermerin tedirginliği sarmalar durur ruhunu. Ve artık kelimeleri de yetişemez zamana. Her şeye geç kalır; ama bir tek ölüm erken gelir ona. Oysa zamansızlık değildir bu; çünkü hiçbir randevusuna geç kalmaz Azrail. Değil mi ki insanoğlunun en büyük keşfidir ölüm. Çok sonra anlar ki insan, gerçek geçmişi öngörmektir. Bilir ki insanı ölüm değil ölümsüzlük korkutur. Şüphesiz bunu en iyi, Homeros’un İlyada isimli mitolojik eserinde geçen Akhilleus bilirdi. İnsan dediğimiz çok fena: bazen bildiğini anlayamaz bazen de anladığını bilemez. Boşluğa sığamayıp daim örseler kendini.

    Vaktiyle Katolik öğrenci gençliği önderlerinden birisi olan ve Latin Amerika’daki direnişi de simgeleyen papaz Frei Betto, polisler tarafından işkence görür. İşkence yapan polislerden biri, “Ateist komünistlerle ne işin var?” deyince, “ Benim için insanlar ateistler ve müminler diye ikiye ayrılmaz, ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılır,” diye karşılık verir Frei Betto.

    İktidarlar erildir. Dayatma anlayışları vardır. Zamanla bu dayatmalar kendi halkını bombalamayı dahi meşru kılar.
    "Devlet kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verirdi."

    Özne hatırlamak ve anımsamak isterken iktidarlar bunu unutturmak isterler. Boşluğu dövme çabasından başka bir şey değildir bu. Hakikatin üstünü örtmek, hakikatin kendisini yok etmez.

    Hakikati sıradanlaştırarak, çözüme düğüm - ötekiye çalım atarak, öldürülmeleri olağanlaştırarak, yaşama hakkını itibarsızlaştırarak, umudu ipotek altına alarak ve en nihayetinde kalpleri mühürleyerek belleğin kapısına kilit vurmak ister her iktidar. Ama hangimiz açık sözle “Ne çıkar siz bizi anlamasanız da,” der Edip Cansever gibi.

    Kürtçe de bir söz vardır: mar qula nas dike/ yılan deliğini tanır; ne eksik ne fazla:
    Şuursuz ve kötücül iktidarlar, ölümler ve öldürülmeler karşısında utanç duymaktan uzaklaştırır özneyi. Lakin ölümlere ve öldürülmelere hiç de yabancı olmayan bir kavmin çocuklarıyız biz.

    Bu dünya kendimizden saklanmak için pek müsait bir yer değil. Aslolan belki de günahkâr düşüncelerin gölgelerinin ağırlığı altında ezilirken bile yüce ruhların duyumsadığı o ıstırabı yaşayabilmektir.

    Manayı imha etmeye çalışan bir iktidar, imha ettiği şeyin yeniden mana kazanabileceğini unutur. Tıpkı o Meksika sözü gibi: “Bizi gömmeye çalıştılar, fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.”

    Ne iktidar kendisini oluşturan bireyden bağımsız ne de birey kendisinin temsil eden iktidara bağımlı düşünülebilir. Özne hiçbir zaman tarafsız olamaz.

    Foucault, "Kurumların ve düzenin motoru savaştır," der.
    Gerçek şu ki her devlet kendi savaşının hayalini kurar. Bundandır savaşlar dişildir, yeni devletler doğurur. Savaş her devleti kendi sınırlarının içine hapseder. "Kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, fakat bu onun uzun sürmesini engellemez."

    Zaferi bir taraftan çok diğerine yakıştıran mekanizma faşizmdir. Faşizmin bir hayali yoktur. Olsa olsa bir ülkenin en milliyetçi insanı, ülkenin en ucundaki insan hapşırdığı zaman kendini nezle bulabilen insanı olabilir. Ötesi şövenizm.
  • Şu Taksim alanında birbirlerini ezenler, o kadar insanın içinde hak tu, diye ortalığa tükürük savuranlar, sümkürenler, sümüklerini ağaç gövdelerine sürenler, hasta yüzlüler, vıcık vıcık boyalılar, suratlarından düşen bin parça olanlar, düşman gözlüler, gülmeyenler, birbirlerine düşmanlar gibi, birbirlerini yiyeceklermiş gibi, birbirlerinin gözlerini oyacak, kuyusunu kazacaklarmış gibi bakanlar, korkanlar, utananlar, bunlar mı, korkanlar, ben ben, ben diyenler, bunlar mı? Kuşlar da gitti... Giden kuşlarla...
    Yaşar Kemal
    Sayfa 39 - Yapı Kredi Yayınları
  • Kitap, anlatımını tanık göstererek ve ayetlere başvurarak pekiştirmiş. Açıkçası, kitabın bilimsel yerleri ve tanıklar harici görüşlerini benimsemekte zorluk çektim. Özellikle feminist görüşü tasvip eden insanların okumasını tavsiye ediyorum. (Zıtlıklar bu yönde mevcut.) Açıkçası günümüz dünyasına çok fazla hitap etmiyor, kaynanayla yaşama, eş anlaşmaları, kadının mevcut aile düzenindeki büyük sorumluluk rolü vs. konu uzar gider.
  • Şu Taksim alanında birbirlerini ezenler, o kadar insanın içinde hak tu, diye ortalığa tükürük savuranlar, sümkürenler, sümüklerini ağaç gövdelerine sürenler, hasta yüzlüler, vıcık vıcık boyalılar, suratlarından düşen bin parça olanlar, düşman gözlüler, gülmeyenler, birbirlerine düşmanlar gibi, birbilerini yiyeceklermiş gibi, birbirlerinin gözlerini oyacak, kuyusunu kazacaklarmış gibi bakanlar, korkanlar, utananlar, bunlar mı, korkanlar, ben, ben, ben, diyenler, bunlar mı ? Kuşlar da gitti... Giden kuşlarla..
  • Yıl 2015, Mart ayı yer Afganistan'ın başkenti Kabil. Bir türbenin önünde muska satan bir kişiyle girdiği tartışma sonrasında, adamın Ferhunde'nin Kur'an yaktığını öne sürmesi üzerine toplanan kalabalık tarafından dövüldü, üzerinde arabayla geçildi ve yakıldı. Peki sahiden öyle miydi? Yani sahiden Kuran mı yaktı? Ferhun'da molla denen iblise şunu söylemişti: ''Sen bunları satarak günah işliyorsun, vallahi Allah katında günaha giriyorsun. '' İşte bu tartışmadan sonra iblis molla, bağırarak, ''Kuran yaktı, bu kadın Kuran yaktı'' diye büyük bir gürültüyle haykırdı. Trajik olan olay sonrasında görgü tanıkları, Kuran yakma diye bir şeyin söz konusu olmadığını söylemişti. Bir trajik olay ise onlarca polisin müdahale etmemesiydi. Olaydan sonra ne mi oldu? Dördü idama mahkûm oldu, sekiz kişi 16 yıl hapse mahkûm edildi, 18 kişi suçsuz bulundu. Haa, bilginiz olsun, tepkiler durduktan sonra idam kararı bozuldu, cezalar ise iptal edildi. Ferhunde, Öğretmen Ferhunde senin hakkında 2015'te... huzur içinde uyu. Seni çatıya çıkarıp aşağı atanlar, kafanı büyük taşlarla ezenler, üzerinden arabayla geçenler, sonra benzin döküp yakanlar... İblislerin en büyüğü ve en oburu, dinin koruyucusu olarak lanse edenlerden çıkar.

    Video sansürsüzdür, hassas iseniz izlemeyin.

    https://www.youtube.com/watch?v=i2jyWm1i12Y
  • En az Uçurtma Avcısı kadar guzel bir kitap.Khaled Hosseini yine harika bir eser çıkarmış. Yine bir savaş var.Ezenler ve ezilenler var.Bir tarafta sefa içinde yaşayanlar.. Öbür tarafta çocuklarına bakabilmek için çocuklarından birini feda eden ebeveynler var.Kısacası hayat ve gercekler gözlerimizin önüne serilmiş.
    Her biri ayrı ayrı roman konusu olabilecek insanlar ve onların kesişen hayatları...Ben çok begendim.Tavsiye ederim :).