• BÜYÜK MUTASAVVIF Beyâzidi Bistami HAZRETLERİNDEN(!);

    “Allah’a andolsun ki benim bayrağım Muhammed’in bayrağından daha büyüktür! Benim bayrağım nurdur. Altında bütün insanlar ve cinler ve peygamberlerden olanlar bulunuyor.”
    “Benim bir benzerim ne gökte bulunur; ne de benim sıfatlarımın bir benzeri yeryüzünde bilinir!”
    “Musa Peygamber, Allah’ı görmek istedi. Ben ise Allah’ı görmeyi değil, Allah beni görmeyi irade buyurdu!”
    „Öyle bir deniz geçtim ki, Peygamberler onun kıyısında durdu. „
    „Cehennem dediğin nedir ki?, Onu görsem hırkamın ucuyla söndürüveririm.“
    „Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim.“ Ne de büyük zuhurum var.“
    „ Allah beni bir defa yükseltti, önüne oturttu ve bana şöyle dedi: „Ey Ebû Yezid, yaratıklarım seni görmeyi arzuluyorlar.“ Bunun üzerine ben dedim ki; „Beni vahdaniyetinle donat ve Sen`in benlik elbiseni bana giydir ve beni ehadiyetine yükselt, ta ki, yaratıkların beni gördüklerinde diyebilsinler: „Seni( yani Allah`ı ) gördük ve Sen O`sun“ Fakat Ben (Ebû Yezid) orada olmam“, Hak`kı Hak`la gördüm, ve bir zaman Hak`da Hak`la birlik oldum. Ne nefes, ne dil, ne kulak, ne başka birşey vardı. Vakta ki, Tanrı kendi nurundan bana göz verdi, o zaman O`na O`nun nuruyla baktım ve O`nu kendi bilgisiyle gördüm, O`nun lutfunun diliyle, kendisiyle görüştüm: „ Seninle benim hâlim nasıldır ?“ dedim. Bana „Ben seninle senim. Senden başka Allah yok“ dedi....
    (Daha neler neler..)

    KAYNAK;
    -Gölpınarlı, 84 : Sülemi, 13 : İbn Haldun, 59, 121,153 : Fahri, 193
    -Güngör 255, 256 [Prof. Dr. Erol Güngör, İslam Tasavvufunun Meseleleri, Ötüken yy. ist. 1982]
    -Bayazidi Bestami ve İslam Tasavvufunun özü, Celal Yıldırım, Demir Kitabevi, Aralık 1978 baskısı, sayfa 263
  • "Hayata maruz bırakıldım , yaşamak bir zorunluluk halini aldığında..." diye söyleniyordu, sigarasından derin bir nefes aldı, o anki duruşuyla Mazhar Osman hastane bahçesindeki ünlü "düşünen adam" heykelinin kusursuz bir kopyası gibiydi ..

    Heykelin hikayesi uzun fakat zamanın başhekimi açılışta röportaj için hazır bulunan gazetecilerle aralarında geçen şu diyalog ile heykelin hislerine kısmen tercüman olmuştur,
    "Heykel tamamlandıktan sonra gazeteciler hastane başhekimi Fahri Celal Göktulga’ya, bu heykelin bir akıl hastanesinin bahçesinde bulunmasının neyi ifade ettiğini sorarlar. Göktulga yarı şaka yarı ciddi gülümseyerek “Hastane dışındakilerinin durumu içeridekilerden daha kötü, bu heykel onların durumu ne olacak diye düşünüyor” şeklinde yanıt verir."

    Münferit
  • Dedim ya, İstanbul kentinde deliyi akıllıdan ayırmaya kalkışmak için zır deli olmak lâzımdı ve o çılgınlığı, insanca, mertçe, sanatkârca yürütüyordu Fahri Celâl.
  • Matematiğin Özelliği

    Malumdur ki ele alınan her konunun yani objenin, olgunun, sürecin bir biçimi bir de içeriği vardır Aynı şey matematik için de geçerlidir. Onun biçimini geometri, içeriğini aritmetikte buluruz. Buna göre geometri hareket, süreklilik, değişirlik, zamanlılıktır. Buna karşılık aritmetik durallık, süreksizlik, değişmezlik, mekânlılıktır.

    Platon biçimi, hareketi, sürekliliği, değişirliği, zamanlılığı esas aldığından kendi okuluna gireceklerin geometri bilmesini zorunlu kılmıştır.

    Buna karşılık Pythagoras matematiğin içeriğini esas aldığından aritmetiği öne almıştır. Bu suretle matematik yani geometri ve aritmetik bir arada düşünülürse bunlar bir çelişkiyi taşırlar. Zaman mekân, süreklilik sürgitsizlik, devingenlik durallık, değişirlik değişmezliktir.

    Bu durumda ya geometri aritmetiği ayrı ayrı almak, ya da ikisini bir arada alarak çelişkiyi ortadan kaldırmak gerekir. Bu çatışkan durumların bir arada alınıp çözümlenmesine dichotomique yöntem diyeceğiz.

    Uzun zamanlar bunlar birbirinden ayrı çelişir şeyler olarak ele alındı. Oysa geometriyi aritmetiğe, aritmetiği geometriye dönüştürme, diğer bir deyimle, bunları özdeşleştirme konusu ortaya çıktı. Bunu Descartes Kartezyen Koordinat Sistemi’yle gerçekleştirdi. Bu suretle bunları birbirine dönüştürdü. Matematikte ilk devrim böylece gerçekleşmiş oldu.

    Artık geometri ile aritmetik arasında bir çelişkiden söz etmek anlamsızlaştı. Geometride hiç bir emek harcamadan aritmetikteki ilerlemelerin geometriye, yine aritmetikte hiç bir emek harcamadan geometride elde edilecek sonuçlan aritmetiğe uygulamak mümkün hale geliyordu. Böylelikle aritmetik-geometri çatışması da ortadan kalkıyordu.

    Ben bunlardan aritmetiğe (hesap, cebir, analiz) öncelik ve üstünlük tanıdım. Geometriyi ihmal ettim. Aşağı yukarı yakın arkadaşlarım da bu yolu seçtiler. Geometriyi ya da aritmetiği esas alınca artık çatışkanlık ilk bakışta ortadan kalkmış oluyordu. Gerek aritmetik ve gerekse geometri kendi içinde tutarlı idi. Oysa gerek geometri ve gerekse aritmetik ayrı ayrı, kendi içinde de çelişkili idi. Geometride yapılan çalışmalarda görünürde birbirleriyle çatışır çeşitli geometriler ortaya çıktı. Bu birbiriyle çatışan geometriler kendi içlerinde tutarlı fakat birbirleriyle tutarsızdılar. Örneğin bir üçgenin iç açılan toplamı Öklit geometrisinde 180°, Luboçevski, Riemann geometrilerinde 180°’den farklıdır. Şimdi sorun biz bu üç farklı geometrilerden hangisini esas alacağız ve bu çatışkanlığı nasıl çözümleyeceğiz?

    Bu çatışkanlığı Poincare Fucheen fonksiyonlarıyla çözdü. Bu suretle Öklit geometrisini diğerlerine, diğerlerini de Öklit geometrisine dönüştürdü. Bu suretle Descartes’m aritmetiği geometriye, geometriyi aritmetiğe dönüştürme işinin bir başka şeklini Poincare Öklit geometrisini diğer geometrilere, diğer geometrileri de Öklit geometrisine dönüştürmekle gerçekleştirdi. Bu suretle geometriler arasındaki çatışkanlık ortadan kalktı. Böylelikle Poincare matematikte ikinci devrimi gerçekleştirmiş oluyordu.

    Geometride görülen çatışkanlığın benzeri aritmetikte de vardı. Şimdi bunu ele alalım.

    Malumdur ki iki tür sayı vardır: 1— 1,2,3... vb gibi niceliği değerlemeyi gösteren kardinal sayı, 2 — l 2., 3., vb... gibi şurayı yani değerlendirmeyi gösteren ordinal sayı. Bunlardan birincisi durallıkta (mekân) soyutlamada, İkincisi devingenlikte (zaman) soyutla madadır. Zaman ve mekân çelişkisi burada tekrar ortaya çıkar. Öte yandan niceliksel sayılar yapılan işlemler yani toplama çıkarma, çarpma, bölmeler ile sıra sayıları üzerinde yapılan işlemler özdeş tutulmakta ve bu suretle aritmetikte iki çeşit, bir bakıma çelişki, bir bakıma çatışkanlık ortaya çıkar. Gerek niceliksel ve gerekse de sıra sayıları sonsuza kadar gidebilir. Çünkü belli bir niceliğe bir tane daha eklenirse bu mümkündür. O halde ortaya matematikte sonlu ile sonsuz sayılar çelişkisi çıkar. İkincisi matematikte soyutlamalar yapılırken e! de edilen sayılar üzerindeki işlemde sayıların soyutlandıkları cinsler önem taşır. Bu cinslere göre işlemler yapılır. Yani üç elma ile beş karpuz toplanmaz. İşleme konmaz. Ancak üç elma ile beş elma arasında işlem yapılır. Şimdi çeşitli cinsten unsurlan işlem yapabilecek şekilde matematiği geliştirmek gerekir

    Aritmetikte beliren sonlu ve sonsuz çelişkisini meta-matematik, aksiyomatik yolla ortadan kaldırmıştır. Bunu yapanların başmda Hilbert gelir. İkinci bunalımı yani üç elma ile beş karpuz arasında işlem yapmayı cümle teorisi sağlamıştır. Bunun kurucusu da Cantor’dur. Ben aritmetikte çalışmalara başlarken bu Hilbert ve Cantor’un çalışmalarını esas aldım ve o doğrultuda çalışmalara başladım. Bu yolla «süreç»in sürekli ligi ve süreçte bir aşamadan diğer bir aşamaya kuvantum sıçraması ile geçilebileceği görüşüne vardım. Bu suretle sürekli devrim görüşüne geldim. Bu konuyu bir başka incelemede ele alacağım Şimdi, sosyal çabalarıma geleyim.



    * Öğrenci Dernekleri ve Öğrenci Olayları

    1908 Meşrutiyet devriminden sonra öğrenci dernekleri ve öğrenci olayları almış yürümüştür. 1908’den sonraki öğrenci dernekleri ve olayları kesin olarak ya İttihat ve Terakki niteliğini ya da Türk Ocağı niteliğini taşırlar. İttihat ve Terakki niteliğini taşıyanlar ya Hürriyet ve İtilaf fırkasına karşı olma ya da Büyük Kabine’yi devirme doğrultusunda çaba göstermişlerdir. Buna karşılık, Türk Ocağı doğrultusunda olan öğrenci dernekleri ve öğrenci olayları, yine İttihat ve Terakkici olma nitelikleri mahfuz kalma şartıyla Türkçü, Turancılardır. Hürriyet ve İtilaf doğrultusunda olan öğrenci demekleri ve öğrenci eylemleri yok gibidir. Ancak, Hasan Fehmi’nin öldürülmesini protesto niteliğinde cereyan eden öğrenci olaylarında, ileride Hürriyet ve İtilafçı nitelik kazanacak gençler, önemli roller oynamışlardır. Fakat bu nevi olaylar pek azdır. Esas itibariyle öğrenci demekleri ve öğrenci olayları hep İttihat ve Terakki damgasını taşırlar.

    Mütareke yıllarındaki öğrenci olayları ve öğrenci dernekleri ya doğrudan doğruya ya da Türk Ocağı yoluyla İttihat ve Terakkî’ye bağlı idiler. Cumhuriyet Türkiye’sinde de öğrenci dernekleri ve öğrenci olayları CHP ile bağlantılıdır. Ancak, CHP içinde İsmet Paşa-Rauf bey çatışmasında öğrencilerin ve öğrenci derneklerinin mühim bir kısmı Rauf beyden yana olmuşlardır. İsmet Paşa, CHP’ye hâkim olunca Rauf beyden yana olan gençler ve dernekler mimlenmiş, gelişmeleri önlenmiştir. Diğer taraftan Türk Ocağına bağlı öğrenci dernekleri de İsmet Paşanın tutmadığı derneklerdi. Çünkü bunlar Turancı idiler. Oysa İsmet Paşa, Turancılığın karşısında idi. Bütün bu nedenler CHP’yi öğrenci demekleriyle ilgilenmeye, onlara el koymaya itiyordu. Benim Yüksek Mühendis Mektebine girdiğim yıl (1928) CHP öğrenci derneklerine ve MTTB’ne el attı. Gerek MTTB’nin ve gerekse öğrenci derneklerinin idare heyetine gireceklerin CHP üyesi olmalarını önerdi. O tarihte öğrenci, idare heyeti üyesi ise, CHP’li olmasa da, CHP otomatik olarak parti üyesi sayıyordu. Yine o tarihlerle MTTB’nin milli eğitimden, Fakülte Talebe Cemiyetlerinin de üniversiteden bir ödenekleri vardı. CHP’nin isteklerine muhalefet halinde derneklerin bu ödeneklerinin kesilmesi ihtimali de vardı. Gerek MTTB ve gerekse öğrenci dernekleri CHP’nin demek yöneticilerini seçmek isteğine olumlu karşılık verdiler. O tarihlerde MTTB idare heyetinde bulunanlar arasında Tahsin Bekir Balta (CHP Çalışma Bakanı), İbrahim Öktem (CHP Milli Eğitim Bakanı) ...vb. bulunuyorlardı.

    Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti idare heyeti de CHP’nin isteklerine olumlu karşılık vermişti. Bu durum beni çok üzmüştü. Özgürlüksüzlüklere karşı, tek başıma mücadele edeceğime dair, vicdanıma karşı verdiğim sözü hatırladım. Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetini, CHP’nin hegemonyasından kurtarmak, ona özgürlük sağlamak benim için bir namus borcu idi. Peki, bunu nasıl sağlayacaktım?

    Bunun için elimde tek imkân, Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetini olağanüstü bir kongreye götürmek, bu kongrede idare heyeti kararını iptal ettirmekti. Ben, okulun birinci sınıf öğrencisi idim. Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetini olağanüstü kongreye götürmek oldukça zordu. Yakın arkadaşlarıma görüşlerimi açtım; kuvvetli bir taraftar kitlesi olduğunu gördüm. Talebe Cemiyeti üye sayısının beşte birini sağlayacağıma kanaat getirdim. Yakın arkadaşlarımla, olağanüstü kongre için imza kampanyasına geçtik. Gerekli imza sayısını topladık. Takriri idare heyetine verdim. İdare heyeti anlayış gösterdi. Verdiği karardan döndü; durumu MTTB ve CHP’nin ilgililerine bildirdi. Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetinin bu kararından sonra diğer öğrenci cemiyetleri de aynı doğrultuda kararlar aldılar. Talebe cemiyetleri konfederasyonu niteliğinde olan MTTB aynı doğrultuda yer aldı. Bu suretle öğrenci dernekleri ve MTTB CHP’ nin vesayeti altına girmedi. Dikkate şayandır ki, bu olaylar karşısında CHP’nin esaslı bir reaksiyonu olmadı. Ancak, o tarihe kadar öğrenci dernekleri, parasız olarak CHP lokallerinde olağan ve olağanüstü kongrelerini yapıyorlardı. Talebe Cemiyetlerinin olağan kongreleri tarihleri gelip çattığında, CHP, lokallerini derneklerin emrine vermedi. Dernekler, bu sefer kongreleri için toplantı salonlarını kiralama yoluna gittiler. Hiç bir salon sahibi kongre için salonunu öğrenci derneklerine kiralamadı. Bu durumda Talebe Cemiyetlerinin idare heyetlerini seçemediklerinden hali acze düştüler. T. Medenî Kanunu’na göre hukuken şahsiyetlerini yitirdiler, yıllık olağan kongresini akdetme imkânını Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti de bulamadı. Cemiyetin hukuken kapanması gerekiyordu. Bu durumda kongre aktedmeden, kapanmayı önleme imkânları olup olmadığını araştırmaya başladım. Türk Medeni Kanunu’nda bir cemiyet üyelerinin yazılı olarak ittifak ettikleri hususun kongre kararı niteliğinde olduğu hükmünü gördüm. Bu durum da ittifakla ve yazılı olarak bir idare heyeti kişileri üzerinde mutabakata varılmasıyla, Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetinin hukuken kapanmasını önleme imkânı vardı. Bu yolda yakın arkadaşlarımla konuşmalar yaptım. Görüşmelerim sonunda bunun çıkar bir yol olmadığı kanısına vardım. Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti de diğer talebe cemiyetleri gibi kapandı.

    Serbest Cumhuriyet Fırkasının kuruluşuna kadar öğrenci dernekleri CHP’nin kontrolünü kabul etmediklerinden kanunen değil fiilen kapandılar. MTTB de öğrenci derneklerinin birleşmesinden meydana geldiği için o da dolaylı olarak kapanmıştı. Hukukî nedenlerini bilmiyorum. MTTB’nin parası İş Bankasında bloke edildi, eşyası da «Muallimler Birliği»nin şimdi Çevri Kalfa İlkokulu olan binada bir odaya dolduruldu, yed-i emine verildi.

    MTTB kapanmadan önce, milli eğitim bütçesinden bir ödenek alıyordu. Bu paranın kullanım hakkı tamamıyle idare heyetinin elinde idi. Ayrıca her yıl Uluslararası Talebe Birliği Kongresine idare heyetinden sivrilen kimseler katılıyordu: Bu kişiler de CHP kadrolarına alınıyor, CHP’nin müstakbel milletvekili adayı durumuna geliyorlardı. Genel olarak MTTB genel başkanlığı ve idare heyetini ele geçirmede Tıp’la Hukuk fakülteleri mücadele halindeydi. MTTB’nin kapanmasına rastlayan dönemde, idare heyetinde hukuk fakültesi egemen durumdaydı. Başkan da, Demokrat Parti iktidarı döneminde kurulan Hürriyet Partisi’nin kurucularından Ferruh’du. Tıp fakültesi muhalefeti temsil ediyordu. Muhalefet grubu MTTB idare heyetini yani hukukçuları solculukla itham ediyordu. O tarihlerde bir de «Türk Ocağı» vardı.

    Türk Ocakları CHP’ye karşı, milliyetçi, Turancı bir kuruluştu. Bu kuruluş MTTB’nin tıbbiyeliler grubuyla birlikte hareket ediyordu. MTTB’nin, talebe cemiyetlerinin hal-i acze düşmesi dolayısıyla kongresini yapamadığı bu tarihlerde Türk Ocakları gençlik üzerinde vesayet kurmuş gibiydi. Türk Ocağı salonlarında zaman zaman üniversite gençliği adına toplantılar yapılır, solculuk tel’in edilirdi. Hemen şunu belirtelim ki bu hareketlerin hiç birine katılmadım ve bunların anlamını kavrayamadım.

    Serbest Fırka’nın kurulmasıyla öğrenci derneklerinin kongre akdi imkânı belirdi. Bu durumda Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetinin kurulması imkânı doğdu. Bende bu cemiyetin idare heyetini ele geçirme isteği belirdi. O dönemlerde, şimdiki fikir kulüplerinin ilkel biçimi olan musahabe kulüpleri vardı. Bu kulüpler yalnız Y. Mühendis Mektebinde ve Robert Kolejde vardı. Musahabe kulüplerine öğrenciler pek rağbet etmiyorlardı. Bu itibarla kolaylıkla musahabe kulübü idare heyetini ele geçirdik, ben de kulübün sivrilmiş kişisi durumuna geldim. Musahabe kulübünün sivrilmiş bir kişisi olmam dolayısıyla «Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti» idare heyetine de kolayca seçildim. Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti idare heyetinde sıradan bir kişiydim. İdare heyetinde yüksek sınıfta olan arkadaşların sözü daha çok geçiyordu. Aynı dönemde, diğer fakülte ve yüksek okullarda da talebe cemiyetleri kuruldu. Talebe cemiyetlerinin kuruluşundan sonra MTTB’nin kurulması konusu ortaya çıktı, MTTB’nin genel başkanlığına, genel sekreterliğine göz dikmiş olan Tıbbiye, Hukuk, Mülkiye, Edebiyat talebe cemiyetleri ayrı ayrı MTTB’ nin kurulması için harekete geçtiler. Bu yerlerde gözü olmayan talebe cemiyetlerini kendilerinden yana çevirmeye çabaladılar; özel toplantılar yapmaya başladılar, özel toplantıları genel toplantılar izledi. Bu genel toplantılara «Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti»ni de çağırdılar. YMMTC idare heyeti, bu bu toplantılara önem vermiyor, genellikle beni yolluyordu. Buna karşılık, genel başkanlıkta, genel sekreterlikte gözü olan talebe cemiyetleri bu toplantılara özel bir itina gösteriyorlar, temayüz etmeye çalışıyorlardı. Bu toplantılarda, ilk önce MTTB’nin hukukî-kanunî durumu ele alınmıştı. Bu konuda Hukuk ve Mülkiye farklı görüşte idiler. Hemen şunu söyleyeyim ki. Mülkiye hazırlıklı gelmişti. Bana Mülkiye’nin görüşü daha tutarlı geliyordu. Mülkiyelilerin tezi özetle şöyle idi: Herhangi bir cemiyet kanunî süresinde organlarını kuramaz, çalışamaz hale gelirse, Medenî Kanuna göre o dernek fesholmuş sayılır. MTTB de kanunî süresinde idare heyetini seçemediği için fesholmuştur. İşte bundan ötürü MTTB’nin mal ve eşyaları da «Muallimler Birliği» emanetine verilmiştir. Bu itibarla MTTB’yi biz yeniden kurmalıyız diyorlardı. Buna karşılık Hukukçular, dernek kendini feshetmedikçe hal-i acizde şahsiyetini muhafaza eder, fesholmuş sayılmaz diyorlardı. Bu itibarla yeniden MTTB’yi kurmaya gitmeye gerek yoktur. (MTTB) ’nin son idare heyeti, bizi olağan ya da olağanüstü bir kongreye çağırır, idare heyetimizi seçer, çalışmalarımıza başlarız tezini savunuyorlardı.

    Mülkiye’nin ve Hukuk’un tezlerinin pratikte yansıması şu idi:

    Mülkiyenin tezi benimsenecek olursa, MTTB’nin bankadaki parasına, yed-i emindeki eşyalarına el sürmememiz gerekecektir.

    Hukukçuların tezi benimsenecek olursa, MTTB’nin kurulması için eski idare heyetinin MTTB’ni harekete geçirmesi gerekecektir.

    Kısacası Mülkiye ve Hukuk tezlerinin yansıması, fesholmuş dernek ile, görev yapamaz duruma düşmüş dernek statülerinin pratikteki yansımasıdır.

    Mülkiyeliler, Medenî Kanunu’muza göre, fesholmuş bir derneğin mallan, aynı amaçla kurulacak yeni bir derneğe verilir, hükmünden faydalanarak. MTTB’yi yeniden kurarak, eski MTTB’nin mallarına el koyabiliriz diyorlardı.

    Konuşmalar sonucunda durum şöyle bir çözüme bağlandı. MTTB son idare heyeti, olağanüstü kongre için vilâyete müracaat edecek, şayet vilâyet bu dilekçeye olumlu cevap verirse kongre toplanıp çalışmalarına başlayacaktı. MTTB’nin son idare heyetinin olağanüstü kongre isteğine vilâyet, bu dernek münfesihtir, bu itibarla olağanüstü kongre toplayamazsınız derse, o takdirde MTTB’nin yeniden kurulması yoluna gidilmesi uygun görülmüştü. Bu durumda iş, MTTB son idare heyetini bulmaya ve onları harekete geçirmeye gelmiş dayanmıştı. Oysa ne MTTB son idare heyeti vardı ne de son idare heyeti bulunsa bile, bu heyetin böyle bir müracaat yapması ihtimali vardı.

    Bu itibarla MTTB’yi yeniden kurmaktan başka çare yoktu. Fakat, genel başkanlığı ya da genel sekreterliği garantiye almadıkça, hiç bir talebe cemiyeti bu konuda insiyatifi eline almıyordu. Neticede, MTTB son idare heyetinden Yüksek İktisad ve Ticaret Mektebinden Şahap, olağan kongre için vilâyete müracaat etti. Dilekçe olumlu karşılandı. Bu suretle MTTB olağan kongresi toplandı.

    İnsiyatifi elinde tutan talebe cemiyetleri «YMM TC» MTTB temsilcileri üyeleriyle kişisel ilişkiler kurarak bu kuruluşun oylarını kendi lehlerine kazanmaya çalıştılar ve bunda da başarılı oldular. Bu suretle Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti (YMMTC) idare heyeti üyeleri arasında çelişmeler çatışmalar başladı. Bunun doğal sonucu olarak, YMMTC idare heyeti istifa etti. Olağanüstü kongreye giderek yeni idare heyetinin seçilmesi zorunluğu belirdi. Bu tarihe kadar YMMTC’de etkisiz bir kişiydim. İnsiyatif yüksek sınıflardaki arkadaşlarımızın elindeydi. Ama idare heyetinin istifa etmesi olağanüstü kongreye gidilmesi döneminde insiyatif tamamıyle benim elime geçti. Şimdi bunun hikâyesini anlatalım:

    «Musahabe Kulübü» nün etkili bir kişisiydim. Musahabe Kulübü üyeleri de YMMTC’de etkiliydiler. «Musahabe Kulübü» arkadaşım Süfyan Özelli YMMTC ’nin idare heyetini kurma konusunda beni uyardı, kolaylıkla bir grup kurduk. Grubumuzun kurulmasında ve gelişmesinde ilk çabalar tamamıyle Süfyan Özelli’ye aittir. Süfyan’ın ciddî çalışmaları olmasaydı ne grubumuz ne YMMTC idare heyeti ve hatta ne de MTTB idare heyeti kurulamazdı. Şöyle ki: Süfyan birbiriyle anlaşabilecek, bir grup kurabilecek kişileri oldukça isabetli tespit etmiş ve ilk nüveyi kurmuştu. Bu nüvede Türkiye politika hayatına katılmış kişilerden Tevfik İleri, (rahmetli eski DP Millî Eğitim Bakanı) Şevki EErker, (eski DP Erzurum milletvekili), Cevdet San (eski DP Gaziantep milletvekili) da vardı. Grubumuza çalışma yöntemini ben şöyle teklif ettim.

    Herhangi bir seçimde seçilecek üye sayısının % 51'inin grubumuz mensuplarından, kalanının ise grubumuza mensup değil, fakat bize eğilimlilerden oluşmasını sağlayacak şekilde seçimlerde çalışmaktı. Bu suretle çalışmalarımız sırasında çalışmasını beğendiğimiz kişiyi grubumuza katabilecektik. Görüşümüze yakın

    görüşte olanları saptamada da «anket defterleri» adını verdiğimiz defterleri kullanacaktık. O tarihlerde daha çok genç kızlar arasında yaygın olan «hangi sözleri seversiniz, eşinizin boyu ne kadar olmalı» gibi soruları taşıyan «anket defterleri»ni örnek alarak sosyal sorunları kapsayan çeşitli defterler düzenledik. Bunlar arasında «hece veznini nasıl buluyorsunuz» şeklinde edebiyat sorularını içeren veya «köylünün yükselmesi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılması için ne yapılmalıdır» biçiminde sosyal soruları kapsayan «anket defterleri» de vardı ve bunları yalnızca YMM öğrencileri arasında değil, diğer fakülte ve yüksek okullara da yolladık. Bu defterleri düzenlemede iki amaç gütmüştük. Biri ankete verilen cevaplara göre bize yakın kişileri saptamak, İkincisi anket defterlerini okuyacak olanları etkilemekti. Bu etki grubumuzun mensuplarının defterlerde anket sorularına verdiği cevaplar yoluyla oluyordu. Anket defterlerimizden biri kaybolmuştu. Bu defter Tevfik İleri’nin yeni edebiyatımıza ait anket defteriydi. Defter, Tevfik’in verdiği Mülkiyeli bir öğrencide kayboldu. Bu defterdeki Tevfik’in cevabı ele geçirilerek kayboluşundan yirmi yıl sonra (1953-1954 yılları) Ulus gazetesinde Tevfik İleri’nin gençliğinde solcu olduğunu ispat etmek amacıyle yazının fotokopisi yayınlandı. İşte biz bu suretle gerek YMM’de ve gerekse diğer fakülte ve yüksek okullarda görüşlerimize yakın kişileri saptamış ve görüşlerimizi de pek çok kişilere benimsetmiştik. Bu olaylarda Süfyan’ın önemli rolü vardır. Söz sırası gelmişken biraz ondan bahsedelim: Yüksek Mimar-Mühendis olan Süfyan uzun yıllar serbest çalıştı, müteahhitlik yaptı, politikaya girmedi. 27 Mayıs 1960’dan sonra politika hayatına karışmak istedi. Metin Toker’in yayınladığı «Akis»

    dergisinde parti kurma doğrultusundaki çabaları üzerine geniş bilgiler vardır. 27 Mayıs 1960’dan sonra parti kurmada Süfyan öncülük etmiştir. O tarihlerde daha başka gruplar da ve bu arada Tahsin Demiray grubu da harekete geçmiş bulunuyorlardı. Bu gruplar birleşerek Adalet Partisi (AP) doğdu. Ancak AP’nin kapatılması halinde diğer gruplar harekete geçmek üzere yedeğe bırakıldı.

    Süfyan’m gayretiyle kurduğumuz grup YMMTC’ de en etkin gruptu, duruma tamamıyle hâkim olacağımız kanısı yaygınlaştıkça karşımızda hiç bir grup kalmadı. YMMTC olağanüstü kongresini toplamaya yetkili kişi ve organlar konuyla ilgilenmez oldular, or tada bu işi çevirecek yetkili bir tek arkadaşım vardı. Ekrem (rahmetli Ankara Bayındırlık Müdürü Ekrem Güneri. İdare heyetinden istifa etmiş olmama rağmen olağanüstü kongrenin hukukî ve idari bütün çalışmalarını Ekrem'in bana yetki vermesiyle ben yaptım. Süfyan’la beraber bir idare heyeti listesi yaptık. Süfyan görev almadı, idare heyeti başkanlığına grubumuzla ilişkisi olmayan tarafsız bir kişiyi seçtik. Bu, Nüzhet (rahmetli Mardin Bayındırlık Müdürü Nüzhet Doğan)'ti. Ben genel sekreter oldum. Tevfik de idare heyeti üyesi. Diğer arkadaşlarımız Sadık (rahmetli İller Bankası müfettişlerinden Yüksek Mühendis Sadık Taşkömür), Beşir (rahmetli Gaziantep Belediye Reisi Yüksek Mühendis Beşir Bayramoğlu) vb. idi. Bu vesileyle Talebe Cemiyetinde beraber çalıştığımız, hakkın rahmetine kavuşmuş Lâtif (rahmetli Bayındırlık Bakanlığı Yapı işleri reis muavini Lâtif Doğu), Kemal (rahmetli Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu), Mustafa (rahmetli Teknik Üniversite rektörü Mustafa İnan) arkadaşlarımı rahmetle anarım. İdare heyetimiz Arı adlı bir dergi ile bir öğrenci tüketim kooperatifi kurdu. O tarihe kadar MTTB ’nin kuruluş çalışmalarında (1928-1931) insiyatif Hukuk ve Tıbbiyede idi. Bu dönemden sonra insiyatif Mülkiye’ye geçti. Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fa kültesi) ’nin MTTB’nih kuruluşu için yaptığı ön ça lışmalara YMMTC adına ben katıldım. Fakat bu seferki katılmam, öncekilerden farklı idi. Çünkü önceki toplantılarda YMMTC’nin yürütücüleri arasında değildim. Karar verme yetkim yoktu. Oysa şimdi homojen bir idare heyetinin temsilcisi olarak bulunuyordum. İdare heyetinin ne tip kararları onaylayacağı kpnusunda kesin bir görüşüm vardı. Bu itibarla MTTB ön çalışmalarında daha atılgan hareket edebilme imkânım vardı.

    Mülkiye’nin insiyatifinde olan toplantılarda insiyatif Mülkiye’dçn Edebiyat Fakültesi’ne geçti. Geçiş şöyle oldu. Mülkiye’nin tezi uygun görülüyordu. Mülkiye’de Haluk (DP bakanlarından Haluk Şaman) ’a göre MTTB mâhiyeti itibariyle talebe cemiyetleri konfederasyonudur. Oysa tüzük bir konfederasyon tüzüğü değildir. Bir birlik statüsüdür. Bu itibarla «MTTB’nin tüzüğünün konfederasyon esasına göre değiştirilmesi gerekir» tezini öne sürdü. Edebiyat Fakültesi de bu görüşe katıldılar. Edebiyat’tan Niyazi (Prof. Niyazi Berkes), Macit (Prof Macit Gökberk) de bu görüşü daha kuvvetle desteklediler. İnsiyatif Mülkiye’den Edebiyat’a böylece geçti. Bu arada Hukukçular federasyon tezini, YMMTC de union (birlik) tezini savunduk. Bizim gerekçemiz, madem ki tüzüğümüz birlik statüsü doğrultusundadır. Buna göre MTTB’nin m? hiyetini buna göre yapalım idi. Gerçekte konfederaSyon tezi en doğru tezdi. Federasyonun savunulmasına imkân yoktu. Bizim «birlik» tezimiz de aslında geçersizdi. Ama insiyatifin Mülkiye, Edebiyat ya da Hukukta kalmaması için başka bir tez atmamız zorun- luğu vardı. Bu zorunlukla federasyon ve konfederasyon tezlerine cephe aldık. «Birlik» tezini motif olarak savunduk. Toplantıda konfederasyon görüşü benimsendi ve bu konfederasyonu kurmak üzere bir kongre yapılması uygun görüldü. Kongrede Mülkiye-Edebi- yat’m konfederasyon tezine karşı Hukuk fakültesi talebe cemiyetinin federasyon ve bizim «birlik» tezlerimiz öne sürüldü. Pek doğaldır ki büyük çoğunluk mantıksal olan «konfederasyon» görüşünü benimsedi. Bu suretle bütün talebe cemiyetleri Hukuk ve YMM (Yüksek Mühendis Mektebi) hariç, konfederasyon tezinde birleştiler. Burada hukuk Fakültesi insiyatifi ta- mamıyle yitirdiğini anladı, MTTB idare heyeti seçimlerinde Hukuk fakültesinin bir üyelik alamayacağı açıktı. MTTB üyeliğinden federasyon tezi kabul edilmediği gerekçesiyle ayrıldı. Arkadan biz de «birlik» görüşü benimsenmediği gerekçesiyle ayrıldık. Bu suretle MTTB’de konfederasyon görüşü eksiksiz olarak benimsendi. Artık MTTB’de kalan talebe cemiyetleri görüş itibariyle homojen (birtürden)’diler. Ama genel başkanlık, genel sekreterlik konusunda anlaşmazlığa düştüler. Tıbbiye’den Muzaffer (rahmetli CHP Gaziantep milletvekili Muzaffer Canbolatl’in listesi ile Mülkiye’den Haluk’un listesi seçime girdi. Sonuçta her iki listenin oylan da eşit çıktı Bu suretle MTTB’ne mensup on talebe demeğinden beşi bir yanda, beşi bir yanda idi. Hukuk veya biz MTTB’ne dönersek oyumuz idare heyetinin hangi gruptan olacağını tayin edecekti. Hukukun MTTB’ne dönmesi olamazdı. Çünkü genel başkanlığa oynuyorlardı. Oysa bizim böylE bir iddiamız yoktu. Bu itibarla bizim «birlik» tezimize ödün verilmesi halinde bizim MTTB’de yerimizi almamız mümkündü. Mülkiye - Edebiyat grubu ile birlik konfederasyon konusunda çeliştiğimiz için onların bize bir ödün vermesi mümkün değildi. Buna karşılık Tıbbiye ile herhangi bir çelişkimiz olmamıştı. Tıbbiye federasyon, konfederasyon, birlik konularında hiç konuşmamış, bizimle bir anlaşmazlığa düşmemişti. Bu itibarla bize bir ödün verebilirdi. Üstelik Tıb Temsilcisi M. Canbolat Gaziantep’in kurtuluşunun yıldönümü dolayısıyle Gaziantepli gençlerin yaptığı toplantıda mevcut tek parti-tek şef düzenini eleştirmiş ve polisçe gözaltına alınmıştı. Bu tutumundan dolayı bizim ona sempatimiz de vardı. Muzaffer ve grubunun genel başkan vekili Necmi (rahmetli DP İstanbul milletvekili Necmi Ateş) bizimle konuşarak MTTB tüzüğünün bizim savunduğumuz «birlik» esaslarına göre düzenlenmesini kabul ettiklerini ve bu programı gelecek kongreye kadar hazırlayıp, kongreye sunmayı vaat ettiler. Bizim de MTTB’deki yerimizi almamızı dilediler. Biz de MTTB’deki yerimizi aldık. MTTB idare heyetine arkadaşımız Sadık (Taşkömür)’ı seçtirdik. Bu suretle 5’e karşı 6 oyla Muzaffer’in listesi kazanmış oldu. Mülkiye-Edebiyat grubu seçimi kaybettiklerini anlayınca bu sefer bu talebe demekleri MTTB ’den çekildiler. Bu suretle daha önce çekilmiş Hukuk Fakültesini de katarsak altı talebe cemiyeti MTTB içinde altı talebe cemiyeti de MTTB dışında kalıyordu. Artık MTTB’nin yüksek tahsil öğrencilerini temsil edip etmediği bir tartışma konusu olabilecek nitelikteydi. Muzaffer’in temsil ettiği idare heyeti MTTB’nin «Muallimler Birliği» ndeki eşyaları ve bankada dondurulmuş bulunan paralarını kurtardı. Aklımda kaldığına göre bu para on bir lira dolayındaydı. Bu idare heyetinin başarılarından biri de MTTB adına bir heye,tin Anadolu’yu (Balıkesir, Eskişehir, Kütahya, Ankara, Sivas vb.) dolaşmasıdır. Bu dolaşmanın da Devlet Demiryollarında bedava olmasını ve yatılı o kulların bulunduğu yerlerde yatıp içmeyi CHP Istanbul il başkanı Cevdet Kerim İncedayı sağlamıştır. Bu heyete ben de katıldım, heyet arkadaşlarımdan hatırlayabildiklerim Muslih (Sadi Irmak kabinesinde Devlet Bakanı Muslih Fer), Perihan (Prof. Perihan Çambel’dır. Bu seyahati düzenlemede Muzaffer Canbolat ile Necmi Ateş’in hizmetleri büyüktü. Ancak seyaha tin düzenlenmesi Türkiye halkıyla üniversite gençliği arasında bir bağ kurma noktasında yetersizdi. Biz Muzaffer Necmi ekibiyle yukarıda belirttiğimiz gibi aynı doğrultuda değildik. Bu itibarla seyahatte rastlanan aksaklıkları saptamak ve kongrede bu ekibe karşı kullanmak yöntemini güdüyorduk. Ancak kongreyi beklemeden de bu eleştirilerimizi kamuoyuna sunmada bir imkân doğdu, o da o tarihlerde (1931) yeni yayınlanmaya başlanan Türkçü köycü «Atsız> adlı dergiydi. Bu derginin öne sürdüğü tezleri bizler de· benimsemiş MTTB’ne o doğrultuda bir yön vermek istemiştik. Konuya açıklık getirmek için Atsız Mecmuası üzerinde durmak gerekir.

    * Atsız Mecmuası

    Bu mecmua kendini Türkçü ve köycü olarak tanıtıyordu. Ama ne Türkçülükten ne de köycülükten ne anladığını açıklamıyordu. CHP’ye karşıt idi. Derginin Türkçülükten köycülükten ne anladığını açık lamamış olması bir bakıma CHP’ye karşıt olan gençlerin bu dergiye yakınlık göstermesini sağlıyordu. Ben

    de Tevfik de bu derginin doğrultusunda yer almıştık. Dergi CHP karşıtı (CHP’nin gerek sağında ve gerek solunda) olanları sinesinde toplamıştı. Benim ilk yazım «Atsız»da çıktı. Tevfik’in birinci yazısı «Arı»da, ikinci yazısı da «Atsız»da çıktı. Bu yazılarında T İleri Hemşinli takma adını kullandı. «Atsız»da yanılmıyorsam eğer Sabahattin Ali’nin, Pertev Naili Boratav’ın, Abdülbaki Gölpınarlı’mn da akademik olmayan yazıları ilk defa bu dergide yayınlanmıştı. Derginin Türkçülüğünü anti-emperyalistlik ve köycülüğünü de «Halkçılık» olarak anlayanlar «Atsız»ın sol kanadını teşkil ediyorlardı. Pertev Naili, Sabahattin Ali, Abdülbaki Gölpınarlı ve hatta ben bu kanattan sayılabilirim.

    «Atsız» ın Türkçülüğünü, ırkçılık, köycülüğünü de eşrafçılık, bölgecilik biçiminde anlayanlar da derginin sağ kanadını teşkil ediyorlardı. Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Safaeddin Karanakçı da bu kanattan sayılabilir. «Atsız»ın gerek sağcı ve gerek solcu kanatlarına mensup bu kişiler, bizlerden yani MTTB yürütücülerinden yaşlı idiler ve aramızda bir bağ yoktu. Biz Türkçülüğü ve köycülüğü tamamıyle bulanık bir şekilde anlıyor, Türkiye halkının saadeti biçiminde yorumluyor, CHP’nin tasfiyesi şeklinde niteliyorduk. İşte MTTB genel kongresine muhalefet grubu olarak katılan bizler doğrultumuzu bu «Atsız» mecmuadaki doğrultumuza paralel olarak getirmiştik.

    * MTTB’deki Çalışmalarım

    Eski MTTB’nin malları, yeni MTTB’nin yaşaması için gerekli maddî olanağı hazırlamış oldu.

    Bu arada MTTB’nin tüzüğünün «birlik» esaslarına göre düzenlenmesi konusunda bir komisyon kuruldu. Bu komisyonda ben raportör idim. «Birlik» esaslarına göre kongreye sunulmak üzere bir tüzük hazırladık.

    Benim esas çalışmalarım YMMTC’de oldu. Türkiye’de ilk yerli mallar mitingini 1931’in son günü biz düzenledik. Ben YMMTC idare heyetine böyle bir miting yapılmasını önerdim. İdare heyeti de uygun gördü. Diğer talebe cemiyetlerine birer mektup yazarak bu işin organize edilmesini istedik, olumlu cevaplar aldık. İşin teknik tarafını düzenleme ile ben görevlendirildim. Mitingin yapılabilmesi için kapalı bir salonun bulunması, pankartların yazılması az çok bir paraya ihtiyaç gösteriyordu. Bu işleri asgarî masrafla yapabilmek için çalışmalara başladım. «Millî İktisat Cemiyeti» başkanı Daniş beyle yerli mallar pazarı yayın ve propaganda şefi Abidin Daver beyle görüştüm. Bunlardan gerekli yardım vaadini aldım. Pankartlar için gerekli bezi ucuz bir fiyatla temin ettim. Ancak bunlar işin olumlu olabilmesi için CHP İstanbul il başkam Cevdet Kerim beyin muvafakatinin alınmasını öğütlediler. Daniş beyin tavsiyeleriyle Cevdet Kerim (İncedayı) ile görüştüm. Onun da muvafakatmı sağladım. Bu suretle Fen Fakültesi konferans salonunu temin ettik. Ayrıca millî eğitim müdürü yoluyla liseli öğrencilerin okul idareleriyle beraber bu toplantıya katılmalarını sağladık. Pankartlardaki sloganları tespit ettik. YMM öğrencileri de pankartları hazırladılar. Bizim düşüncemize göre yılın son günü Fen Fakültesi konferans salonunda kapalı bir toplantı yapılacak, Beyazıt’tan Taksim’e bir yürüyüş yapılacak, konuşmalar olacak, anıta da çelenkler konacak ve dağılacaktık. Bu mitingde biri kapalı Fen Fakültesi salonunda, diğeri Taksim’de olmak üzere her talebe cemiyetinden iki kişi konuşacaktı. Mitingin hazırlayıcısı YMMTC olması dolayısıyle ilk konuşmayı YMMTC’nin yapması, sonrakilerin de alfabetik sıraya göre olması uygun görüldü. YMMTC adına Fen Fakültesindeki konuşmayı Tevfik, Taksim anıtındaki konuşmayı da Himmet (rahmetli DP Konya milletvekili Himmet Ölçmen) yapacaktı. Yerli mallar mitingi başarıyla sonuçlandı. Özellikle Tevfik’in (İleri) konuşması büyük yankı uyandırdı, güçlü bir halk hatibi olduğu bütün incelikleriyle belirdi. Mitingdeki konuşmanın etkisiyle Cevdet Kerim Incedayı MTTB’den bir heyetin Anadolu’yu dolaşmasmı da sağlamıştı.



    Bizim YMMTC’de, Musahabe Kulübünde gösterdiğimiz başarılar kendi okulumuzun sınırlarını aşıyor, diğer okul ve fakültelerde de olumlu yankılar bırakıyordu. Bizim grubumuz genellikle Musahabeciler diye anılıyordu. Bunun nedeni Musahabe Kulübünün üyeleri olmamızdı. Anket defterleri yoluyla Yüksek Muallim Mektebinde, Edebiyat Fakültesinde, Tıbbiye’ de bize yakınlık gösteren bir arkadaşlar grubu da sağlamıştık. Bu arada Galatasaray’daki Vagon Lee şirketinde şirket müdürü orada çalışan bir Türk memura kızmış ve ona Türklüğü tahkir edici sözler söylemiş, bu durum günlük gazetelere de intikal etmişti. Yatılı okullardaki öğrenciler arasında bu haber çok fena bir tesir bırakmış, şirkete, şirket müdürüne gerekli infialin gösterilmesi uygun görülmüştü. Yatılı okullar arasında yapılan telefon görüşmeleriyle Vagon Lee’nin tahribi kararlaştırılmıştı. 1932 yılının ilk haftalarında Yüksek Mühendis Mektebi öğrencileri olmak üzere Yüksek Muallim ve Orman Fakültesi öğrencileri Galatasaray'daki Vagon Lee merkezini bastılar, polis müdürü Fehmi Kıral başta olmak üzere bi emniyet ekibi, itfaiye Vagon Lee’yi korumaya çalıştılar. Polis müdürü Fehmi Kıral bir hayli tartaklandı emniyet mensupları Vagon Lee civanndan geçenleri olayla ilişkili olup olmadığına bakmaksızın yakaladı, yakalananların sorgusunda herhangi bir ipucu elde edemedi. Bunun üzerine MTTB başkanını sorguya çekti. Gerçekten onun ve idare heyetinin ve diğer öğrenci derneklerinin bu kararla ilişkileri bile yoktu Karar demekler tarafından değil öğrenciler tarafından alınmıştı. Başkan, tahminî birtakım isimler, bu arada benim ve Tevfik’in adını verdi. Oysa hareket Yüksek Muallim Mektebinde düzenlenmiş, biz de katılmıştık. Hareketi düzenleyenlerin önde gelenlerini bugün bile bilmiyorum. Bana durumu telefonla Adnan (rahmetli millî eğitim müsteşarı Adnan Ötüken) iletmişti.

    MTTB’nin yıllık kongresi yaklaşıyordu. MTTB’den ayrılmış talebe cemiyetlerinin MTTB’ne dönmelerini sağlamak oldukça zordu. Hazırlayacağımız tüzük talebe cemiyetlerinin etkisini asgariye indirici doğrultuda olmalıydı. Tüzüğü buna göre hazırladım. MTTB üyeleri talebe cemiyetleri yani tüzel kişiler değil gerçek kişiler olmalıydı. MTTB her fakülte ve yüksek okulda üye kaydedecek, üye sayısı ne olursa olsun Yüksek Okullar ve Fakülteler MTTB’ye eşit sayıda yani 5’er delege gönderecek, bu delegeler MTTB’yi oluşturacaktı. Görülüyor ki bu işleyiş içerisinde talebe derneklerinin hiç bir fonksiyonu kalmıyor, gerçek kişilere geçiyordu, örneğin Mülkiye’de ya da Edebiyat’ta okuyup da MTTB’ne kayıtlı üye sayısı beş bile olsa kongrede fakültesini diğer fakültelere eşit haklarla bu beş kişi temsil edebilecekti. Bu tüzüğü kongreden geçirdik ve bu tüzüğe göre üye kaydı yaparak, MTTB’den ayrılmış olan Edebiyat, Mülkiye, Ticari İlimler Akademisi talebe cemiyetlerini etkisiz hale getirdik. Bu şartlarda MTTB kongresini topladık. Millî Türk Talebe Birliği idare heyetine YMM’nden biz (Tevfik, Şevki ve ben) üç kişi olarak girdik. Tevfik MTTB genel başkanı oldu. Ben ve Şevki içişleri komitesinde görev aldık.

    MTTB yeni idare heyeti CHP karşıtı olmakta ortaktılar. Ayrıca idare heyeti üyeleri billûrlaşmamış olmakla beraber hepsi de milliyetçi idiler. Esasen br tarihlerde ortada başka bir görüş de mevcut değildi ve kongrede biri bizim temsil ettiğimiz «birlikçi» görüş, diğeri de tamamıyle etkisizleşmiş mevcut yönetim kurulunca temsil edilen «konfederalist» görüş idi. Federasyon görüşü tamamen yok olmuştu. Fakat delegelerin hemen hepsi bizden, «Atsız» dergisi doğrultusunda idiler. Bunu da YMM’de (Yüksek Mühendis Mektebi) Süfyan’m kurduğu grupla gerçekleştirmiştik.

    MTTB’de ilk yapılacak işin bir dergi çıkarma olduğu kamsmdaydık. Yayın işleriyle uğraşmak üzere bir de komite kurmuştuk. Bu komitede Adnan Cahit (Ötüken), Adnan Cemil (Cemgil), Şevki (Erker), Necmi ve ben vardık. Derginin çıkarılması konusunu inceledik ve uygulamaya koyduk. Derginin adım ben «Birlik» diye teklif ettim ve komite de kabul etti. Derginin birinci sayısı aşağı yukarı doğrultu olarak «Atsız» mecmuası doğrultusunda fakat yazıların değeri bakımından onun kat kat aşağısındaydı. O tarihlerde (1933) Bulgaristan’ın Razgat şehrindeki Türk mezarlığına Bulgarların yaptığı şen’î tecavüzü protesto amacıyla bir miting düzenlemiştik. Bu olay TC sınırları dışındaki Türklerle ilişkimizin ne yönde olacağı konusunda «Birlik» mecmuası yönetim kurulu üyeleri arasında anlaşmazlık doğurdu. «Birlik» dergisinde ve MTTB’de milliyetçilik konusunun tanımlanması, incelenmesi sorununa yol açtı. Konunun açıklığa kavuşabilmesi için «Razgat Mezarlığı Olayını Protesto Mitingi»ni ayrıntılı olarak anlatalım.

    Çeşitli kitap ve gazetelerde farklı şekillerde anlatılan bu mitingin gerçek hikâyesi anlatacağım şekildedir.

    * Razgat Mezarlığı Olayını Protesto Mitingi

    Bulgaristan’ın Razgat şehrinde belediye şehir yollarını genişletmeye karar vermiş, Türk mezarlığından da bir cadde geçirmiş, ölüleri başka yere nakletmeden toprak tesviyesine başlamış, ölü kemikleri de meydanda kalmış. Bu olayı «Vakit» gazetesinde çalışan Sabri Çolakof haber olarak «Vakit» gazetesinde yayınladı. Bu haber o tarihlerde az okunan Vakit’in iç sayfalarında yayınlanmış ve hiç bir yankı yapmamıştı. Daha sonra «Cumhuriyet» gazetesi de birinci sayfada büyük başlıklarla bu haberi yayınladı. Haberin Cumhuriyette çıkması yüksek öğrenim gençliği arasında büyük bir infial uyandırdı. Vagon Lee olayında gösterilen bir tepkinin gösterilmesi gençler arasında arzulanıyordu. Mevcut MTTB yönetim kurulu gençlerin teveccüh ve itimadına sahip olduğu için bu eylemin onun tarafından konması isteniyordu. Gençler arasındaki eğilimler çeşitli idi. Bir kısmı İstanbul’daki Bulgar mezarlığının tahribini, bir kısmı Bulgar Konsolosluğunun tahribini, bir kısmı da Bulgar Mezarlığına ölülere saygının nasıl olması gerektiğini göstermek üzere çelenkler konmasını öneriyordu. Üçüncü görüşü temsil edenlerin başında ben geliyordum. Gençliğin bu galeyanı döneminde PCN (bugünkü FKB) bölümünden heyecanlı bir grup YMM’de (Yüksek Mühendis Mektebi) bizi ziyaretle, eyleme geçilmesini önerdiler. Bu gelenlerden hatırlayabildiklerim Fahri (eski CHP Samsun milletvekili Fahri Kurtuluş), Lebid (CHP eski İzmir milletvekili Lebid Yurdoğlu) vb. vardı. Mezarlığa çelenk konulmasını ve Bulgar konsolosluğu önünde bir miting yapılması görüşünü önerdim. Aradaki itirazlara karşın bu görüş uygun görüldü. Olayın da 20 nisan 1933 tarihinde yapılması kararlaştırıldı. Çelengi yaptırma işini ben üzerime aldım, Beyoğlu’da Çiçek Pazarı’ (bugünkü Çiçek Pasajı) nda Sabuncakis’e 12,5 liraya ısmarladım. Bu 12,5 lirayı YMM öğrencileri arasından toplayarak sağladım. Bu paranın 5 lirasını Himmet (rahmetli Konya milletvekili Himmet Ölçmen) vermişti Bu 5 lira onun aylık harçlığı idi

    Olayın MTTB’ne yahut da bize bağlanmaması için bir tedbir alma zorunluğu vardı. MTTB binasına giderek üyesi bulunduğum içişleri komitesiyle bu durumu görüşmek gerekiyordu. Komitemizden toplantıya katılanlardan hatırlayabildiklerim Şevki (Erzurum DP eski milletvekili), Lütfiye, ben ve MTTB genel sekreteri Şükrü Kaya (serbest dahiliye mütehassısı) vardı. Biz 23 nisan günü Razgat olayını kınamak üzere, Taşlık’ta bir miting yapmak için vilâyete baş vurulmasını, böylelikle 20 nisan mitingiyle ilişkimizin olamayacağını göstermek istiyorduk. Toplantı ve yürüyüşler yasasına göre böyle bir mitingin yapılabilmesi için o şehirde oturan üç kişinin sorumluluğu üstlenmesi gerekiyordu. Bu sorumluluğu ben, Şükrü, Şevki üstlenecek idik. Şevki 20 nisan’da, 23 nisan miting iznini almak için hazırladığımız dilekçeyi vilâyete götürürken ben ve arkadaşlarım da bir otomobille çelengi alıp Bulgar Konsolosluğu önüne gittik. Gittiğimizde büyük bir gençlik kitlesinin Konsolosluk önünde miting yaptığını gördük. Bizim amacımız bu kitleyi alıp çelengi Bulgar mezarlığına koymaktı. Konsolosluk önünde toplanan gençlerin çoğunluğu Bulgar Mezarlığına çelenk konulmasına karşı idi. Bu grup bize saldırdı ve çelengi parçaladı. Konsolosluğa yürümek istedi. Tevfik İleri (eski DP bakanlarından), orada parketmiş bir otomobilin üzerine çıkıp yatıştırıcı konuşmasıyle havayı yumuşattı ve öğrencilerin Bulgar mezarlığına doğru yürümesini sağladı. Yol boyu rastlayan ortaokul ve lise öğrencileri, sinemalardan çıkanlar ve geniş bir halk kitlesi de bize katıldı. Feriköy’deki Bulgar Mezarlığı önünde on binlerce insan toplandı. Güvenlik kuvvetleri Maçka’dan Feriköy’e kadar yolda çeşitli barikatlar kurmuş olmalarına karşın, kitleyi durduramadılar. Özellikle polis meçleriyle kitledeki Türk bayraklarının yırtılması kitlenin polislere saldırmasına kâfi gelmişti. Polis başarısız kalınca, askerden yardım istendi. Askerin müdahalesiyle Feriköy’den Taksim’e gelindi. Polis ve asker Beyoğlu’na girişi önlediğinden anıt önünde konuşmalar yapılıp dağılındı. Bu sırada sayısız polis ve genç yaralandı. Karakollar olayla ilişkisi olsun olmasın güvenlik kuvvetlerince yakalananlarla dolduruldu. Ertesi gün de MTTB idare heyeti üyeleri gözaltına alındılar. Sorgu hakimliği huzuruna çıkarılarak tutuklandılar. Tutuklanma kararı iki kategoriye verilmişti. Biri, bu mitingi düzenleyenler diğeri ise polisi dövenlerdi. Mitingi düzenleyenlerin hepsi tutuklanmadı. Tutuklanma kararı idare heyetinde olup ve mitinge katılanlara verildi. Bunlardan hatırlayabildiklerim Tevfik İleri, Şükrü Kaya, Adnan Cahit, Adnan Cemgil, Hüdai (Sayıştay daire emekli başkanlarından), Şevki Erker ve ben vardık. Polisi dövmekten tutuklananlann hiç birini tanımıyordum. Bunlardan Aziz (Türkiye Sosyalist Partisi kurucu üyelerinden Aziz Ziya Sıradağ), Behçet (Türkiye Sosyalist Partisi kurucu üyelerinden Behçet Atılgan)’le hapishanede tanıştım ve yakın arkadaşlığım başladı. Ben bu gösteriyi düzenleyenlerden kabul edilerek tutuklanmıştım. Tutuklananlann hemen hepsi öğrenciydi. Aramızda bir de öğrencilikle ilişkisi olmayan tanımadığımız birini de gösteriyle ilişkili gösterip onu da tutuklamışlardı. Ragıp Sipahioğlu adlı bu kişinin daha sonra Yassıada’da Winilex Olayı kahramanı olarak yargılandığını gördük. Ertesi gün gazeteler çelenk olayını geçiştirmişler, mezarlığın tahribi doğrultusunda çaba gösterildiğini, fakat devletin bunu önlediğini yazmışlardı.

    Diğer taraftan CHP İstanbul il başkanı Cevdet Kerim MTTB’nin olağanüstü bir toplantıya çağınlıp hapisteki idare heyeti üyelerinin yerine yenisinin seçilmesini, tutuklu bulunanlar hakkında devlet ve hükümet başkanlannm şefaatinin istenmesi görüşünü telkin etmeye başladı. MTTB idare heyetinin çoğunluğu hapiste olduğuna göre MTTB’nin yönetilmesi bir sorun teşkil ediyordu. Bu itibarla bir kuruluşun olağanüstü toplantısı ve hapisteki kişiler hakkında tedbirler düşünmesi normaldi. Ama Cevdet Kerim’in telkin ettiği görüş normal değildi.

    MTTB olağanüstü olarak toplandı. Kongrede delegelerden Zeki (Adana devlet hastanesi baştabibi Zeki Butur) idare heyetinin çoğunluğunun tutuklu olmasıyla yaz tatilinde idare heyeti çoğunluğunun İstanbul’da değil de Anadolu’da bulunmaları arasında MTTB’nin yönetimi açısından fiilî durum bakımından fark yoktur. Bu itibarla tutuklu bulunan idare heyeti üyeleri yerine başkalarını seçmeye gerek yoktur tezini savundu ve kongrece uygun karşılandı. Bu suretle Cevdet Kerim yenilmiş oldu.

    Diğer taraftan Cevdet Kerim’in tutuklular hakkında devlet ve hükümet başkanından şefaat dilenilmesi konusundaki telkinlere karşı delegelerden Namık (maalesef şimdi nerede olduğunu ve ne iş yaptığını bilmiyorum) Türkiye’de yargı kuvvetinin yasama ve yürütmeden bağımsız olduğunu, Türkiye’de âdil hakimlerin bulunduğunu ve yaptığımız mitingte millî menfaatimiz açısından haklı olduğumuzu, kimsenin şefaatine ihtiyacımız olmadığını, sadece vicdanımıza karşı sorumlu bulunduğumuz tezini öne sürdü. Aynı tez kongrece de uygun görüldü. Sanıyoruz ki Namık’ ın konuşmaları Büyük Atatürk’ün «Bursa Nutku» nu vermesinde etkin olmuştur. Kısa bir süre sonra yargıç karşısına çıkarıldık ve tahliye edildik. Bu sırada İstanbul Barosu’ndan ve diğer barolardan sayısız avukatlar fahrî vekâletimizi almak için müracaat ettiler. Biz tutuklular nezaket icabı fahrî vekâletimizi bize müracaat eden bütün avukatlara verdik. Bunlar arasında rahmetli İrfan Emin ve rahmetli Ethem Ruhi beyler görevlerini yerine getirdiler. Yargılama sırasında onuncu yıl affı çıktığından dava düşmüştür. Mitingi düzenleyenler affın kapsamına alındığı halde, polisi dövenler affın kapsamına alınmadılar, bunların hakkında kovuşturma devam etti. Polisi dövenler hakkında aleyhte tanıklıkta bulunacak kimseler çıkmadı. Tanık polisler de bazı arkadaşlarının dövüldüğünü, fakat dövenlerin bu sanıklar olup olmadığını bilemediklerini söylediler. O zamanın İstanbul emniyetinde yüsek rütbeli bir polis yetkilisi Kâmuran (emniyet emekli genel müdürü Kâmuran Çukruh) bu doğrultuda şahadette bulundu. Böylece polisi dövmekten sanık olanların hiç biri cezalanmadı.

    * Birlik Dergisi

    Hapisten çıktıktan sonra «Birlik» dergisine fikrî yön verme bir zorunluk oldu. Çünkü bazı arkadaşlarımız Bulgaristan’da Razgat şehrinde meydana gelen olay bizi değil Bulgar vatandaşlarını ilgilendirir. Bu Bulgaristan’ın iç işidir diyorlar, her ulusun ve bu arada Bulgaristan’ın da egemenliğine saygı göstermek gerektiği tezini savunuyorlardı. Diğer bir kısım arkadaşlarımız Razgat’ta Türklere yapılan olayın Bulgar vatandaşlarını değil, Türkiyeli Türkleri ilgilendirmesi gerektiğini söylüyorlardı. Şayet birinci görüş benimsenecek olursa bizim Razgat olayı dolayısıyle yaptığımız gösteri anlamsız oluyordu. İşte ortaya Türkiye milliyetçiliğinin tanımlanması gibi önemli bir sorun çıkmış oluyordu. Bu sorun en büyük yansımasını bizim «Birlik» dergisinde gösteriyordu. Çünkü «Birlik»e gönderilen yazılar arasında birbiriyle çelişir görüşler yer alıyordu. Örneğin Türk milliyetçiliğini Türkiye Cumhuriyeti sınırlan içindeki Türklerin coğrafi kültür milliyetçiliği olarak anlayanlar olduğu gibi, siyasî sınırlar söz konusu edilmeden tarihsel ülkü birliğinde görenler de vardı. Bu görüşlerin ortaya çıkmasında özellikle Tevfik îleri’nin «Birlik» gazetesinde yayınlanmak üzere o zamanlar Atsız'a Yoldaş takma adını kullanan Fethi Tevetoğlu’nun Turancı iki şiiri vesile olmuştu. Münakaşalar bir ara şiirin Turancı içeriğini unutturmuş, Atsız Yoldaş sözcüğünde yoğunlaşmıştı. Atsız Yoldaş takma adında Atsız sözcüğü Yoldaş’ ın sıfatı niteliğinde ele alınırsa bu kişinin komünist olduğunu çağrıştırabilir. Yazı kurulumuzda bu konu bir tartışma meselesi olmuş ve Fethi Tevetoğlu’nun şiiri «Atsız’a Yoldaş» biçiminde düzeltilmişti. Fethi Tevetoğlu da uzun süre adını bu biçimiyle kullanmıştı. Esasen Fethi Tevetoğlu o zamanlar yayınını durdurmuş bulunan «Atsız Dergisi» yazı ailesinden sayılabilirdi. Aynı durumdaki kişiler arasında Alparslan Türkeş ve Tevfik İleri’yi de sayabiliriz. Bir bakıma ben de bunlar arasında sayılabilirim. Ancak bunların arasında sayılmamamı gerektiren husus fikrî bir ayrılık değil, öznel, ailevî bir ayrılıktır. Bu da o tarihlerde bu grubun lideri olan Nihal Atsız’ın ailece tanıdığım eşi Mehpare hanımdan boşanmasıydı. Benim Mehpare hanımın ailesine yakınlığım ve hürmetim Nihal Atsız’ın şahsına olan sevgimden daha fazlaydı.

    «Birlik» dergisinin beş kişilik yönetim kurulunda iki kişi (Adnan Cemgil ve Şevki Erker) coğrafi kültür milliyetçiliğini, buna karşılık üç kişi (ben, Adnan Cahit (Ötüken), Necmi) de tarihsel ülkü birliği görüşünü savunduk. Konu MTTB genel yönetim kuruluna götürüldü. Orada beşe karşı altı oyla bizim tezimiz, yani tarihte ülkü birliğinin Türk milliyetçiliğine esas olduğu görüşü benimsendi. Bunun üzerine Cemgil ve Erker yönetim kurulundan istifa ettiler. Bu boşalmalar nedeniyle kısa bir süre sonra ben de MTTB genel sekreteri oldum. Gerek «Birlik» dergisi ve gerekse MTTB Türk milliyetçiliğini «Tarihte ülkü birliği» olarak anlayanların görüşünü yansıtır bir nitelik kazandılar

    Bunun üzerine şehir tiyatrosunda Türkiyeli olsun olmasın bütün Türklerin temsil edildiği bir «Türk Gecesi» düzenledik. Burada Kınm, Azerbaycan, İdil, Ural, Türkistan ve Anadolu Türkleri bölgesel ve ulusal, tarihsel, geleneksel giyim, şarkı, türkü ve oyunlarını sergiledik. Ayrıca «Birlik» in her sayısında Türklerin şimdi ve geçmişte yaşadıkları ülkeleri tanıtmaya yönelik bir yazı dizisine başladık.

    Bu arada o zamanlar Bulgaristan’daki Türklere ait avukat Halil Yaver adında bir kişinin kitapları çıkmaya başlamıştı. Ben bu kişi ile tanışmak ve dergimizde Bulgaristan Türklerine ait ondan yazılar almak gereğini duydum, rahmetli avukat Halil Yaver beyi buldum, konuşmalarımızda Halil Yaver’in kitapları kendisinin yazmadığını kitapların kendisine ait olmayıp Habil Adem’e (Naci İsmail Pelister) ait olduğunu öğrendim. Halil Yaver beni Habil Adem’le tanıştırdı. Hiç tereddütsüzce diyebilirim ki Habil Adem, tanıdığım en zeki insanlardan biridir. Ne yazık ki zekâsını hatalı yollarda harcamıştır. 1932’ de tanıdığım Habil Adem’le 1936-1939 arasında yakın ilişkim oldu.

    Bu suretle MTTB ve «Birlik» dergisi bir bakıma «Atsız» dergisinin devamı niteliğini kazandı. Bu suretle ben bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek Turancılık, Türkçülük derken İrredantist (ilk defa İtalya’da kendini gösteren coğrafi sınırlar söz konusu edilmeden bir ırkın mensuplarını bir araya getirme) bir milliyetçi oldum. Oysa bu görüşlerin temel temsilcisi olan Ziya Gökalp’ı o yıllar daha okumuş değildim. Bu yıllarda «önsöz»de adından söz ettiğim Azeri Ali Aran arkadaşımla bu konulan tartıştım. Bu konuda ilk bilgiyi ondan aldım.

    Akımlar, Kişiler, Olaylar

    Türkçülük — Turancılık — Anadoluculuk

    Komünistlik

    Azerî Ali, bilinçli bir Azerî milliyetçisi idi; Turancılığa, Türkçülüğe, irredantizm’e karşı idi. Aynca sosyalizmin de amansız düşmanıydı. Onun yoluyla birçok Türkiye dışı siyasîlerle tanıştım. Bunların çoğu Azerbaycan Müsavat Partisi üyeleri idi. Bunların hemen hepsi Türkçülüğün, Turancılığın, irredantizmin karşısında idiler. Hatta bir gün Resulzade Mehmet Ali beyle bu konuları görüşürken bana partilerinin (Ademi Merkeziyetçi Müsavat Partisi) adında adem i merkeziyetçi sıfatı bulunmasına karşın merkeziyetçi olduğunu ademi-merkeziyetin dışa yani Türk dünyasına yönelik bulunduğunu söylemişti. Resulzade Mehmet Ali bey Azerbaycan Cumhurbaşkanı Resulzade Mehmet Emin beyin küçük kardeşi idi. Mehmet Ali bey ağabeysi kadar kültürlü değildi. Rusyah Türklerden yalnızca Cafer Şeydi Ahmed (Kırımer) ile M. Sadık San’an Turancı, Türkçü, irredantist idiler.

    Kırımlılar ve Türk Ocağı ile ilişkili olanlar hariç geriye kalan bütün Çarlık Rusya’sı milliyetçilerinin Türk irredantizminin karşısında, siyasi ademi-merkeziyetçiliğin yanında olduklarını gördüm: Cafer Seydahmet Beyin anlattığına .göre «Kırım İktisadî ve coğrafî durumu yönünden tek başına yaşayamaz. İslâmî bir yol izleyerek ya Ufa Müftülüğü’ne bağlı, idari ademi-merkeziyeti ya da İstanbul Şeyhülislâmlığına bağlı, siyasi ademi-merkeziyeti seçmesi gerekir. Bunlardan birini seçmemesi halinde Ukrayna’nın egemenliğine girmesi mukadderdir. Kırım Fatih Mehmet döneminde tercihini yapmıştır. Şimdi de bu tercihi devam ettirmektedir»: İsmail Gaspirenski gibi. Buna karşılık Türkistan, Azerbaycan, Başkırdistan... iktisadi ve coğrafî yönden, devletler arası statükoya dayanarak, tek başına yaşayabilir. Bundan ötürü bunlar Türk irredantizminin karşısındadırlar. Resulzade Mehmet Emin, Sadrı Maksudof, Zeki Velidiyef, Ayaz İshakof... gibi. Cafer Seydahmet Beyin bu görüşlerini, ben tutarlı buldum.

    Diğer taraftan Türk Ocaklılar, Teşkilât-ı Mahsusacılar Türk irredantizminden yana idiler. Karabey Karabekof, Osman Hocayef, Celal Korkmazof, Neriman Nerimanof, Sultan Galiyef... gibi.

    Dikkate şayandır ki, bu Türk irredantistlerinin büyük bir kısmı komünizmi seçmişlerdir. Bunun nedenini hazırlamakta olduğum «Türkiye’de Sosyalizmin Tarihi» adlı kitabımda ele alacağım.

    Sonuç olarak Rusya’dan kaçmış milliyetçi Türklerin milliyetçiliğinin, Turancı, Türkçü, irredantist bir milliyetçilik değil, Sovyetler Birliği’nden ve Anadolu Türklerinden ayrılmaya yönelik ayrılıkçı bir milliyetçilik olduğunu gördüm. Çarlık Rusyası Türklerinden Leninci-Stalinci olanların önemli bir bölümü kesin olarak Turancılığa-Türkçülüğe karşı idi. Buna karşı Troçkici-Zinovyevci olanlar Turancı-Türkçü idiler. Örneğin Leninci-Stalinci Zeki Velidi (Togan) Türkçülüğün, Turancılığın karşısında, ayrılıkçı bir Başkırtçı komünist idi. Yine hayatı boyunca Turancılığı savunmuş olan Prof. Ali Turan (Hüseyinzade) Bakû Türkiyat kongresine Türkiye Cumhuriyeti temsilcisi olarak katılmış ve Turancılığı değil ayrılıkçılığı (Türkiye Türkçülüğü) önermiştir. Buna karşılık Neriman Nerimanof gibi Sultan Galiyefçi sayılabilecek komünistler, dünya Türkçülüğünü savunmuştur. Bu tarihlerde (1932’de) Azerbaycan Müsavat Partisi’nin Gürcü ve Ermeni göçmen politikacıları aralarında anlaşarak eski rejimi canlandırmaya, bir «Kafkas Federasyonu» kurmaya çalışıyorlardı. Oysa bu hareket Türk dünyasının parçalanması niteliğini taşıyordu. Ben Azerbaycanlıların, Kırımlılar, Türkistanlılar, İdil-Urallılarla birleşmesi ve ortak bir cephe kurması eğiliminde idim. Azerbaycanlıların Gürcülerle, Ermenilerle birleşmesine karşı idim. Bu yüzden «Birlik»in ikinci sayısında «ayrılıkçı milliyetçilik»e karşı çıkmış, Türk dünyasının ortak bir yönetime yönelinmesi, irredantizmi gerçekleştirmesini öne sürmüştüm. Yazıyı yazarken birçok Rusya Türkleri dergilerinden, ayrıca da özel konuşmalardan yararlanmıştım.

    Benim bu yazım üzerine Berlin’de Türkçe ve Almanca çıkan İstiklâl-îndependanz haftalık gazetesinde bana karşı ağır bir yazı çıktı. Bu yazıda «Birlik» dergisi, «Kadro» mecmuası ve Hakimiyet-i Milliye (Ulus) gazetesi komünistlikle suçlanıyor, bu görüşlerini doğrulayıcı kanıtlar öne sürüyordu. Kadro ve Ulus gazetesinin komünistlikle ilişkili olup olmadığı konusunu bir yana bırakalım. Gerçekte o tarihlerde, komünizme, daha doğrusu sosyalizme yakın yazılar, Kadro’da Hakimiyet-i Milliye’de çıkıyordu. Falih Rıfkı’nın da bu doğrultuda yazılan vardır. Falih Rıfkı, bilahare bu yazıların kendi fikri ürünü değil, CHP’nin emriyle yazıldığını itiraf etmiştir. «Birlik»in ve benim o tarihlerde sosyalistlikle, komünistlikle bir ilişkim yoktu. Ben o zamanlar irredantist bir milliyetçi idim. Ekonomik konularda da esaslı bir fikrim de yoktu. Ancak yabancı şirketlerin (tramvay, tünel, elektrik, nhtım...) beledîleştirilmesi görüşünde idim, «Birlik»te de bunun kampanyasını açmıştık. «Birlik»te tramvay şirketinin beledîleştirilmesiyle ilişkili bütün yazılan ben yazdım. Yazıların hepsi imzasızdır. Yabancı şirketlerin beledîleştirilmesi tezini savunmamız Berlin’de çıkan istiklâl dergisi tarafından komünistlikle suçlanmamız için yeterli bir neden olmuştu. Tramvay şirketinin beledîleştirilmesi konusundaki çabalanınız olumlu sonuç verdi. Durum bununla kalmadı, yabancı şirketlerin pek çoğu beledîleştirildi. Bu beledîleştirilme kampanyasında bir iki anımı aktarayım.

    «Birlik»in sayılarının birinde bu beledileştirilme işine dair yazı koymamıştık. Bunun üzerine ortaya birtakım dedikodular çıkanldı. Bu, bizim susuşumuz olarak nitelendi. Bunun üzerine mebuslara adlanıla yazılı birer mektup yolladık. Mektubun altında MTTB genel sekreteri sıfatiyle benim imzam vardı.

    Mebuslara posta ile gönderdiğim bu mektup gerekli yankıyı yaptı. Manisa milletvekili Refik Şevket İnce ilgili bakana bir soru önergesi verdi. Bu soru önergesinde Tramvay Şirketini denetlemekle görevli Belediye Meclisi üyelerinin şirketten bedava seyahat kartı taşıdıklarından denetimlerini gereği gibi yapmadıklarını, bizim mektuba dayanarak öne sürmüştü. Bunun üzerine polis müdürlüğünde sorguya çekildim. Mektupların gizliliğini öne sürerek mektubu yolladığım kişilerden bir şikâyet olmadıkça polisin harekete geçemeyeceği görüşünü savundum. Tramvay Şirketinin beledileştirilmesini istememizi polis müdürlüğü de tıpkı İstiklâl gazetesi gibi komünistlik olarak niteledi. Bunun da varit olmadığını anlattım. Polis ve İstiklâl gazetesinden başka CHP üst kademelerindeki kimseler de bizi komünistlikle itham etmeye başlamışlardı. Artık sosyalistliği-komünistliği okumam, öğrenmem bir zorunluk olmuştu.

    Ben genellikle ne sosyalizmden-komünizmden yana ne de onların karşısındaydım. Ancak açık bir şekilde tek parti-tek şef düzeninin opuskürizmine (görüşlerimize aykırı görüşlerin öğrenilmemesi gerektiği) karşıydım. Her fikrin serbestçe söylenmesi, açıklanması, kişilerin karşı oldukları fikri savunmalarının da bilerek olması gerekliliğini savunuyordum. Bunun için hangi görüşte olursa olsun, kişilerin opuskürizme karşı ortak bir cephe kurmaları ve onu ortadan kaldırmaları gerektiği görüşündeydim. Hemen şunu da hatırlatalım ki profesör Mustafa Şekip Tunç, Peyami Safa, Ahmet Hamdı Tanpınar da bu görüşte idiler. Özel konuşmalarımızda bu görüşü savunuyorduk. Bunlardan Peyami Safa işi özel konuşmalara değil genel alanlara geçirmek gerektiği görüşündeydi. Bu konuda yakın arkadaşlarımızla onun evinde iki toplantı yapmıştık. Rahmetli Peyami Safa’mn evinde yaptığımız bu toplantılara Tahsin (Millet Partisi İstanbul İl Başkanı İktisat Doktoru T. Kitapçı), Fikri (Yeni Türkiye Partisi Genel Sekreterlerinden Fikri Akurgal), Nihat (Kurucu Mecliste CHP Gümüşhane Milletvekili Nihat Sargınalp vb.) daha başka arkadaşlarımız katılmışlardı. Burada toplumu mutlu edecek yöntemler konusunda görüşlerimizi açıklamıştık. En çok konuşan ben ve İbrahim Arslan idik. Konuşmalarımız üzerine rahmetli Peyami Safa hepimize, «görüşlerinizde bir homojenlik yok. Abidin, Peker’e soldan, İbrahim de sağdan karşı çıkmaktadır. Ortak görüşleri Peker’e karşı olmadır. Peker ortadan çekildikten sonra siz birbirinize girip, birbirinizle mücadele edeceksiniz, bu arkadaşlığınız da çok sürmeyecektir. Sîzlere öğütlerim bu yakın arkadaşlık döneminde birbirinize yolladığınız mektupları hatta bayram tebrik kartlarını dahi saklayın, çünkü yarın size lâzım olacaktır,» dedi. Gerçekten de bu arkadaşların yollan birbirinden ayrıldı ama dostluklar bozulmadı.

    Bu toplantılarla ilgili bir hatıramızı daha anlatalım.

    Bizimle ne tarzda ve ne yolda arkadaşlık ettiğini hatırlayamadığım bir genç de toplantıya katılmış, toplantıya bir başkan seçilmesini ve zabıt tutulmasını önermişti. Bunun ne anlama geldiğini o zaman ben de diğer arkadaşlarım da anlamamıştık. Rahmetli Peyami Safa bizi uyardı. «Bu, bir toplantı değil, bir söyleşidir. Başkan seçmek ve zabıt tutmaya gerek yoktur.» Başkan seçilmedi ve zabıt tutulmadı, fakat bu genç özel olarak konuşmaları kaydetti. Dağılmadan evvel Peyami, tutulan zabıtların okunmasını rica etti. Zabıtlar okundu ve Peyami Safa bu zabıtlarda gerekli düzeltmeleri yaptı ve genç, zabıtları götürdü. Herhangi bir sorguya çağırılmadık. Peyami Safa'ya özel konuşmalarımızdan birinde opuskürizmin ortadan kaldırılmasında Marksistlerle bir ortak çalışmanın olup olamayacağını sordum. Peyami, «kesin olarak bu, olanaksızdır», dedi ve şöyle devam etti. «Nâzım Hikmet de Kerim Sadi de bu görüşe katılmazlar. Biz bu konuyu daha önce Nâzım’ın, Hikmet Kıvılcımlı’nın da bulunduğu bir toplantıda tartıştık. Nâzım kesin olarak bu görüşe karşı çıktı!» dedi. Peyami Safa’nın bu görüşünü ben yeterli bulmadım, bir imkân ve fırsat kolladım, Kerim Sadi ile görüştüm. Bu fikre yanaşmadığını gördüm ve Peyami’ye hak verdim. Şimdi Halil Yaver, Habil Adem, Hatay Erginlik Derneği, Ali İhsan Sabis Paşa, Cevat Rifat Atilhan, Akm gazetesi ve Halkevlerine ait anılarımızı sıralayalım.

    * Halil Yaver

    Halil Yaver’in kendi anlattığına göre özgeçmişi şöyledir:

    Halil Yaver aslen Bulgaristanlıdır. Küçük yaşta Türkiye’ye gelmiş ve II. Abdülhamid tarafından okutulmuş ve Kazasker (askeri hakim) olmuştur. Hukuk Fakültesinin ilk mezunudur. Diploma numarası «bir» dır. Bulgarcayı iyi bildiği için Türkiye’nin Bulgar istihbaratıyla ilgili seksiyonunda çalışmıştır. Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi)’de Bulgarca dersi okuttuğundan kitaplarına Prof. Avukat Halil Yaver d
  • ABİDİN NESİMİ



    1911’de Bingöl'ün Kiğı ilçesinde doğdu. İlkokulu Mercan Sultanisinde, Orta ve Liseyi İstanbul Erkek Lisesinde okudu, Yüksek Öğrenimini İTÜ’nün (o zamanki adıyla Yüksek Mühendis Mektebi) Su Şubesinde yaptı.

    1937-1949 yıllarında serbest çalıştı, 1949‘da Bayındırlık Bakanlığı hizmetine giren Abidin Nesimi evli ve 3 çocuk babasıdır. Kitap halindeki ilk yazısı 1933 yılında Süfyan Özelli’nin Said İsmet takma adıyla yayınladığı «9 Eylül» kitabında, ilk dergi yazısı da Atsız Mecmua’nın son sayısında çıkmıştır. Sayısız dergilerde sanata, ekonomiye ve sosyolojiye dair çeşitli yazıları yayınlanmıştır. Yayınlanmış kitapları şunlardır: -Türkiye'nin Tekamül Hamlesinde Ziya Gökalp» (1939), -Sosyalistlere Açık Mektup» (1969), -Marksçı Açıdan Kapitalizmin Analizi» (1975), -Türkiye’de Sosyalizmin Teorik Sorunları» (1976), -Nâzım Hikmet mi, Benerci mi?» (1977).



    Yayımlanacak kitapları elinizdeki kitabın iç sayfalarında adlarıyla anılmıştır.

    Önsöz

    Duyduklarımı, gördüklerimi, yaptıklarımı, kısaca anılarımı yazmayı bugüne kadar düşünmemiştim. Çünkü bunlarda bir değer görmüyordum. Oysa değerli hocam İdris Küçükömer özel konuşmalarımızda anılarımı anlatırken bunları yazmamın ve yayınlamamın yararlı olacağını söyler ve beni uyarır, yazmaya teşvik ederdi. Görüşlerine, ölçülerine son derece değer verdiğim hocamın bu uyanlarına uyarak anılarımı yazmaya karar verdim. Aynca bu karanmı gerçekleştirmemde ayrıca yaşlı olmam da bir teşvik nedeni oluyordu. Fakat bir türlü bunları kaleme almaya imkân ve fırsat bulamıyordum. Nihayet beni üç ay yatağa düşüren bir hastalık anılarımı düzenleme imkânını verdi. Bu anılarımın Türkiye’deki sosyalist-Komünist hareketlerle ilişkili kısmının bir hayli kabarık olacağı kanısına vardım. Bu nedenle bu konuları «Türkiye’de Sosyalizmin Tarihi» adlı bir kitapta toplamayı uygun buldum. Bu anılarda sosyalist- komünist hareketlere özet halinde değindim. Bu anılarımın kitap halinde gerçekleştirilmesinde, değerlendirilmesinde tek etmen çok sevdiğim, saydığım Hüseyin Draman arkadaşımın sonsuz emekleridir. Kesin olarak söylüyorum: Bu anıların toplanması, sıralanması, meydana gelmesi onun eseridir.

    Gözlem yayınevinin anılar dizisi düzenlemesi, bu dizide anılarımızın yayınlanmasını uygun bulması bu kitabın yayınlanmasını sağlamıştır.

    Ve de bu anıların bilimsel bir dünya görüşü içinde yerli yerine oturtulması yakın dostlarımızın emekleriyle gerçekleşmiştir.

    Bu anı kitabımı dedelerini hatırlamaya vesile olur ümidiyle torunlarım Cem Süer (31.5.1975) ve Banu Süer’e (5.5.1976) armağan ediyorum.

    Bu vesileyle kitabın temize çekilmesinde büyük emekleri geçen ve bu kitabın sonundaki dizinleri hazırlayan Mustafa Şahin arkadaşıma, kitabın meydana gelmesini sağlayan değerli arkadaşım Hüseyin Draman’a, kitabın yayınlanmasını sağlayan Gözlem yayınevinin değerli sahiplerine sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

    Sunuş

    Politik hayat serüvenimi, Marksizme gelişimi yazmaya ve yayınlamaya karar verdim. İlk bakışta benim politik hayat serüvenimi, marksizme gelişimi yazmam:

    (A) önemsiz, (B) mevsimsiz, (C) yayınlanması ise gereksiz görülebilir. Oysa gerçek böyle değildir. Bunun nedenlerini açıklayayım:

    A —Politik hayat serüvenimi ve marksizme gelişimi yazmam önemsiz değil önemlidir. Çünkü, genel olarak bir kişinin politik hayat serüveninin, maksizme gelişinin önemli olması o kişinin önemli politik kişi olmasına, önemli politik işler yapmış olmasına bağlıdır. Oysa ben bu nitelikte değilim. Fakat bazen önemli olmayan kişilerin de politik hayat serüvenleri, marksizme gelişleri önemli olabilir. Bu olumluluk ancak onların spesifik durumlarından gelir. Örneğin: İbnülemin Mahmut Kemal İnal politik bir kişi değildir. Ama onun politik anılannın büyük bir değeri vardır. Çünkü önemli politik kişilerle tanışmış, politik olaylara tanık olmuştur. Bu da onun ailevi durumundan doğmuştur. Bazen önemsiz politik kişilerin ve önemsiz politik aileler çocuklarının anılarının önemliliği olabilir. Bu da rastlantılardan doğar. Rastlantılardan doğan önemli olmuş olan anıları bir örnek ile açıklayayım:

    Rahmetli Rıza Nur beyin son yıllarında iki yakın dostu vardı. Biri rahmetli İffet bey(l), diğeri de bendim. Biz üç kişi hemen her hafta cumartesi akşamları Tünel civarında şimdi kapanmış olan «Viyana Pastanesi» nde buluşur sohbet ederdik. Masamıza ara sıra benim ya da İffet beyin dostları da gelirler, sohbetlerimizi izlerler, fakat konuşmalarımıza katılmazlardı İffet Bey İstanbul’un mülk sahibi ve mülklerinin gelirleriyle geçinen bir ailedendir. Hukuk mezunudur. Hiç evlenmemiştir. Hiç bir iş tutmamıştır. Zamanını siyasal kişilerle birlikte geçirmiştir. II. Meşrutiyet öncesinin ve İttihat Terakki döneminin perde arkası bütün olaylarını kulaktan dolma da olsa öğrenmiştir. Rıza Nur’un, Fuat Köprülü’nün, Enis Behiç Koryürek’in vb. yakın arkadaşıdır. Benim de o döneme ait bilgilerimin önemli bir bölümü, ondan duyduklarımdır. Gayri-menkul kiraları yetmemeye başlayınca onları satmaya başlamış, hayatının son yıllarını meyhane ve kahvehane köşelerinde, yoksulluk İçinde geçirmiştir. İttihat Terakkiye, Cumhuriyet Halk Partisi’ne, sosyalizme ve komünizme karşı idi. Ancak bu dostlarımızdan Mustafa Şekip Tunç hocamızı ayırt etmemiz gerekir. Çünkü o, konuşmalarımıza da katılır, görüşlerini açıklar ve bizi de uyarırdı.

    Günlerden bir gün masamıza rahmetli öğretmen Kâzım Sevinç bey geldi. Sohbetimiz güzel sanatlar üzerineydi. Sohbetimize Kâzım Sevinç bey alışılagelenden farklı olmak üzere katılmak, görüşlerini açıklamak istedi. Konuşmamız nasıl oldu hatırlayamıyorum, yönünü değiştirdi, günlük politikaya geçti. Kâzım Sevinç bu noktada sustu. Bu susmasını da öğretmen olmasına bağladı.

    Bunun üzerine Rıza Nur bey, Kâzım Sevinç beye hitaben: «beyefendi,» dedi, insanoğlunun her konuşması, her eylemi politiktir. Çünkü insan politik bir varlıktır.Bizim burada hiç konuşmadan dört kişi olarak oturmamız bile politiktir. (Rıza Nur, İffet, Kâzım Sevinç ve ben) Bu oturmamız konuşmamız kadar politiktir.» Kâzım Sevinç bey cevap vermedi. Vedalaşarak masamızdan ayrıldı. Sonra kendi kendime düşündüm. Rıza Nur beye hak verdim. Gerçekten farklı dünya görüşüne bağlı dört kişinin bir arada dostça oturup konuşması spesifik bir durumdur, politik önemi de büyüktür. Nitekim adını açıklamak istemediğim ölmüş bir şair kişi, ilgili daireye bizim sohbetlerimizi (Rıza Nur, Mustafa Şekip, İffet, Abidin Nesimi) Türkiye’nin sağ ve sol unsurlarının mevcut iktidara karşı bir komplo (!) hazırladığımız biçiminde bir rapor düzenlemiştir.



    Kâzım Sevinç bey cevap vermedi. Vedalaşarak masamızdan ayrıldı. Sonra kendi kendime düşündüm. Rıza Nur beye hak verdim. Gerçekten farklı dünya görüşüne bağlı dört kişinin bir arada dostça oturup konuşması spesifik bir durumdur, politik önemi de büyüktür. Nitekim adını açıklamak istemediğim ölmüş bir şair kişi, ilgili daireye bizim sohbetlerimizi (Rıza Nur, Mustafa Şekip, İffet, Abidin Nesimi) Türkiye’nin sağ ve sol unsurlarının mevcut iktidara karşı bir komplo (!) hazırladığımız biçiminde bir rapor düzenlemiştir. Mekteb-i Mülkiye’den (Siyasal Bilgiler) Mustafa Şekip bey hocamızın arkadaşı olan adını açıklamak istemediğimiz ilgili daire başkanı, raporu tebessümle karşılamış, durumu da hocamıza anlatmış, hocamız da bunu bize aktarmış ve bir hayli gülüşmüştük. İşte bu örneklerden hisseler çıkararak diyorum ki: Devlet örgütünde, baskı gruplarında, fikir hayatında etkili olmayan, önemsiz kişilerin de hayatlarında spesifik politik durumlar olabilir. Onların politik hayat serüvenleri de, marksizme gelişleri de önem taşıyabilir, bu kişilerin anılarının yayınlanması da önemli olabilir.





    1. Mustafa Şekip Tunç, psikoloji profesörü idi. özgür düşünceli, ileri görüşlü bir kişi idi. Serbest Cumhuriyet Partisi’ ne girmiştir. CHP’ye karşı idi. Genç sanatçıları, düşünürleri uyarmayı, onları yetiştirmeyi çok severdi. Bana birçok konularda hocalık etmiştir. Genç sanatçılardan rahmetli Celal Sılay’a, Necip Fazıl Kısakürek'e çok önem verirdi. Onlarda edebi bir değer görürdü. Beyoğlu Istiklal Caddesindeki Atlantik Şarküterisi olan yerde Petrograd pastanesi vardı. Degustasyon dönüşünde oraya gelirdi. Kendisini besleyen hayranlarına kavuşur, hemen söyleşiye başlardı. En yakın arkadaşı Saki Safder Bey’di. Mustafa Şekip Tunç'un masası, özgür düşünceli kişilerin toplandığı bir yerdi. Bu masaya yukarıda adı geçenlerden başka Prof. Ahmet Hamdı Tanpınar, Peyami Safa, Selmin Evrim (halen emekli psikoloji profesörü) gelirlerdi.



    2. Kâzım Sevinç Altınçağ, azınlık okullarında Türkçe öğretmeni idi. Kendi çabasıyla İngilizce öğrenmiştir. İngilizce aktüalite dergilerinden yaptığı çevirilerle on kadar dergi çıkarmıştır. Dergilerinde benim, Dr. Fuat Sabit gibi sol eğilimlilerin, ayrıca bazı sağ eğilimlilerin yazılarını yayınlamıştır. Sol eğilimli yazarların yazılarının altına kendisinin bu görüşlere katılmadığını belirten birer not koyardı.


    Hemen şunu söyleyeyim ki, hayat öykümde spesifik durumlar çoktur. Bundan ötürü hayat serüvenimi, marksizme gelişimi yazmam gerekir. Şimdi politik hayatımın ve marksizme gelişimin spesifikliğini açıklayayım:

    1. Türkiye’nin siyasal, düşünsel yaşamında önemli yerler işgal etmiş kişilerle yakın ilişkilerim, sohbetlerim oldu. Bu ilişkilerimizde, sohbetlerimizde konuşulanları yazmam ve yayınlamam tarihimizini ilmili bir dönemine ışık tutmak için gereklidir.

    Ben genel olarak özgür düşünceli, hoşgörülü bir kişiyim. Bu itibarla yakın ilişkiler kurduğum kişilerin arasında hem sağ, hem sol görüşlü kişiler yer alabilmiştir.

    Örneğin, hepsi rahmetli olan Rıza Nur, Cevat Rifat Atilhan, General Ali İhsan Sabis gibi sağ eğilimli tanınanlar; Memduh Şevket Esendal gibi Kemalist tanınanlar; Mustafa Börklüce (Sarı Mustafa), Nâzım Hikmet, Ferit Kalmuk (Telefoncu Ferit), Fuat Sabit, Cami Baykurt gibi sol eğilimli olanlar; Çolak Hayrı gibi (Kuvayi Seyyare Komünist Partisi) yönetiminde yer alanlar, Dr. Fahri Kutlar, Erzurumlu Cafer, Ahmet Cevat Emil gibi Teşkilât-ı Mahsusa’da (İttihat ve Terakki döneminde devletin gizli tedhiş örgütü) çalışmış olanlar vardır.

    Bu kişilerle geçen sohbetlerimizde edindiğim bilgiler gerçekten önemlidir. Sosyal tarihimizin belli bir dönemini aydınlatıcı niteliktedir.

    1. — 1908’den sonra Türkiye’deki gençlik örgütleri ve eylemleri, ya doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak devlet partisine (İttihat ve Terakki, daha sonra CHP’ye) bağlı idiler. Bu örgütler devlet bütçesinden ödenek alırlardı. Demeklerin yönetim kurullarını devlet partisi dolaylı ya da dolaysız tayin eder, demeklerin çalışmalarını da devlet partisi dolaylı ya da dolaysız düzenlerdi. Oysa biz CHP adaylarını devirerek MTTB yönetim kurulunu ele geçirmiştik. Bu işlemleri de tek parti - tek şef döneminde ve Recep Peker’in CHP genel sekreteri, Cevdet Kerim İncedayı’nın da CHP İstanbul il başkanı olduğu dönemde yapmıştık. Böylelikle bizim yürüttüğümüz gençlik örgütleri ve olayları CHP iktidarının en baskıcı kişilerinin yönetimi sırasında gerçekleştirilmiştir. Bu bakımdan spesifik bir durum vardır.

    Gençlerin ilk defa kendi özgür iradeleri ve kendi parasal olanaklarıyla gerçekleşen gençlik örgütlerini kurmak ve gençlik eylemlerini yapmak bizim kuşağa düşmüştür. Bizden önceki ve sonraki kuşakların eylemleri bu niteliği taşımaz. Onlar devlet partisinin iradesine bağlanmışlar, bütçeden ödenek almışlardır.

    Dikkate şayandır ki, CHP iktidarı bizi gençlik örgütlerinden uzaklaştırdıktan sonraki dönemde, biri sağ (Milli Türk Talebe Birliği, MTTB), diğeri sol (Milli Türk Talebe Federasyonu, MTTF) iki gençlik kuruluşu olmuş, bu iki kuruluşun her ikisi de bütçeden ödenek almışlar, ikisi de CHP tarafından yönetilmişlerdir. Zaman zaman bu iki kuruluş, birbirleriyle kanlı - bıçaklı hale getirilmiştir. Bu suretle iktidar, oyununu yürütmeyi başarmıştır.

    1. — 1908’den sonra Türkiye’de beliren sosyalist örgütlerin ve eylemlerin çoğunluğu asgari olarak fikren bağımsız değillerdi. Genel olarak bu hareketler Üçüncü Enternasyonal’e bağlı bir parti tarafından, ya da kendilerini Üçüncü Enternasyonal’e mensup sayan kişiler tarafından yönetilmişlerdi.

    Hemen şunu söyleyeyim ki, Türkiye’deki sosyalist eylemlerin belli bir tarihten sonra Üçüncü Enternasyonal ile ilişkileri şüphelidir. Sosyalist hareketlerin gerçekten bağımsız olanlarının sayısı pek azdır. Bunları sayabiliriz de :

    1.— Ruşen Zeki’nin sosyalist eylemleri,

    2. — Esat Adil Müstecabî’nin sosyalist eylemleri,

    3. - Mehmet Ali Aybar’ın sosyalist eylemleri,

    4. —Orhan Arsal’ın sosyalist eylemleri,

    5. — Abidin Nesimi’nin sosyalist eylemleri.



    Ruşen Zeki’nin sosyalist eylemleri özde İkinci Enternasyonal, biçimde Üçüncü Enternasyonal doğrultusunda idi.

    Esat Adil Müstecabi’nin eylemleri özde

    Üçüncü, biçimde İkinci Enternasyonal doğrultusunda idi.

    Mehmet Ali Aybar’m ve Orhan Arsal’ın eylemleri biçimde ve özde tamamıyle spesifik idi.

    Benim eylemlerim de, biçimde ve özde spesifik sayılır.



    Ben Üçüncü Enternasyonale bir zamanlar bağlı olmuş kişilerle, SarıMustafa ile, Telefoncu Ferit ile, Nâzım Hikmet ile, Hasan Ali Ediz’le Kerim Sadi, Hikmet Kıvılcımlı ile tanıştım. Onlarla konuştum. Etkileri altında kaldım. Aynca Dördüncü Enternasyonale eğilimli Fuat Sabit’le de dostluk kurdum, ondan da etkilendim. Pek doğaldır ki, bu etkileşim benim ve onların bilgi kapasiteleri oranında olmuştur. Onlarla tanışmakla düşünsel açıdan fazla bir şey kazanmış değilim, benim de onların düşünsel kapasitelerine fazla bir şey kattığımı sanmıyorum.



    Pek doğaldır ki, bu etkileşim benim ve onların bilgi kapasiteleri oranında olmuştur. Onlarla tanışmakla düşünsel açıdan fazla bir şey kazanmış değilim, benim de onların düşünsel kapasitelerine fazla bir şey kattığımı sanmıyorum.Ancak onlarla tanışmamla sosyalist bilgilerimi değil, Türkiye’deki sosyalist potansiyel hakkındaki bilgilerimi artırdım. Marksizm konusundaki bilgilerim kişisel çabalarımın ürünüdür. Bu bakımdan da spesifiktir.

    Görülüyor ki, hiç bir enternasyonalle ilişkim olmamıştır. Genellikle Marksizme iki yoldan gelindiği kabul edilir:

    1. — Sosyal mücadele ile,

    2. —Felsefe ile.

    Felsefe tarihi incelenecek olursa, marksizme sosyal mücadelelerden gelenler marksizmde daha etkin olurlar. Bunlar sosyal mücadeledeki başarılan oranında marksizmle ilgilenirler.

    Sosyal mücadelelerden değil de, felsefe çalışmalarıyla marksizme geldiğini sananlar, yine felsefe çalışmalanyla marksizmden uzaklaşmışlardır. Örneğin, Hilmi Ziya felsefe çalışmalarıyla marksizme gelmişti) ve yine felsefe çalışmalanyla marksizmden uzaklaşmıştır.



    Ben marksizme felsefenin doğayı, toplumu, insanı bir bütün olarak inceleyen ve bunu mantıkla özdeşleştiren bir yoldan (aksiyomatik’ten) geldiğim kanısındayım. Aksiyomatik bir bakıma «Yeni Olguculuk» (yeni pozitivizm) bir bakıma da «Yeni Kantçılık»tır.

    Genel olarak marksizme yeni olguculuk’tan, yeni kantçılık’tan gelinemez. Tam tersine bu yolla marksizmden uzaklaşılır. Bunun en güzel örnekleri Hilmi Ziya Ülken, Şevket Süreyya Aydemir, İsmail Hüsrev Tökin’dir. Hilmi Ziya marksizmden «Tarihi Maddeciliğe Reddiye» ile fenomenolojizme, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Hüsrev Tökin, «İnkılâp ve Kadro» ve «Türkiye Köy Ekonomisi» kitaplarıyle marksizmden V. Sombartçılığa geçmişlerdir.



    Ben marksizme felsefenin doğayı, toplumu, insanı bir bütün olarak inceleyen ve bunu mantıkla özdeşleştiren bir yoldan (aksiyomatik’ten) geldiğim kanısındayım. Aksiyomatik bir bakıma «Yeni Olguculuk» (yeni pozitivizm) bir bakıma da «Yeni Kantçılık»tır.

    Genel olarak marksizme yeni olguculuk’tan, yeni kantçılık’tan gelinemez. Tam tersine bu yolla marksizmden uzaklaşılır. Bunun en güzel örnekleri Hilmi Ziya Ülken, Şevket Süreyya Aydemir, İsmail Hüsrev Tökin’dir. Hilmi Ziya marksizmden «Tarihi Maddeciliğe Reddiye» ile fenomenolojizme, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Hüsrev Tökin, «İnkılâp ve Kadro» ve «Türkiye Köy Ekonomisi» kitaplarıyle marksizmden V. Sombartçılığa geçmişlerdir.

    Demek ki, bizim marksizme gelişimizin ve onda kararlı olmamızın bir spesifikliği vardır ve onun yazılması da yararlıdır. Bu konuyu hazırlamış olduğum «Özeleştiri» adlı kitabımda ele aldım.

    B — Politik hayat serüvenimi ve marksizme gelişimi yazmam mevsimsiz de değildir. Çünkü biz burada amaç olarak kendi politik hayat serüvenimizi değil, politik hayat serüvenimizin yardımıyla Türkiye’nin toplumsal sürecinin doğrultusunu saptamaya çalışacağız. Böylelikle marksizme geliş sürecimizin doğrultusunu da gösterebileceğimizi sanıyoruz. Çünkü toplumsal gelişme ile, düşüncenin gelişmesi arasında uygunluk vardır.

    Bugün de toplumsal gelişme ile marksist düşünçelerim arasındaki uygunluğu araştırmaya devam etmekteyim. Rasyonalizmle ampirizmin sentezini yapmaya çalışıyorum. Buna göre marksizm obje ve süjeyi bir bütünün parçaları olarak değil, bir sürecin mertebeleri olarak ele almak, bu sürecin beliren mertebelerine yani aktüs haline süje demek; henüz belirlenmemiş mertebelerine yani potens haline obje demek ve substratumu da bu mertebelere yerleştirmek potensin (gizli güç) aktüse (ortaya çıkan, beliren) dönüşümünü incelemektir.

    Bugüne değin yazdıklarımı bu açıdan bir eleştiriye tabi tutarak yanılgılarımı düzeltmek niyetindeyim.

    C — Politik hayat serüvenimi ve marksizme gelişimi yazmada ve yayınlamada bir sakınca görmüyorum. Eğer bir sakınca olabilirse, bunların başında yasal sakınca gelebilir. Oysa böyle bir sakınca da yoktur. Çünkü ben meşrutiyet sınırlarını aşmadım ve onları zorlamadım. Bu itibarla politik hayat serüvenimi yazma ile ne kendimi ne de başkalarını zor durumlara düşürmem söz konusu olamaz. Ayrıca yayınlayacaklarım devlet sırrı da değildir, sohbetlerde duyduklarımdır. Yaptığımız iş, politik anılarım yayınlamamış kişilerin anılarının bazı bölümlerini yayınlamamızdır.


    Hemen şunu söyleyeyim ki duygulanma politik yararlılığa kapılmadan, nesnel olarak bildiklerimi vermeye çalıştım. Bunu bir örnekle açıklayayım.

    Anılanının babamı öldürenlere ait kısmında (yani duygularıma kapılmamın en müsait kısmında) teskin edici ilâçlar aldım ve ondan sonra yazdım.

    Kesinlikle söylüyorum ki, anılarımı yazarken hislerime kapılmamaya çalıştım, politik yarar sağlamaya itibar etmedim, dürüstlükten ayrılmamaya gayret ettim

    *

    İlk gençliğimde gençlik örgütleriyle ilgilenmeme, tek parti tek şef yönetiminin hakkımızdaki uydurma komünistlik suçlamaları da eklenince farkına varmadan birden kendimi politik arenanın içinde buldum. Bir gün gelip politika ile ilgileneceğimi ilk defa bir arkadaşım, Azerî Ali (Ali Aran) farkına varmıştı. Ali Aran, Sovyet Rusya’dan kaçmış bir Azerî milliyetçisiydi. Yüksek Mühendis Mektebinde (Teknik Üniversite) sınıf arkadaşımdı. Azerbaycan Müsavat Partisi’ nin (illegal bir kuruluş) üyesiydi. Bu kuruluş, Sovyet Rusya’da ihtilâl çıkarıp, Azerbaycan’ı bağımsız bir devlet haline getirmeye çalışıyordu. Benim politik geleceğimi sezen, politik konularda bana hocalık eden Azerî Ali idi. Benim o tarihlerde politikayla yakından ya da uzaktan bir ilişkim yoktu. Öğrenci demekleriyle de ilgilenmem, politik nedenlere dayanmıyordu. Tamamıyle hasbî idi. Bu da ailemden aldığım eğitimin (melametin) gereği idi.

    O dönemlerde öğrenci demekleriyle ilgilenmek, ya dernek gelirlerinden çöplenmeye ya da iktidar partisinin büyükleriyle ilişki kurmaya yönelikti. Oysa bende bunların ikisi de yoktu.



    Azerî Ali, Sovyetler’den kaçma bir kişi olduğu için, anti-Sovyetikti. Sovyetler Birliği’nin teskin edilmez bir düşmanı, bir Azerî milliyetçisiydi. Konuşmalarımızda o daima Sovyetler Birliği’ni eleştirir, Azerbaycan’ın bağımsızlığını savunurdu. Marksizme özellikle değinmez ve eleştirmezdi. Bu durum hep ilgimi çekerdi. Azerî Ali, eleştirilerinde Sovyetlerin marksizmden saptıklarını, Slavizme kaydıklarını, Türk ulusuna düşmanlık ettiklerini vurgulardı. Turancılığı, Osmanlı emperyalizmi olarak niteler, Türk irredantizmini (birliğini) reddeder, merkeziyetçiliğe karşı çıkar, adem-i merkeziyetçiliği savunurdu. Onunla konuşmalarımızda Türk irredantizmi ve adem-i merkeziyet konularında anlaşamazdık. Diğer konularda onu dikkatle dinler, bilgilerimi artırmaya çalışırdım. Bir gün Azerî Ali bana:

    — «Abidin,» demişti. «Öğrenci demekleriyle kişisel bir çıkar düşüncesiyle değil, sırf hasbî, millî ve İnsanî bir düşünce ile ilgileniyorum. Yakın bir gelecekte senin Türkiye’nin politikasıyla ilgilenmen mukadderdir. Belki de Türkiye’nin önemli politik kişilerinden biri olacaksın. Ben bu açıdan senin çabalarını izliyor, onlan değerlendiriyorum. Sana şeref sözü veriyorum. Ölümünden sonra yayınlanmak üzere hakkında objektif bir eser yazacağım. Bunu benden başkası da yapamaz. Çünkü seni bu derece yakından tanıyan başka bir kişi de yok.»

    Azerî Ali arkadaşım, Azerî milliyetçisi niteliğini hayatı boyunca devam ettirdi. Oysa ben, Türk irredantizminden sosyalizme geldim. Görüş açılaraımız değişti, yakın arkadaşlığımıza gölgeler düştü ve nihayet birbirimizi kaybettik ve görüşemez olduk. Bu itibarla Azerî Ali arkadaşımın bana verdiği şeref sözünü tutup tutmadığını bilmiyorum. Şayet gençlik yıllarında verdiği sözü tutmuş ve benim için bir eser yazmışsa, bu eserinde belli bir tarihten sonra objektif kalabilmesi mümkün değildir. Azerî Ali arkadaşımın, 1955’te Uşak Lisesi müdürü ve matematik öğretmeni iken öldüğünü, ancak 1960’da öğrenebildim. Onun bir hayli yazı bırakmış olması gerekir. Bunlar arasında, hakkımda yazılmış yazılar da var mı yok mu bilmiyorum. Bundan başka bir diğer arkadaşın da hakkımda bir inceleme hazırladığını biliyorum. Benden gerekli dokümanları vermemi istedi. Hayatım hakkında başka bir çalışmanın olup olmadığını bilmiyorum.

    Burada bir noktaya değinmek isterim: Belli bir tarihten sonra, bazı meraklı vatandaşların bibliyografik, monografik, ansiklopedik çalışmalara ilgi gösterdikleri bir gerçektir. Bu meraklı vatandaşlardan bana da müracaat edip, hayat serüvenimi isteyenler de çıkmıştır. Bunlardan bazılarına hayat serüvenimi yazıp verdim. Hatta fotoğrafımı da bu yazılarıma ekledim. Bu arada, Yaşar Çimen’e de aynı işlemi uyguladım. Yaşar Çimen’in görevli bir kişi olduğunu, Z. Sertel’in hatıralarından öğreniyoruz. Bu şekilde, muhtelif kişilere verdiğim bilgilerin hemen hiç biri yayınlanmadı. Kuvvetle muhtemeldir ki, bu kişiler de Yaşar Çimen gibi görevli kişilerdir.



    Şimdi her türlü kişisel kaprislerden sıyrılarak, objektif olarak politik hayat serüvenimi ve marksizme gelişimi yazmaya karar verdim. Bu suretle karınca kararınca Türkiye’nin belli bir zaman diliminin, sosyal mücadelesinin aydınlanmasına katkıda bulunmuş olacağım. Bu konuda elinizdeki kitapla beraber, «Türkiye’de Sosyalizmin Tarihi», «Türkiye’de Sosyalizmin Bugünü ve Yarını», «Kurtuluş Savaşımız» ve «Özeleştiri» olmak üzere beş kitap hazırladım.

    Aile Çevrem

    Soyum - Sopum

    Ana ve baba tarafından Girit-Hanyalıyım. Anam tarafı Hanya’nın gecekondu semti olan Kumkapı’dan bir halk ailesidir. Bu aile, gemicilikle günlük ekmeğini çıkarırdı. Anam tarafı esmer kısa boylu mediteranyen bir ırk tipindendi. Esasen Kumkapı sakinleri daha çok kuzey Afrika göçmenleri idi. Bu itibarla, ana tarafımın da köken itibariyle bu göçmen ailelerden olması gerekir.

    Babam tarafı, Hanya’nın eşrafından sayılır. Hanya iç kale (Kastel) Kadiri tekkesi şeyhi ailesindendir. Babam tarafı mavi gözlü, uzun boylu idi. Tip itibariyle Girit’in Otokton halkından yani Minos ırkından olmaması gerekir. Daha çok Dinarik veya Alpın ırktan olması gerekir. Esasen bir tarikat ehli oluşu da bu ailenin Dinarik ırktan olmasını hatırlatır. Girit’e tarikatler daha çok Arnavutluk’tan geçmiştir.

    Türkiye toplumu tamamıyla pederşahi bir toplum olduğundan, kişi baba soyu tarafından tanımlanır. Şimdi ben de aynı yolu izleyeceğim.

    Dedem Ahmet Ata «Kalemiye Sınıfı» na intisap etmiş, dedemin ağabeysi Ethem efendi de tekkeye şeyh olmuştur. Ailece Kadiri olmamıza karşılık babam, Bektaşîliğe meyletmiş, Resmo Bektaşi tekkesine intisap etmiştir. Babam (Istihrac-ı Haydarı — Tebrişat-ı Muhiddin-i Arabi) adlı kitabının önsözünde, Resmo Bektaşi dergâhına mensup olduğunu açıklar. Dedem gümrükte ufak bir memurmuş. Ailece imkânları müsait olduğundan ikisi kız, beş çocuğuna da yüksek tahsil yaptırmıştır. Büyük amcam Ahmet Rıza veterinerdi, küçük amcam Ali, eczacı idi, büyük halam Fatma, tnas idadilerinde (Kız Lisesi) tarih, küçük halam Hatice, tnas idadilerinde edebiyat hocası idiler.

    Babam Galatasaray’da okumuş, oradan Mekteb-i Mülkiye’ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) geçmiş, oradan 1304 (1888) yılında mezun olmuştur. Hasan Çankaya’ nın «Mülkiyelilerin Şeref Kitabı»nm II. Baskısının 1304 mezunları arasında babamın hayatı hakkında oldukça geniş bilgi vardır.

    Babam edebiyata ve sosyal konulara meraklı idi. Mektebi Mülkiye sıralarında devrimci olaylara karışmıştır Bu konuda iki örnek vermekle yetineceğim.

    Babam Hukuk-ı Medeniye yazılı imtihanında, Kanûn-ı Esasi’nin vatandaşlara tanıdığı hak ve özgürlüklerin yeterli olmadığını, aklî ve nakli delillerle öne sürmüştür. Bu dersin hocası Hukukçiyan efendi, bu cevaplardan ürkmüş, okul müdürüne baş vurmuş, müdür de imtihan kâğıdının yok edilmesi ve babamın imtihana girmediği şeklinde bir zabıt tutulması ile bir çözüm (!) bulmuştur.

    Maarif Nazırı Münif Paşa’ya, Mülkiye öğrencileri bir lâyiha takdim etmişler. Yapılan incelemede, lâyihanın babam tarafından yazıldığı anlaşılmış, Taşkışla’da yargılanmış. İdari hizmetlerde çalıştırılmamak şartıyle tahsiline izin verilmiştir. Babam 13O4’te Mülkiye’yi bitirince, gümrüklerde ufak bir memuriyete atanmış. Burada çalışırken yurtdışma kaçmayı tasarlamıştır. Haliç’in tenha bir yerine ceketini ve onun içine bir intihar mektubu bırakmış ve bu suretle izini kaybettirme yolunu seçmiştir. Ceketinin ve mektubunun bulunmasıyle babamın kendini denize atarak intihar ettiği kanısı yaygınlaşmıştı. O devir gazeteleri gümrük memurlarından Hüseyin Nesimi efendinin intihar ettiğini yazmışlardı. Babam bu suretle izini tamamen kaybettirdiğine inanınca, bir Yunan şilebine ateşçi olarak sahte hüviyetle girmiş, Yunanistan’a kaçmıştır. Daha sonra da Girit’e girmiştir. Girit’ te öğretmenlik, gazetecilik, belediye kâtipliği yapmıştır.

    Girit eşrafının yardımıyla Hanya’da, Mektebi Mülkiye programına uygun bir halk üniversitesi açmıştır. Ayrıca yakın arkadaşları Ahmet Saki'nin başkanlığında, merkezi Hanya’da ve Paris’te de şubesi olan «Girit Muhibbi İnsaniyet Cemiyet-i İslâmiyesi»ni kurmuş ve onun genel sekreterliğini yapmıştır. Derneğin yöneticileri arasında Girit eşrafından Hamit Beyzade, Behçet Beliğ bey de bulunmuştur.

    Dernek Girit’te Türkçe ve Paris’te Fransızca aylık Girit Hailesi’ni fasiküller halinde çıkarmış, ayrıca (Girit Hıristiyanlarının Numune-i Mezalimi) adlı kitabı yayınlamıştır. Kitaptaki klişeler Viyana’da yaptırılmıştır. Derneğin bütün yayınlan babam tarafından yazılmıştır. Bu dernek daha sonra Paris şubesi yoluyla, İttihat ve Terakki’ye katılmıştır. Babamın ittihatçılığı bu şekilde olmuştur.

    Genellikle Girit’de ilerici, devrimci hareketlerin erken başlaması sebepsiz değildir. Daha 19. yy. da Halepa Kararnamesi ile Girit’te bir «Eyalet Meclisi» kurulmuştur.

    Bu eyalet meclisinin iki türlü yetkisi vardı. Biri şimdiki il genel meclislerinin yetkileri gibi mahallî tasarruflar, diğeri, şimdiki parlamento tasarruflanna benzeyen lejislatif (kanun koyma) tasarruflar. Î1 genel meclisinin mahallî tasarruftan Girit valisinin, lejistatif tasarruflarsa zat-ı şahanenin tasdikiyle yürürlüğe giriyordu. Girit eyalet meclisi seçiminde müslüman ve hıristiyanlann ayrı ayrı partileri vardı. Hristiyanların partileri sınıf partileriydi. Müslümanlann partileri de bu yüzden sınıf esasına dayanıyordu. Girit’te müslümanların kurduğu ilk parti (Yalınayaklar Partisi — Ksipoliton Koma) ’dır. Bunu «Eşref Partisi» izlemiştir. Yalınayaklar Partisi hakkında A. Cevat Emre’nin hatıralarında ve babamın Sahib-i Zuhur kitabında genişçe bilgiler vardır. «Yalınayaklar Partisi» yalnızca emekçilerin değil, aynı zamanda emekten yana olanların da partisi idi. Genellikle belediye seçimlerini, eyalet meclisi üyeliklerini bu parti kazanırdı. İlerici, özgürlükçü bir parti idi. O devirde gerçekleşmesi hayal gibi gelen birçok hususu, bu parti iktidara geldiği zaman gerçekleştirmiştir. Örneğin: Müslüman kadınların yolda peçeleri açık olarak gezmelerini, Ramazan’da geceleri sahurda davul çalınmasını yasaklamalarını gösterebiliriz. Bu partinin liderleri, gizli İttihat ve Terakki Cemiyetine girmişlerdi. Yalınayaklar Partisi’nin lideri Ahmet Argiris’di. Babamın ana tarafı da Argirislerdendi. Yalınayaklar Partisi lideri,. Abdülhamit II döneminde Trabzon’a sürgün edilmişti.

    Girit Muhibbi İnsaniyet Cemiyet-i İslâmiyesini kuranlar, bu «Yalınayaklar Partisi»ndendiler.

    Babam Girit’e Rumların asker çıkarması üzerine İstanbul’a gelmiş, Abdülhamit Han’ın cuma selâmlığı töreninde arabasına bir ıslahat lâyihası atmıştır. Bunun üzerine babam Nusaybin’e sürgün edilmiş ve daha sonra da oranın kaymakamlığına atanmıştır. II. Abdülhamit sürgüne yolladığı kişilere ya bir aylık bağlar, ya bir görev verirdi. CHP gibi siyasal sürgünleri açlıkla ölüme mahkûm etmezdi. Bir süre babam Nusaybin’e kaymakamlık yaptıktan sonra serbest bırakılmış, İstanbul’a gelerek gazetecilik yapmıştır. 1908 öncelerinde Mülkiye kaymakamlığı yapmıştır. İttihat ve Terakki’nin Halâskâr Zabıtan hareketiyle iktidardan uzaklaştırılmasıyla, «Büyük Kabine» babamın da görevine son vermişti. İşte o zaman babam da İstanbul’a gelmiş, yayın hayatına başlamıştır.

    Babam ilk ittihatçı devrimciler gibi o da merkezî devlete karşı Batı’nın asosiasyon sosyalci (belediyelere, meslekî kuruluşlara, kooperatiflere geniş yetki vermeyi amaçlayan) görüşünden yana idi. Babam bu görüşe Batı literatürü yolundan değil, İslâmî yoldan Hüseyniyül Alevîlikten, Ahilikten, Karmatîlikten mülhem olarak gelmiştir. Merkezî devlete karşı «cemiyet-i içtimaiye» tezini önermiştir. Malûmdur ki, Hüseyniyül-Alevî toplumlarda merkezî devletin görevini ayrı ayrı şûralar görür. Yalnız babam değil, ilk ittihatçıların hemen hepsinin siyasal partilere, merkezî devlete ve parlamentoya sempatileri yoktu. Ama hepsi de parlamentosuz bir meşveretten yana idi. Bunu en iyi biçimde sistemleştiren Kör Ali Bey’dir. Kör Ali Bey bunu «Meslekî Temsilcilik» adıyla gerçekleştirmiştir.

    Tunalı Hilmi de ferdî temsile dayanan parlamentoya karşı idi. O da parlamentonun yerine, il genel meclislerinin seçtiği bir parlamentoyu geçirmeyi düşünüyordu. İl genel meclisi de ferdî temsilcilerle değil, beledî temsilciliklerle kurulmalıydı.

    Şunu da söyleyelim ki, Tunalı Hilmi Bey’in bu görüşü ilgi görmemiştir. Babamın görüşü de ilgi görmemiştir. Buna karşılık Kör Ali Bey’in görüşü oldukça ilgi görmüştür.

    Karmatlarda, Kuzey Afrika’da iki şûra (cemiyet-i içtimaiye) vardır:

    1. — Toplumun ekonomik sorunlarını çözen örgüt... Karmatlar’da buna sahibül-nafak, Kuzey Afrika’da Mahsen denir.

    2.— Toplumun medenî sorunlarını çözen örgüt. Karmatlar’da buna sahibül-zuhur denir.

    Babam medenî sorunları çözecek örgütün esaslarını inceleyen eserine «Sahibül-zuhur» adını vermiş ve 1912’de yayınlamıştır. Toplumun ekonomik sorunlarını çözecek örgütü, yani sahibül-nafak’ı yazmaya ömrü yetmemiştir.

    Babam sahibül-zuhur’da toplum düzeni için dört şûra düşünmüştür. Bunlar da şöyledir:

    1 -Toplumun ekonomik sorunlarını çözümleyen ekonomi şûrası (Şûray-i İktisadî),

    2. —Toplumun teşriî sorunlarım çözümleyen şûra (Şûray-i İlmî),

    3.— Toplumun emniyet ve asayiş, eğitim, bugün yürütme dediğimiz görevleri düzenleyen şûra (İcra Şûrası),

    4.— Bu şûraları koordine edecek gizli çalışan terörcü bir örgüt (Cemiyet-i İçtimaiye).

    Görülüyor ki, bu görüşüyle babam parlamentoya ve kanun-î esasî’ye lüzum görmemektedir. Toplumun yönetiminde lejislasyon değil, kodifikasyonu (kanuna göre düzenleme) esas almıştır. Yani kanun koyma, anayasa düzenleme vatandaşın yetkisi dışındadır. Çünkü şeriatı Kur’ân ve hadisler koymuştur. Vatandaşın yetkisi de ancak, konmuş şeriata, yani anayasaya göre düzenlemeler yapma, yani kodifikasyondur.

    Buna göre, şeriat koyma yani anayasa düzenleme işi için bir Kurucu Meclise değil bir Şûra-i İlmi’ye ihtiyaç olacaktır. Kodifikasyonu da şûra-yi ilmî’ye yaptırmaktadır. Diğer taraftan çağının gereği olarak nihilizme meyletmiş ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin İttihat ve Terakki Partisine dönüşmesini hoş karşılamamıştır.

    Alevîlik ve özellikle Karmatları bilmeyenler, babamın kitabının adını ve içeriğini de yadırgamışlardır.

    Babamın bu kitabını yayınlaması üzerine, yakın arkadaşı Prof. Ahmet Saki, babamı ve eserini tanıtmak üzere altı makale yayınlamıştır. İlk ikisi «Hürriyet-i Fikriye» dergisinde çıkmıştır. Sıkıyönetimin dergiyi kapatması üzerine yazarlar Serbest-i Fikriye dergisini çıkardılar. 3. ve 4. makaleler bu dergide çıkmıştır. Bu dergi de sıkıyönetimce kapatılınca, kapatılan derginin yazarları «Serbest Fikir» dergisini çıkarmışlardır. Beşinci ve altıncı makaleler de bu dergide çıkmıştır.

    Buraya kadar babama ait verdiğim bilgiler, bu altı makaleden derlenmiştir. Burada adı geçen ve örfi idarece kapatılan dergiler, mütareke yıllarında kurulan «Osmanlı Cezriyun Fırkası» nın (Radikaller Partisi) organlarıdır. Babam da bunlardandı. Osmanlı Cezriyun fırkası, liderlerinin çoğunluğu Giritliydi. Prof. Ahmet Saki (rahmetli Antalya milletvekili Saki Derin), Osmanlı Cezriyun fırkası programını açıklayan bir de broşür yayınlamıştır. Parti programında «Alât-ı istihsaliyenin konfiskasyonu» (üretim araçlarına el koyma) maddesi geçer. Gerek fırka programı ve gerekse de onun açıklaması bir arada ele alınacak olursa, cezrilikten sosyalistliğin konfiskasyondan nasyonalizasyonun kastedildiği anlaşılmaktadır. Bunların sosyalistlik sözcüğünü kullanmayıp, cezrilik sözcüğünü ve nasyonalizasyon sözcüğünü kullanmayıp, konfiskasyon sözcüğünü kullanmaları, kanımızca sosyalizmi benimsememiş olmalarındandır. Ahmet Saki bey, sosyalizmin sefalette, yoklukta eşitlik niteliğini taşıdığından, buna karşı gelmekte, üretim araçlarını konfiske ederek üretimi artırmayı amaçlamaktadır. Babam da aynı görüşteydi.

    Halaskar Zabıtan grubunun Bab-ı Âlî baskınıyla iktidardan uzaklaştırılması, İttihat ve Terakki’nin yeniden iktidara gelmesi üzerine babam idari hizmete dönmüş mülkiye kaymakamı olmuştur. Halaskar Zabıtan grubunun Bab-ı Âlî baskınıyla iktidardan uzaklaştırılması, İttihat ve Terakki’nin yeniden iktidara gelmesi üzerine babam idari hizmete dönmüş mülkiye kaymakamı olmuştur. Babam 1915’te Lice kaymakamı iken Teşkilât-ı Mahsusa’nın Şahin Giray çetesi tarafından düzenlenen bir suikastle öldürülmüştür. Babama on bir kurşun isabet etmiş. Lice-Hani yolunda vurulmuş ve oraya gömülmüştür. Kadirşinas Liceli Selim ve Mahfuz beyler tarafından babamın mezarı yapılmış, halen bu mezar Turbaigaymagam (Kaymakam Türbesi) adiyle anılmakta ve ziyaret edilmektedir. Bu vesile ile Selim ve Mahfuz beyleri rahmetle anarım. Nur içinde yatsınlar.







    Babamın öldürülmesi olayını açıklığa kavuşturmak için Teşkilât-ı Mahsusa ve Dr. Reşit Şahin Giray hakkında biraz bilgi vermemiz gerekir. Fakat daha önce Selanik ve Manastır ocaklarını anlatmamız daha uygun olacaktır.

    * Selânik ve Manastır Ocakları

    İttihat ve Terakki Cemiyetinin, gizli döneminde, yurt içinde iki esaslı merkezi vardı:

    1 — Yahudi ve masonların çoğunluk teşkil ettiği Selânik ocağı.

    2 — Arnavutların ve Melâmi Bektaşîlerin çoğunluk teşkil ettiği Manastır ocağı.

    İttihat Terakkî’nin fikrî gücünü Selânik, vurucu gücünü de Manastır ocağı teşkil ediyordu. Manastır Bektaşi tekkesi çok kuvvetliydi. O çevre halkının çoğu bektaşî idi. Özellikle müslüman Arnavutlar hep bektaşî idiler. Ayrıca Manastır’da aslen Arabistanlı olan ve gördüğü bir rüya üzerine manastıra yerleşen Muhammed Nur-ül Arabi adlı büyük bir din adamı da vardı. Bu din adamı üçüncü tabaka Melâmiliği kurmuştu. Simavna kadısı Şeyh Bedrettin’in «Varidat»ına bir şerh yazmıştı. Bir sürü kitapları vardır. Fakat hepsi Arapçadır. Muhammed Nur-ül Arabi yoluyla Melâmilik Manastır’da yaygınlaştı. Özellikle İstanbul Melâmî tekkesi şeyhinin oğlu, miralay Sadık bey de Manastır'da bulunuyordu. Ordudaki Melâmî subaylar hep Sadık beyin etrafında yer almışlardı.

    Bunu karşılık Selânik’te daha çok batının sosyalini ve masonik görüşleri geçerliydi. Fakat bunların vurucu güçleri Manastır’a göre zayıftı. Çünkü ordudaki subayların çoğu melâmî idi. Ayrıca eşkıya takibinde bulunan devletin silahlı güçleri mensupları da Arnavuttular.

    Yahudilerin, masonların, melâmî-bektaşîlerin Abdülhamid’e karşı olmaları kolaylıkla izah edilebilir Buna karşılık, Arnavutların Abdülhamid’e karşı olacaklarını söylemek imkânsızdır. Çünkü, Abdülhamid II, Doğu Anadolu’da gayr-i müslimlerin, ermenilerin ayrılıkçı hareketlerine karşı Kürt milislerini, Balkanlardaki gayri-müslimlerin ayrılıkçı hareketlerine karşı Arnavut milislerini kurmuştu. Bu itibarla Kürt ve Arnavut milislerin Abdülhamid II’ye karşı oldukları söylenemez. Çünkü onlara geniş ayrıcalıklılar tanımıştı. Buna rağmen, 1908’de Arnavut milisler dağa çıkmışlar, Kanun-i Esasi için harekete geçmişlerdi. Olayların derinine inememiş olanlar, bu durumu Abdülhamid II’ye karşı sanırlar. Oysa bu görüş yanlıştır. 1908’de dağa çıkan Arnavut milisler, Abdülhamid Il’ye karşı değillerdi. Bunlar Batı’lı emperyalistlerin Balkanlarda özel bir jandarma teşkilâtı kurma planını önlemek isteğinde idiler. Bunu da Kanun-i Esasî’nin yeniden yürürlüğe konulmasıyla sağlayacakları kanısında idiler. Bunu da Kanun-ı Esasî’nin yeniden yürürlüğe konulmasıyle sağlayacakları kanısında idiler. Bu husus, dağa çıkan Arnavut milislerin Abdülhamid II'ye çektikleri kendisine bağlılık telgrafıyle sabittir.

    1908’de II. Meşrutiyet gerçekleşince, iktidarın ilk bakışta vurucu gücü temsil eden Manastır ocağına

    geçeceği sanıldı. Oysa 1908’de siyasal iktidar Selanik ocağının eline geçmiştir. Siyasî iktidarın Manastır Ocağı’nm değil de Selanik Ocağı’nın eline geçmesi, baskı gruplarının ve özellikle devlet emniyet teşkilâtının 1908’de Selanik ocağının etkisi altına girmiş olmasındandı. Manastır ocağı baskı gruplarının, özellikle devlet emniyet teşkilâtının önemini kavrayamadığı için bu teşkilât Selânik ocağının eline geçmiştir. Selânik ocağı, devlet emniyet teşkilâtı sayesinde, silahlı güçlere hâkim olmuştur. Bu suretle siyasî iktidarı, Manastır ocağı, Selânik ocağına kaptırmıştır.

    Selânik ocağı duruma hâkim olunca, kendi durumunu kuvvetlendirme yoluna gitmiş, devri sabık yaratmamalı şiarını ortaya atmıştır. İttihat Terakkî’nin gizlilik döneminde onlara kötü muamele etmiş, fenalıklar yapmış kişiler de kovuşturulmaktan kurtulmuşlardı. Bu duruma içerleyen Manastır ocağı ittihatçıları, eski dönemin hafiyelerini kaba kuvvetle tasfiye yoluna baş vurmuşlar, ilk önce Serez’de bir terörist örgüt kurmuşlardı. İşte bu örgüt, Teşkilât-ı Mahsusa’nın çekirdeğini teşkil eder.





    Rahmetli Doktor Fahri Kutlar, Teşkilât-ı Mahsusa hakkında bana geniş bilgi vermiştir. Şimdi bu bilgileri aktaracağım.

    Teşkilât-ı Mahsusa

    Serez’de İttihatçılara, II. Abdülhamid döneminde kötülük etmiş kişiler, faili meçhul cinayetler yoluyla tasfiye edilmişlerdir. İktidarda bulunan Selanik ocağı, bu cinayetlere göz yummuş, bu suretle Manastır ocağına tavizler vermiştir. Serez’de başlayan hareket Manastır’a, Selânik’e ve nihayet İstanbul’a kadar sirayet etmiştir. İstanbul’da eski hafiyelerden Mahir Paşa faili bulunamayan bir cinayete kurban gitmiştir.

    İktidarda olan Selanik ocağı yöneticileri, Manastır ocağı mensuplarının devr-i Hamid’in hafiyelerini tasfiyede onlara yardımcı olmuşlardır. Ve ayrıca Selanik ocağı bu teröristleri yalnızca Abdülhamid döneminin hafiyelerini tasfiyede değil, aynı zamanda İttihat Terakki genel merkezinin muarızlarını da kaba kuvvetle tasfiyede kullanmayı tasarlamış ve kendi mutemetlerini de bu komiteye katarak tasarılarını gerçekleştirmiştir. Bu çeteye siyasal tarihimizde, Serez Çetesi denir. En önemli kişisi Çerkez Ahmet’tir.

    Serez Çetesi, gazetecilerden Hasan Fehmi’yi, Ahmet Samım’i, Zeki beyleri tasfiye etmiştir. Bunların öldürülmeleri, faillerinin bulunamaması, kamuoyunda çok fena etki yapmıştır. Hasan Fehmi’nin öldürülmesiyle Avcı Taburları, şeriat isteriz diye ayaklanmışlar, tarihte 31 Mart Olayı diye anılan olayı yapmışlardır. Avcı Taburlarının şeriat isteriz sloganının anlamı, şeriat gereği Hasan Fehmi’nin katillerinin yakalanması,



    Çerkez Ahmet, Teşkilât-ı Mahsusa’nın faal unsurlarından biridir. Düyûn-u umumiye memurlarından Zeki Bey’in öldürülmesinde yakalanmıştır. Teşkilât-ı Mahsusa’da kendisine verilen görevler dışında da tasarruflarda bulunmuştur. Bu arada, Erzurum milletvekili Topal Vartkez’in ve Prof. Dikran Kelekyan’ın da bulunduğu ermeni kafilesini Suriye’ye götürürken yolda, Bilecik dolaylarında kafile ile birlikte öldürmüştür. Bu eyleminden dolayı, Suriye’de Cemal Paşa tarafından kurşuna dizilmiştir.



    yine şeriat gereği kısasa kısasın yerine getirilmesi yani faillerinin asılmalarıdır. Bu cinayetlerden yalnızca



    Zeki beyi vuranlar, yani Çerkez Ahmet ve arkadaşları, eski maliye nazırı Tatar Abdurrahman Efendi tarafından yakalattırılmışlardır. Eski maliye bakanı Tatar Abdurrahman Efendi, bu yakalattırma işini torunu arkadaşım Talha Balkı’ya şöyle anlatmıştır:

    «Bakırköy’de sahil gazinolarından birinde, Ertuğrul Şakır, Zeki bey ve ben akşam üstü oturuyorduk. Gazinodan çıktık. Evlerimize dağılacağımız sırada, tanımadığımız kişilerin tecavüzüne uğradık. Zeki beyi tenha bir sokakta vurdular ve kaçtılar. Alelacele tren istasyonu yolunu tutarak katillerin trene binmelerini önledim, katiller de boş arazilere kaçtılar. Bu durumda katillerin şehre girebilecekleri kapı ancak Kazlıçeşme idi. Bunun üzerine, Kazlıçeşme polis karakoluna telefon ederek, «biraz sonra üç kişi kale kapısından şehre girmeye teşebbüs edeceklerdir. Bunlar adam öldürmüşlerdir. Yakalayın» dedim. Bir arabaya binerek karakola gittim. Katilleri orada yakalanmış buldum, tanıdım. Buna göre zabıt tutuldu, adalete teslim edildiler,» şeklinde anlattı, dedi.

    Tatar Abdurrahman Efendinin İttihat Terakkî’nin bu cinayeti düzenlerken, Kazlıçeşme polis karakolunu haberdar etmeyeceğini tahmin etmesi ve katillerin o kapıdan şehre girmelerini sağlaması, katillerin yakalanmasına sebep olmuştur, yani cinayet planlandığı şekilde uygulanamamıştır.



    Halaskar Zabıtan grubunun iktidara gelmesiyle, Teşkilât-ı Mahsusa’nın yurt içinde faili bulunmayan cinayetler düzenlemesi işlerine son verilmiş, Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışanlar Kuzey Afrika’da, İran’da, Hindistan’da, Rusya içlerinde, ihtilâller düzenlemek ve istihbarat yapmak işleriyle görevlendirilmişlerdir. Teşkilât-ı Mahsusa’nın da adı Umur-u Şarkiye Müdüriyeti’ne dönüştürülmüş ve bir devlet aygıtı haline getirilerek genelkurmaya bağlanmıştır.

    Bab-ı Âlî baskınıyla İttihat Terakkî’nin yeniden iktidarı ele alması üzerine, Umur-u Şarkiye’de çalışan eski Teşkilât-ı Mahsusa’cılar oradan alınarak Türk-İslâm-Turan devletini kurmak üzere, yeni bir örgütlenmeye gitmişlerdir. Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışan Dr. Fahri Kutlar’dan edindiğim bilgiye göre, örgütlenme şöyledir.· Örgüt birbirinden bağımsız çeşitli hücreler halindedir. Her hücrenin bir hücrebaşı, bir doktoru, iki-üç icra unsuru ve bir valesi vardır. Doktor, hücre mensuplarının hastalanması, vurulması yaralanması halinde onların tedavisini sağlamaktadır. Vale de bunların yemeğini pişirmekte, çamaşırlarını yıkamakta ve diğer ev işlerini yapmaktadır. İcra unsurları ise fedailerdir. Hücreler ya hücre başkanmın ya da doktorun adıyla tarihe geçmişlerdir. Bu doktorlar, genellikle askerî tıbbiyeden yetişmiş, genç, ateşli, genellikle de «Türk ocaklı» kişilerdi. Bu örgütlenmede Kuzey Afrika’dan, İran’dan, Hindistan’dan, Çarlık Rusyası içinden ve Çin’den birçok kişiler görev almışlardır. Bu örgütlenmede görev almış Türkiye sınırı dışı kişiler, I. Dünya savaşından sonra Çarlık Rusya’sında dünya çapında görevler yapmışlar ve mahallî cumhuriyetler kurmuşlardır.

    1914’te I. Dünya Savaşının çıkması üzerine, Teşkilât-ı Mahsusa dahilî ve haricî Teşkilât-ı Mahsusa olmak üzere ikiye aynlmıştır. Haricî Teşkilât-ı Mahsusa Çarlık’ta, İran’da, Hindistan’da eski görevine devam etmiştir. Dahilî Teşkilât-ı Mahsusa ise, yurt içinde emniyet ve asayişi sağlayacak, düşman işgali altına girecek Osmanlı topraklarında mahallî mukavemet hareketlerini yönetecek, gerilla savaşları verecekti. Dahilî Teşkilât-ı Mahsusa’nm muhtelif kolları vardı. Doğu Anadolu ve Irak kısmının örgütlenme hazırlıklarını Dr. Reşit Şahin Giray üzerine almıştı. Irak cephesinin esas örgütlenmesini ise, Süleyman Askerî Bey yapmıştır. Şair Mehmet Akif Ersoy da bu örgütte çalışmıştır.



    Konuyu yaymamak için biz burada yalnızca Dr. Reşit Şahin Giray çetesi üzerinde duracağız.

    * Dr. Reşit Şahin Giray

    Dr. Reşit aslen Kafkasyalıdır. Çerkezdir. İstanbul Tıbbiyesinde okurken, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almıştır. 1. hücrenin 4. no.lu üyesidir. Bu da (1:4) şeklinde ifade edilir. İlk rakam hücre numarasını, ikinci rakam da hücredeki sıra numarasını gösterir. Örgütte takma adı Şahin Giray’dır. İttihat ve Terakkî’nin gizli döneminde, yurt dışında çıkan gazete ve dergilerde Şahin Giray’a veya (1:4)’e hitaben bir sürü direktiflere rastlanır. Bu açık muhaberede Şahin Giray, falan rümuzlu ile ilişki kurun, falan rümuzlu ile ilişkiden sakının gibi direktiflere rastlanır. Buna göre, gizlilik döneminde Dr. Reşit’in esaslı faaliyetleri olması gerekir. Dr. Reşit’in gizli çalışmaları, II. Abdülhamid hafiyelerince tespit edilmiş ve Reşit Trablusgarb’a sürülmüştür. Trablusgarb’da, polis nezaretinde ilk serbest bırakılan Şahin Giray’dır. Bilahare bütün sürgünler serbest bırakılmışlardır. Sürgünlüler ihtisaslarına göre, nafakalarını sağlama yoluna gitmişlerdi. Reşit Şahin Giray da, Trablusgarb’da vilayet doktoru olmuştur. Orada sürgün bulunan Kürt Bedirhan Paşa’nın torunu ile evlenmiştir. Buna göre, Dr. Reşit’in çocukları baba tarafından Çerkez, ana tarafından Kürt’türler. İşin garip tarafı Cumhuriyet Türkiye’sinde bu çocuklar, Türk ırkçılığının temsilcileri arasında yer almışlardır.

    1908’de Meşrutiyet ilân edilince, Dr. Reşit Şahin Giray sürgünden dönmüştür. Sağlık hizmetleri ya da politik işlerde değil, idari kadroda yer almayı tercih etmiştir. Bir süre mülkiye kaymakamlığı yapmıştır.

    I. Dünya Savaşına rastlayan yıllarda, Irak ve Doğu Anadolu’nun iç güvenliğini sağlamak (Kürtlerin bu

    yoğun olduğu Kuzey Irak’ta, Ermenilerin ayaklanma bölgelerinde) görevi Dr. Reşit’e verilmişti. Dr. Reşit’in bu işi gerçekleştirebilmesi için ciddî bir vurucu güce ihtiyacı vardı. Dr. Reşit vurucu güç olarak Çerkezlerden bir seyyar jandarma ekibi düzenledi. Bu mutemet Çerkez jandarmaların sayısı yirmiyi geçmiyordu. Çerkez Harun, Çerkez Davut ve İstiklâl Savaşında adı çok geçen Çerkez Ethem ve onun maiyeti, Dr. Reşit’in kadrosunu teşkil ediyordu. Kendisi Kürt Bedirhan Paşa’nın damadı oluşu dolayısıyle Bedirhanîlerden, Millîlerden, Karakeçili aşiretlerinden bir Kürt milis teşkilâtı da kurmuştu . Seyyar jandarmaların emrine bu Kürt milislerini verdi. Seyyar Çerkez jandarmaların yürüttüğü Kürt milisleri, 1915’te Ermeni tehcirinde (göçetmeye zorlamak) görevler yapmışlardır.

    Dr. Reşit, ilk önce Irak’ta idari bir ünvanı olmadan Teşkilât-ı Mahsusa hesabına, hüviyetini gizleyerek çalışmış, daha sonra Diyarbakır’a vali olmuş, kendisine verilen Ermeni tehciri işini yürütmüştür. Dr. Reşit’in Irak’ta bulunduğu dönemde ve daha sonra Diyarbakır valiliği sırasında faili bulunamayan birçok cinayetler olmuştur. Bunların içinde en önemlileri Basra valisi Ferit’in, Müntefek mutasarrıfı Bedi Nuri’nin Lice kaymakamı babam Hüseyin Nesimî’nin, Beşiri kaymakam vekili Sabit’in, gazeteci İsmail Mestan’ın vb. öldürülmeleridir. Bu öldürülenlerin hemen hepsi sosyalist veya flantrop (iyiliksever) kişilerdi. Bu Çerkez seyyar jandarma ekibi ve milis Kürtler olan Bedir- hani, Millî, Karakeçili aşireti mensuplarıyla Ermeni tehcirinin gerçekleştirilmesi imkânsızdı. Çünkü bu kadro bir yağma ve talan kadrosudur. Bu yüzden bu kadro tehciri yapamamış, onu katliama dönüştürmüştür. Yağma ve talanı gerçekleştirmeye muhalefet edecek idari kadronun da tasfiyesi kaçınılmazdı. Bu itibarla bu kadro yukarıda adı geçen kişilerin de tasfiyesini zorunlü görmüştü. Basiret sahibi bir siyasî iktidar, Ermeni tehcirini gerçekleştirme için yukarıdaki kişileri öldürmek yerine, pekâlâ bunların görevlerini, Ermenilerin bulunmadığı yerlere gönderebilir, ya da mektupçuluk, içişleri bakanlığında özel kalemdeki hizmetlere aktarabilirdi.

    Şimdi yalnızca babamın öldürülüşünü hikâye edeyim.

    * Hüseyin Nesimî’nin Öldürülmesi

    Babamın öldürülmesinin Ermeni tehcirleriyle sıkı bir ilişkisi vardır. Bu itibarla, Ermeni tehciri konusunda birkaç söz söylemek gerekir. Ermeni tehcirinin, Ermeni bağımsızlığı ile, Ermeni seperatizmi (ayrılıkçılığı) ile sıkı bir bağlantısı vardır. Bu itibarla, Ermeni bağımsızlığı ve Ermeni ayrılıkçılığı konusuna da kısaca değinelim. Türkiye’de Ermeni bağımsızlık (ayrılıkçılık) hareketinin bir özelliği vardır. Çünkü Türkiyeli Ermeniler Gregoryen, Protestan, Katolik, Mehitar... olmak üzere çeşitli mezheplere bölünmüşlerdir. Her mezhep mensubu, diğer mezhep mensubuna candan düşmandır. Bu nedenle bir Ermeni nasyonalizmi veya ırkçılığı, Ermeni bağımsızlığı ya da ayrılıkçılığı söz konusu değildir. Ermeniler mensup oldukları mezhebe göre, Batılı emperyalist ülkelerle ilişki halindedirler. Örneğin; Gregoryen Ermeniler Çarlık Rusya’sının, Protestanlar İngiltere’nin, Katolikler Fransızların, Mehitar Ermeniler de Avusturya-Macaristan’ın hayranıdırlar. I. Dünya Savaşının çıkması üzerine, Türkiye’nin karşıtı olan cephede (yani Çarlık Rusya’sı, İngiltere, Fransa doğrultusundaki) Ermeniler Osmanlı İmparatorluğuna cephe almışlar, buna karşılık Mehitar Ermeniler Osmanlı’dan yana olmuşlardır.

    Gerçekte Ermenilerin millî çıkarları, Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması ve bir Ermeni devletinin kurulmasında değil, Osmanlı İmparatorluğunu bir sosyalist federe devlete dönüştürmede, daha açık bir deyimle insan hak ve özgürlüklerine dayalı bir Osmanlı sosyal devletinde idi. Babam şûralara dayalı bir işlevsel devletten yana olduğu için bu konulara değinmemiştir. Ermeni konusunda babamın görüşü Sahib-i Zuhur kitabında yer alır. Buna göre babam, Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında, Kafkasya’da, Ermenilerin de dahil olacağı bir tampon devletin kurulmasını önermiştir. Türkiyeli Ermenilerin, Osmanlı şûralarında diğer Osmanlılar gibi hareket etmelerini öğütlemiştir. Ama Ermenilerin çoğu (Mehitaristler hariç) Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasında millî çıkar görüyorlardı. Ermenilerde de Çarlık Rusya’sının, İngiltere’nin, Fransa’nın desteğiyle Ermenilerin ayaklanması yoluyla bir bağımsız Ermenistan kurma eğilimi belirdi. Bir an için Ermenilerin bu isteklerinin gerçekleştiğini kabul etsek bile, kurulacak bir Ermenistan bağımsız bir bütün Ermenistan değil, bir kısmı Çarlık Rusya’sının, bir kısmı İngiltere’nin, bir kısmı Fransa’nın desteğinde en azından üçe bölünmüş bir Ermeni devleti olacaktı. Oysa Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğunun ilerici güçleriyle anlaşarak, insan hak ve özgürlüklerine dayalı bir sosyal devlet kurmaları ve bunun içinde yer almaları, onların ulusal çıkarlarına daha uygundu.

    Gerek Ermeni ayaklanması ve gerekse Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasında, Ermeniler son çözümlemede İngiltere, Fransa, Rusya ile; Almanya, Avusturya, İtalya’nın dünya egemenliklerini kurması eyleminde birer unsurdurlar. Bu gerçeğin ne Osmanlı İttihatçıları ne de Ermeni Taşnakçıları farkına varmışlardır. İttihatçılar Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına, Taşnakçılar da Ermeni ulusunun yokedilmesine sebep olmuşlardır. Pek doğaldır ki, ne Osmanlı halkının hepsi İttihatçıların; ne de Ermeni ulusunun hepsi Taşnakçıların yanındaydı. Aslında hem Osmanlı halkının çoğu İttihatçıların karşısında hem de Ermeni ulusunun çoğu Taşnakçıların karşısındaydı. Ama bu gerçeği görmek ve uygulamak imkânsızdı. Osmanlı halkının çoğu İttihatçıların, Ermeni ulusunun çoğu Taşnakçıların kurbanı olmuşlardır. Mütareke yıllarında Damat Ferit Paşa Osmanlı halkının çoğunluğunun İttihatçıların karşısında olduğunu, İttihatçıların tasarruflarını tasvip etmediğini, bu itibarla İttihatçıların tasarruflarından Osmanlı halkının değil İttihatçıların mesul olduğunu, şayet bir cezalandırma gerekiyorsa, Osmanlıların değil İttihatçıların cezalandırılması gerektiğini Sevr anlaşması dolayısıyle öne sürmüştü. Damat Ferit, bu itibarla Osmanlı halkının cezalandırılması nın doğru olmadığını, Ermeni halkının çoğunluğunun Taşnakçıların karşısında olduğundan, onların da tehcir edilmesinin doğru olmadığını savunmuştu.

    Batılı devletler Damat Ferit’e Osmanlı halkını İttihat Terakkî’nin yaptıklarından dolayı değil, İttihat Terakkî’yi başlarında tutuklarından dolayı kınadıklarını söylemişlerdi.

    İttihat ve Terakki genel merkezinin, Ermeni tehciri adı altında bir katliama teşebbüsü anlamsızdı. Ayrıca İslâm şeriatına da uygun değildi. İslâm şeriatına göre, meşru devlete karşı bağlılıkta kusur edenlerin (yani nakz-ı ahd ve nakz-ı vefa halinde) bulunanların katli caizdir. Nitekim peygamber Muhammed de nakz-ı ahd ve nakz-ı vefa’da bulunan Yahudi Ben-i Kureyza kabilesini kılıçtan geçirmiş, ancak çocuklara ve masumlara dokunmamıştı.

    Osmanlı devleti şer’î esaslara göre kurulmuş ve şeriatın gereklerine uygun hareket etme zorunda olduğundan, nakz-ı ahd ve nakz-ı vefa’da bulunanların katledilmesi, diğerlerinin öldürülmemesi, tehcir edilmesi gerekirdi. Bu görüşü yukarıda öldürüldüğü bildirilen kişiler savunuyorlardı.

    İttihat ve Terakki genel merkezi de bu görüşte idi. İttihat ve Terakki genel merkezi, nakz-ı ahd ve nakz-ı vefa’da bulunanların öldürülmesini, masum Ermenilerin tehcirini de bir tedbir olarak düşünmüştü. Ancak Dr. Reşit’in ve tehciri yürüten diğerlerinin kurdukları Kürt milis teşkilâtı, yukarıda anlattığımız nedenlerle tehciri katliama dönüştürmüştü. İttihat ve Terakki genel merkezi de buna kısmen göz yummuştur. Göz yummadiği anlar da olmuştur. Örneğin, Çerkez Ahmet ve arkadaşları İstanbul’dan tehcir edilen Erzurum mebusu Topal Vartkes ile Prof. D. Kelekyan’ın dahil olduğu

    kafileyi İttihat ve Terakki genel merkezinin emri olmadan Bilecik çevresinde öldürmüşler ve kafileden pek az kişiyi Suriye’de Cemal Paşa’nın komutasındaki kampa teslim etmişlerdir. Bunun üzerine Cemal Paşa, Çerkez Ahmet ve arkadaşlarını orada kurşuna dizmiştir. Kısacası İttihat ve Terakki genel merkezinin kararı tehcirdir, Kürt milislerinin, Teşkilât ı Mahsusa’cıların yaptıkları ise katliamdır.

    II. Enternasyonal kongresine mütarekede bir tebliğ sunan Reşit Karaşemsi, Ermeni tehcirini Osmanlı devletiyle Ermeni ulusu arasında değil, doğudaki Kürt ve Ermeni hemşeriler arasındaki bir anlaşmazlık olarak nitelendirmişti. Talât Paşa da konuya bu açıdan yaklaşmıştı.

    Ermeni tehcirini Dr. Reşit’in seyyar Çerkez jandarma müfrezesiyle, Kürt milis kuvvetleri ve diğer tehcir müfrezeleri bir kişisel çıkar kaynağı yapmaya kalktılar.

    Yukarıda adı geçen öldürülenler, bu işe muhalefet ettiler. Bunlardan babamın Dr. Reşit’le ve seyyar Çerkez jandarma müfrezesiyle ve Kürt milis kuvvetleriyle arası açıldı. Dr. Reşit, Çerkez Harun’u müfrezesiyle Lice’ye yolladı. Gece vakti başta Çerkez Harun olmak üzere on beş silahlı çete mensubu evimizi bastılar. Başta Liceli Selim ve Mahfuz beyler (Atalay ailesi) ve daha birçok kişi silahlı olarak evimize geldiler. Çerkez Harun ve avanesi, evde melanetlerini icra edemeyeceklerini anladılar. Babamla bir süre görüştükten sonra Diyarbakır’a döndüler. Bunun üzerine Dr. Reşit, görüşmek üzere babamı Diyarbakır’a davet etti. Lice ile Hani arasında tuzak kurmuş olan Çerkez Harun’un çetesinin tecavüzüyle şehit edildi. Çete, babamı şehit ettiği yerde toprağa, gömdü. Dinsel bir tören yapılmadı. Nedeni de, cesetin Lice’ye getirilmesi halinde birtakım karışıklıklara yol açması ihtimali idi.

    Çerkez Harun müfrezesi yalnızca babamı değil, topyekûn hepimizi tasfiyede kararlıydılar. Annemin ve benim hayatımı güvenceye alan Atalay ailesini ve Remzi Akıncılar’ı (Kars defterdarı) rahmetle, minnetle ve şükranla anarım. Ali Emiri efendi (Osmanlı Vilâyat-ı Şarkiyesi) adlı kitabında, babamı ancak aşere-i mübeşşere (sağlıklarında cennete girecekleri kendilerine peygamber tarafından müjdelenen 10 kişi) için kullanılan tazim sözleriyle anar. Buna karşılık Ali Emirî efendinin ırkdaşı Musa Anter ise «Turbaigaymakam»ı küçümser.

    Babamın öldürülmesi olayında Dr. Reşit’in bir emri var mıdır? Yoksa bu olay onun bilgisi dışında mı olmuştur? Bu soruların cevabını Reşit’in «Müdafaaname»sinden öğrenebiliriz.

    İsmail Hami Danişmend, Mütareke yıllarında yayınladığı «Memleket» gazetesinde Dr. Reşit’in yazdığı «Müdafaaname»sini yayınlamıştır . Bu «Müdafaaname»sinde Dr. Reşit, babama karşı son derece hürmetkar olduğunu, vücudunun millete büyük faydalar bırakacağı nitelikte olduğunu, onun öldürülmesine emir vermesinin imkânsız olduğunu yazmıştır. Pek doğaldır ki, babamın bu adla anılan seyyar jandarma müfrezesince öldürüldüğü için Dr. Reşit’e karşı bir sempatim olamaz. Dr. Reşit üzerinde araştırmalar yaptım. Dr. Reşit’i sürgün bulunduğu Trablusgarb’daki sürgün arkadaşlarından ve diğer kişilerden, özellikle Trablusgarb valisi Giritli Celâl Bey’den soruşturdum. Rahmetli Cami Baykurt da, Celâl Bey de onun lehine şahadette bulunmuşlardır. Dr. Reşit’in iyiniyetli ama dar görüşlü biri olduğu kanısındayım.

    Çocukluk ve Gençlik Yıllarım

    Çocukluğum

    Babamın Kiğı kaymakamlığı döneminde Kiğı’da dünyaya gelmişim. Buna göre, doğum yılımın 1911, doğum yerimin de Kiğı olması gerekir. Oysa nüfus kaydına göre doğum yılı 1909, doğumyerim İstanbul’dur. Bunun nedeni, Halaskar Zabıtan hareketiyle devrilen İttihat ve Terakki Hükümeti yerine kurulan «Büyük Kabine» tarafından babamın görevinden uzaklaştırılması, İstanbul’a yerleşmesi ve nüfus kaydının İstanbul’da yaptırılmasıdır. Babam 1915 yılında öldürüldügüne göre, dört yaşımda yetim kaldım. Babamdan maddî bir servet kalmadı. Gerçi dedelerimden kalma Girit - Hanya’da üç konakta beşte bir hissem vardı. Ancak bunlar Yunanistan’da kaldıkları için, bizim bunlardan bir gelir sağlamamız söz konusu değildi. Bu suretle dört yaşlarımda sefaletin kucağına atılmıştım. Sefaletin, yokluğun ne demek olduğunu iliklerime kadar duymuştum. Okula sabah beş, akşam da beş km. yani on km. yaya yol giderek gelip gidiyordum. Ev kiraları çok yüksek olduğu için sur dışında şimdiki Sağmalcılar civarında oturuyorduk. Öğleleri de bir şey yemiyordum. Akşamları da genellikle Giritli olduğumuz için tarlalardan topladığımız otlan haşlayıp yiyorduk. Öğrenci arkadaşlarım yemekhanede öğle yemeklerini yerken okulun susuz havuzunda tek başıma oturur, kaderimi düşünürdüm. Bir gün okulun ambar memuru rahmetli Sabri bey, öğle yemeği zamanı havuzun kenarından geçti. Ben de ona gerekli hürmeti yaptım. Sabri bey beş altı adım uzaklaştıktan sonra, bana seslendi. «Gel oğlum,» dedi. Beni okul idarecilerinin lokantasına götürdü, karnımı doyurdu. Akşam eve geldiğimde karnım daha acıkmamıştı. Akşam yemeği yemedim. Durumu anacığıma anlattım. Bana sarıldı. O ağladı, ben ağladım. Bu durum ertesi gün de devam etti. Sabri bey, yine beni öğretmenler lokantasına götürdü. Sabri bey durumumu okul müdürü rahmetli Tevfik Kut’a açmış olacak ki, Sabri bey, bundan böyle öğle yemeklerimi okul idarecileri lokantasında yiyeceğimi söyledi ve ben okul idarecileri yemekhanesinde öğle yemeğini yemeye başladım. Sabri ve