• Çünkü onlar kadınlarını döverler
    Seslerinin tonu yumuşak değildir
    Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
    Gazete okumaz ve haksızlığa
    Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 166 - Kırmızı Kedi Yayınevi
  • Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
    Değişen bir dünyaya karşı
    Kerpiç duvarlar gibi katı
    Çakır dikenleri gibi susuz
    Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
    Paraları olsa da
    Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
    Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    Düşünemezler…
    Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar karılarını döverler
    Seslerinin tonu yumuşak değildir
    Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
    Gazete okumaz ve haksızlığa
    Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
    Adım başı pınar olsa da köylerinde
    Temiz giyinmez ve her zaman
    Bir karış sakalla gezerler.
    Çocuklarını iyi yetiştiremezler
    Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
    Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
    Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
    Birbirlerinin evlerine ancak
    Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    Binlerce yılın kalın kabuğu altında
    Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    Aldanmak korkusu içinde
    Sürekli birbirlerini aldatırlar.
    Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    Karılarından en az on adım önde yürürler
    Ve bir erkeklik işareti olarak
    Onları herkesin ortasında döverler.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    Kendilerinden olanlarla alay edip
    Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
    Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    Ezim ezim ezilirler.
    Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
    Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
    Dindardırlar ahret korkusu içinde
    Ama bir kadının topuklarından
    Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    Şehre giderler!

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
    Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
    Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    Zengin bir akrabalarından söz ederler.
    Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
    Yollara tükürürler…
    Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
    Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
    Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    -Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
    Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
    Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
    Mülk düşkünüdürler amansız derecede
    Bir ülkenin geleceği
    Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
    Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
    Zamanın derin ırmakları önünde…

    KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
    NASIL KURTARALIM?

    Şükrü Erbaş
  • Toprak gibi olmalısın...
    Ezildikçe sertleşmelisin!
    Seni ezenler muhtaç kalmalı!
    Hayatı sende bulmalı...

    "C.Y" ✍️
  • Toprak gibi olmalısın. Ezildikçe sertleşmelisin! Seni ezenler sana muhtaç kalmalı! Hayatı sende bulmalı.
  • Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
    Değişen bir dünyaya karşı
    Kerpiç duvarlar gibi katı
    Çakır dikenleri gibi susuz
    Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
    Paraları olsa da
    Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
    Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    Düşünemezler…
    Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar karılarını döverler
    Seslerinin tonu yumuşak değildir
    Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
    Gazete okumaz ve haksızlığa
    Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
    Adım başı pınar olsa da köylerinde
    Temiz giyinmez ve her zaman
    Bir karış sakalla gezerler.
    Çocuklarını iyi yetiştiremezler
    Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
    Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
    Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
    Birbirlerinin evlerine ancak
    Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    Binlerce yılın kalın kabuğu altında
    Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    Aldanmak korkusu içinde
    Sürekli birbirlerini aldatırlar.
    Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    Karılarından en az on adım önde yürürler
    Ve bir erkeklik işareti olarak
    Onları herkesin ortasında döverler.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    Kendilerinden olanlarla alay edip
    Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
    Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    Ezim ezim ezilirler.
    Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
    Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
    Dindardırlar ahret korkusu içinde
    Ama bir kadının topuklarından
    Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    Şehre giderler!

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
    Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
    Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    Zengin bir akrabalarından söz ederler.
    Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
    Yollara tükürürler…
    Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
    Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
    Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    -Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
    Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
    Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
    Mülk düşkünüdürler amansız derecede
    Bir ülkenin geleceği
    Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
    Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
    Zamanın derin ırmakları önünde…

    KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
    NASIL KURTARALIM?
  • MİNİK BİR YÜREK

    Akşamın ayazından korunmak için yer yer patlamış komşunun verdiği eski ceketine iyice sarındı. Karanlık çökmeden en az on mendil daha satamazsa eve kuru ekmekle dönmek zorunda kalacaktı. Biraz daha köşeye büzülüp iş çıkışı kalabalığının ayaklarından sıçrayıp üstünü ıslatan sulu kardan korunmaya çalıştı. Sakindi. Onun için sıradan bir gün olmasına rağmen içinde tuhaf bir sıkıntı anlamını bilmediği bir an önce eve gitme arzusu vardı.
    Soğuktu yüzü. Alnına düşen siyah perçeminin ucu buz tutmuştu. On yaşındaydı. Okul çıkı bu zemheri gününde kağıt mendil ve küçük birkaç eşya satabilmek için bohçasını açmıştı. Çoğu zaman okula da gidemiyordu. Dersleri de çok iyi değildi zaten. Okumayı seviyor istiyor amma imkânsızlıkları onu zorluyordu. Birden önüne dikilen genç sayılamayacak düzgün giyimli eli çantalı adamı fark etmemişti. Adam beş on saniye onu seyrettikten sonra kaşları çatık olarak uzaklaştı. O kadar beklemesine rağmen tek bir mendil bile satamadı.
    Üzgün yerinden kalktı mendilleri torbaya doldurdu. Kalemleri kutusuna düzgünce koydu. Kutuyu torbada mendillerin üstüne. Bunları o kadar yavaş yaptı ki akşam ezanı okunmaya başlamıştı. Sanki birini bekliyordu. Onu eve bir kuru ekmek götürmekten kurtaracak birini. Hiç olmazsa yanına iki yumurta alabilseydi. Hasta annesi için şifa olabilirdi. Üstelik eczacı da bir daha para olmadan gelme demişti. Ona bir ağrı kesici bile alamayacak mıydı bu gün.
    Yavaş yavaş yürümeye başladı. En az beş kilometre yürüyecekti. Bıkmadan usanmadan yürüdü. Elli santimlik adımlarıyla on bin adım atması gerekiyordu. Eczanenin önüne geldiğinde daha beş bin adımı vardı. Camdan durup içeri baktı. Eczacı kalfası tezgahın ardından doğrulup karşıda beklemekte olan müşteriye verdiği ilaçların kullanma şeklini yazmaya başladı. İçeri girmeye cesaret edemiyordu. Aslında biliyordu ki iyi biriydi o. Her öyle dediğinden sonra akşam kendisi çağırır ve verirdi ağrı kesicileri. İki yıldır buna alışmıştı.
    İlaç kutusunu çantaya koyunca varsın ekmeğin yanında yumurta olmayıversindi. Annesi bir hafta daha geceleri rahat edecekti. Üstündeki tuhaflık geçmişti. Dudaklarına bir gülümseme yayıldı. Hızlı adımlarla eczaneden çıktı. Beş bin adım şimdi ona çok kolay gibi görünüyordu. Hızlı hızlı yürümeye başladı. Üstelik yırtık ceketinden içeri giren soğuğu da hissetmiyordu. Önünü açtı daha hızlı yürümeye başladı.
    Son köşeyi döndüğünde daha da mutluydu. Tam dokuz bin dokuz yüzüncü adımı attığında fark etti harabe evlerinin önündeki kalabalığı. Kör sokak lambasının altında evlerinin önünde duran dayısının siyah arabasını bile tanımıştı. İki yıl önce o arabayla kendilerini otogara bırakmıştı dayısı. Annesini kovarken söylediği Son sözleri de hiç unutmamıştı. Bazen uykusunda bile o sözlerle kovulurdu.
    “bir bok yedin kaçtın elin yabanına. Yüzümüzü yere eğdirdin. Şimdi gelmiş kocanın öldüğünü kalmak istediğini söylüyorsun. Seni öldürmediğimize dua et. Var git yoluna bir daha da gelme.”
    Kalabalığa doğru koştu. Tüm yorgunluğuna rağmen pire kadar çevik çita kadar hızlıydı. Bir solukta geçti son metreleri kapıya hücum etti. Komşu kadınlardan biri tuttu onu kucağına alıp bağrına bastı. Gözleri de doluydu. Üstelik dudakları titriyordu. Bir şeyler geveliyordu ya bir türlü kelimeler çıkmıyordu ağzından. Sonunda
    “annen öldü Harun. Polisler cesedini alıp gitti” dedi.
    Önce söylenenleri algılayamadı. Algıladığında ise kapkaranlık sokak önce aydınlandı sonra sokak lambaları da söndü. Zifiri karanlığın ortasında kaldı. İki yıldır unuttuğu hıçkırıklar geldi dudaklarına. Ölüm neydi ki. İki yıl önce babasının yaptığıyla aynı şey miydi? Yani gitmişti ve bir daha gelmeyecek miydi? Kışın “sokul da ısınalım yavrum” ya da yazın kavuran sıcaklarda “güneşte fazla kalma kuzum yüzün yanmasın" diyememek miydi? Yere çömeldi kimseye bir şey demedi binlerce kere hıçkırdı kimseye duyurmadan.

    On altıncı yaş gününde Harun cenaze namazı için en ön saftaydı. Yıllardır onu dayısının hışmından koruyan 83 yaşındaki dedesi de iki aydır süründüğü hastane köşelerinden dün ikindi vakti kurtulmuştu. Harun aynı annesini kaybettiği soğuk kış günündeki gibi bu temmuz sıcağında da kara haberi alınca yere çömelmiş binlerce defa Kimseye duyurmadan hıçkırmıştı. O günkü kadar zavallıydı. Artık dayısı onun üstüne yürüdüğünde "senin ellerini kırarım. Dokunma. O hem yetim hem öksüz. Anasında mahkemeyi kaybettik bari bunda kazanalım" diyecek dedesi de onu yalnız bırakmıştı.
    Servet dede el ne der korkusuyla kızında yaptığı hatayı torununda tekrar etmemişti. Sema’nın ölümünden bir kaç gün sonra Harun’u kaldığı yetimhaneden almış kol kanat germişti. Oğluyla çok çetin tartışmalar yaşamasına rağmen asla geri adım atmamıştı. Çok istemesine rağmen okula gönderememişti ama yakınlardaki bir taş ocağının kepçelerinden birine yağcı (kepçe operatör çırağı) olarak göndermiş ve iyi bir operatör olarak yetişmesini sağlamıştı. Dayısı her fırsatta onu azarlar pundunu da bulursa döverdi. İşyerinden aldığı haftalığına el koyar tek kuruşunu bile vermezdi. Dedesi durumu bildiğinden oğlundan saklı harçlık verirdi Harun’a.
    Dayısı tüm bunları miras için yapıyordu. Annesi köyden kovuldukları gün otobüste öyle demişti. Miras neydi ki. Sekiz yaşındaki aklına sığdıramamıştı. Kardeşlikten önemli miydi ki dayısı öz kardeşini ve yeğenini evden ve köyden değil şehirden bile kovuyordu. Şimdi ne olacağı hakkındaysa hiç bir fikri yoktu. Büyük ihtimalle dayısı onu buralarda barındırmazdı. Doğup büyüdüğü yerlere gitse büyük şehir değirmene düşmüş buğday gibi ezerdi onu. Ustası ilçede yalnız yaşıyordu. Lakin ayyaşın tekiydi. Az dayak yememişti. Dedesi teselli etmek için "döverse ustan dövsün. Ustalık böyle girer adama" derdi.
    Altı aydır taş ocağının küçük yemekhane karışık dinlenme yeri olan barakasında kalıyordu. Dedesi öleli bir yıldan fazla olmuştu. Dayısı son sözünü söylemiş onu dedesinin yılında mevlidine bile sokmamıştı. Bağlar tamamen koptuğu içinde kimsenin kimseden haberi yoktu.
    Yine sıcak bir temmuz günüydü. Öğlen yemeği için barakaya çıkıyordu. Barakanın kapısında elinde çantası ile birini gördü. Her zaman müşteriler gelir kapıdan arka taraftaki patronun bürosuna geçerlerdi. Her nedense bu adam kapının önünde aşçı ile konuşmaya devam ediyordu. Birden aşçı Harun’u gösterince adamda kendine doğru başını kaldırdı. Harun insanın algılama süresi olan 0,8 saniyenin sonunda gördüklerine inanamadı. Bu adam acının birçok türünü tattığı, babası öldükten sonraki iki yıl boyunca neredeyse her gün önünden geçerken bazen 30 saniye bazen bir dakika ona bakan kırklı yaşlardaki eli çantalı, çatık kaşlı iri yarı adamdı.
    O zaman anladı konu kendisi ile ilgiliydi ve Harun’u soruyordu. Hızlı adımlarla kapıya yaklaştı. Tanışma faslından sonra adam az ötedeki yaşlı çam ağacının gölgesini göstererek "şuraya oturalım konuşmamız lazım" derken sıcaktan çok bunaldığını anlatmak ister gibi kravatını gevşetti. Oturur oturmazda konuya girdi.
    "seni hatırlıyorum evlat. O kaldırımdan kurtulmuş olmana sevindim. Şimdi söyleyeceğim şey seni daha da mutlu edecek. Ben avukatım. Geçen hafta büroma dedenin kız kardeşi olduğunu söyleyen yaşlı bir bayan geldi. Dedenin öldüğünü ve tek varisi sen olduğunu söyleyerek seni bulmamı istedi. Çok şükür buldum"
    "benim dedem öleli bir yıldan fazla oldu. Üstelik bir kız kardeşi vardı. O da dedemden önce öldü. Sanırım yanlış kişiyi buldunuz"
    "hayır, doğru kişisin. Elbette bunu DNA testleri ile ispatlayacağız. Ben buradaki dedenden bahsetmiyorum. Babanın ailesinden bahsediyorum."
    Konu şimdi Harun’un ilgisini çekmişti. Onlar hakkında hiç bir bilgisi yoktu. Bildiği kadarı ile o da annesiyle evlenince evlatlıktan reddedilmiş ve bir daha da görüşülmemişti. Hatta babası ölünce annesi onlara da gitmiş ama görüşmeye bile tenezzül edilmeden geri gönderilmişti. Her şeye rağmen o merhamet dolu delikanlı yüreği cız etti. Adam anlatmaya devam etti:
    "uzatmayacağım. Ortada bir miras var. Öyle abartılacak bir şey değil amma yabana da atılacak gibi değil. Gençsin. Önünde uzun bir hayat var. Geleceğini baştan düzenleyebilirsin. Bu miras tek başına senin şu anda, tabi istersen.”
    Harun’un başından kaynar sular dökülmüştü. Miras neydi ki. Bir adama kız kardeşini ölüme terk ettiriyordu. Bir baya oğlunu evlatlıktan reddettiriyordu. İyi bir şey miydi? Kötü bir şey miydi? Bela mıydı yoksa huzur mu? Birden öfkesi kabardı sinirlendi. Ayağa kalkarken de avukata hışımla dönüp:
    “ben bir şey istemiyorum.” Dedi ve tam dönüp gidecekti ki yerde oturmakta olan adam onu bileğinden tuttu.
    “neden böyle davrandığını bilmiyorum ama yanlış yapıyorsun. Sen kabul etmezsen bu miras kötü yerlere gidecek. Bildiğim kadarı ile deden öldükten sonra velayetini alan olmamış. Bu nedenle senin velayetini alacak her hangi biri bu mirasa konabilir. Tam zamanı kendi iradenle kullan. Ben şimdi gideceğim. Karar verdiğinde beni ara ya da bana gel. Bir hafta içinde aramazsan ya da gelmezsen reddettiğini büyük halana ileteceğim. Hoşça kal” diyerek eline bir kart tutuşturdu. Ve ardına bile bakmadan arabasına gitti.
    İki yumurtadan oluşan akşam yemeğini yemiş dağdan aşağıdaki köylerdi seyretmeye çıkıyordu ki aşağıdaki yoldan çıkmakta olan dayısının arabasını gördü. Sinirleri bozuldu. Yanılmasına imkân yoktu. O arabayı iyi tanırdı. Bu adam asla da hayır için gelmezdi ona. Birden avukatın sözlerini hatırladı. Velayetini alabilecek en yakın akrabası dayısıydı. Tüyleri diken diken oldu. Üstelik nasıl haberi olmuştu bu ayrı bir muammaydı. Kan kokusu almış vampir gibi Hemen öğrenmişti.
    Zihnini meşgul eden düşüncelerden dayısının sesine ayıldı.
    “yeğenim nasılsın?” dehşet ve ibretle dayısına baktı. Yüzündeki sahte gülümsemeleri ile tam bir kusmuk gibi iğrendiriyordu. Bozuntuya vermedi. Ne de olsa büyüğüydü. Çay koydu. Kapının önüne birlikte oturdular.
    Sohbet ettiler. Dayısına söz verdi velayetini onun almasına ses çıkarmayacağına. Muhtardan yeğenini arayan avukatı, avukat daha köyden çıkmadan da yakalayıp her şeyi öğrenmişti. Şimdi de yeğenini ikna etmiş olmanın mutluluğu ile oradan ayrılıyordu. Birkaç hafta içinde konacağı mirasın hayali yüzünden sanki yere damlıyordu. Onun ardından da Harun’un yüzünde karar vermişliğin sinsi gülümsemesi vardı.
    Sabah işe çıkmadı. Doğruca patrondan izin almaya gitti. Çıraklığı ile birlikte üç yıldır burada çalışıyordu ve ilk defa izin istiyordu. Patronu çok itiraz etmeden izin işini kabul etti. Lakin ilçeye bırakmaya yanaşmadı. Çünkü misafiri gelecekti. Yinede çözümü aşçıda buldular. Patronun arabası ile aşçı onu götürecekti
    Üç günlük izin bittiğinde işinin başındaydı. İkinci kademede kesim devrilmiş bloklar parçalanıyordu. Parçalanan blokları dışarı taşıma işi Harun’a verilmişti. 25 tonluk bloğu omuzlayan sanki makine değil Harun’du. Araç zorlanıyordu. Blok ters kalmış uzununa duruyordu. Bu şekilde alamayacağını anlayan Harun bloğun soluna geçmek için üç metre geri çekilip sola kıvrıldı. Her zaman yaptığı kesimin ucundan tam döndüğü sırada aracın sol ön lastiği bir anda boşa çıktı. Altındaki kaya parçası kopmuş kepçe dengesi bozulunca titremeye başlamıştı. Birkaç saniyenin sonunda da dokuz metrelik kesimden aşağı yuvarlandı.
    Harun düşüşle birlikte koltuğundan fırlayıp kafasını cama çarptı. Yere çarpan kabin onu mutlak bir ölümden korumuş olsa da otuz tonluk aracın altında tamamen ezildiği için ağır şekilde yaralanmasına engel olamamıştı.
    Kasıklarının ve göğsünün üstünde korkunç bir ağırlık vardı. Eziliyor ezildikçe de sanki ağırlık artıyordu. Ağırlık bastıkça ciğerleri sıkışıyor nefes alması zorlaşıyordu. Artık dayanacak gücünün kalmadığını hissetti. Her şey bitmişti oracıkta. Şimdi çok anısı olmayan babası karşısındaydı. “en ben bekledim seni oğul” diyordu. Ardında annesi hastalığı geçmiş pembe yanakları ile ona gülümseyip “hasret bitti kara kuzum. Burada kimseden korkmayacağız yoklukta çekmeyeceğiz” diyordu. Dedesi mahcup başı önde susuyordu.
    Derin bir nefesle gözlerini açtı. Kepçe sumo güreşçisi gibi tamamen üstüne çullanmıştı. Etrafına baktı. Gülümsüyordu. Dün attığı imza onun hayatta verdiği en isabetli karardı. Bütün mirası kimsesiz çocuklara devretmişti. Artık içi rahattı. Acı çekiyordu. Bu acıyı hissetmemek için gözlerini kapattı. Gülümsedi yeniden. Ölüyordu
    Ölüm neydi ki? Gidip de gelmemek miydi? Gidiyordu bir daha da gelmeyecekti. Kalabalığın uğultusu yavaş yavaş azaldı ve sustu. En son yaşlıca bir işçi “öldü” dedi.