1000Kitap Logosu

Fabien’in Suçu Ne?

Önder KARAÇAY Yazıları
🔘 Örgütlü Cehalet Güç bir zehirdir. Güç en çok cehaleti zehirler. Mesele güç ise örgütlü cehaletin gücü asla hafife alınmaması gerekir. Cehalet uzun çabaların ve bir kaç kuşak harcanarak elde edilen bir kötülüktür. Sürüyü bir arada tutan cehalettir. Bir yere kendini ait hissetmesi sürünün her ferdine dünyayı fethedeceğine yetecek kadar güç verir. Cehaleti üreten ise dogma bilgilerle dolu eğitimdir. Başka hiçbir eğitim cahil üretmez. Dogma bilgiler insan beynine korku yükler. Korkak aynı zamanda kendisi gibi korkutmayı da bilir. Kafasının içi sürekli günahın sınırlarını çizer. Ahlak nedir bilmez. Korkularının ürettiği her düşünce ona göre doğru ve ahlaklıdır. Ahlakın başka bir tanımı yoktur. Sürü ve çoban ne derse, ne yöne giderse onu savunur o yöne sorgusuz sualsiz gider. Sembol ve sloganlarla yaşar. En önemli beslenme şekli budur. Cahil korkak olduğu için başkalarının yanında korkusunu fanatik duygular ile bastırır. Hiçbir fanatik sürüden ayrılmayı aklının ucundan bile geçirmez. Sürüden ayrılanı kurt kapacağına inanmıştır. Aynı zamanda sürüsü olan çoban da çoktur. Diğer sürülerin cahilleri sahipsiz kalmasınlar diye hazır çobanları her zaman vardır sürülerin. Esir edilmiştir aldığı eğitim ile korkularına. Diğer esirler tek siperidir cahilin. Her faninin olduğu gibi her cahilin ve cahil çobanının da bir sonu vardır. Sürü sahipsiz kalınca yeni bir sürüye katılırlar. Eğer sorgulayan akılcı ve bilimsel eğitim ile yeni nesiller yetiştirilmediği müddetçe o toplumun ıslah olması cahil sürüleri dolayısıyla mümkün değildir. Cahil bir toplumdan kurtulmak en az üç kuşağın doğru bir eğitim öğretim alması ile mümkündür. Aksi takdirde sürü değişir, çoban değişir, sonuç değişmez. Önder Karaçay Önder Karaçay Mobbing Bank
1
Politik Yorumlar
_Türk olarak arabistan'a gidiyorsun. İnsanlar seni Türkçe selamlıyor, camilerden her gün Türkçe dualar yükseliyor, senin toprağını kutsal kabul ediyorlar, senin gibi giyinmeye, düşünmeye, konuşmaya çalışıyorlar. Yerde Türkçe bir yazı örneğin Türk malı bir çikolatanın ambalajını görünce öpüp yerden alıyorlar. Okullarında senin tarihin, kalplerinde senin ataların, inançlarında senin bile unuttuğun 1500 yıl önceki Türk büyükleri. Devlet başkanları sıkça halkına senin kültüründe kutsal kabul edilen şeylerden bahsediyorlar. Senin ülkenin bir büyüğü öldüğünde sen bayrağını indirmemene rağmen bu salaklar yas ilan edip bayraklarını yarıya indiriyorlar. Senin ülkenden gelen suyu bile kutsal kabul edip ritüelle içiyorlar ve daha niceleri. _Avrupa'nın en fakir ve en cahil toplumu, arap kölesi yapılmış gariban Türk halkının cumhuriyeti çoktan yıkılıp, reis krallığı kurulmuş. Götünde don olmayan gariban anadolu çomarları halen daha beka diyorlar. Ortada devlet yok. Devlet dediğin şey anayasadır. Dünya ekonomisinin %0.8'ini oluşturan reis cumhuriyetini her konuya balıklama atlarken görmek, gariban anadolu çomarının kompleksini tatmin ediyor. Akp dediğin şey, sana her gün tecavüz eden, dünya üzerinde görülmemiş vergi oranlarıyla aldığın nefesten bile haraç kesen, bütün özgürlüklerini kısan, nefret ve aşağılık kompleksiyle sana hayatı dar eden, korkudan gıkını bile çıkaramadığın, yazamadığın, bir de üzerine araplaşmış çoğunluğunun oyuyla seni köle gibi yöneten, cebinden paranı alıp o kölelere aktaran bir kurum. _Arap gazeteci: "Siz Osmanlı'nın 400 yıl arapları yönettiğini söylüyorsunuz ama biz sizi, kültürel asimilasyonla yönetiyouz. Tarihinizden isimlerinize, selamınıza, cenazenize, düğünlerize, kıyafetlerinizden müziğinize ve yemeğinize kadar 1400 yıllık arap masallarımızla yönetiyoruz'. Yunanı fetheden Romalıların, yunan kültürüyle asimile olup yunanlaşması gibi Türkler de İslam tuzağıyla Araplaştı. _İslamcılar, Kemalistlerle rekabete girdi ve kaybetti. Muhafazakarlardı ama bilinçaltlarında feci bir eziklik ve kompleks mevcuttu. Biraz durumu düzelten, Kemalistler gibi yaşamaya başladı; giyimde, kuşamda, edebiyatta, sanatta… Bir süre bu sosyal taklitle hareket ettiler ama bu sonradan görme yapay bakış açısı uzun süre devam edilebilir değildi. Kemalistlerde bir görgü, bilgi, ilke ve bir tutarlık mevcuttu. Lakin islamcıların böyle nev-i şahsına münhasır bir paradigması yok. Evet; durum, sürdürülebilir olmayınca, islamcıların ruhlarındaki görgüsüzlük, pişkinlik, hamlık ortaya çıktı. _Maalesef bizim ülkemizin acı gerçeği, her alanda 3 kuruş etmeyecek adamları baş tacı edip, çarıklı milyonerler yaratıp, kafalarımıza sıçmalarına müsaade etmek. Siyasetinden, sanatına, sporundan, popüler kültürüne, nerede muasır medeniyet seviyesinin altında bir terliksi. hah!! O’dur işte bizde imparator, diva. Siyasette, sporda, yönetimde, işçilikte, ne bileyim sanatta, her şeyde disiplinsiz, vicdansız ve duygusal bir kabile devletiyiz. Allah kitap diye ülke yönetilen coğrafyada vatan millet edebiyatı ile futbol takımı yönetiliyor. _Bu topraklarda iylik ve insanlik yok, sadece menfaat var. Yillardir korkunç kötülükte işlenen hukuk cinayetleri, dünyada dereceye girmis boyutta yolsuzluklari, baskilari, zulumleri, hapisleri, intiharlari umursamayip is anca cebine degince ah eden bu topluma her sey mubah. Yillarca, her seferinde aklin, mantigin, vicdanin velhasil iyi ve guzel olan her seyin tersi yonunde secim yapan bu toplumun kolektif aptalligi karsisindaki bilinçli insanlarda bıkkınlıklarinin urettigi nefret doğdu. _Bu toplum gündelik işlerini bitirdikten sonra tv başına geçer. Birbirinden rezil, kalitesiz, paçoz, şiddeti kutsayan, sanki bu ülkenin büyük bölümü dar gelirli, yoksul ve işsizlerden oluşmuyormuş gibi zengin muhitlerde lüks evlerin içinde geçen tv dizileri, acunun kanalındaki birbirinden adi programları, sabah kuşağında esra erol, seda sayan bilmem neyi izler. Haber kanalları cnn türk, habertürk, kanal 24, ahaber vs. deseniz baştan aşağıya hükümet propagandası. Bu ülkede düzenli kitap okuyan, tiyatroya ve operaya giden, insan haklarını önemseyen, hayvanların yaşamından, doğanın katledilmesinden endişe duyan, duyarlı, eğitimli bir sürü insan var ama bu insanların sayısı yukarıda kısaca değindiğim güruhun yanında devede kulak kalıyor. Türkiye daha onlarca yıl toplum ve devlet olarak; insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne inanan, bilime ve akla değer veren, sanatı ve sanatçıyı yücelten, doğanın korunmasına ve hayvanların yaşamına duyarlı bir toplum ve devlet olmayacak. Cehalet, magandalık, kültürsüzlük, lümpenlik, gericilik, ırkçılık bu ülkede hep en revaçta olacak. _Bir hırsız evinize bir kez girmişse bu yeterlidir. Aynı hırsız ikinci kez evinize girerse bu şanssızlıktır ama aynı hırsız üçüncü kez evinize girerse bu aptallığınızdır. Türkiye'de bir hırsızın 15 kez evinize girmesi ise oy verecek yaştaki anadolu insanlarının ezici çoğunluğunun zekalarının bir orangutandan farklı olmadığını gösteriyor. Beş para etmez cigerlerini biliyorduk bunların bizi yanıltmadılar sağolsunlar. Siyasal islamcılara, badem bıyıklılara, din allah peygamber diyerek oy isteyenlere değil oy vermek, bir kez olsun sempati ile dahi bakan bu ülkenin düşmanıdır. _Her sey zamanına-mekanına-sartlarına göre degerlendirilir. Almanya ve Japonya dümdüz edilmisdir fakat 20 yil sonra daha güçlenerek ortaya cikmisdir. Tek nedeni var: Vasifli ve tecrubeli insan gücü. Bu güç de sikkadanak yaratilamiyor. 100-150 yillik surecler sonunda ortaya cikiyor. TC ise okuma yazma orani %7 olan zir cahil vasifsiz ustune dogmatik bir toplumla, Osmanlinin takdigi borclarla, bozkirda ise baslamisdir! _Irkçılık, kendi vatandaşın açlıktan, işsizlikten, umutsuzluktan intihar ederken, delirmiş vaziyetteyken, çaresizlikten kafayı yerken, bağımsızlık uğruna savaşıp can verdiği, doğup büyüdüğü ve geberene kadar vergisini verdiği vatanının kendisine ihanet edip elin suriyelisini, afganını sahiplenmesidir ırkçılık. Bu ülkede en büyük ırkçılık, Türklere yapılıyor son yirmi yıldır. _Suriyeli_Akp nin suriye politikasını defalarca onayladınız. Her seçimde "reiiiis" diye bastınız mührü. Eşek gibi bakacaksınız bu suriyelilere. Ülkenizi, ekmeğinizi, işinizi paylaşacaksınız bu insanlarla. Bir bok yediniz ama karnım ağrımasın diyorsunuz. Yok öyle. Suriyeli senin ümmetin senin kardeşin de, Türkiye'de yaşayan Türk milleti uruguay'dan mı geldi? Aynı hassasiyeti burada yaşayan vatandaşına da göstersene. Paralı suriyeli avrupaya yatırımcı olarak gitti, mal ve toprak sahibi suriyeli zaten hiç gelmedi yerinde kaldı, çapulcu ve dilenci sürüsü ise ülke içine dağıldı. Her bayram bunlar nereye gidiyor? Yaz günleri istanbul sahillerinde kim mangal yelliyor. Kafeler, avmler Suriyeli dolu. Beleş yaşa, oku, vatandaşlık al türk kızlarına sarkıntılık yap. Ne güzel dünya _15 temmuzda dışarı çıkmayanlar hain. Ülkesini bırakıp kaçan Suriyeliler kardeş. _Sen orta asyadan gel, binlerce yı dövüşerek vatan sahibi ol, bedel öde, acı çek, dünyaya meydan okuyup varlığını koru, sonra ilkel çöl bedevileri gelsin ve seni kendi vatanında hem maddi hem manevi olarak ezsin. İşte bu dramdır. _Türkiye'yi 1950'lerden beri 70 yıldır muhafazakar sağ iktidarlar yönetti ve o iktidarları da seçen bugünün "gençler iş beğenmiyor" diyen 50 yaş üzeri akp seçmeni. Menderes'i, özal'ı, çiller'i, yılmaz'ı seçenler kimdi? Eski türkiye şöyleydi böyleydi diyen bunak çetesi; o iktidarları siz seçtiniz! Eskiden şöyle zorluk çekerdik vs. lafları aslında akp seçmeninin kendi kendini kötülemesidir. Sabıka korkusundan ötüyorlar böyle ve o sabıkaları işlerken diğerlerine etmedikleri hakaret yok. Günün sonunda da mağdur edebiyatı. Neden? Sabıkalarının korkusu! Çok basit bir hesap yapın. Ülkenin iktidarlarını baştan sona yazın. O hırsızları iktidar yapan oylar nerede? Nerede olacak akpde. Sıkışınca diyorlar ya "Diğerleri çalmadı mı sanki" diye işte o hırsızlar da kendileri zaten. Kendi pislikleri üzerinden kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Neden bu ülkede hiç hesap sorulmadığını sanıyorsunuz? Nerede gördünüz hırsızın soygundan sonra gidip kendini karakola teslim ettiğini. Herkesin altında araba var diyen kişilerin kuru ekmeğe bile muhtaç kalan Türk milletiyle resmen taşşak geçtiği akp zihniyeti budur. Diyorum adam sürekli yalan söylüyor, diyorlar ki siyaset bu tabi yalan söyleyecek. Diyorum adam bütün ihaleleri 5 tane köpeğe veriyor. Diyorlar ki chp'lilere mi verecek. On milyonlarca insan bankalara borçlu. Diyorlar ki borç almasalardı. Akp ensar vakfındaki tacizlere "bir kereden bir şey olmaz" dedi. Diyorlar ki chp'nin içinde de bir sürü tacizci var. Her şeyi katarlı bedeviler satın alıyor. Diyorlar ki gavurlar mı alsın. _Halk, kendisine benzeyeni seçiyor. Türk milleti karakteri de bencil, menfaatçi, hemşerici, muhafazakar, görgüsüz, vasat...Türkiye’de 70 yıldır (1950’den bu yana) karşı devrim iktidarda. Halk yoksullaştırıldı, işsizleştirildi, çaresizleştirildi, sömürüldü ve oy deposu haline dönüştürüldü. Ülkede demokrasicilik oynanıyor. _Grigory Petrov der ki: Yöneticiler kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır. Onlar, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedendir ki; "Eskiden beri her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur" denilmiştir. _Genç – Yaşlı_ _Yabancılarda yaşlılar bilge olup gençlere yol gösterirken, Türkiye’de gençler bilge ve kara cahil bunaklara doğruyu anlatmaya çalışıyor. Bu ak yaşlı cahiller ölmeden Türkiye hiç bir zaman düzelmez ve maalesef bu saatten sonra da eğitilemezler. Ömürleri boyunca sığır gibi yaşamaya alıştıkları için herkesin de kendileri gibi ortacağda yaşadığını zannediyorlar. Gençler temizlikçi-inşaat amelesi-tuvaletçi olsun, ayak işlerinde çalışsın ve asgari para alsın, evlenmesin, ev, araba sahibi olmasın, sürünsün diyorlar. Kendi çocuklarına gelince de onlar en iyi yerlerde olsun. Bizi yönetemeyen ve ülkeyi batıranlar ise her türlü lüks içinde yaşasın diyorlar. _Yeni nesil, sevgilileriyle geziyor, tozuyor, cafelerde, barlarda eğleniyorken, yaşlı nesilde büyük bir nefret oluşuyor çünkü kendileri hayatlarını saçma ideolojiler uğruna ya da köpek gibi gece gündüz çalışarak boşa geçirdiklerini fark ediyorlar. Gençlerin bu rahat yaşamlarının mahvolmasını istiyorlar, gençlerin de kendileri gibi azap içinde yaşamalarını, mutlu olmamalarını istiyorlar. Bunun için de gençlerin hayatlarını karartacak ne varsa onu yapıyorlar. Sadese yobaz yaşlılar değil, tutucular, cemaatler, hayatlarını yaşayamayanlarda da benzer kin var. O kadar mutsuzlar ki başkalarının mutluluğunu, keyfini kaldıramıyorlar. İstiyorlar ki herkes kendileri gibi sürünsün. _Gençler, dedeleriniz geleceginizi satti. Onlar yuzunden sen ölene kadar calisacaksin. Babalariniz ve anneleriniz bademlere, yobazlara oy verdi. Liyakat kalmadi ve devlet malı talan edildi. Bademler cikip dese ki emeklilere 100 lira zam yapicam, gidip senin gelecegini tekrar satacaklar. Bunlari bilesin. Kusura bakmasinlar ama x kusagi, geri zekali, gereksiz, okumayan, kendini yenilemeyen, kolayina kacan nesil olarak kaldilar. Bugun ne ekeresen yarin onu biceceksin. Etrafindaki insanlarin ortalamasi olacaksin. Salak, soytari, kabadayi arkadasin varsa, birak gitsin. Aziz nesin in dedigi gibi 'siz icinizdeki zubuklugu bitirmediginiz surece, sizi somuren zubukler bitmeyecek'. Yani bu millet cemaatleri, hirsizlari destekleyip sevdi. Cocuklariniz sizi de bela ile anacaklar cunku onlarin gelecegini sattiniz. _Bu çarpık düzeni kimse bozamaz. Ülke adına iyi şeyler yaptırırsak bizim işlerimiz ters gider diye düşünen egemenler. Asalak, ahlakı bozuk, esrarkeş, kalleş ne kadar insan olursa, o kadar işimize yarar. Biz bunlarla besleniyoruz. Sigara, alkol, uyuşturucu bizim yönetimimizle. Deniz, kara, hava fark etmez bizim tekelimizden geçer. Buna burnunu sokan, işleri düzeltmeye, insanları aydınlatmaya çalışan kim olursa olsun, temiz toplum için kim uğraşırsa uğraşsın canını alırız. _Fetullah, şeyh said'in zihniyetinin ürünüdür ve tüm cemaatler birer fetödür. Hepsinin bitmek bilmeyen, tükenmeyecek hırsla, kinle Türk düşmanlıkları vardır. Hiçbiri de tarih bilmez. Tarih diye inandıkları yeşil sarıklı evliya palavralarına benzer hikâyelerdir. Fetullahın görevi, anti emperyalist, amerikan karşıtı ve radikal İslamcı grupları ılımlılaştırmaktır. Bunun için Amerika tarafından finanse edilip korunuyor. İngilitere için çalışan Nakşibendi şeyh kıbrısinin yerini, fetullahın hizmet hareketi almaya başladı. İngiliz başbakan Tony Blair’in Fethullahçıların Dinlerarası Diyalog projesine destek olup 3 semavi dini bir arada buluşturmuştu. İngiltere, avrupada üstünlük için, Almanya destekli sözde Batı düşmanı Milli Görüş’e rakip olarak Gülen tarikatı öne çıkarttı. Almanya, Anglo-Saksonların (Amerika ve İngiltere) İslam dünyasını ele geçirip Afrika ve Ortadoğuyu “İman Zinciriyle” kontrol etme girişimlerine karşı “Biz de kendi İslamımızı oluşturacağız” demişti. Almanya, Akp’nin Fethullah Gülen ile koalisyonuna karşı “Deniz Feneri” kozunu öne sürmüştü. _Gurbetçiler, 50 yıl önce trenlere doldurup ülkeden gönderdiğimiz vasıfsız köylülerin çocukları, şimdi istanbul'un elitlerinden bile zengin. 1970’lerde Türkiye’nin en eğitimsiz varoş kesimi almanyaya amele olarak gitti. Yani genlerinde eziklik ve yoksulluk var. Yıllar sonra vatanlarına zengin olarak gelmek, elit muamelesi görmek psikolojik olarak onları tatmin ediyor. Bizlerin satın almak için bir ömür harcayacağı fakat onlar için çerez parası olan bmw, porsche gibi otomobillerle memleketlerinde tur atmanın hayalini kuruyorlar. Sırf bunun için 3000 km yolu tepiyorlar. Orada değer göremiyorlar. İkinci sınıf insan muamelesi görüyorlar. Buradaki ilgiye açlar. Türkiye'nin ileri gitmesini ise kesinlikle istemiyorlar. Burada ekonomik sıkıntılarla boğuşanlar onların umurlarında değil. 20 bin tl alan gurbetçi türkiye çok güzel deyip, 2000 tl alıp geçinemeynelere şükretsinler diyor. Şeriat isteyip laik kafir ülkelerde yaşayan bu taklacı uyanıklar neyin ne olduğunu senden benden daha iyi biliyor. Dünyanın en karaktersiz insan topluluğu almancılardır. Almanya belki de avrupa'nın en becerikli halkı olan alman yahudilerini öldürdükten sonra yozgatlı gurbetçilerle sınanıyor. Almancılar da türk modernleşmesinin ileri cephesi olacaklarına arabalarının kornasına abanıp köln'de ilahiyat okuyorlar. Ben hayatımda bu kadar leş insan topluluğu görmedim. En fakir adamın bile gelip kral olduğu bir ülkeyiz ne yazık ki. İsviçreli ve doktor bile Türkiye, Türklere çok pahalı diyor. Bizim yalaka çomar türkiye ucuz diyor. _Alamancı kekolar, avrupa’da demokrasi altında yaşayıp, türkiye’de şeriatı savunurlar. Neo gurbetçiler köyden ilk göçen tezek kokulu o naif dedelerinden bile beş kat daha çomarlar. Almanya'da en marjinal işleri yaparlar burada tarikatçı kesilirler. Almanya'da solcu burada ışid kafadırlar. 70 lerde donmuş kalmışlardır. Dedeleri zamanında türkiye’den avrupa’ya çalışmaya gitmemiş de, bunlar sanki 500 yıldır avrupa aristokrasinin bir parçasıymış gibi bir havalar. Görgüsüzlük üzerine ne varsa yapmaları ve bunun farkında olmamaları. Dünyanın en modern ülkesine gidip insanlıktan zerre nasip alamayıp memleketlerindeki hallerinden bile daha kötü bir alt kültür yaratabilmek sadece 70 iqlu sevimsiz anadolu köylülerinin yapabileceği bir şeydir. _İsrail 1967'de 6 gün savaşında arapları yendikten sonra, milyonlarca filistinliyi ürdün'e sürdü. Filistinliler müslüman kardeş falan dinlemedi. 1970'de ürdün'de iç savaş çıkarıp darbe yapmaya çalıştılar. Bugünkü kralın babası kral hüseyin'i devirmeye çalıştılar (Kara eylül olayları) Ürdün baktı filistinlilerle başa çıkamıyor, hepsini lübnan'a sürdü. Bu sefer 1975'de lübnan iç savaşını çıkardılar. Lübnan'da 1990'a kadar 15 yılda neredeyse taş üstünde taş kalmadı. Beyrut dümdüz oldu. Suriyeliler türkiye'ye bu kötü amaçla yerleştirildiler. Başta tayyip "esad zulmünden kaçtılar" diye anlatıyor ama suriyelileri türkiye'ye süren esad değil, işid. İşid, suriyelileri türkiye'ye sürerek fırat'ın doğusunda pkk'ya yer açma amacıyla kurulmuş, amacını yerine getirince de dağıtılmış paralı askerler topluluğu. _Troller, sizin ruhunuzu emip, yaşam enerjinizle beslenen zehirli virüslerdir. Bu asalaklarla vakit kaybetmeyin. Beyni yıkanmış embesillere, miliyanlara, amigolara laf yetiştirmeyin. Bu faşistleri ikna etmeye çalışmayın. Bunlar zaman kaybıdır. Ayrıca moralinizi ve dengenizi bozar ki amaçları budur. Bu çıyanlar bunu bile bile yaparlar. _Osmanlılar, "Eşek Türk!" diye adlandırdığı Anadolu Türklerine gösterdiği muameleden çok daha iyisini “kavmi necip üstün ırk” diyerek Araplara göstermiştir! Osmanli, Türklere -Etrki bi idrak- akilsiz Türk, köpek suratli Türk, gibi hakaretler etmistir. (İlhan Arsel) Osmanlı firavunlarını sahiplenmek ise asırlarca “etrakı bi idrak” olarak görülmüş akılsız türklerin stockholm sendromu değilse nedir? _Lozanda kendisine: “Siz yunanistan'ı yendiniz. İngiltereyi değil. Bunu unutmayın” diyen lord curzon'a cevabı müthiştir ismet paşanın. "Hayır, yalnız yunanı yenmedik. Güneyde müttefikiniz fransızları yendik. Onun silahlandırdığı ermenileri yendik. Müttefikiniz italyanları anadolu'dan uzaklaştırdık. Sizin silahlandırdığınız doğu ermenilerini ve pontus çetelerini yendik. Sizin istanbul yönetimi ile birlikte azdırdığınız isyancıları yendik. Silah ve para ile desteklediğiniz kuva-yı inzibatiyeyi yendik. En son olarak da maşanız yunan ordusunu yenip, denize döktük. Mondros'u yendik, Sevr'i yendik, Üçlü antlaşmayı yendik. Bunların hepsinin arkasında siz vardınız ; Hepsinin ipleri , düğmesi dümeni sizin elinizdeydi. Biz asıl, sizi yendik“ _Moratoryum (İflas) Borçların ödenemeyeceğinin ilân edilmesidir. Osmanlı 1875'te moratoryum ilan ediliyor ve Duyun-i Umumi idaresi kurulup, devletin tüm gelir kaynaklarına el konuluyor._Türkiye, 1958'de Menderes döneminde tarihinde ilk kez iflasını açıklamış, moratoryum ilan etmiştir. Menderes'i hala kahraman gibi anlatanlar, bugün de halkı bölen, ülkenin tüm birikimleri yok pahasına satan, borca batıran ve milyonlarca mülteciye elini kolunu sallayarak ülkede fink attıran Akp'ye oy verip, desteklemektedir. _27 Mayıs 1960 darbesinin hemen ardından Cemal Gürsel halkımızdan bulunduğu ilk talep şuydu: “Devleti soymuşlar, kasalarımız bomboş ve dış borçlarımızı ödemek için devletimize yardım edin!..” Böylece bu ülke ABD’ye borçlarını ödedi. _Tarih ilmi için, 1. Döneme ait belge, 2. Şahitler gerekir. Eğer bu iki direği çekersen tarih diye bir şey kalmaz ortalıkta, kişisel yorum olur ki o da hiç kimseyi bağlamaz. Mısıroğlunun kitaplarının hepsinde yalan tarihçilik vardır. Kaynakça kısmında gösterilen maddelerin hepsi bir başka kitaptır. Büyük tarihçilerin dünyada bilinmesinin sebepleri, yazdığı kitapların hepsinin osmanlı arşivlerinden veya diğer o dönemin elçilik kayıtlarından alınmasıdır. İki ülke arası görüşmeler, iki ülkenin arşivleri tarafından onaylanmalıdır. Öteki türlü söylemiş olduğun iddialara karşılık bir antitez anında düşman tarafından kurulur çünkü tarihsel bir iddia değildir, kişisel yorumdur. _Vahdeddin’i Türk halkının onurunu yok etmek isteyen biri olarak tanımlayan Atatürk, notlarında şunları kaleme alıyor: “Osmanoğullarının sonuncu padişahı Vahdeddin’in saltanatı döneminde millet en derin esaret çukurunun önüne getiriliyor. Binlerce yıldan beri bağımsızlık kavramının seçkin örneği olan Türk milleti, bir tekme ile bu çukurun içine yuvarlanmak isteniyor. Fakat bu tekmeyi vurdurmak için bilinçsiz bir hain gerekliydi. Nasıl ki yasal olarak ölüm cezasına çarptırılanların bile ipini çekmek için duygularından arınmış bir yaratık aranır. Ölüm kararını verenlerin böyle aşağılık bir araca ihtiyaçları vardır. O kim olabilirdi? Ne yazık ki bu milletin hükümdar, sultan, padişah, halife diye başında bulundurduğu Vahdeddin... O, bu davranışıyla kendini öldürdü. _İQ düşürmek için_ Sığ, empati yoksunu, bencil, öğretilmiş saçmalıklara inanan boş insanlarla aynı ortamda bulunmak. Sürekli aynı çevrede, aynı kişiler ile takılmak, işe aynı yoldan gidip gelmek, aynı işyerinde çalışıp aynı işi yapmak vb. rutin de beyni tembelliğe iten bir faktör. Sabit fikirli insana laf anlatmaya çalışmak. Kitap okumamak, yeniliklere açık olmamak, farklı kültürleri merak etmemek. Tv izlemek ve aşırı derecede sosyal medya kullanmak. Hayatını para kazan-evlen-çocuk yap üçgenine sıkıştırmak. Yanlış beslenmek. Mideyi karbonhidratlı besinler ile doldurmak.... _Dogmatizm (Bağnazlık): İleri sürülen düşünceleri, araştırmadan, incelemeden, tartışmadan mutlak hakikat sayan anlayış. Dogmatizm, her devirde gelişmenin karşısında durmuştur. Skolastik bir anlayıştır. Kendi fikrinin mutlak doğru olduğunu ileri süren her kişi veya sistem dogmatiktir. Metafizik öğretilerin tümü dogmatik öğretilerdir. Dogmatizmin zorunlu sonucu zorbalıktır. Zira farklı düşüncelere yer yoktur. Ortaçağda deneylerle kanıtlanamayan kurallar, engizisyon işkenceleriyle kanıtlanmaya çalışılmıştır. Örnek vermek gerekirse, dogmatizm, masum kişinin ateşe atılsa bile yanmayacağı inancına varmış, bundan da ateşe atılınca yanan kişinin suçlu olduğu sonucu çıkarılmıştır. Dogmatizmin karşıtı septisizm yani şüphecilik, kuşkuculuktur. _Bağlılık: Sadakattir. Bağımlılık: Kişinin zarar verici sonuçlarına rağmen kendini mecbur hissetmesi. _Faşizm, baskı düzenidir. Sermayenin diktatörlüğüdür. Faşizmde, eşitlik yok, efendi ile köleleri vardır. Halk adına karar verenler halk değildir. Halk böyle sözde demokrasilerde, sadece seçimden seçime oyunu sandığa atar gider. Faşizm, mutluluk yerine ödevi, özgürlük yerine otoriteyi, eşitlik yerine hiyerarşiyi, nitelik yerine niceliği koyuyor. Halk eğemenliği, seçim, kuvvetler ayrılığı, siyasal partiler, özgür tartışma gibi ilke ve kurumları açıkça reddetmektedir. _Örtülü faşizm: Demokrasi ile maskelenmiş en azgın, en yobaz, en diktatoryal yönetme biçimidir. Yapılan her şeyin demokratlık kisvesi altında yapıldığı, iktidardakilerin kendinden olmayanları ezdiği bir baskı düzenidir.(İslamofaşizm..) _Lümpenler_ Hiçbir yere, sınıfa ait olmayan, ne köylü ne şehirli, patron da değildirler, işçi de, sömürürler mi sömürülürler mi belli değildir. Zengin midirler yoksul mu, o da belli değildir. Bulanık insanlardır. Yaşamayı bilmedikleri için mağdur ve mazlum gibi görünebilirler. silkelersin, 80 dönüm toprağı, 8 yerde apartman katı çıkar ama davar gibi dolaşır. Toplumun düzgün işlemesi için olmazsa olmaz koşullarından biri, "Normları" yoktur. Bir ahlak düzeni oluşturamamışlar, davranış kalıpları da geliştirememişlerdir. Dolayısıyla, çelişkiden çelişkiye yuvarlanırlar. Kerhanede kalp krizi geçiren hacı amca, yiyişen türbanlı kızla çember sakallı oğlan.. Tipler son derece güvenilmez ve kaypaktırlar. Bu yüzden arkanı dön, seni hemen satarlar. İstanbul'un dört yanını "köy camileriyle" donatırlar, "estetik kaygıları" yoktur iyi yaşayanları da görür ve kıskanırlar. Denize donla girerler. _Omurgasız_ Sadece kendi çıkarları için renkten renge, şekilden şekle giren, iradesiz, yüzsüz, arsız varlık. İnsan ilkeli duruşu sayesinde onurlu ve saygın bir kişilik kazanır. Kemikler insan vücudunu ayakta tutan omurga iken, prensipler ise insan şahsiyetini ayakta tutan omurgadır. İlkeleri olmayan insanlar olaylar karşısında dik duramazlar. Çoğu zaman menfaat, makam, mevki ve para gibi şeyler için eğilip bükülürler. Bazen de korku karşısında iki büklüm olup ezilirler. Boyun eğip şartlara ve güce teslim olurlar. Rüzgâra ve zamana göre şekil değiştirirler. Rüzgâr gülü denen şey tam da bu omurgasızlığı tarif etmektedir. Tek dost kendi nefisleridir. Tek arkadaş kendi menfaatleridir. O yüzden menfaatleri bittiğinde kim olursa olsun terk edip bırakıp giderler. Belli bir kimlik ve şahsiyet sahibi olamazlar. Hiç kimseye karşı vefa ve sadakat sahibi olamazlar. Omurgasızlık insanı esir eder, önce kendi nefsine ve tutkularına esir olur, sonra da güç ve yetki kimin elinde ise ona esir olurlar. Haksızlık karşısında susmak onu kabullenmektir. Haksızlığa itiraz etmemek dünyanın en soysuz duruşudur. Omurgalı insan kime yapılırsa yapılsın her zaman zulüm ve haksızlık karşısında dik duran insandır. Omurgasız ise hataya, yanlışa, zulme ve haksızlığa tanık olduğu halde itiraz etmeyip sessiz kalan sünepe insandır. Omurgasız insanlar bir gün onurlarını kaybettiklerinde ona bahane bulmaya çalışan insanlardır. Her hatada bir hikmet, bir neden bulup kendilerini haklı veya doğru göstermeye çalışan insanlardır _Pasif agresiflik: Ezilmiş, aşağılanmış, dışlanmış hisseden kişilerin çeşitli kisveler altında saldırı yapmaları durumudur. Gülerken ısıran kişilerdir bunlar. Haksız yere karşı çıkar. Kendisinden üstün hissettiği kişileri küçümser, kusur ararlar. Onaylama ve övgü açlığı içerisindedirler. Saldırganlık dürtülerini, kin, öfke, kıskançlık, düşmanlık.. Pasif agresifler, kendilerini kandırırlar. Kendilerine bir rol biçerler ve bu role inanırlar. Her şeyi kendi ihtiyacı doğrultusunda farklı algıladıkları için muhakeme hataları yaparlar. Pasif - agresiflerle mücadele yöntemleri: _Mantığı unut_10 kişilik öv_Onunla değil kendinle mücadele et_değer ver ve asla suçlama, değiştirmeye çalışma. _Cehaletin eğitimle ilgisi yoktur. İnsanların belirli kalıplar dışında düşünememesi, ilkeler etrafında değil liderler atrafında toplanmaları, çıkar uğruna ahlaksızlıkları mazur görmeleri, materyalist olmaları, çocuklarının şımarık olması, cinsiyetçi olmaları, seyahat etmemeleri, çocuklarıyla konuşmak yerine azarlamaları, başka kültürleri merak etmemeleri, kendilerini geliştirmemeleri, gelişmiş kültürlere entegre olmamaları, farkındalıkları olmaması, soğukkanlı olmaması, her an tartışmaya hasız olması, düşmanlaştırıcı olması, haklarını bilmemeleri ve aramamaları(insan, işçi, tüketim), sistemin dayattığı yaşam gayelerini sorgulamamaları(vegiler, çalışmak), tabularının olması, hobilerinin olmaması, marka ve gösteriş takıntılarının olması, tüketim toplumu olmaları, estetik anlayışlarının olmaması, tarih coğrafya bilmemeleri, özümsediği değerler hakkında bilgisiz olmaları(din, Osmanlı)gibi, aile içinde derin sohbetler yapılmaması, tv telefon ile çok vakit geçirmesi, kitap okumaması, sanata ve bilime ilgisiz olması, doğayla barışık yaşamaması hatta zarar vermesi, kültürlü insanları eleştirmesi, yabancı dil öğrenmeyi umursamaması, eğlenceden anlamaması, yabancı kültürlerin de kendilerininki kadar değerli olabileceğini düşünmemesi. _Padişah I. Mahmut, Osmanlı ordusunun neden hep gerilediğini sorar. İbrahim Müteferrika ise: Sultanım, günümüzde artık devletler dinden ve geleneklerden gelen kurallara göre değil, akıl ve bilim ilkelerine göre yönetilmektedir. _III. Mehmed'in, 1595 yılında tahta çıktığında yaptığı ilk işi 19 kardeşinin ölüm fermanını vermek olmuş. Daha sonra öz oğlunu, iki kardeşinden gebe 7 cariyeyi ve babasının gebe eşlerini öldürterek kırılamayan bir rekora imza atmıştır. ___________________ _Freud - İlkel atanın devrilişi_ _Yüzyılın en korkunç despotu II. Abdülhamid, çağ dışı imparatorluğun sultanıdır. Bu despot bütün tebaası üzerinde yaşam ve ölüm yetkisini tek başına elinde tutmakta, zindanlarda Türk aydınlarını boğdurtmakta, bir kısım azınlıklarla birlikte kendi öz oğullarını da acımadan öldürmekte, hareminde de binlerce kadını kendi keyfi için tutmaktaydı. 1908'de oğullar zalim babaya karşı bir olup ayaklandılar. Genç Türkler sultanı tahttan indirerek ulusal bir toplum düzeni kurdular. Osmanlı İmparatorluğu'nda sanatların ve düşüncenin bir anda yeşerip geliştiği gözlendi. ____________________ _Kişiler_ _Necip Hablemitoğlu: Türkiye, tarihinin en karanlık, en hazin dönemini yaşıyor. Bir tarafta, Türkiye’yi koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı, sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana, yurtsever, ilerici, çağdaş, ulusalcı kesim var. Ancak, ne bir siyasal partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler. Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izleyen milyonlarca örgütsüz, dağınık Türk yurtseveri! Karşı tarafta ise, ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyet’in başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürükledikleri ulusal bilinçten yoksun diğer bir kesim!. Türkiye’deki tüm ulusalcıları, fethullahçı tehlikeye karşı çok geç olmadan birlikte hareket etmeye; istihbarat birimlerindeki fethullahçı unsurların temizlenmesi için kamuoyu oluşturmaya çağırıyorum. 2002. _Sinan meydan: 1990’ların başında ABD, CIA eski Türkiye Şefi Paul Henze gibi görevlileriyle Türkiye’de Nurculuk ve Nakşibendilik gibi cemaatlerin güçlenmesine çalışmıştır. Türkiye’nin ABD eliyle din devletine ve federasyona doğru sürüklendiği 1990 yılında bu sürece engel olacağı düşünülen ulusalcı-Atatürkçü aydınlar öldürülmeye başlanmıştır. ABD politikalarının Türkiye’deki baş aktörü Turgut Özal’ın Türk Ceza Yasası’nın din devleti kurulmasına engel 163. maddesini kaldırmak istemesine tepki gösteren aydınlardan Muammer Aksoy 31 Ocak 1990’da öldürülmüştür. Ardından 7 Mart 1990’da Çetin Emeç, 4 Eylül 1990’da Turan Dursun ve 4 Ekim 1990’da Bahriye Üçok öldürülmüşlerdir. Özal’ın Ocak 1993’te imam-hatip okullarını bitirenlerin de Harp Okulu’na girmelerine engel olan yasayı değiştirmesini 22 Ocak 1993’te Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde “İmam Subay” başlığıyla eleştiren Uğur Mumcu da bu yazısından sadece iki gün sonra öldürülmüştür. Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde “Asker, Polis ve Naziler” başlıklı bir yazıyla laiklikten verilen tavizleri eleştiren Ahmet Taner Kışlalı da tıpkı Uğur Mumcu gibi bu yazısından sadece iki gün sonra, 1999’da öldürülmüştür. _Bahriye Üçok_ Batı'yı taklit etmeyeceğiz demekle hiçbir yere ulaşamayız. Zaten bilimsel yol tektir, son çağlarda Batı bunun temsilcisidir, yoksa bilim evrenseldir ve bütün insanlığın malıdır. _Yılmaz Özdil_Rauf Denktaş anlatıyor: Amerikalılar bana kıbrısta rezerv tespit ettiklerini ve çıkaracakları petrolün %50 pay vereceklerini söylediler. Ben ankarayla konuşmam gerektiğini söyleyince çekip gittiler. Amerika Rumlara gitmişti ve mısırı da alarak petrol arayacaktı ama Denktaş bu savaş nedenidir dedi. Demirel ve Ecevit de savaşırız dedi. Amerika geri adım attı. 2002 akp ile Denktaş hain ilan edildi, kııbrısın birleşmesi için Türkler evet dedi ama Rumlar hayır. Kıbrıs abye girdi ve gitti. _İhsan eliaçık: Memlekette son 17 yıldır olan, bir kişinin şahsında bir kabilenin aşağılık kompleksinin giderilmesi çabasından ibarettir: "Biz de en iyi yerlere geliriz, zengin oluruz, saray yaptırırız, emrederiz, hükmederiz, içeri attırırız, para dağıtırız, yargılarız, akredite yaparız.. _Lloyd George__ Biz üstün beyaz ırklar, amerikada kızıl derililerin soyunu nasıl kırdıysak, Türklerin de soyunu kırıp anadoludan atacağız. 1919 _Türkler yeniden bir devlet kurdu. Timur gibi zalim bir asker Türkleri yeniden diriltti ancak kutsal amaçlarımızdan vazgeçemeyiz. Türkler ne olduğunu bilmedikleri bir dine inanıyor. İşte biz Türkleri İslam ile yıkacağız. Bilinçli ya da bilinçsiz tüm imamlar bize hizmet etmesi gerekit. İngiliz istihbaratının birinci görevi budur. (Lordlar kamarası konuşması 1923) _Cem Küçük: Muhafazakarlar kendi tarihleriyle yüzleşmeli: Muhafazakâr kesimin iş Atatürk’e gösterdiği celallenmeyi kendi hassas oldukları konularda da göstermeleri gerekir. Hoşunuza gitmeyecektir ama Osmanlı’da eşcinsellik vardı ve padişahlar içki içerdi. Gerçek, olduğu yerde duruyor. İstediğiniz kadar uğraşın, tarihte olmuş olayları değiştiremezsiniz. Tarihteki ünlü şahsiyetleri hiç kimse kendi kafasına göre şekillendiremez. Herkesin kafasında kendi Atatürk’ü, kendi Fatih’i olabilir ama gerçekle karşılaştığınızda gerçeği kabul etmiyorsanız, sorun sizdedir. Neymiş, bu dizide Kanuni Sultan Süleyman kadın düşkünü ve içkici olarak gösteriliyormuş. Kanuni’nin içki içmediğini kim ispatlayabilir? Hiç kimse. Kalkıp diziyi Kanuni’yi kadın düşkünü diye gösteriyor diye yerin dibine sokmanın bir manası yok! Herhalde haremde birdirbir oynamıyorlardı. _Firavun dedi ki: Yahudi mülteciler çoğaldı, bir gün gelir bize karşı savaşırlar. Onun için onları topraklarımızdan atalım, angarya işlerde çalıştırdılar, erkek çocukları öldürdüler. _Soner yalçın: Hayallerinde hatasız bir lider yaratmışlar, kendilerini kandırıp oyalanıyorlar. "Oyunu" bozana-gerçeği gösterene düşman kesiliyor; herkesi "hizaya" getirmek istiyorlar! Yaşlı, hasta, sanatçı olmak umurlarında bile değil; onlar için sadece "dost" ve "düşman" var _Nihal atsız_Olur da bir gün savaş görürseniz, kardeş dediğiniz milletlerin nasıl bizi sırtımızdan vurduğunu izleyeceksiniz. Türk olmayan herkesin ölümüne üzülenlerin bir gün Türkler ölürken nasıl sustuklarını görecek ve beni anlayacaksınız. _Hitler, kendi davranışlarıyla dünyaya babasının nasıl bir insan olduğunu ve çocukken ondan çektiklerini göstermiştir: yıkıcı, merhametsiz, gösteriş budalası, acımasız, kibirli, sapkın, kendini beğenmiş, basiretsiz ve aptaldı. Farkında olmadan babasının teşkil ettiği örneğe sadıktı ve onu taklit ediyordu. Beden Asla Yalan Söylemez. Alice Miller _Emre Kongar_Hicbir sey birdenbire olmadi. Önce ezani arapcaya cevirdiler. Dinlediniz. Sonra siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz dendi. Demokrasi sandiniz. Sonra bir cig gibi kur'an kurslari, imam hatip okullari acildi. Din dersleri anaysal zorunluluk oldu. Kabullendiniz. Tesettur artti, cami sayisi okullari gecti, inanc ozgurlugu saydiniz. Giim kusama mudahale ettiler, oruc tutmayani oldurduler. Sasirdiniz. Daha sonra bilim adami ve yazarlari vurdular. Milletvekili ve gazetecileri parcaladilar. Sairleri ve danscilari yaktilar. Kimin yaptigini dusunup durdunuz. En sonunda kapinizi calacaklar, size kendinizden baska yardim edecek kimse kalmayacak! _Yılmaz Özdil: Mısırdaki esma'ya ağlar, suudi kralı için yas ilan eder, kendi ülkesinde 20 yaşında genç kız tecavüz edilip yakılır sesi bile çıkmaz! _Osmaniye valisi pastane açılışı yaptı, “Osmaniyemiz gün geçtikçe büyüyor, yeni markalar için cazip hale geliyor, pastanemizin her şeyin en güzeline layık olan Osmaniye halkına en iyi imkanları sunacağına inanıyorum, pastanemizin Osmaniye şubesinin sahibi İclal hanıma teşekkür ediyorum” dedi, kurdeleyi kestikten sonra, İclal hanımefendiyle birlikte pastaneyi gezdi, pastalar hakkında bilgi aldı _Putin, Leningrad Üniversitesinde hukuk okudu ve KGB ajanı oldu…bizimki imam hatipten mezun olup İETT’ye girdi. Putin piyano çalıyor… Brahms, Mozart, Çaykovski, Liszt dinlemeyi seviyor, bizimki makam otomobilinde Cengiz Kurtoğlu dinliyor. Putin favori şarkısının Beatles’dan Yesterday… bizimkinin favorisi Uğur Işılak’tan çakma dombıra. Putin’in uzay istasyonu, uzay gemileri var, bizimkinin gemicikleri var…..Putin nükleer güç, bizimki en az üç. _Ömer turan: Islamcılar Atatürkü eleştirmiyor ki, ona ve onu sevenlere resmen hakaret ediyor. Ataturke İngiliz ajanı, İngiltere'nin Emri ile hilafeti kaldırdı, Put, onu sevenlere de putperest, Kemalizm dinine mensup kişiler diyorlar. Sizin gibi düşünmeyenlere mürted (dinsiz), put, putperest, şeytan deyin sonra da karşı taraf tepki gösterince bu sefer de Kemalist vesayet hortladı deyin. Peki aynı hakaretler size ya da sevdiklerinize yapılsa kabul eder misiniz? _Bu ülke bir Türk yurdudur. Devletinin, milletinin ve ordusunun ismi Türktür. Resmi dili Türkçedir. Siz Buna ister Kılıç Hakkı İster demokrasi hakkı deyin. Türk bu ülkeyi kurması ve ülke nüfusunun yüzde 85'ini oluşturması itibariyle bu ülkeye ismini verme ve resmi dilini oluşturma yetkisine sahiptir. Türk'üm diyerek üstünüz, diğer irklar alcak demiyoruz. Bir grup Odak Aydın kesim Türk kelimesinden rahatsız. Ülkemizin isminin Türkiye olmasından rahatsız, İstiklal Marşı'ndan rahatsız, Türk bayrağından rahatsız, Türkçe'nin tek resmi dil olmasından rahatsız. Kısacası Türk'ten rahatsız. _Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduhun temellerini attığı İslamcılık ideolojisinin İslam ve Türklük karşıtı bir İngiliz projesidir. _Güney Müslümanlığı, eşarılık fastan arabistana, bizim için tehlike olmaktan çıkmıştır. Bir şeyh satın alıp hepsini yönetebilirsiniz. Kuzey Müslümanlığı maturilik, Türk bölgesi, tehlikelidir. Bunlar bilimle barışıktır. Her zaman Atatürk gibi bir asi çıkabilir. Önlem alınmalı. İngiliz tarihçi Arnold Joseph Toynbee 1960 _Fatih: "İnsanlara "Dinin nedir? Namaz kılıyor musun?" gibi Allah’ın kula soracağı soruları sormayın. Aç mısın? Bir sorunun var mı?" gibi kulun kula soracağı soruları sorun. _Darwin_Seni cennet vaadiyle kandırıp, fakirliğe mahkum edenlerin hayatlarına bakarsan bu dünyada cenneti yaşadıklarını görürsün _Dostoyevski: Bu devir, cahil insanların en parlak zamanı, sevgisizliğin, duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, nankörlüğün, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir. _E. köse: Bu ülkede her şey olabilirsin ama rezil olamazsın. Ünlü olanların çoğu rezil ola ola ünlü olan kişiler. Keranede basılanlar şimdi hanımefendi rolünde. Hırsızlıktan suçüstü yakalananlar milletin kanaat öderleri. _Hıristiyanlar İshak peygamberin evlatlarıdır; Araplar ise onun kardeşi olan İsmail’den gelmektedirler. Türkler ise Tatar kökenli evlad-ı İblis’tendir.” Abdülaziz b. Suud _Bir kadın tırnağını kesip çöpe atsa, başkasının o tırnağa bakması haramdır. Erkek kapının önündeki kadın ayakkabısına karşı bir duygulansa, kadın mesuldür. İslailağa cemaati _İmam gazali: Balıkların neden dili yoktur ? İblis cennetten kovulunca dünyaya iner ve ilk balıkla konuşur. Ademin yaratıldığını ve onun tüm hayvanları yiyebileceğini söyler. Balık da tüm hayvanlara bunu haber verinde yüce Allah balığın dilini yok eder. _ZİYA Paşa : " Nice Hoca-Hacı gördük ķi, yastığının altından Haç çıktı. K.Karabekir : "Öyle puslu idi ki hava ; Şeytan bile müslüman kisvesine bürünmüştü.. _L.Curzon:"Türkiye'de askerliği yasaklayacağız"demişti. Bu doğrultuda Sevr Antlaşması 168.maddede "Türkiye'de askeri okullar kapatılacak" dendi. _Bahçeli 2015: erdğan sen esadın kötü bir kopyası, fetullahın eski sevdalısı, amerikanın daimi dostu, pkknın destekçisi, ermeni kökenli, Türklüğün yaşayan düşmanısın. _Arabistanlı Lawrence_ _Bilgeliğin Yedi Sütunu: Otobiyografik kitabı I. Dünya Savaşında Arapların Osmanlı'ya karşı başkaldırılarını işlemektedir. _Araplar dünyayı siyah-beyaz ve inançlı-inançsız olarak algılayan dogmatik bağnaz bir halktı. Görüşlerinde ara tonlar yoktu. Kuşkuyu, eleştriyi anlamazlardı. Araplar bizim kuklalarımızdı. İpe olduğu kadar fikirlerimize de sımsıkı asılabilirlerdi çünkü sadakatleri onları itaatkar köle haline getiriyordu. Türkler Araplara öfkeyle "İngilizler!" diye bağırırlar ve Araplar da karşılık olarak onlara, "Almanlar!" diye haykırlardı. Birbirlerine en ağır hakaretleri ederlerdi. İslam, Araplara fazla yardımcı olamazdı ve onu bir kenara bıraktılar. "Hıristiyanlar Hıristiyanlarla savaşıyorlar, o halde neden Müslümanlar da aynısını yapmasınlar? İstediğimiz tek şey, Arapça konuşan bir hükümettir. Aynı zamanda, şu Türklerden de nefret ediyoruz. Araplar, kusurlara ya da ahlaka aldırmayan koyunlar gibiydiler. Tek başlarına ya hiçbir şey yapmaz ya da yerde kederli bir şekilde otururlardı. _Malesef İngiltere, acınacak bir durumdaydı. Askeri güçleri, Çanakkale' den paramparça olmuş bir durumda geri çekiliyorlardı. _Atatürk'e ateş ederek öldürmeye teşebbüs ettiğini belirtmiş fakat başarılı olamayıp Atatürk'ün yanında bulunan bir subayı vurabildiğini iddia etmiştir _Shopenhauer_ _Eski zamanlarda, bir insanın zorlukla alabileceği şeyler şimdi bol miktarda elde edilebilmekte ve alt tabaka bile bugün konfor açısından çok daha iyi bir noktadadır. Orta Çağ’da, Kraliçe Elizabeth bile yeni yıl hediyesi olarak bir çift ipek çorap aldığı zaman bir hayli memnun olmuştur. Bugün ise her tezgâhtar bu türden şeylere sahiptir. Elli yıl önce hanımefendilerin giydiği türden basma elbiseleri şimdi hizmetkârlar giymektedir. Teknoloji, günümüzde makineleri daha önce asla hayal bile edilmemiş bir noktaya götürmüş ve özellikle motor ve elektrikle, eski çağlarda şeytan işi olarak görülebilecek işler başarılmıştır. _Kıskançlık, kendisinden daha mutlu olanlara karşı duyulan bir nefrettir. Kıskanç kişi, kendi acılarını, başkalarına acı çektirerek hafifletme çalışır. Gerçekte vahşi ve korkunç bir hayvandan başka bir şey değildir insanlar ve vahşiliklerini maskeler takarak gizlerler. Başkasının acılarından alınan zevk, şeytani bir şeydir ve onun alayları cehennemde atılan bir kahkahaya denktir. Kişi, kıskanılanı ya görmezden gelecek, ya onu zehirli sözleriyle alaya alacak ya da ona karşı bayağı ve vasat birini yüceltecektir. Kıskançlık kıyastan doğup kin ile beslenir ve karşıtı ise duyguaşlıktır. Her varlığın, kendi kendisine: ben güvende olduğum sürece varsın batsın bu dünya demesinin nedeni, bencil yaşam istemidir. _Aşağı türlere mensup cahil avam takımına kesinlikle özgürlüğün verilmemesi gerekmektedir. Bunun nedeni de bilinçsizlikleridir. Cahil ve sıradan kimseler, bilge insanlara karşı içgüdüsel olarak birleşip bir ittifak oluşturur ve onlara tabii düşmanları gözüyle bakar. Cumhuriyetlerde, hilekâr ve adaletsiz kişler, yüksek konumlara ulaşabilir ve dolayısıyla doğrudan siyasi güce sahip, monarşiden daha güçlü olabilirler. Bu insanları bir araya getirip böylesine sıkı sıkıya kenetleyen şey de üstün zekâ sahibi insanlara karşı duydukları ortak kindir. Çok sayıda budala ve zayıf insan bulunur ve bir cumhuriyet idaresinde onları gölgede bırakmasınlar diye yetenek sahibi insanları bastırıp saf dışı etmek onlar için bir hayli kolaydır. Alçaklığın gördüğü değer, erdemlerin uğradığı ihanet, hep aynı mesleğin mensuplarının ellerinden gelir. Gerçeğe ve büyük yeteneklere karşı duyulan nefret, bilim insanlarının kendi sahalarındaki cehaleti; gerçek mamullerin neredeyse her zaman aşağılanması ve sahtelerinin rağbet görmesi böyle bir şeydir. _Seçilmiş Diktatörler ya da meşruti krallar, insanların hayatlarına pek karışmadan, kendi göklerinde rahatsız edilmeksizin huzur ve barış içindeki yaşayan tanrılara benzer. _Vasıfsızların, olasılık ile kesinlik arasındaki farka dair net bir fikirleri kesinlikle yoktur. İşlerin iç yüzünü bir bakışta sezme becerisi edinmiş tecrübeli yargıçların yerine jüri koltuğunda oturan tecrübesiz ve dedikoducu kunduracıların durumu böyledir. Bomboş kafalarında bir tür olasılık hesabı yaparak bir insanın idam fermanını kendilerinden emin bir biçimde imzalarlar. Terzilerin ve kunduracıların tarafsız yargıçlar olabileceğini düşünebilen bir tek kişi var mıdır? İşte bu kelimenin tam anlamıyla kuzuyu kurda emanet etmekten farksızdır. _Eskiden tahtın başta gelen desteği inançtı; günümüzde ise bu, güvendir. _Süslü sözlerle devleti insan varoluşunun en yüksek noktası olarak sunan filozofların, ne kadar budala ve sığ olduğunu görmek son derece kolaydır. Böyle bir görüş, dar kafalılığının ilahlaştırılmasıdır. _Tao_Bir ülkede saraylar ne kadar çoksa, halk o ölçüde fakirleşmiştir. Saraydaki lüks ve pahalı şeyler ne kadar fazlaysa, tahıl ambarları o kadar boşalmıştır. Başkalarının yoksullaşması üzerine kurulmuş olan bu gösteriş, Haydutların yağmadan sonraki böbürlenmelerinden başka bi şey değil. Buna hırsızların cakası denir. Yol, bu değildir. Budur işte sahte YOL. _Sade_ _Çifçi patatesi fazla fiyattan, din adamı tanrısıyla kulun arasında para almaktan, politikacı yüksek vergilerden hırsızlık yapar. _Yöneticiler, ahlaksızlığı ve zalimliği ilke edinip bunlardan zevk alır. Bu erdemsizlikleri sayesinde hep iktidarda kallırlar ve erdemli insanlara zulmedip, entrikalarla halkı uyutturlar. Bu iktidar sahiplerinin en büyük silahı ise dindir. Tanrı ve din, onlar için sadece kendi yaptıklarını gizlemek için kullandıkları bir araçtır. _Yalçın Küçük_ _İslamizasyon, tıpkı magazin ve diziler gibi Türk insanını bozma operasyonudur. Dikta rejimi için taban oluşturulur. İmam hatipler, dini öğetmek için değil halkı cahilleştirmek için açıldı. Cahilleştirmede kitle üretimi için en iyi fabrikaları keşfettiler. Bu ise kemalizmin sonuydu. Türkiyeyi İslamlaştıran TSK’dır. Kemalizme ihanet ettiler. Kurmay sınıfı sınıfta kaldı. Generaller Tamaç-evren-özkök. Yani 30 yılda örümcek ağı ördüler. Sonuç Erdoğan. Tayibe oy veren herkes birer erdoğandır. Cumhuriyet insanı yerine ektikleri budur. Seri imalat var. Bu sermayenin planıdır. Üniversitede prof ve öğrenci, fabrikada patron ve işçi, tvde seçen ve seçilen hep erdoğandır. Üniversite sürü fabrikalarını kurdular. _Şiddet, bir ideolojinin yılıkması ve yenisinin yerleştirilmesidir. _Bizimki 2 yüzyıllık yenilik gericilik savaşdırır. Aydınlık karanlık savaşı. Akıl ile ortaçağ kafası savaşı. _Domuz, burnunu pislikten çıkarmaz. Pislik miss kokulu olduğu için değil, burnu pisliğe akıştığı için. Fırındaki yoksul çocuklar bayat ekmek alıyorlar çünkü tazeyi mideleri almıyordu. Bugün medyadakilerin pisliği savunmaları, pisliğe alıştıklarındandr. Halkımız beş duyusunu da kaybettiği için kendisine sunulan tüm pislikleri rahatlıkla kabul ediyor, örneğin, müzik diye sunulanları tiksinmeden dinleyebilmekte. _El kindi_ Alkindus) 800 Abbasi. ilk islam filozofudur. _Kanaatkaɾ olan köle hüɾ, tamahkaɾ olan hüɾ ise kölediɾ. _Biɾ şeyin ticaɾetini yapan, onu sataɾ. Sattığı ise aɾtık kendisinin değildiɾ. Dolayısıyla din ticaɾeti yapanın dini yoktuɾ. _Felsefeye kaɾşı olanlaɾın mantığına göɾe kendileɾinin de felsefe yapmalaɾı geɾekiɾ. _Cemil Meriç_ _Yɑşɑyɑnlɑrı yöneten ölülerdir. Demek ki öldürülmesi gereken ölüler de vɑr. _O kɑdɑr yɑlnızdım ki kɑrɑnlıklɑrdɑn iblis’in eli uzɑnsɑ minnetle sıkɑrdım. _Yığın düşünmez, mɑruz kɑlır. ____________
7
ÇARŞAF ve PÉÇE'NİN Tarihi Çarşaf sözcüğü dilimize Farsça “gece örtüsü” anlamına gelen çâder-şeb sözcüğünden geçmiştir. Peçe sözcüğünün ise Türkçe mi yoksa Farsça kaynaklı mı olduğu kesin değildir. Günümüzde birçok Müslüman, çarşaf ve peçenin İslamiyet’le birlikte ortaya çıkan ve Ahzap suresi 59. ayetinde sözü edilen “cilbab” olduğunu düşünürler. Oysa Arap toplumunda ne Cahiliye döneminde ne de Hz. Muhammed döneminde çarşaf giyildiğine ilişkin hiçbir tarihsel belge yoktur. Yine aynı şekilde fıkıh kitaplarında kadına nafaka olarak verilecek elbiseler teker teker belirtilirken hiçbirinde çarşafa rastlanmaz. Örtünme daha çok ferace adı verilen giysi ile yapılır. Kara çarşaf, Endülüs Emevileri döneminde İspanyol rahibelerinin giydiği bir elbise olarak Emeviler aracılığı ile İslam coğrafyasında görünmeye başlamıştır. Örtünme elbette İslamiyet öncesi Arap toplumlarında da vardı. Örneğin antik dönemlerin en önemli dini ve ticari merkezlerinden biri olan ve günümüzde Suriye sınırları içinde bulunan Palmira’da yapılan kazılarda bulunan tabletlerde, örtünmüş kadınların tasvirleri bulunur. Fakat bu örtünme biçimleri günümüzdeki çarşafa benzemekten oldukça uzaktır. Gerçekte çarşafın ve peçenin kökeni binlerce yıl öncesine, Sümerlere kadar uzanır. Pagan inanca sahip Sümer toplumunda kendilerini Tanrıya adayan tapınak fahişeleri, diğer kadınlardan ayırt edilebilmek için çarşaf ve peçe takarlardı.  Yalnız yanlış anlaşılmaması için belirtmekte fayda var: O dönemde tapınak fahişeliği kutsal bir görev olarak görülürdü ve bu nedenle zaman zaman kralların kızları dahi kendilerini bu göreve adarlardı. Zaman içinde, özellikle tek tanrılı dinlerin doğmaya başladığı zamanlarda çarşafın ve peçenin amacı tam tersi yönde değişime uğradı. Fırat ve Dicle ırmakları arasında uygarlık kuran Asurlular döneminde özgür kadınların kölelerden ayırt edilebilmesi için örtünmesi yasa ile zorunlu tutuldu. Günümüzde Berlin Müzesi’nde bulunan Asurlular dönemine ait tabletlerde kadının örtünmesiyle ilgili 40. yasa şöyledir: “İster evli kadınlar, isterse dul kadınlar veya Asurlu kadınlar olsun, sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. Fahişeler ve köleler örtülü değildir. Örtünen fahişeler tutuklanacaktır.” Asurlu kadınlar gibi Yahudi kadınların de başı açık olarak toplum içinde dolaşmaları yasaklandı. Eski Ahit’te kadınların başını örtmesi gerektiği, üç farklı pasajda belirtilmektedir. İşaya 3/20’de başa giyilen kıyafet demek olan “fara”, İşaya 3/23’te başörtüsü anlamındaki “tsnyafaah” ya da Tekvin 24/65-38/14.19’da yüzü kapatan örtü anlamında da “tsaayafa.” Ayrıca vücudun üst kısmını örten örtü anlamında “radod” sözcüğü kullanılmıştır. Fakat peçenin anlamı değişime uğramamıştı. Tevrat’ta Yaratılış Bölüm 38’de peçe, fahişelerin giydiği bir örtü olarak anlatılır: “Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü.” Türklerde Örtünme Kültürü Osmanlı ile Başlar Türklerde örtünme kültürü ise İslamiyet’in kabulünden oldukça uzun zaman sonra başlar. İslamiyet öncesinde Türk kadınları tıpkı erkekler gibi deriden yapılmış giysiler giyiyor onlar gibi yaşıyorlardı. Yalnızca giydikleri şalvarlar, ata erkekler kadar sık binmedikleri için daha uzun ve baldırlara kadar uzanıyordu. Bu nedenle uzun konçlu çizme yerine daha fazla, etük, başmak gibi ayakkabılar giymektelerdi. Başlarında tıpkı erkekler gibi kalpaklar bulunsa da bu bir dini inanıştan ya da zorlamadan gelmiyordu. Göçebe uygarlığının hâlâ süren etkilerinin bir sonucuydu. Bedenini yabancı gözlerden saklamak gibi bir dertleri olmayan bu kadınlar 10.yy başlarında Arap gezgin İbni Fadlan’ı şaşkınlığa uğratmıştı. İbni Fadlan’ın şaşkınlığı, Bulgar Türklerinde kadınlarının erkeklerde birlikte nehirde birlikte yıkandıklarını gördüğünde iyice artmıştı. Abbasi Halifesi II. Melik döneminde çarşaf, İslamiyet’in yayılması amacıyla bir öge olarak kullanılmıştı. Yine yanlış anlaşılmaması için konuyu açmakta fayda var. II. Melik döneminde Bizans’ın bazı toprakları Abbasilerin egemenliği altına girmişti ve Bizanslı gayrimüslim kadınların bal rengi çarşaf giymesi zorunlu tutulmuştu. Bu kadınlar yalnızca iki koşulu yerine getirdikleri takdirde bu yasaktan kurtulabiliyordu: Müslümanlığı kabul etmek ya da Müslüman bir erkekle evlenmek… İslamiyet’le birlikte örtünmenin önemi giderek artınca, Selçuklular döneminden başlayarak kentlerde tesettüre uymak için, kadınlar sokakta bedenini saran yeni bir üstlük giymeye başladı. Yine de bu örtünme biçimi yalnızca kentlerde uygulanıyordu. Kırsal bölgelerde kadın ve erkeğin birlikte yaşaması ve çalışması geleneği ekonomik gerekçelerle değiştirilemediği için, bu kesimlerde sokağa çıkan kadının başına bir örtü alması örtünme için yeterli sayılıyordu. Kısacası Müslümanlığı kabul eden Türklerin 9. ve 11. yüzyıllarda yaşam biçimleri geleneksel Müslüman yaşamına uymuyordu. İslamiyet’in kabulünden 14. yüzyıla kadar Türk kadınları yüzlerini kapamamış, çarşaf ve peçe gibi örtüler kullanmamış ve toplantılara erkeklerle birlikte “başları ve yüzleri açık” olarak katılmışlardır. Mevlana: Kadını Örtmeye Çalışırsan, Kendini Gösterme İsteği Artar Tıpkı İbni Fadlan gibi bir Arap gezgin olan İbni Batuta, 14. yüzyılda Güney Rusya, Kırım, Hazar dolaylarını gezdiğini, hiçbir Türk ülkesinde ne sarayda ne sokakta hiçbir yerde kadınların örtündüğüne rastlamadığını, Anadolu’daki Müslüman Türk kadınının serbestliğinin hiçbir Müslüman ülkede bulunmadığını yazar. Bu özgürlük anlayışının izlerine, Mevlana’nın günümüz için oldukça şaşırtıcı gelebilecek düşüncelerinde de rastlanabilir. Fihi Ma Fih adlı yapıtında Mevlana, kadınların örtünmeye zorlanmasının nasıl ters sonuçları olacağını şöyle vurgular: “Kadına her ne kadar gizlenme, örtünme emir edersen onda kendini gösterme isteği artar. Eğer kadının doğasında kötülüğe dönük bir eğilim yoksa yasak etsen de etmesen de o kişiliği doğrultusunda hareket edecektir.” Türklerin Orta Asya’dan bu yana sürdürdükleri bu özgürlükçü anlayış Osmanlı döneminde Bizans’a ait topraklar ele geçirilmeye başlanıncaya kadar sürdü. Türklerde peçe giyilmesine ilişkin ilk tarihi kayıt I. Murat döneminde (1360-1389) dönemine aittir. Tarihçi Şikari, Karaman Tarihi adlı kitabında Türk kadınlarının peçe takmaya başlamasını günümüz Türkçesiyle şöyle anlatır: Yüz örtmek sonradan adet haline geldi. Karamanoğlu Alaüddin Bey, Hamidoğlu İlyas diyarında katliam yaptığında üç kabile Osmanlı topraklarına firar etmişlerdi. O vakit bunları Murat Han görüp pek temiz ve efendi olduklarından kendi kentinde (Bursa’da) yerleştirmiş. İşte bu kabilenin kadınları oldukça güzel olduklarından herkes bunları seyretmeye dalınca, ulema bu kabilenin kadınlarına yüzlerini saklamasını emretti. İşte ne vakit dışarı çıksalar, o kabile hatunları yüzlerini saklarlardı. Fakat bu durum sonradan diğer kadın ve kızların da pek hoşuna gittiğinden herkes daima güzelce her tarafını örtmeye başladı. Ancak Halifeliğin Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlıya geçmesi ve Mısır’dan Arap Yarımadası’na kadar bölgenin Osmanlı sınırlarına katılması bir milat oldu. Toplum içinde kadının yaşam tarzında ve giyinişinde değişmeler ve yasaklar başladı.  Yine de Meşrutiyet dönemine gelinceye kadar çarşaf, yaygın bir giyim biçimi halini alamadı. Çarşaf ilk başlarda baştan yere kadar uzanan, kolsuz, tek parçalı bir giysiydi. Meşrutiyet’in ardından çarşafta değişimler yaşandı. Başı ve omuzları örterek bele kadar uzanan bir pelerin ve belden aşık kemiklerine kadar inen bir etek olmak üzere çarşaf, iki parçalı bir dış giyim haline geldi. Fakat çarşaf giyen kadınların sayısı oldukça azdı. Çünkü çoğunluk tarafından çarşafa, Hristiyan kadınların giydiği bir elbise gözüyle bakılıyor ve Hristiyan adeti olduğu gerekçesiyle uzak duruluyordu. II. Abdülhamit’in Çarşafı Yasaklaması Hacdan dönenlerin İranlı kadınlardan görerek benimsemesiyle 19. yüzyılda Osmanlı’da çarşaf giyenlerin sayısı gün geçtikçe artmaya başladı. Bu dönüşüm öylesine hızlı olmuştu ki, yazar Leyla Saz, 1878’de İstanbul’da kadınların ferace giydiğini, eşinin valiliğe tayini üzerine gittiği Trabzon’dan İstanbul’a dönüşünde kadınların çoğunun çarşaf giymeye başladığını görüp şaşırdığını anlatır. Gerçekten de çarşaf bu dönemde bir anda yaygınlaşmıştır; ta ki II. Abdülhamit tarafından yasaklanıncaya kadar. 15 Ağustos 1881 ve 27 Temmuz 1882 tarihli Levant Herald gazetesinde yayınlanan iki ayrı haber bu yasağa değinir: Şeyhülislamın başvurusu ve padişahın buyrukları üzerine Emniyet Müdürlüğü, Devlet Şurası’yla fikir birliği halinde Müslüman kadınların topluma açık yerlerde nasıl davranmaları gerektiği konusunda bir yasa çıkarmıştır. Bu kanuna göre, kadınların açık ve kalabalık yerlerde “çarşaf” giymeleri yasaktır. Ama bu örtüyü tenha sokaklarda ve misafirliklerde kullanabilirler. (15 Ağustos 1881) Yeni İzmit valisi çevre köylerden pazarda satmak için pazara mal getiren ferace giymemiş ve ayağında pabuç olmayan Türk kadınlarının 5 gün hapis ve bir mecidiye para cezasına çarptırılacağı konusunda bir yasak çıkardı. Bu yasağa karşılık köylü kadınlar, atalarından kalmış gelenek ve göreneklerini hiçe sayıp baskı altına alan bu yeni yasaya uymaktansa, köylerinde kalmayı tercih ettiler. (27 Temmuz 1882) II. Abdülhamit’in yalnızca belirli bir alanda çarşafı yasaklayan bu kararı, 2 Nisan 1892 tarihinde Saray Başkâtibi Süreyya Bey’e bir ferman yazdırıp çarşaf giyilmesini tümüyle yasaklayana kadar sürer. Bir Cuma namazı dönüşü sonrası yolda gördüklerinden sonra çarşafı tümüyle yasaklayan II. Abdülhamit’in fermanının özeti günümüz Türkçesiyle şöyledir: Padişah hazretleri bugün yüce cuma selamlığı töreninin ardından Teşvikiye’de bulunan devlet silahhanesini onurlandırdıktan sonra saraya dönerken geçtiği yol üzerinde acayip bir biçimde bellerinden bağlı siyah çarşaflara bürünmüş ve yüzlerini bile siyah renkte ve oldukça ince peçelerle örtmüş bazı kadınlar gözüne çarpmıştır. Bunların neredeyse çıplak denilecek derecede açık saçık bulunmalarına ve adeta matem elbisesi giyinmiş Hıristiyan kadınlarına benzemiş olmalarına bakarak birdenbire Müslüman olup olmadıklarında tereddüde düşmüştür. Kanıt ve açıklama gerektirmez ki, Yüce İslam Devleti’nin devamı ve yükselişi, devlet kurumunun fertlerini oluşturan bütün erkek ve kadın Müslümanların hal, durum ve hareketlerinde şeriatın faydalı ve kurtarıcı buyruklarına eksiksiz bir özenle uymalarına bağlıdır. Aksi durum, gerek ümmetin fertleri, gerekse devletin devamı için maddi ve manevi olarak sonsuz zararlar verecektir. İşbu çarşaflar ise Müslüman kadınlarca tesettür emrine asla uygun gibi, kötü bir amaçla şuraya buraya girmek için bazı münasebetsiz erkekler tarafından bir yerde fesat aleti olarak kullanılmaktadır. Dini açıdan ve toplumun iyiliği için açık olan çok sayıdaki zarar ve sakıncaya dayanarak bu konuda gereken kişilere yumuşakça ve uygun bir dille anlatılmak ve gerekli öğütler verilmek suretiyle kadınlarca çarşaf giyilmesinin yasaklanması padişahın emir ve fermanı gereğidir. Peki II. Abdülhamit çarşaf giyilmesini neden yasaklamıştı? II. Abdülhamit’in çarşafı yasaklamasının nedenleri hem bu emirden hem de geçmişte yaşadığı deneyimlerden ortaya çıkabilir: Çarşafı açık saçık bularak örtünme amacı taşımadığına hükmetmesi, Çarşafı matem tutan Hristiyan kadınlara özgü yani İslamiyet dışı bir elbise olarak görmesi, Kötü niyetli kişilerin (erkeklerin) çarşaf giyerek güvenlik bakımından tehlike yaratma olasılığı. Abdülhamit’in çarşafı yasaklamasının nedenlerinden üçüncüsü, bizzat kendi yaşanmışlığından kaynaklanıyordu. Akıl sağlığı yerinde olmadığı için V. Murat tahttan indirilip kendisi padişah olduğunda, V. Murat’ı yeniden Osmanlı padişahı yapmak isteyen dört kişilik bir çete Kasım 1876’da çarşaf giyerek kadın kılığında V. Murat’ı kurtarmaya çalışmışlardı. II. Abdülhamit gibi son derece vesveseli ve her an öldürülme tehlikesi içinde yaşayan bir padişahın böyle bir olayı unutması mümkün değildi. Çarşafın böyle amaçlar için kullanılabiliyor olması onu bu giyim tarzına karşı güvensiz yapmıştı. Peki II. Abdülhamit’in çarşafı yasaklamasına karşın çarşaf nasıl oldu da kadınların giydiği bir elbise olmaya devam etti? Bu elbette ki onun bu kadar yaygın bir giyim eşyası olmasıyla aynı nedendendi: Ekonomi… Çarşaf üretiminde kullanılan kumaşlar büyük çoğunlukla Bağdat, Halep, Mekke ve Medine kentlerinden gelirken, ferace için kullanılan kumaşlar yabancı ülkelerden gelmekteydi. Yani alım gücü düşük olan sıradan halk için çarşaf giymek çok daha ucuza geliyordu. Üstelik çarşafın yasaklanmasından oldukça rahatsız olan yerli sermaye, 27 Ekim 1883’te Paris’te yayımlanan Le Courier d’Orient isimli gazetede bu yasağa veryansın ediyordu. Bu nedenle, daha önce çarşafa yasak getiren II. Abdülhamit, 1889’da Osmanlı’nın yenilgisiyle biten Türk-Rus savaşından sonra bir fermanla geri adım atıyor; feraceyi yalnızca saray mensubu kadınlara özgü kılarak halktan kadınlara yasaklıyordu. Kısacası çarşafın serbestliği ya da yasaklanması tam bir yap-boz oyunu gibi sürekli değişiyordu. Çarşaf ve peçe Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kaldı. Kıyafet Devrimi bir nebzeye kadar çarşaf ve peçe giyilmesinin önüne geçtiyse de tamamıyla kaldırmakta başarılı olamadı. Zira kısacık sürede Türk kadınının günlük yaşamına yerleşen çarşaf ve peçe, İslamiyet’in bir unsuru olarak görülmeye başlamıştı. Elbette ki bu anlayışın zamanla değişmeyeceğine ilişkin hiç kimse bir garanti veremez. Zira İslam’a aykırı olduğu nedeniyle II. Mahmut’un getirdiği fese karşı çıkıp II. Mahmut’u gavur padişah ilan edenler; yalnızca 100 yıl kadar sonra, bu sefer de fesin İslam’ın bir sembolü olduğunu söyleyip şapka devrimine karşı fesi İslam adına sahipleniyorlardı.
Peygamberimiz Vedâ Hutbesinde buyurdular ki: “Hamd, Allahü teâlâya mahsûstur. O’na hamd eder, O’ndan yarlıganmak diler ve O’na tövbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizi günahlarından Allahü teâlâya sığınırız. Allahü teâlânın doğru yola ilettiğini saptıracak, saptırdığını da doğru yola iletecek yoktur." Veda Hutbesi "Ey insanlar! " Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. "İnsanlar! bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl bir mübarek şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınızda öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur. "Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. Oda sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız!Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur. "Ashabım! "Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin.biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır.Allah böyle hükmetmiştir.İlk kaldırdığım faizde Abdulmuttalibin oğlu (amcam)abbasın faizidir.lakin ana paranız size aittir.ne zulmediniz nede zulme uğrayınız. "Ashabım! "Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır.cahiliye devrinde güdülen kan davalarda tamamen kaldırılmıştır.Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalibin torunu İlyas bin Rabia’nın kan davasıdır. "Ey insanlar! "Muhakkak ki şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir.Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsınız bu da onu memnun edecektir.Dinimizi korumak için bunlardan da sakınınız. "Ey insanlar! "Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahtan korkmanızı tavsiye ederim.Siz kadınları Allahın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allahın emri ile helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınlarında sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evinize almamalarıdır.Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırsa Allah size onları yatakların yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir.kadınlarında sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir. "Ey müminler! "Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler Allahın kitabı Kur an-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir. "Müminler! "Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman kardeşinin kanıda, malıda helal olmaz.Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır. "Ey insanlar! "Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir.Her insanın mirastan hissesi ayrılmıştır. mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur.Çocuk kimin döşeğinde doğmuş ise ona aittir.Zina eden kimse için mahrumiyet vardır.Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle Allahın meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın.Cenab-ı hakk bu gibi insanların ne tevbelerini nede adalet ve şehadetlerini kabul eder. "Ey insanlar! "Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır.Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.Üstünlük ancak takvada, Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır. "Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse sizi Allahın kitabı ile idare ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz. "Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz. "Dikkat ediniz!şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:Allaha hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.Allahın haram ve dokunulmaz kıldığı cani haksız yere öldürmeyeceksiniz.Hırsızlık yapmayacaksınız. İnsanlar "la ilahe illallah" deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emr olundum.Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allaha aittir. "İnsanlar!" Yarın beni sizden soracaklar ne diyeceksiniz? Sahabe-i kiram hep birden şöyle dediler; "Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz,bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz,diye şehadet ederiz".Bunun üzerine Resul''i Ekrem Efendimiz şehadet parmağını kaldırdı, sonrada cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu; "Şahid ol Yarab! Şahid ol yarab! Şahid ol yarab!"
9
ÇARŞAF ve PÉÇE'NİN Tarihi Çarşaf sözcüğü dilimize Farsça “gece örtüsü” anlamına gelen çâder-şeb sözcüğünden geçmiştir. Peçe sözcüğünün ise Türkçe mi yoksa Farsça kaynaklı mı olduğu kesin değildir. Günümüzde birçok Müslüman, çarşaf ve peçenin İslamiyet’le birlikte ortaya çıkan ve Ahzap suresi 59. ayetinde sözü edilen “cilbab” olduğunu düşünürler. Oysa Arap toplumunda ne Cahiliye döneminde ne de Hz. Muhammed döneminde çarşaf giyildiğine ilişkin hiçbir tarihsel belge yoktur. Yine aynı şekilde fıkıh kitaplarında kadına nafaka olarak verilecek elbiseler teker teker belirtilirken hiçbirinde çarşafa rastlanmaz. Örtünme daha çok ferace adı verilen giysi ile yapılır. Kara çarşaf, Endülüs Emevileri döneminde İspanyol rahibelerinin giydiği bir elbise olarak Emeviler aracılığı ile İslam coğrafyasında görünmeye başlamıştır. Örtünme elbette İslamiyet öncesi Arap toplumlarında da vardı. Örneğin antik dönemlerin en önemli dini ve ticari merkezlerinden biri olan ve günümüzde Suriye sınırları içinde bulunan Palmira’da yapılan kazılarda bulunan tabletlerde, örtünmüş kadınların tasvirleri bulunur. Fakat bu örtünme biçimleri günümüzdeki çarşafa benzemekten oldukça uzaktır. Gerçekte çarşafın ve peçenin kökeni binlerce yıl öncesine, Sümerlere kadar uzanır. Pagan inanca sahip Sümer toplumunda kendilerini Tanrıya adayan tapınak fahişeleri, diğer kadınlardan ayırt edilebilmek için çarşaf ve peçe takarlardı.  Yalnız yanlış anlaşılmaması için belirtmekte fayda var: O dönemde tapınak fahişeliği kutsal bir görev olarak görülürdü ve bu nedenle zaman zaman kralların kızları dahi kendilerini bu göreve adarlardı. Zaman içinde, özellikle tek tanrılı dinlerin doğmaya başladığı zamanlarda çarşafın ve peçenin amacı tam tersi yönde değişime uğradı. Fırat ve Dicle ırmakları arasında uygarlık kuran Asurlular döneminde özgür kadınların kölelerden ayırt edilebilmesi için örtünmesi yasa ile zorunlu tutuldu. Günümüzde Berlin Müzesi’nde bulunan Asurlular dönemine ait tabletlerde kadının örtünmesiyle ilgili 40. yasa şöyledir: “İster evli kadınlar, isterse dul kadınlar veya Asurlu kadınlar olsun, sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. Fahişeler ve köleler örtülü değildir. Örtünen fahişeler tutuklanacaktır.” Asurlu kadınlar gibi Yahudi kadınların de başı açık olarak toplum içinde dolaşmaları yasaklandı. Eski Ahit’te kadınların başını örtmesi gerektiği, üç farklı pasajda belirtilmektedir. İşaya 3/20’de başa giyilen kıyafet demek olan “fara”, İşaya 3/23’te başörtüsü anlamındaki “tsnyafaah” ya da Tekvin 24/65-38/14.19’da yüzü kapatan örtü anlamında da “tsaayafa.” Ayrıca vücudun üst kısmını örten örtü anlamında “radod” sözcüğü kullanılmıştır. Fakat peçenin anlamı değişime uğramamıştı. Tevrat’ta Yaratılış Bölüm 38’de peçe, fahişelerin giydiği bir örtü olarak anlatılır: “Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü.” Türklerde Örtünme Kültürü Osmanlı ile Başlar Türklerde örtünme kültürü ise İslamiyet’in kabulünden oldukça uzun zaman sonra başlar. İslamiyet öncesinde Türk kadınları tıpkı erkekler gibi deriden yapılmış giysiler giyiyor onlar gibi yaşıyorlardı. Yalnızca giydikleri şalvarlar, ata erkekler kadar sık binmedikleri için daha uzun ve baldırlara kadar uzanıyordu. Bu nedenle uzun konçlu çizme yerine daha fazla, etük, başmak gibi ayakkabılar giymektelerdi. Başlarında tıpkı erkekler gibi kalpaklar bulunsa da bu bir dini inanıştan ya da zorlamadan gelmiyordu. Göçebe uygarlığının hâlâ süren etkilerinin bir sonucuydu. Bedenini yabancı gözlerden saklamak gibi bir dertleri olmayan bu kadınlar 10.yy başlarında Arap gezgin İbni Fadlan’ı şaşkınlığa uğratmıştı. İbni Fadlan’ın şaşkınlığı, Bulgar Türklerinde kadınlarının erkeklerde birlikte nehirde birlikte yıkandıklarını gördüğünde iyice artmıştı. Abbasi Halifesi II. Melik döneminde çarşaf, İslamiyet’in yayılması amacıyla bir öge olarak kullanılmıştı. Yine yanlış anlaşılmaması için konuyu açmakta fayda var. II. Melik döneminde Bizans’ın bazı toprakları Abbasilerin egemenliği altına girmişti ve Bizanslı gayrimüslim kadınların bal rengi çarşaf giymesi zorunlu tutulmuştu. Bu kadınlar yalnızca iki koşulu yerine getirdikleri takdirde bu yasaktan kurtulabiliyordu: Müslümanlığı kabul etmek ya da Müslüman bir erkekle evlenmek… İslamiyet’le birlikte örtünmenin önemi giderek artınca, Selçuklular döneminden başlayarak kentlerde tesettüre uymak için, kadınlar sokakta bedenini saran yeni bir üstlük giymeye başladı. Yine de bu örtünme biçimi yalnızca kentlerde uygulanıyordu. Kırsal bölgelerde kadın ve erkeğin birlikte yaşaması ve çalışması geleneği ekonomik gerekçelerle değiştirilemediği için, bu kesimlerde sokağa çıkan kadının başına bir örtü alması örtünme için yeterli sayılıyordu. Kısacası Müslümanlığı kabul eden Türklerin 9. ve 11. yüzyıllarda yaşam biçimleri geleneksel Müslüman yaşamına uymuyordu. İslamiyet’in kabulünden 14. yüzyıla kadar Türk kadınları yüzlerini kapamamış, çarşaf ve peçe gibi örtüler kullanmamış ve toplantılara erkeklerle birlikte “başları ve yüzleri açık” olarak katılmışlardır. Mevlana: Kadını Örtmeye Çalışırsan, Kendini Gösterme İsteği Artar Tıpkı İbni Fadlan gibi bir Arap gezgin olan İbni Batuta, 14. yüzyılda Güney Rusya, Kırım, Hazar dolaylarını gezdiğini, hiçbir Türk ülkesinde ne sarayda ne sokakta hiçbir yerde kadınların örtündüğüne rastlamadığını, Anadolu’daki Müslüman Türk kadınının serbestliğinin hiçbir Müslüman ülkede bulunmadığını yazar. Bu özgürlük anlayışının izlerine, Mevlana’nın günümüz için oldukça şaşırtıcı gelebilecek düşüncelerinde de rastlanabilir. Fihi Ma Fih adlı yapıtında Mevlana, kadınların örtünmeye zorlanmasının nasıl ters sonuçları olacağını şöyle vurgular: “Kadına her ne kadar gizlenme, örtünme emir edersen onda kendini gösterme isteği artar. Eğer kadının doğasında kötülüğe dönük bir eğilim yoksa yasak etsen de etmesen de o kişiliği doğrultusunda hareket edecektir.” Türklerin Orta Asya’dan bu yana sürdürdükleri bu özgürlükçü anlayış Osmanlı döneminde Bizans’a ait topraklar ele geçirilmeye başlanıncaya kadar sürdü. Türklerde peçe giyilmesine ilişkin ilk tarihi kayıt I. Murat döneminde (1360-1389) dönemine aittir. Tarihçi Şikari, Karaman Tarihi adlı kitabında Türk kadınlarının peçe takmaya başlamasını günümüz Türkçesiyle şöyle anlatır: Yüz örtmek sonradan adet haline geldi. Karamanoğlu Alaüddin Bey, Hamidoğlu İlyas diyarında katliam yaptığında üç kabile Osmanlı topraklarına firar etmişlerdi. O vakit bunları Murat Han görüp pek temiz ve efendi olduklarından kendi kentinde (Bursa’da) yerleştirmiş. İşte bu kabilenin kadınları oldukça güzel olduklarından herkes bunları seyretmeye dalınca, ulema bu kabilenin kadınlarına yüzlerini saklamasını emretti. İşte ne vakit dışarı çıksalar, o kabile hatunları yüzlerini saklarlardı. Fakat bu durum sonradan diğer kadın ve kızların da pek hoşuna gittiğinden herkes daima güzelce her tarafını örtmeye başladı. Ancak Halifeliğin Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlıya geçmesi ve Mısır’dan Arap Yarımadası’na kadar bölgenin Osmanlı sınırlarına katılması bir milat oldu. Toplum içinde kadının yaşam tarzında ve giyinişinde değişmeler ve yasaklar başladı.  Yine de Meşrutiyet dönemine gelinceye kadar çarşaf, yaygın bir giyim biçimi halini alamadı. Çarşaf ilk başlarda baştan yere kadar uzanan, kolsuz, tek parçalı bir giysiydi. Meşrutiyet’in ardından çarşafta değişimler yaşandı. Başı ve omuzları örterek bele kadar uzanan bir pelerin ve belden aşık kemiklerine kadar inen bir etek olmak üzere çarşaf, iki parçalı bir dış giyim haline geldi. Fakat çarşaf giyen kadınların sayısı oldukça azdı. Çünkü çoğunluk tarafından çarşafa, Hristiyan kadınların giydiği bir elbise gözüyle bakılıyor ve Hristiyan adeti olduğu gerekçesiyle uzak duruluyordu. II. Abdülhamit’in Çarşafı Yasaklaması Hacdan dönenlerin İranlı kadınlardan görerek benimsemesiyle 19. yüzyılda Osmanlı’da çarşaf giyenlerin sayısı gün geçtikçe artmaya başladı. Bu dönüşüm öylesine hızlı olmuştu ki, yazar Leyla Saz, 1878’de İstanbul’da kadınların ferace giydiğini, eşinin valiliğe tayini üzerine gittiği Trabzon’dan İstanbul’a dönüşünde kadınların çoğunun çarşaf giymeye başladığını görüp şaşırdığını anlatır. Gerçekten de çarşaf bu dönemde bir anda yaygınlaşmıştır; ta ki II. Abdülhamit tarafından yasaklanıncaya kadar. 15 Ağustos 1881 ve 27 Temmuz 1882 tarihli Levant Herald gazetesinde yayınlanan iki ayrı haber bu yasağa değinir: Şeyhülislamın başvurusu ve padişahın buyrukları üzerine Emniyet Müdürlüğü, Devlet Şurası’yla fikir birliği halinde Müslüman kadınların topluma açık yerlerde nasıl davranmaları gerektiği konusunda bir yasa çıkarmıştır. Bu kanuna göre, kadınların açık ve kalabalık yerlerde “çarşaf” giymeleri yasaktır. Ama bu örtüyü tenha sokaklarda ve misafirliklerde kullanabilirler. (15 Ağustos 1881) Yeni İzmit valisi çevre köylerden pazarda satmak için pazara mal getiren ferace giymemiş ve ayağında pabuç olmayan Türk kadınlarının 5 gün hapis ve bir mecidiye para cezasına çarptırılacağı konusunda bir yasak çıkardı. Bu yasağa karşılık köylü kadınlar, atalarından kalmış gelenek ve göreneklerini hiçe sayıp baskı altına alan bu yeni yasaya uymaktansa, köylerinde kalmayı tercih ettiler. (27 Temmuz 1882) II. Abdülhamit’in yalnızca belirli bir alanda çarşafı yasaklayan bu kararı, 2 Nisan 1892 tarihinde Saray Başkâtibi Süreyya Bey’e bir ferman yazdırıp çarşaf giyilmesini tümüyle yasaklayana kadar sürer. Bir Cuma namazı dönüşü sonrası yolda gördüklerinden sonra çarşafı tümüyle yasaklayan II. Abdülhamit’in fermanının özeti günümüz Türkçesiyle şöyledir: Padişah hazretleri bugün yüce cuma selamlığı töreninin ardından Teşvikiye’de bulunan devlet silahhanesini onurlandırdıktan sonra saraya dönerken geçtiği yol üzerinde acayip bir biçimde bellerinden bağlı siyah çarşaflara bürünmüş ve yüzlerini bile siyah renkte ve oldukça ince peçelerle örtmüş bazı kadınlar gözüne çarpmıştır. Bunların neredeyse çıplak denilecek derecede açık saçık bulunmalarına ve adeta matem elbisesi giyinmiş Hıristiyan kadınlarına benzemiş olmalarına bakarak birdenbire Müslüman olup olmadıklarında tereddüde düşmüştür. Kanıt ve açıklama gerektirmez ki, Yüce İslam Devleti’nin devamı ve yükselişi, devlet kurumunun fertlerini oluşturan bütün erkek ve kadın Müslümanların hal, durum ve hareketlerinde şeriatın faydalı ve kurtarıcı buyruklarına eksiksiz bir özenle uymalarına bağlıdır. Aksi durum, gerek ümmetin fertleri, gerekse devletin devamı için maddi ve manevi olarak sonsuz zararlar verecektir. İşbu çarşaflar ise Müslüman kadınlarca tesettür emrine asla uygun gibi, kötü bir amaçla şuraya buraya girmek için bazı münasebetsiz erkekler tarafından bir yerde fesat aleti olarak kullanılmaktadır. Dini açıdan ve toplumun iyiliği için açık olan çok sayıdaki zarar ve sakıncaya dayanarak bu konuda gereken kişilere yumuşakça ve uygun bir dille anlatılmak ve gerekli öğütler verilmek suretiyle kadınlarca çarşaf giyilmesinin yasaklanması padişahın emir ve fermanı gereğidir. Peki II. Abdülhamit çarşaf giyilmesini neden yasaklamıştı? II. Abdülhamit’in çarşafı yasaklamasının nedenleri hem bu emirden hem de geçmişte yaşadığı deneyimlerden ortaya çıkabilir: Çarşafı açık saçık bularak örtünme amacı taşımadığına hükmetmesi, Çarşafı matem tutan Hristiyan kadınlara özgü yani İslamiyet dışı bir elbise olarak görmesi, Kötü niyetli kişilerin (erkeklerin) çarşaf giyerek güvenlik bakımından tehlike yaratma olasılığı. Abdülhamit’in çarşafı yasaklamasının nedenlerinden üçüncüsü, bizzat kendi yaşanmışlığından kaynaklanıyordu. Akıl sağlığı yerinde olmadığı için V. Murat tahttan indirilip kendisi padişah olduğunda, V. Murat’ı yeniden Osmanlı padişahı yapmak isteyen dört kişilik bir çete Kasım 1876’da çarşaf giyerek kadın kılığında V. Murat’ı kurtarmaya çalışmışlardı. II. Abdülhamit gibi son derece vesveseli ve her an öldürülme tehlikesi içinde yaşayan bir padişahın böyle bir olayı unutması mümkün değildi. Çarşafın böyle amaçlar için kullanılabiliyor olması onu bu giyim tarzına karşı güvensiz yapmıştı. Peki II. Abdülhamit’in çarşafı yasaklamasına karşın çarşaf nasıl oldu da kadınların giydiği bir elbise olmaya devam etti? Bu elbette ki onun bu kadar yaygın bir giyim eşyası olmasıyla aynı nedendendi: Ekonomi… Çarşaf üretiminde kullanılan kumaşlar büyük çoğunlukla Bağdat, Halep, Mekke ve Medine kentlerinden gelirken, ferace için kullanılan kumaşlar yabancı ülkelerden gelmekteydi. Yani alım gücü düşük olan sıradan halk için çarşaf giymek çok daha ucuza geliyordu. Üstelik çarşafın yasaklanmasından oldukça rahatsız olan yerli sermaye, 27 Ekim 1883’te Paris’te yayımlanan Le Courier d’Orient isimli gazetede bu yasağa veryansın ediyordu. Bu nedenle, daha önce çarşafa yasak getiren II. Abdülhamit, 1889’da Osmanlı’nın yenilgisiyle biten Türk-Rus savaşından sonra bir fermanla geri adım atıyor; feraceyi yalnızca saray mensubu kadınlara özgü kılarak halktan kadınlara yasaklıyordu. Kısacası çarşafın serbestliği ya da yasaklanması tam bir yap-boz oyunu gibi sürekli değişiyordu. Çarşaf ve peçe Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kaldı. Kıyafet Devrimi bir nebzeye kadar çarşaf ve peçe giyilmesinin önüne geçtiyse de tamamıyla kaldırmakta başarılı olamadı. Zira kısacık sürede Türk kadınının günlük yaşamına yerleşen çarşaf ve peçe, İslamiyet’in bir unsuru olarak görülmeye başlamıştı. Elbette ki bu anlayışın zamanla değişmeyeceğine ilişkin hiç kimse bir garanti veremez. Zira İslam’a aykırı olduğu nedeniyle II. Mahmut’un getirdiği fese karşı çıkıp II. Mahmut’u gavur padişah ilan edenler; yalnızca 100 yıl kadar sonra, bu sefer de fesin İslam’ın bir sembolü olduğunu söyleyip şapka devrimine karşı fesi İslam adına sahipleniyorlardı.
1
4