Yunus Emre, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okuyor

"Kalbimin etrafında mütemadiyen sıkışıp ezilen bir şey var gibiydi."

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali (Sayfa 67)Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali (Sayfa 67)

Tüm kadınların sorunu bir mi?
"Kadın sorunu sınıfsal bir sorundur ve insanlığın bir parçası olan kadınlar da sınıflara bölünmüşlerdir. Sınıflı toplumun başlangıcından bu yana var olan kadının ezilmişliği sorunu, her sınıftan kadında farklı farklı yansımasını bulmuştur. Ezilen sınıfların kadınları ezilmişliği ve çift kat sömürüyü had safhada yaşarken, ezen sınıfın kadını bu ezme ve sömürme ilişkisinde erkeğinin saflarında yer almıştır. Bu kapitalist toplumda da aynen geçerlidir. Sınıfların arası açıldıkça, bu sınıflara mensup olan kadınların yaşadıkları sorunlar arasındaki uçurumlar da derinleşmektedir. İşçi sınıfının kadınları en kötü koşullarda ve en düşük ücretlerle ağır bir sömürüye tâbi tutulurken, her türlü eşitsizliğe maruz bırakılırken, işin yanı sıra bir de evin yükünü sırtlanırken, burjuva kadınlar bütün bunlardan uzakta, işçilerin el koyulan artı-değerini kocalarıyla paylaşmakla meşguldürler. Birileri günde 12 saat çalışıp, bütün yorgunluğunun yanı sıra çocuklarının, eşinin ve kendi karnının nasıl doyurulacağını düşünmekten uyuyamazken, birilerinin uykusu olsa olsa hangi eşyayı, hangi arabayı, hangi evi alacağına, hangi “restaurant”ta tıkınacağına, tatilini dünyanın hangi köşesinde geçireceğine karar verememekten kaçmaktadır. Sorunun sonunda gelip ekonomiye dayandığı kapitalist toplumun gerçekliği böyleyken, kadınların “kadın olmaktan” gelen ortak sorunlarını bulmak da olanaksızlaşmaktadır. Dolayısıyla “bir” olan sorun kadınların değil, emekçi sınıfın kadınlarının sorunudur."

Feminizm çare mi?

"Marksistlere göre, her çeşit toplumsal baskının temel nedeni toplumun sınıflara bölünmüşlüğüdür. Birçok feministe göreyse kadının ezilmesi, erkeğin doğasından kaynaklanır. Bu, bilimsellikten tümüyle uzak, statik bir anlayıştır. Erkeklerin doğasında kadınları ezmelerine yol açan bir şey olduğunu iddia etmeye varan bu anlayışa göre, kadınlar erkekler tarafından her zaman ezilmişlerdir ve ezilmeye de devam edeceklerdir. Feminizm, kadın sorununu sınıflar üstü bir sorun olarak ele alıp, kadınla erkek arasındaki çatışma olarak görmektedir. Feminist akımlar ne kadar radikal görünmeye çalışırlarsa çalışsınlar, kapitalist sisteme esaslı bir karşı duruş içinde değildirler. Sorunun özünü, yani sınıfsal niteliğini kavramaktan aciz olan feminizmin, soruna çare olması da mümkün değildir."

ayça, Pembe ve Yusuf'u inceledi.
24 May 15:10 · Kitabı okudu · Beğendi

İlk defa bir romanda başrol bu kadar geç rastladım. Kitabın 171.sayfasında pembe doğuyor artık ;) daha sonraki yıllarda da Yusuf gelir.

İlk Canan Tan romanı okumam Pembe ve Yusuf a denk geldi. Romanı çok beğendim ve on puanımı verdim. Cümleler içerik anlatım tarzı, yaşamlar ve olaylar hep bi bilindik di. İçtendi anlatım Keder ile birlikte kederlendim, hüzünlendim yeri geldi güldüm ve mutlu oldum. Yazarın diğer kitaplarını merak ediyorum.

Erkeği üstün kılan toplumlardaki ezilen kadınlar tıpkı Keder gibi kadersiz ve bahtsız doğar. Töre, adet ve gelenek derken kurban edilen kadınlar bir bez parçası gibi kullanılmaktan başka değerleri yoktur. Hem ileri batı medeniyetinin hem de İslamın güzel ahlaj-kının üstüne çıkan bu töreler ve adetler yıllardır süre gelirde biride dur demez sonu ise ya ölüm ya ölümdür tıpkı Pembenin intiharı gibi :(

Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Okunası ender kitaplardan....

Sahi Kim?
"Bu nasıl çark ulan!
Buğday bizim, ezilen biz.
Un olan biz, aç kalan biz.
Kimdir bu doymak bilmeyen soysuz?"

Hülya Gülen, bir alıntı ekledi.
23 May 04:42 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Ezen ayak değil, ezilen çiçek olmandan teselli bulmalısın"

Vadinin Perileri, Halil Cibran (Sayfa 38)Vadinin Perileri, Halil Cibran (Sayfa 38)

Yoruma muhtaç bir giriş yazısı
Yorgunluk belirtisi insandan insana değişir miydi bilinmez ama onun göz kapaklarından aşağı doğru akıyordu. Uyku üzerine doğru geliyorken son bir çaba ile gözlerini açıp ayağa kalkmayı başarması onu sevindirdi. Ceketini üzerine geçirmek için kapıya doğru yönelirken arkadaşlarından ayrılmak için gerekli konuşmaları yapabilmişti. Yorgunluk ve uykunun verdiği tatlı dalışlardan yüzerek kurtulup, suratına çarpan sert ve soğuk rüzgarla birlikte yağan kara beyninin içinden küfreden bir serzenişle cebinde arabanın anahtarını aradı. Anahtarı yakalayıp çıkarırken arabayı uzağa park etmiş olduğunu hatırlayarak sinirli adımlara küfrü basarak eşlik ettirdi. Karda çatırdayan ayak seslerinin gecenin sessizliğine verdiği, aslında normalde hoşuna giden bu sesin verdiği gürültüde uykusunun kaçtığını fark etti. Madem uykum kaçtı biraz yürümenin zararı olmaz diye düşünerek ıssız sokaklarda yalnızlığın ve sessizliğin tadını çıkarmaya başladı. Dar sokakları severdi ve gördüğü bir dar sokağa girme isteği onda karşı koyulmaz derecede hisler uyandırırdı. Bu hep böyleydi, nedeninin hiç bir önemi yoktu onun için. Bir şey zevkli ise onu yapmak gerekir ve sorgulanmasına gerek yoktur. Her zaman savunurdu derdi ki, eğer başka bir varlığa zarar vermiyorsam yaptığım şey başka biri için anlamsız olsa bile bana keyif vermesi onu yapmam için yeter sebeptir. Düşünmek gereksizdir neden sevdiğin üzerine.

Karşısında duran dar sokağın büyüleyici güzelliğine tereddütsüz kapıldı. Kar yağışının artması, sırtında sadece ceket olması, soğuk rüzgarın kulaklarını kızartması, burnunun uyuşmuş olması önemli değildi. Sadece keşke montu arabada bırakmasaydım diye bir saniye bile sürmeyen iç geçirmenin dışında pişmanlık duymadı. Kar iyice hızlanmış ama bu o dar sokağa daha dar ve güzel bir hava katmıştı. Bazı noktalarında üç kişi yan yana yürüyebilecek genişlikte olsa da genel olarak iki kişilik bir sokak olduğu kanısına vardı. İki taraftan evlerin birinci katlarının saçakları gökyüzüne doğru daha da bir daraltmıştı sokağı. Gökyüzü geniş ve sonsuz görünmüyordu. Düz bir çizgiden akan beyaz tanecikler arasında yürümenin keyfine diyecek yoktu. Her şey çok güzel gidiyordu.

Kar durmaya başlayıncadır ki yarım saattir yürüdüğünün farkına vardı. Farkına vardığı tek şey yarım saattir yürüdüğü değildi, yarım saattir aynı dar sokakta yürüdüğüydü. Bir sokak ne kadar uzun olabilir ki yarım saattir yürüyorum, alt tarafı bir sokak diyerek yürümeye devam ediyordu ama sokağın hala bir sonu da var gibi görünmüyordu. Durdu, gökyüzüne baktı, havanın açmış, bulutların dağılmış, yıldızların ortaya saçılmış olduğunu gördü. Ay ışığının dar açıklıktan üzerine doğru gelerek tüm sokağı nasıl aydınlattığını izledi bir süre. Daha ne kadar yürütecekti, arkasını döndü, geri dönse bir yarım saat daha yürüyeceği kesindi, ilerlese ne kadar yürüyeceği belirsizdi. Acaba geride çıkışlar vardı da kârdan dolayı kaçırmış mıydı? Bu imkansız geliyordu çünkü kaçırabileceği kadar geniş bir sokak değildi. Hava soğuk değildi artık, ilerlemek zorunda kaldı, yürüyordu, yürüdükçe terlemeye başladı. Ayaklarının altında ezilen kar sesini duymaz oldu. Yere baktı ki değil kar bir ıslaklık dahi göremedi. Gökyüzüne çevirdi yüzünü ayın yerinde güneşi gördü. Yıldızlar yoktu artık. Gün doğmuştu. Nasıl olur dedi eli saatine gitti, yanılmıyordu gece bitmemiş olmalıydı.

İlerde bir kapının önünde beton yükseklik gördü ve inanılmaz bir oturma isteğiyle yığılıverdi. Sırtını kapıya aklını içinde bulunduğu duruma verdi. Neredeydi, ne oluyordu?

Ali Koru, bir alıntı ekledi.
23 May 01:33

Genel kanıya göre, ezilen erkek yoktu yeryüzünde. Yıkılması güç, belli kapılar vardı. Erkekler ağlamaz ağlatır, erkekler üşümez, üşüyen kadına ceketini verir, erkekler acı çekmez acı çektirirdi. Etten kemikten yapılmışlardı onlar da kadınlar gibi ama, duygu yoksunu yaratıklardı her biri.

Issız Erkekler Korosu, Canan TanIssız Erkekler Korosu, Canan Tan
Dolunay Hamurcu, Çocukluk'u inceledi.
22 May 19:11 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Tataaam diye gösterişli bir giriş olsun çünkü Tolstoy'um geliyor :-)
Tolstoy deyince bende akan sular duruyor zira pek bir severim kendisini. Çocukluk, ilk gençlik ve gençlik üçlemesine başladım. Keşke tam bir otobiyografi olsaydı da yazılanların gerçekliğinden emin olsaydık ama ca'anım Tolstoy'um kendi dünyasıyla karıştırmış ve yarı otobiyografik bir eser çıkarmış ortaya: Çocukluk.
Tolstoy askerdeyken tuttuğu günlükte bir sayfaya şöyle yazmış: " Yarın büyük bir roman yazmaya başlıyorum. " Daha yazıya dökmeden ortaya çıkacak eserin "büyük" olacağını biliyor çünkü yıllarca kendini geliştirdi bu güzel adam ve askerde yazdı ilk eserini.
Bu romanda ana karakterimizin adı: Nikolay. Gerçekten her özelliğiyle Tolstoy mu bilemiyoruz fakat ben hayalimdeki Tolstoy'cuğuma pek bir benzettim :-) Soylu bir ailede büyümenin özelliklerini küçük yaşlardan görüyoruz Nikolay'da fakat sonra ezilen alt tabakayı görünce onları savunmasını ve babasına kızmasını da görüyoruz. Hoşlandığı kızla dans edebilmek için bir cesaretle atılıyor sonra her zaman olduğu gibi utanıyor ve saçma bir hareketle mahvediyor. Çocuksu meraklarının peşinden gidiyor, abisiyle sürekli kendisini kıyaslıyor ve kendisini fiziksel olarak hiç beğenmiyor. Yazdığı ilk şiirle nasıl gurur duyduğunu okuyoruz önce, sonra sıra okumaya geldiğinde şiiri nasıl aptalca bulduğunu hissediyoruz. Bütün bu olayları Tolstoy öyle güzel yazıya dökmüş ki bir film sahnesi gibi canlanıyor her şey. Dans ederken o komik ayak hareketini görüp gülüyorsunuz, şiiri okuyamayınca cesaret veriyorsunuz. Her şey gözünüzün önünde sanki adım atsanız yanındasınız küçük şaşkın Nikolay'ın.
Beni en çok etkileyen bölüm Nikolay'ın annesini kaybettiği bölüm oldu zira bizim Tolstoy annesini henüz iki yaşındayken kaybetmişti. Eserde Nikolay'ın annesini kaybedince hissettikleri o kadar net, o kadar insanca, bir o kadar da çocukça. Annesini hiç tanımayan Tolstoy'un bir annenin yokluğunu bu kadar güzel anlatmasına şaşırdım mı, tabi ki hayır.
Tolstoy'u mutlaka okuyun ve okutturun diyorum.