• Zaman, can çekişirken,
    Akrep yelkovan, arasında;
    Bir adım öteye gidemezken geceden,
    Ay, ışığını çekerken sinesine,
    Yıldızlar çekilirken kuytu karanlıklara,
    Hüzün, bakır bir çaydanlıkta demleniyordu,
    Ve ben, son sigaramdaki dumanları da hapsediyordum içime,
    Saat on ikiyi beş geçiyordu.

    Ekmek bıçağında dilimleniyordu ömrüm;
    Masum, yalınayak çocukluğum;
    Umudun kıyısından geçmeyen gençliğim,
    Ulu orta seriliyordu, harami sofrasına,
    Düş bahçelerim yağmalanıyordu,
    Herkes payına düşeni alıp giderken.
    Bütün kimsesizliğimle,
    Bütün çaresizliğimle,
    Bütün çıplaklığımla, kalıyordum karanlığın koynunda;
    Üşüyordum,
    Tepeden tırnağa buz kesiyordu yalnızlık.
    Saat on ikiyi beş geçiyordu.

    Dişlerimle, şafağı sökmek isterken karanlığın göğsünden;
    Gün ağarıyordu saçlarıma,
    Tel tel,
    Raylarımdan çıkıyordum,
    Vagonlarım kopuyordu bir biri ardına,
    Savruluyordum,
    Bir cinayete kurban gidiyordum,
    Kaza süsü verilmiş,
    Faili meçhul bir ölüm biçiyordu terzi masasında,
    Bir tabuta çivileniyordum.
    Saat on ikiyi beş geçiyordu.

    05.10.2009
    Serkan Uçar
    Sayfa 17 - Kurgu Kültür Merkezi Yayınları - 2. Baskı: Eylül 2015, Ankara
  • Yazarın okuduğum ilk eseri. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum ama bu kadarı fazla sürpriz oldu. İnanın bambaşka bir yazım tarzı. Henüz ne olduğuna karar veremedim. Keza ufak bir araştırma yaptım ki bir çok kişi de benim gibi kitabın türü konusunda anlaşmaya varamamış.

    Kısaca biçimden bahsedeyim. Kitap 4 ana bölümden ya da yazarın belirttiği gibi 4 defterden oluşuyor. Bunlar da kendi içinde 110 alt kısımdan meydana geliyor. Dört ana başlıkta dört karakterin ağzından dinliyoruz yaşanılanları diyeceğim de kitabın sonunda bu da muamma oluyor. Ancak belli bir yere kadar dört kişinin varlığına inanmak istiyoruz çünkü beynimiz sürekli çalışır halde olayları mantıklı bir düzene sokmaya çalışıyor, yazar ile okur arasında bir köşe kapmaca misali kim kimi alt edecek diye aklın sınırlarını zorlayarak kurguyu kavrama oyununu sürdürüyoruz. Ancak üzülerek belirtmeliyim ki yazarın asla bir adım ilerisinde olamıyoruz. Belki bazen ( onun istediği zaman) yanyana olabiliriz ama gelecek sayfayı öngörmek imkansız.

    Kitap çok katmanlı olarak adlandırılıyor. Roman? Öykü? Bilemiyorum. Ancak kısa bölümlerden oluşması isabet olmuş. Gecenin bireyde oluşturduğu baskı, korku, yalnızlık gibi derin hissiyatları okumak bir yerden sonra zor gelebilirdi. Bu şekilde kısa parçalara ayrılmış olması kolayca okunmayı sağlıyor. Kitabı okutturuyor ya da devamını getirmek adına işimizi kolaylaştırıyor diyebilirim. Farklı şekilde yazılmış olsaydı Faulkner/ Ses ve Öfke misali büyük bir 'ne oluyor ya?' içinde olmamız kaçınılmaz olurdu.

    Kitapta sevmediğim şey dipnotlarda yazarın sürekli şimdi ne yapmalıyım, ne yapıyoruz, ben de ne olacağını bilmiyorum tarzı 'samimi' ifadeleri.. Olmasaydı çok daha derin düşünülmüş olacağını düşündüğüm eserin mükemmelliğine gölge düşürüyor. Ancak durmamış ve devam etmiş. Cesaretlendirici ve takdir ettiğim bir durum da ortaya çıkmış açıkçası. Beni çelişkiler içinde bırakıyor Bilge Karasu. Eminim bunu da kasıtlı yaptı. Muhtevaya geçmeden önce neden kendini bu kadar yazmak zorunda hissetmiş kendi ağzından dinleyelim:

    'Yazmış olmak için yazmak; eli durmamak için yazmak; söyleyeceğini kararlaştırmamış olsan da yazmak... Yazmak gerek. Bu kitabın bitmesi gerek.
    Birtakım insanlar, cezalandırılmak için yakalandığı gibi cezalandırılmak istenen bir dükkanın camlığından içeri hızla fırlatılıyorsa, kırılan camların yağmur gibi dökülen parçaları içinde kanlı, onarılamayacak ölçüde hırpalanmış bir taş bebek kımıltısızlığı içinde inleyen adamlar görmek gelip geçenlerin tüylerini ürpertmekle kalıyorsa, kendisinden hoşlanılmayan İnsanlar otuz otuzbeş metre yüksekteki pencerelerden sokağa fırlatılıyorsa,
    bu kitabı bitirmeli.
    Kimin okuyacağını düşünmeden. Ya da, düşünerek.' (Sf: 162-163)

    İçeriğe girdik.
    Kitap boyunca 'gece işçileri' diye adlandırılan kişilerin yaptığı korkunç faili meçhul cinayetleri, saldırıları, mimlemeleri göreceğiz. İmgeler çokça kullanılmış. 70 - 80 li yılların Türkiyesi'nde yaşanan gerilimin, demokrasinin yerine totaliter bir rejimin getirdiği tek tipleşme, baskılar ve bunun uygulama sahası olan kolluk kuvvetleri..

    *GÜN-DÜZ-CÜ iseniz sakın hava karardıktan sonra sokağa çıkmayınız.

    Farklı bir söylemde bulunursanız bir sabah cesediniz kaldırımda bulunabilir. Kumpas kurulur, ailenizle tehdit edilirsiniz; sopalarla, kamalarla, kamçılarla ağır yaralanır, susturulursunuz. Ne kadar tanıdık değil mi? İsterlerse sizi kahraman isterlerse bir anda vatan haini ilan edebilirler. Her zaman sizi takip edebilir, tesadüf sandığınız her şey büyük bir planın parçası olabilir. Onların istediği gibi olmalısınız. Farklılığa tahammül yok. Burada farklı bir ses yok olacaktır. Gece tehlikelidir. Gece sizi uzak bir yolculuğa götürür geri dönmemecesine..

    'İstedikleri, herkesi bastırmaktı.' (Sf:195)


    Basit bir kitap değil. Diline ilk sayfalardan hazır olmadığınızı hissederseniz başka bir zaman deneyin. Ancak mutlaka bir gün aynılıkları bırakın ve Bilge Karasu'ya, bu özgün sanatçıya bir göz kırpın.

    Ben kitabı sevdim. Sadece geceleri okudum. Geceye yakışır bir son olsun diye bir de gece gece inceleme yaptım.

    'Gecelerimin uykusu hiçbir zaman sarıcı olamıyor. Uyumak istiyorum, uykudan ürküyorum.' (Sf:219)

    Geceleriniz huzurlu olsun. Gece dışarı çıkarken dikkatli olmayı unutmayın. Sevgiyle kalın :)
  • Zaman, can çekişirken,
    Akrep yelkovan, arasında;
    Bir adım öteye gidemezken geceden,
    Ay, ışığını çekerken sinesine,
    Yıldızlar çekilirken kuytu karanlıklara,
    Hüzün, Bakır bir çaydanlıkta demleniyordu,
    Ve ben, son sigaramdaki dumanları da hapsediyordum içime,
    Saat on ikiyi beş geçiyordu.

    Ekmek bıçağında dilimleniyordu ömrüm;
    Masum, yalınayak çocukluğum;
    Umudun kıyısından geçmeyen gençliğim,
    Ulu orta seriliyordu, harami sofrasına,
    Düş bahçelerim yağmalanıyordu,
    Her kes payına düşeni alıp giderken.
    Bütün kimsesizliğimle,
    Bütün çaresizliğimle,
    Bütün çıplaklığımla, kalıyordum karanlığın koynunda;
    Üşüyordum,
    Tepeden tırnağa buz kesiyordu yalnızlık.
    Saat on ikiyi beş geçiyordu.

    Dişlerimle, şafağı sökmek isterken karanlığın göğsünden;
    Gün ağarıyordu saçlarıma,
    Tel tel,
    Raylarımdan çıkıyordum,
    Vagonlarım kopuyordu bir biri ardına,
    Savruluyordum,
    Bir cinayete kurban gidiyordum,
    Kaza süsü verilmiş,
    Faili meçhul bir ölüm biçiyordu terzi masasında,
    Bir tabuta çivileniyordum.
    Saat on ikiyi beş geçiyordu.
  • Faili mechul bir yalnızlık .. Bu iftar akşamı 😃😃 böyle mi olsundu 😉😉 çay var o olsundu 😄😄😄
  • "Ve Aşk; ölümden geçip gitmiş bir ruha otopsi yapmaktı belkide..
    Faili meçhul bir cinayete kurban mı gitmeliydi ruhum ki zerrelerine ayrılsın da tek tek açılmış yaraların sebebi bilinsin.
    Bu keskin ve derin çizikleri hangi delici bakış bırakmış olabilir?
    Peki ya sol tarafında çürümüş mor içindeki bu yara kimin eseri?
    Neşteri, tir tir titreyen elindeki kalemimi demeliyim bilmiyorum, dokunduracak tek bir zerresi kalmamış sanki.
    Vurgun yemiş gibi sızlayan şu şiirlere ne demeli, dantel gibi işlenmiş sanki karanlığı gecenin..
    Can yetmezliğine söyle hangi nefes dayanır...
    Köşe kapmaca oynamış gibi yalnızlık mavisi her adımında hüzünler bırakarak..
    Kırıkların hangisini sayayım...
    Hayallerin bini bin parça zemheriden kalma kar taneleri gibi beyaz ve sessiz...
    yüksek dozda ayrılık mı açmış adım başı mezarları..
    Kimler kıymış gökyüzü biriktirdiğin gözlerinin rengine...
    Kaç kere unutulmuş açmak istedikçe solan tebessümlerin..
    Söyle hadi bu göz yaşında saklı kaç ceset var..
    Sevdiğin dikenler mi kana bulamış buket buket papatya taşıyan ellerini..
    Kaç kere öldün de diyemedi sözlerin...."
  • Elveda yüreğim. Seni hiç unutmayacağım biliyorum.
    Seni yüreğinin gerçek sahibine emanet ediyorum.
    Yüreğin Poyraz...