• Ülkemizin tarihindeki en kalkındırıcı yapılanma Atatürk’ün inkılapları ile ilk 15 yıl içinde açılan fabrikalar, devlet bankaları ve elektrik, su, telefon, haber ajansı kurumları gibi kurumlar ile yapılmıştır. Atatürk’ün vizyonu ile sadece halka, yani Bize ait olacak şekilde kurulan bu çok değerli kurum ve kuruluşların %98’i bugün yabancılara değerlerinden çok daha düşük fiyatlarla devredilmiştir.
    Akilah Azra Kohen
    Sayfa 438 - Everest Yayınları
  • 110 syf.
    ·10/10
    Kitabı 1999’da okumuşum. Gördüm ki kenarlarına ufak ufak notlar da almışım. Ama aldığım notlar da dâhil kitaptan hiçbir şey hatırlamıyorum. Unutmuşum. Yanında notlar olunca kitabı bir kez daha okumam da fayda olduğunu düşündüm. İyi ki de öyle yapmışım. Hatırladım.

    Yazarımız kitaptan gereken istifadenin olması için hepsini bir oturuşta okumamızı tavsiye etmiyor. Bölüm bölüm. Mümkünse ara ara ve gün atlanarak. Her bölümün üzerinde düşüncelerin zorlanmasını istiyor. Aslında zorlamak da ne demek. Her gün, her bakışta, her duyuşta, her nefes alışta yapmam gereken şeyleri zevkle yaptım okumam boyunca.

    Bugünlerde tevafuk, birbiriyle ilişkili, birbirini tamamlayan kitaplar var elimde. Peygamberin Bir Günü, Güzel’in Bin bir Yüzü ve işte Ümit Şimşek’in Bir Fiil Yaratmak kitabı.

    Ne mi öğrendim bu kitaptan? Öncelikle içinde yaşadığım dünyanın konumunu. Hayalen yükseldim göklere. Dünya kayboldu, güneş kayboldu, içinde yaşadığımız Samanyolu kayboldu. Işık ışık yıldızlar, galaksiler. İşte en uç sınırdayım. Öyle bir sınır ki bu, sınırsız. Dönüyorum. Ve dilimde peygamberimizden yeni öğrendiğim şu duası: “Ey yedi kat semanın ve onların gölgelediklerinin Rabbi, ey arzların ve onların taşıdıklarının Rabbi, ey şeytanların ve onların azdırdıklarının Rabbi, bütün bu mahlûkatının şerrine karşı bana himayekâr ol. Ol ki hiçbiri üzerime aniden çullanmasın, saldırmasın. Senin koruduğun aziz olur. Senin övgün yücedir. Senden başka ilah yoktur.”

    Ne mi öğrendim bu kitaptan? Büyük âlem bitti. Şimdi küçük âlemdeyim. Kendi vücudumun içerisinde. Öyle bir âlem ki bu âlem, dünya nüfusunun en az on bin katı büyüklüğünde bir kalabalık âlem. Samanyolu gibi bin tane galaksiyi bir araya toplayın ve yıldızlarını hücrelerinizle değiştirin, işte vücudumuz. Her taraf birbirine çeşitli sistemlerle bağlanmış milyonlarca fabrika. Her fabrikanın hammaddesi zamanında karşılanıyor, atıklar itinayla toplanıyor. Her saniye bu fabrikalar tepeden tırnağa teftiş ediliyor. Lüzumsuzlar yıkılıyor, yerine yenileri yapılıyor. Ve çevreye de hiçbir rahatsızlık vermiyor.

    Ne mi öğrendim bu kitaptan? Sormasını öğrendim uzayın en üst sınırında mesela. “Nedir bütün bunlar. Nereden gelir, niçin gelir, nereye giderler? Niçin bu kadar büyük kâinat? Niçin ışıl ışıl yıldızlar? Bu kadar büyük ve bu kadar güzel bir şey anlamsız olabilir mi?” Sonra yine sordum vücudumdayken: “Bu kadar küçük bir şey bu kadar büyük olabilir mi? Böyle bir küçüklük içine sığan böyle bir büyüklük anlamsız olabilir mi? Yokluktan gelip hiçliğe gider mi? Yahut nereden gelir, nereye gider? Ve burada ne arar?” “Gidiş nereye? Sormaya değmez mi bütün bunlar? Yahut bir sormakla iş biter mi?”

    Bitmez tabi. İşte hikâye de burada başlıyor. Önce yüzümüze bakıyoruz. Herkes yüzünden tanınıyor. O yüz ki bazılarına bakmaya kıyamıyorsunuz. O yüz ki incecik, yeknasak bir deriden. Gözler, kaşlar, kirpikler ve saçlar, gamzeler. Bu saydıklarımızın her birine şairler ne şiirler yazmış hatırlasana. O derinin altını hiç hayal etmek bile istemeyiz. Hele kurukafayı nerede görsek korkarız. Ve burada da bir soru: “Kan ve kas yığınıyla çevrili bir kuru kafayı kaplayan incecik deriyle çizilmiş bir resim, niçin bütün sanatkârları aciz bırakır?” Yüze benzemeyen bir yüz yapmak şimdiye kadar herhangi bir ressama nasip olmamış. İnsan yüzü hep bütün hayali yüzlerin rakipsiz ilham kaynağı olmuş.

    İnsan yüzü bir eserdir. Bu eser bir fiile muhtaçtır. Ortada bestelenmiş bir şarkı varsa bu şarkı önce bestelenme aşamasından geçmiştir. Gelincik çiçeğinin üzerinde bir renklendirme fiili yapılmış, bu sebeple güzelleşmiş. Gelinciklerle dolu bir dağ yamacı süslü ve renkli bir eserdir. Öyleyse bu dağda bir süsleme fiili yapılmıştır. Eser varsa elbette ki fiil de vardır.

    Derken balarısı örneğine geçiyor yazar. Gözünü anlatıyor. Arı kırmızı rengi görmez ama mor ötesini görürmüş. Acaip bir polarizasyona sahipmiş. Hava kapalı olsa bile güneşin yönünü hesaplayıp yuvasını rahatlıkla bulabilirmiş. Arının gözü kendi işini görecek şekilde dizayn edilmiş. Yani arı görmesi gerektiğini görüyormuş sadece. Bütün gözler de öyle. Her göz sahibine özelmiş.

    Koruma ve korunma fiilleri de kitabın örnekleri arasında. Dünyanın bir alev topu olduğunu söylüyor. İşte biz bu alev topunun üzerindeki elma kabuğu nispetinde yer kabuğuyla korunuyoruz. Ve ateşin üzerinde güvenle yaşıyoruz. Derken kendini koruyan bombardıman çiçeğine geçiyoruz. Bir tehlikeyle karşılaştığı anda, namluyu hedefe çeviriyor, iki ayrı bölmede saklanan iki kimyasal madde anında senkronize oluyor, birleştikleri anda bumm… Ortalık toz duman. Ve yine sorular: 1. Bu eylem bir sonuca yönelik mi? 2. Bu fiilde bir kusur görülüyor mu? 3. Bu sonuca yönelik, bu fiilden daha mükemmel bir yol düşünülebilir mi?

    Yazı uzuyor. Hikâyenin gerisini kitaba bırakayım. Ama şu son soruların cevabını da verelim: 1. Bu fiillerin her biri bir sonuca yöneliktir. 2. Fiillerde bir kusur yoktur. 3. Bu sonuca ulaşmak üzere, daha güzel ve mükemmel bir yol akla gelmemektedir.

    Son olarak bütün bu kusursuz fiiller, bir amaca yönelik olarak bir fail tarafından yapılıyor. Onun her bir fiilinde isimlerinin yansımasını görüyoruz. Bize düşen bu yansımalardan O’na ulaşabilmektir. O’na ulaştığımız, O’nun huzurunda olduğumuz her an amel-i saliha’dır. Bizi de bir sonsuzda mutlu edecek olan bu Salih amellerimizdir.
  • Devlet Başkanı Evren 18 Kasım 1980 konuşmasında kısaca ekonomiye değiniyor ve; "Alınan tedbirleri (herhalde 24 Ocak kararlarını söylüyor) ters çeviremeyiz. Yol değiştirilemez, semeresini 4 yıldan önce veremez" diyor.

    Demirel ise ; "Savunmaya ihtiyacımız yoktur. İddia yerindeyiz" diye başlıyor eleştirilerine.
    "Ekonomi Kasım 1979'da (Başbakan iken) ne durumda idi, Eylül 1980'de nereye gelmişti?" sorusunu yanıtlıyor:
    " 12 Kasım 1979 tarihinde kurulan AP azınlık hükümetinin önünde üç büyük ekonomik sorun vardı.
    a) Enflasyon, aylık yüzde 10'lara ulaşmıştı.
    b) Yokluklar, kuyruklar meydana gelmiş, fabrikalar kapanmış, yatırımlar durmuştu.
    c) Merkez Bankası ve Hazine ödeme yapamaz duruma gelmişti. Velhasıl; ülke, bir batağa sürüklenmişti.
    10 ay sonra; yani 11 Eylül 1980'de; yokluklar, kuyruklar ortadan kalkmış, yatırımlar yeniden başlamış, fabrikalar açılmış, enflasyon aylık yüzde 10'lardan:
    Martta yüzde 4.5'e, nisanda yüzde 3.5'e, mayısta yüzde 2.9'a, haziranda yüzde 2.8'e, temmuzda yüzde 0.2'ye, ağustosta yüzde 1.5'e düşürülmüştür.
    Buradan atlayıp 10 sene sonraya bakalım:
    10 sene sonra, 1990 Türkiye'sinde bu rakamlar aşağıdaki gibidir:
    Martta yüzde 3.6, nisanda yüzde 3.1 , mayısta yüzde 2.3 , haziranda yüzde 1 , ağustosta yüzde 2.5
    Bunun anlamı şudur: Enflasyonda 1990 aylık değerleri, 1980 aylık değerlerinden hala kötü durumdadır.
    1990 Ağustosunda Türkiye, 3.5 milyarını 1980'de kullanılabilecek şekilde, 7 milyar dolarlık bir kredi sağlamıştır. Buna ilaveten Atatürk Barajı ve Hidroelektrik Santrali inşaatı için 4 milyar dolarlık bir kredi de müzakere edilmiş, (bu kredileri Özal yadsımış, baraj inşaatı için kredileri -sonradan- kendisinin bulduğunu savlamıştır) türbün ve jeneratörler için ön mukaveleler yapılmıştır.
    29 Ekim 1980'de, barajın temeli atılacak şekilde her şey hazırlanmıştır.
    12 Eylül sonrasında 'bu kadar borcu ödeyemeyiz' deyip, bu karar askıya alınmış, dört sene sonra da bunun önemli bir kısmı tekrar kullanılmış ve 'yeni kredi bulduk' diye de (Turgut Özal) övünülmüştür.
    12 Eylül beyannamesinde bizim ekonomik programımızın yürütüleceği beyan olunmuştur.
    Bu program, daha sonra bizim göreve getirdiğimiz (Turgut Özal) kimselerle yürütülmeye devam edilmiştir. "
  • “Hayır, başka bir sebep kabul etmiyorlar. Yanılmıyorum. Yazılarınıda gösteririm. Her şey toplumun etkisiyle oluyor. Bu, onların en sevdikleri cümle... Toplum düzelirse, protesto edecek şey kalmayacağından, cinayetler de kendiliğinden duracakmış. İnsanlık birden haksever ve doğru olacakmış. İnsanlığın zaafları ve güçleri hiç hesaba katılmıyor. Tarihsel bir gelişme süreci içinde ilerleyen insanlığın, sonunda normal bir toplum olacağına inanmıyorlar da, matematiksel bir beynim kurduğu teori sayesinde, birden bire kusursuz, eksiksiz, günahsız bir toplum haline gelivereceğine inanıyorlar. Doğayı reddetiyorlar. Bu sebeplerden dolayı tarihten hiç hoşlanmıyorlar. Ondan budalılıklar dizisi olarak söz ediyor, orada aptallık, vahşet ve gafletten başka bir şey yok, diyorlar. Hayattan, yaşamaktan da nefret ediyorlar. Bu yüzden de yaşayan bireylere tahammül edemiyorlar. Ruhlarla ise, hiç ilgileri yok. Yaşayan ruh hayat ister. Ruh, matematikçilerin kurallarına uymaz, isyankârdır! Onların istediği ise, belki Hint lastiğinden yapılmış bir şey. İtiraz etmez ve matematiğin bütün kurallarına uyar. Şunu söyleyebiliriz; tek düşündükleri, yeni yollar, binalar, fabrikalar yapmak. Her şey hazır, ama insan ruhu hayata doyamadı. Yaşamak istiyor. Mezarı özlemedi daha... Doğayı mantıkla yenemezsin! Mantık, ihmalleri önceden hesaplar, ama milyonlarca ihtimal vardır. Bunları bırakalım da rahatlık problemlerine el atalım, böylece çözümlemek yolunda bir adım atmış sayılırız. Fakat bu çok açık, üstünde düşünmeye gerek yok. Önemli olan bu... Düşünmeyeceksin... Hayatın bütün sırrı, iki kitap sayfasında yazılıdır...”
  • Fabrikalar, cansız taşlar büyürken, canlı insanlar küçüldüler , sefillikleri içinde bocalayarak geberip gittiler .
    Maksim Gorki
    Sayfa 22
  • (Modern ekonominin babası olarak tanınan Adam Smith'in 1776 yılında yazdığı Ulusların Zenginliği adlı eserine) göre insanlar kendi çıkarlarını düşünerek hareket ettiklerinde toplumun çıkarına hareket etmiş olurlar. Her zaman iyi olmaya çalışmak yerine, kendin için en iyi olan neyse onu yaparsan sonunda daha çok insan bundan kârlı çıkacaktır. "Akşam yemeğiniz kasabın, biracının ya da fırının iyiliğinden değil, onların kendi çıkarını gözetmesinden çıkar," demiştir Smith. Sofranızda akşam ekmek varsa, bunun nedeni fırıncının iyi ve nazik biri oluşu değildir. Bazıları iyi ve naziktir, bazıları da değildir. Bunun gerçekten bir önemi yoktur. Önemli olan, fırıncılar para kazanmak için ekmeklerini satarak kendi çıkarlarının peşine düştüğü için senin ekmek buluyor olmandır. Aynı şekilde, fırıncılar da sen kendi çıkarını düşünerek ekmek satın aldığın için geçimlerini sağlamaktadırlar. Sen fırıncıyı düşünmez ve kollamazsın, fırıncı da seni düşünmez ve kollamaz. Muhtemelen birbirinizi tanımazsınız bile. (...) Sonuçta kendi çıkarını düşünmek kaos yerine toplumsal ahenge yol açar. (...) Bu durumu anlatmak için Smith, ekonominin en meşhur ifadelerinden birini kullanmıştır. Ona göre, toplum sanki bir "görünmez el" tarafından yönlendirilmektedir. (...) Ancak toplum dürüst ve güvenilir olduğunda, onların kendi çıkarına davranmaları topluma fayda sağlar.

    Şeyleri aralarında değiş tokuş etme güdüsü insanları hayvanlardan ayıran şeydir. (...) Bütün bu değiş tokuşun sonuçlarından biri, insanların belli mesleklerde uzmanlaşmasıdır. Bir "iş bölümü" ortaya çıkar. (...) Smith'in bunları yazdığı sırada iş bölümü de yeni biçim alıyordu. Britanya'da iş adamları, gücünü devasa su çarklarından alan fabrikalar kurmuştu. Bazı fabrikalar birkaç katlıydı ve içinde yüzlerce insan çalışıyordu. Her bir bölmede aletler vardı ve işçiler üretimin özel bir aşamasını yerine getiriyordu. Smith, uzmanlaşmış emek gücünün ekonomideki verimliliği nasıl iyileştireceğini açıklamıştır.

    (...) Smith'e göre, bir ulusun zenginliği, o ülke ekonomisinin insanlar için ürettiği faydalı mallar -buğday, bira, gömlek, kitap vs.- toplamıdır. Günümüz ekonomistleri de bu konuda farklı düşünmemektir.

    Smith, o tarihte doğmakta olan, iş bölümüne ve öz çıkara dayalı yeni bir ekonomi vizyonuna sahipti. O, birçoklarına göre bir bilgedir; özellikle de piyasaların her şeye hükmetmesi, hükümetlerin mümkün olduğunca az şey yapması, ve iş çevrelerinin ne istiyorsa yapması gerektiğine inananlar için. Ulusların Zenginliği'nin basımı üzerinden iki asır geçtikten sonra, Amerikan Başkanı Ronald Reagan, Smith'ten esinlenerek bu kitaptaki ilkeleri kendine rehber edinmiştir. Hatta Beyaz Saray yetkililerinden bazıları, üzerinde Smith'in portresi bulunan kravatlar takmaya başlamıştı.
  • - Hayır, kendimizi gereksiz işlerden kurtarmalıyız. İnsan dinlenmek istiyor. Fabrikalar ve bilimler ona bunu sağlayamaz. İnsanın çok az şeye ihtiyacı vardır. Bana küçücük bir ev yetiyorsa ne diye kent kurmaya çalışayım? Yığın halinde yaşanan yerlerde kanalizasyonlar, su kanalları, elektrikte olmalıdır. Ama insan bunlarsız yaşamaya uğraşırsa hayat çok kolaylaşır! Hayır, biz de birçok gereksiz şey var ve bütün bunları başımıza saran aydınlardır. Bu yüzden derim ki; aydınlar zararlı bir sınıftır.