• Kafasında koca güllerle hemen akla gelen, "Bir ressam olarak doğdum" diyecek kadar kim olduğunun farkında ve "Bir fahişe olarak doğdum" diyecek kadar da cesur, hayatı mücadeleyle geçmiş bir kadın ressam..Frida Kahlo

    Frida Kahlo kitabını, biyografi sevmeyen okurlara’da şiddetle tavsiye ediyorum :) Acı gerçekleri kabullenmek ve daha ötesi onları resmetmek, her yiğidin harcı olmadığını düşünüyorum.Kendi söylemiyle” Ben sürrealist bir ressam değilim. Asla hayallerimi resimlemedim. Yalnızca kendi gerçeğimi resimledim”. Bildiğiniz üzere çoğunlukla tablolarına kendi yüzünü ve ruh halini resmettiği için diğer ressamlara fark atmayı fazlasıyla başarmıştır.Ciddi bir süreç yatağa ve tekerlekli sandalyeye mahkum olduğu halde, ne sanattan ne de hayattan vazgeçmemesi’de ayrıca taktir edilecek bir duruş.Sevdiği adam Diego Rivera’ya
    “senin sevmediklerini de sevdim ben”
    diyebilme cesaretini göstermiş ve güçlü kişiliğini ortaya koymuştur.Zor ve acı olan hayat öyküsünü okurken,insan ister istemez derinden etkileniyor...
    Keşke daha önce okumuş olsaydım dediğim kitaplardan birisi oldu:
    ”Aşk ve Acı”

    İyi okumalar dilerim..
  • Şimdi onları bekliyorum. Kısa bir süre sonra beni almaya gelecekler. Yarın sabah artık burada olmayacağım. Kimsenin bilmediği bir yerde olacağım. İster kral olsun, ister prens, isterse hükümdar olsun dünyada kimsenin bilmediği o yere, o bilinmeyen hedefe yapacağım yolculuk bana gurur veriyor. Bütün yaşamım boyunca bana gurur verecek, beni krallardan, prenslerden, hükümdarlardan bile üstün kılacak bir şey aradım. Ne zaman elime bir gazete alıp onlardan birinin resmine rastlasam, yüzlerine tükürüyordum. Mutfak raflarını kaplamak için gereksindiğim bir gazete kâğıdına tükürdüğümün farkındaydım. Gene de tükürüyor, tükürüğü öylece kurumaya bırakıyordum. Bir resme tükürdüğümü gören olsa, onu şahsen tanıdığımı sanardı. Hayır, tanımıyordum. Çünkü ben yalnızca kadının biriyim. Hiçbir kadın yoktur ki gazetede resmi basılan her erkeği tanısın. Evet, kim olursa olsun. Aynca ben yalnızca başarılı bir fahişeydim. Bir fahişe ne kadar başarılı olursa olsun, tüm erkekleri tanıyamaz. Ama tanıdığım bütün erkekler bende tek bir istek uyandırdı: elimi kaldırıp yüzlerine okkalı bir şamar indirmek. Ama korktuğum için elimi hiç kaldırmadım. Korkum, bana bu hareketin çok zor olduğunu düşündürüyordu. İlk kez elimi kaldırdığım ana kadar bu korkudan nasıl kurtulacağımı bilmiyordum. Elimin bir kez aşağı yukarı hareket etmesi bu korkuyu yok etti. Bunun çok kolay, sandığımdan daha kolay bir hareket olduğunu kavradım. Artık ellerim, onların yüzüne şiddetli bir tokat indirmek için havaya kalkabiliyordu.
  • Bütün insanlar, ahlak adına başkalarını itham etme kuvvetini, bizzat kendilerini bilmeyişlerinden alıyorlar. Kendilerini bilselerdi ithamları nefislerine çevrilir onları yetiştirecek azab ile ıztırabın mayası olurdu. Hz İsa'nın Mart ismindeki fahişe kadını taşlayan halka çevrilip; "içinizde kim temizse ilk taşı o atsın" deyişindeki hikmeti anlarlardı
  • Bütün bu insanlar, ahlak adına başkalarını itham etme kuvvetini, bizzat kendilerini bilmeyişlerinden alıyorlar. Kendilerini bilselerdi Hz. İsa'nın Mart ismindeki fahişe kadını taşlayan halka çevrilip; "içinizde kim temizse ilk taşı o atsın" deyişindeki hikmeti anlarlardı.
  • ~~ İranlı yazarın hikayesi ~~

    "Mitingler düzenlemeye başladık ama iş işten geçmişti"

    “Merhaba,

    Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

    Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardan ve mollaların, demokrasi getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçilerden biriyim.

    Evet, bize Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti… Demokrasi gelecek, kimse fikri ve siyasal görüşü yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

    14 Ocak 1979 tarihinde Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk. Fakat mitingde dikkatimi çekti; kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyorsa mollalarca dövülüyordu.

    Pek üzerinde durmadık, "hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" dedik. Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

    Haberi ciddiye almadık; "üç beş meczup" dedik…

    Bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde durmadık. "Ufak tefek şeyler" dedik… Toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesin istiyorduk.

    Biz bunları söylerken, “kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları” gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı. "Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

    Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi. Kadının giyim sorunu, ana çelişkiye ve emperyalizme karşı verilen mücadeleye zarar veriyordu. Peçesiz sokağa çıkan kadınlar, gözümüzün önünde dövülüyordu. Yüzlerine kezzap atılıyordu.

    Biz ise hala büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak, Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşuyorduk.

    “GEÇİŞ SANCILARI” DEDİK…

    Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitapevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu. Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

    Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içenler, kırbaç cezasına çaptırılıyordu. Toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama devamı geliyordu.

    Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına izin yoktu.

    Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

    Aslında birçok kadının üye olduğu dernekler vardı. Onlar da kendi çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması, eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı. Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

    REFERANDUM OYUNU

    Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dâhil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti. Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

    Mollaların en iyi bildiği şey siyaset stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman gündemi değiştiriyorlardı. Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?" Halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkemde; “İslam Cumhuriyeti istiyor musunuz” diye soruyorlardı; sonuç beliydi gerçi…

    "İSLAM’A EVET Mİ, HAYIR MI DİYORSUNUZ?"

    Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

    Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

    Sonuçta; "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

    Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişiydi… Oysa 20 milyon içinde biz (yetmez ama evetçilerin de) oyu vardı. Ama artık sesimizin çıkmasına izin yoktu…

    Güçlendikçe saldırganlaştılar.

    Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattılar. Sonra "Keyhan" Gazetesi’ne sıra geldi; baskıyla muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar. Olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık ama iş işten geçmişti; insanlar yılmış, korkmuştu. Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

    Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Tam tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı. Örtünmek moda oldu! Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

    Solcu, demokrat ve milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu. Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu, dört bin kişi idam edildi, milyonlarca insan yurtdışına kaçtı.

    Ben de kaçtım!

    Umarım bizim hatalarımızdan ders çıkaranlar olur…”
  • Yumuşak lüks yatakta geri çekilip bedenimi benden uzaklaşmaya bıraktım.Hâlâ genç ve erdemliydi;geri çekilecek kadar güçlü,karşı koyabilecek kadar iradeliydi.Adamın yaşamının nice yılıyla ağırlaşmış terden sırılsıklam bedeninin göğsüme abandığını hissettim.Yıllar boyu gereksinmelerinin ötesinde,açgözlülüğünü doyurmak için yemekten şişmanlamıştı. Her hareketinde aynı aptal soruyu yineliyordu:
    "Zevk alıyor musun?"
    Gözlerimi kapayıp, "Evet," diyordum.Her seferinde mutlu olup aptal gibi seviniyor, kısık sesle aynı soruyu yöneliyordu;ben de her seferinde aynı yanıtı veriyordum:
    "Evet."
    Giderek aptallığı,buna bağlı olarak da zevk aldığıma olan inancı arttı.Ne zaman evet desem aptal gibi seviniyordu,bir an sonra bedenini daha büyük bir ağırlıkla üstümde hissediyordum.Artık dayanamadım,tam sorusunu yinelemek üzereyken öfkeyle bağırdım:
    "Hayır!"
    Parayı uzattığında müthiş kızgındım.Paraları kaptığım gibi görülmemiş öfkeyle paramparça ettim.Prens bütün paraları parçalandığımı görünce,gözleri fal taşı gibi açıldı.
    "Sen cidden bir prensesmişsin.Nasıl oldu da baştan inanmadım?"dediğini işittim.
    Öfkeyle,"Ben prenses değilim."dedim.
    "Başta fahişe olduğunu sanmıştım."
    "Ben fahişe değilim.Ama çocukluğumdan beri babam,amcam,kocam,hepsi bana bir fahişe olarak büyümeyi öğrettiler."
    "Yaşam sana öldürmeyi öğretti mi?"
    "Elbette."
    "Şimdiye kadar kimseyi öldürdün mü?"
    "Evet."
    Bir an yüzüme bakıp güldü: "Senin gibi birinin adam öldürebileceğine inanamam," dedi.
    "Neden?"
    "Çünkü çok yumuşaksın."
    "Kim demiş yumuşak insanlar adam öldüremez diye?"
    Yeniden gözlerime bakıp güldü ve, "Senin bir sineği bile öldürebileceğine inanmam," dedi.
    "Sinek değil ama, adam öldürebilirim."
    Bana bir kez daha, bu sefer kaçamak bir bakışla baktı ve, "Buna inanamam," dedi.
    "Doğruyu söylediğime seni nasıl inandırabilirim?"
    "Bunu nasıl yapabileceğini gerçekten anlamıyorum."
    Elimi kaldırıp yüzüne okkalı bir tokat attım.
    "Şimdi sana vurduğuma inanabilirsin. Boynuna bıçak saplamak da bu kadar kolay işte, aynı hareketi yinelemek yeterli."
    Bu kez bana baktığında gözleri korku doluydu.
    "Belki şimdi seni pekâlâ da öldürebileceğime inanmışsındır,çünkü bir böcekten farkın yok; bütün yaptığın açlıktan ölen insanlardan aldığın paralan fahişelere yedirmek," dedim.
  • Kızımı Kurtarın, Kenzie ve Angie serisinin 4.kitabı. Yayınevi her zaman yaptığı gibi, seriye ortadan başlamış. Şaşırdık ki? Tabii ki hayır! Kitabın ismi de Kızımı Kurtarın ama isme aldanmayın. Hayal ettiğinizden bambaşka bir kurgu bekliyor sizi. Evet kitapta kaçırılan bir kız çocuğu var fakat asıl verilmek istenen mesaj çok farklı...
    Her gün binlerce çocuk kayboluyor. Dünya geneline bakınca tablo ürkütücü. Bunların bi kısmı bulunuyor. Yeterince ailesi tarafından ilgi görmeyen, evden kaçan çocuklar oluyor bunlar. Ya bulunmayan çocuklar...
    Çocukları kaçıranların büyük bir kısmı da sübyancılardan oluşuyor.
    Dünyada her yıl 2,5 milyon çocuğun kaçırılarak satıldığı ve bunun yarısının da kız çocuğu olduğu tahmin ediliyor. Raporlara göre her yıl neredeyse yüzde 100’lük bir artış oluyor. Her yıl 1.000 ile 1.500 bebek evlat edinilmek için insan ticareti mağduru oluyor.
    Avrupa Birliği ülkelerinde yaklaşık 200 ile 500 bin arasında çocuk fahişe bulunduğu tahmin ediliyor. Bunların üçte ikisi Orta Avrupa ülkelerinden geliyor.
    ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, çocuk kaçıran mahkûmlar orta yaş altında ve yüzde 98’i erkek. Yine mahkûmların çoğunun geçmişinde en az iki hapishane deneyimi mevcut. İstatistiklere göre daha önce çocuk kaçırmış olanların bu suçu tekrar işleme olasılıkları çok yüksek. Çocuk kaçıranların yüzde 20’sinin bir suç ortağı bulunuyor. Yabancı tarafından kaçırılan çocuklar genellikle cinsel saldırı sonrası öldürülüyor. Öldürmeler ilk 3 saatte oluyor. Öldürme oranı yüzde 91.
    Sırlarla sürprizlerle dolu bir kitaptı. Aslında kitabı okurken şunu düşündüm; önemli olan çocuk mu dünyaya getirmek, yoksa onları dış dünyaya karşı korumak mı? Çocuklarımızı bir ebeveyn olarak nasıl koruyabiliriz? Kayıp her çocukta sapığı suçlayıp yerden yere vururuz. Ya ebeveynler... Onların hiç mi suçu yok. Az bi rahat edeyim diye düşünüp sokaklara saldıkları çocukların her türlü tehlikeyle karşı karşıya olduklarını niye idrak edemezler.
    Kayıp çocuklarda suçlu kim?
    Ebeveynler mi? Çocuğun kendisi mi? Yoksa çocukları kaçırıp farklı emellerine hizmet ettirilen sapıklar mı?..
    Her gün kayıp cocuk haberleri izler olduk. Ya bizim duymadıklarımız, görmediğimiz.
    Kitaba biraz duygusal yaklaştığımın farkındayım. Fakat ne acıdır ki her anne anne, her baba da baba değil. Buna birçok örnek verebilirim; bebeğini evde bırakıp tatile giden ve bebeğin açlıktan ölmesine sebep olan anne, sevgilisiyle kendini görünce babasına her şeyi anlatır korkusuyla çocuğu dövüp arsaya atarak ölümüne sebep olan ve günlerce manşetten inmeyen Diber Fırtına olayı, karısına sinirlenip ceza vermek için iki evladanı öldürüp intihar eden baba ve yıllar önce Uğur Dündar'ın sunduğu bir programda, sırf babaya benziyor diyerek 1,5 yaşındaki kızına eziyet ederek öldüren bir cani anne...
    Her gün bir sürü çocuk kayboluyor. Okula giderken, sokakta oynarken, yanlış zamanda yanlış yerde bulunan ve küçük bir gaflet anında. Kim bilir hangi toprağın altında yatan minik bedenler, hiç yaşamamışcasına ortadan kayboluveren cocuklar, sokaklarda ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşan sübyancılar...
    Herkese öfkeliyim ama herkese. Kendime bile. Bu çocuklara yardım edemeyip koruyamadığım için. Ülke olarak koruyamadığımız icin. Caydırıcı cezalar olmadığı için. Bu çocuklar zamanla unutulduğu için...
    Kitapta her şey net bir şekilde anlatılmış. Kaybolan çocukların akibeti, travmalar, insanların vicdansız oluşu.
    Son 150 sayfaya kadar normal seyrinde ilerlerken, sonraki sayfaları tiksinerek, üzülerek, dehşete kapılmış bir şekilde okudum. Rabbim tüm çocuklarımızı; sapıklardan, ırkçılardan, hastalıklardan, ilgisiz ebeveynlerden, dayaklardan, dilendiren anne babalardan korusun...