• Modern dönemde zengin olma durumundan ziyade zenginliğin kaynağı önemlidir. Eğer şatafatlı hayatınızın kaynağı çok çalışmak ise bu size o kadar da büyük bir statü kazandırmaz. Çünkü önünüzde aynı şatafatı, hatta fazlasını, çalışmak zorunda kalmadan yaşayan bir aylak sınıf vardır.

    Norveç asıllı bir Amerikalı olan Thorstein Bunde Veblen, liberal iktisat çevrelerinin görmezden geldiği radikal iktisatçılardan biridir. Kurumsal iktisat ekolünün de öncülerinden sayılan Thor’un oğlu Veblen’in sosyal bilimlere yaptığı en önemli katkı gösteriş amaçlı tüketim çözümlemesidir.

    Liberal (neoklasik) iktisat paradigmasının fayda-değer teorisine göre, piyasadaki bir malın değerini tüketiciye sağladığı marjinal fayda belirler. Marjinal faydası yüksek olan malların piyasa fiyatı yüksek, düşük olanların fiyatı düşük olacaktır. Ayrıca talep yasasına göre bir malın fiyatı artarsa, artan fiyatla birlikte marjinal faydanın da artması gerektiğinden, tüketim miktarı da azalmak durumundadır. Bireyler “zaten” rasyoneldir; dolayısıyla kendilerine fayda sağlamayan mallara boşu boşuna fazla para vermezler. Falan fistan…

    Veblen’in ekonomi politiği
    Veblen, neoklasik iktisadın temelleri sarsan bir çözümleme yapar. Kapitalizmin erken dönemlerinde bireysel sermaye birikimleri henüz çok büyük seviyelere ulaşmamıştır. Kapitalistler hem sermayenin sahibidirler hem de işletmelerinin başında durarak yöneticilik yaparlar. Bakkalının başında duran küçük burjuva buna örnek olarak gösterilebilir. Fakat sermaye biriktikçe ve iş büyüdükçe şirketi yönetmek hem zorlaşır hem de gereksizleşir. Bu noktada kapitalist, şirketin başına yüksek ücret ve küçük bir hisse verdiği bir yönetici koyar. Bütün üretim işini asgari ücretli işçiler yaparken (çünkü daha iyi bir seçenekleri yoktur), “organizasyonel” işleri de parazit yönetici grubu yapar. Sermayenin sahibi olan kapitalistin artık hiçbir iş yapmasına gerek yoktur. Böylece ortaya Veblen’in “aylak sınıf” dediği yeni bir toplumsal katman çıkar.

    Veblen’e göre kapitalizmde çalışmak, üretim yapmak, topluma faydalı olmak statü göstergesi değildir. Aksine, esas statü hiç çalışmadan şatafatlı bir hayat sürmekten gelir. Bugün 7-haneli bir CEO bile, çok zengindir ama, lüks hayatını sürdürmek için çalışmak zorundadır. Varlık balonları patlayıp işsiz kaldığında, hazıra dağlar dayanmaz, bireysel birikimiyle aynı şaşaayı en fazla birkaç sene sürdürebilir. Sonrasında standartlarını düşürerek üst-orta sınıf seviyesine düşer ki bu çoğumuz için erişilmez bir nokta olsa bile bir CEO için müthiş bir dramdır.

    Yani modern dönemde zengin olma durumundan ziyade zenginliğin kaynağı önemlidir. Eğer şatafatlı hayatınızın kaynağı çok çalışmak ise bu size o kadar da büyük bir statü kazandırmaz. Çünkü önünüzde aynı şatafatı, hatta fazlasını, çalışmak zorunda kalmadan yaşayan bir aylak sınıf vardır.

    1910’lu yılların İngiltere’sinde geçen Downton Abbey dizisi bu meseleyi gayet iyi anlatır. Dizinin esas ailesi olan Crawley’ler İngiltere’nin aristokrat ailelerinden biridir. Dükler, düşesler, kontlar, kontesler, hizmetçiler, valeler, müthiş bir zenginlik ve şaşaa… Bir akşam yemeği sırasında, malikanenin müstakbel varisi, kuzen Matthew Crawley zorlu şehir hayatını öğrenmek için bir muhasebecinin yanında çalışacağından bahseder:

    Matthew: Ripon’da bir iş buldum. Yarın başlayacağımı söyledim.

    Lord Grantham: Bir “iş” mi? Seni malikanenin işleriyle ilgilenmen için düşündüğümü biliyorsun değil mi?

    Matthew: Merak etmeyin, gün boyu malikaneyle ilgilenecek çok vaktim olacak. Ve tabii hafta sonu bana kalacak.

    Kontes Violet Crawley: (şaşırmış bir şekilde) Hafta sonu da ne?

    Muazzam değil mi? Gerçekten de zengin aylaklar için salı ile cumartesinin bir farkı yoktur.

    “Hafta sonu” sadece çalışan insanlar için anlamı olan bir kavramdır.

    Benzer bir aylak sınıf gösterişini Paris Hilton bir ütü masası gördüğünde “bu ne böyle?” diye sorarak yapmıştı. Hafta sonu ve ütü masası orta-alt sınıfları bağlar. Bu bakıma Maggie Smith’in yıldızlaşarak oynadığı kontesin sorusu çok gerçektir. Kontesinki kadar Lord Grantham’ın “bir iş mi?” sorusuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü insanlar için kutsal bir içgüdü olan “çalışmak” kapitalizmde aşağı ve hor görülen bir şey haline gelmiştir. İdeolojik aparatlar burjuvazinin kontrolünde olduğundan modern kapitalizmde üretenler değil girişimci parazitler, yöneticiler ve ünlüler yüceltilir. Ağır ve elzem işler yapan çöpçülerin, inşaat işçilerinin ya da madencilerin topluma katkıları çok yüksek olsa da tek vasfı babadan zengin olmak olan Paris Hilton kadar saygınlıkları yoktur.

    Aylak sınıf ve gösterişçi tüketim
    Ayranı iki liralık cam bir bardaktan da içebilirsiniz, 1500 liralık altın varaklı bir bardaktan da… 70 liralık kol saati de aynı zamanı gösterir, 700 bin dolarlık saat de… Düz akıllı telefona da aynı uygulamaları indirirsiniz, pırlanta taşlı telefona da… Her iki durumda da elde edilen fayda aynı. Mantıklı olan aynı faydayı düşük bir bedelle elde etmek iken neden bardak gibi basit bir şeye 1500 lira verilir? Neoklasik iktisadın çok matematiksel saçmalıkları bunu izah edemiyor. Veblen bunu gösterişçi tüketim (conspicuous consumption) kavramıyla açıklıyor. Kapitalizmde aylak sınıf statüsünü göstermek için tüketim yapıyor.

    Mesela 19. yüzyıldaki aristokrat kadınların tek başına giymesi imkânsız, ağır ve konforsuz elbiseleri sırf statü göstergesi olarak giyilir (bkz. Anna Karenina). Kadınların tırnaklarını uzatıp renkli ojeler sürmesi kömür madenlerinde çalışmadıklarını ya da evde ağır iş yapmadıklarını gösterir. Yine kadın gömleklerinde düğmelerin ters tarafta olmasının sebebi ilikleme işini hizmetçilere yaptırmalarıdır.

    Arabaları parlak jantlarla modifiye etmek, kürk montlar, pahalı yemek takımları büyük oranda gösteriş için yapılan tüketimlerdir. Fakat gösteriş sadece mallar üzerinden değil boş zaman ve deneyimler üzerinden de yapılır. Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde makarasını yaptığı “business class” uçuşlar da buna bir örnektir. Basitçe farklılaştırılmış bir deneyim 3000 dolar etmez, o bilet fiyatı gösterişin bedelini yansıtır. Nisan ayının ortasında bronz tenle okula gelmek büyük oranda gösteriştir; ya solaryuma gitmişsinizdir ya da Yunan adalarında bir hafta sonu “kaçamağı” yapmışsınızdır. Şubat ayında kampüste siyah bacak ateli ve koltuk değnekleriyle gezmek Kartalkaya’da kayak yaptığınızın gösterişidir. Gün boyu golf oynamak aylak sınıfın boş zaman gösterişidir.

    Para konuşur, servet fısıldar…
    Tabii bu gösteriş konusunda eski ve yeni zenginlerin davranışlarını ayırmak gerekir. Cem Uzan’dan bayrağı başarıyla devralan Ali Ağaoğlu, Yeni Türkiye’nin gösterişçi tüketim distribütörü olarak düşünülebilir. Kaç tane arabası olduğunu hatırlamaz, on binlerce dolarlık saatler takar, kendinden 30 yaş küçük üç-beş tane sevgilisi vardır, sürekli gözler önündedir, fakirler karanfil bırakırken o gül bırakır, canlı yayında cebindeki paraları saydırır… Oysa Rahmi Koç tüketim alışkanlıklarıyla hava atmaz ya da Bülent Eczacıbaşı’nın hiçbir zaman genç sevgilileri olmamıştır. Fark, Ali Ağaoğlu’nun yeni zengin (new money / nouveau riche) olmasıdır. Vaktiyle yaptığı “sonradan görme değilim” açıklaması da aslında yeni zengin olduğunu doğrular. Demek öyle bir gündem var ki bu savunmayı yapma ihtiyacı duydu.


    Yeni zenginler, henüz yeni zengin olduklarından, zenginliklerini her fırsatta gösterme ihtiyacı hissederler. Böylece cemiyete dahil olabileceklerini düşünürler. Mesela cemiyet hayatının olmazsa olmazlarından biri sergi açılışlarıdır. Yeni zenginler açılışa tam zamanında gelip kokteylin sonuna kadar dururlar. Herkesle konuşurlar; paparazzilere poz verirler; bütün içkilerden içerler; her gelen aperatifi yerler; “25 adımda sanat” gibi kitaplar okuyup kestirmeden edindikleri entelektüel birikimle ahkâm keserler. Eski zenginler (old money / vieux riche) ise galeriye açılıştan yarım saat sonra gelirler; aldıkları bir kadeh içkiyle bir kenarda sessizce takılırlar; kalabalığa pek karışmazlar; şampanyalarını yarım bırakıp erkenden çıkıp giderler. Çünkü bu etkinlik yeni zenginler için kendilerini gösterebilecekleri havalı bir olayken eski zenginler için nezaketen katıldıkları sıradan ve sıkıcı bir şeydir.

    Mesela platin saçlı kokoşların konken partilerinde yeni zenginler kazanmaya çalışırken eski zenginler kaybederler. Bunu da dert etmezler, çünkü kumarda esas gösteriş kazanmak değil kaybetmektir. Hatta bazen kazanacakları eli kasten kaybettikleri bile olur. Poker masalarında kaybetmeyi hazmedemeyip hırs yapanlar genelde yeni zenginlerdir. Eski zengin bir milyon dolar kaybedip hiçbir şey olmamış gibi odasına gider.

    Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanında, eski zenginlerden Tom Buchanan görkemli bir hayat yaşayan Jay Gatsby gibilerinden “istedikleri kadar zengin olsunlar, hiçbir zaman bizim gibi olamayacaklar” minvalinde bahseder. Gerçekten de bugün Bill Gates, Jeff Bezos ve Donald Trump gibi dünyanın en zengin insanları istedikleri kadar zengin olsunlar hiçbir zaman Astor, Vanderbilt, Rockerfeller ya da Du Pont gibi ailelerle yan yana konmazlar. Hatırlarsanız, görgüsüzlüğüyle bilinen, Mark Zuckerberg birkaç sene evvel 30 milyon dolar verip kendi evinin etrafındaki dört evi satın alarak yaşadığı muhiti kapatmıştı.

    Aynı şekilde Ali Ağaoğlu da 3 milyon dolar verip gürültü yapan komşusunun evini almıştı. Dünyanın en zengin insanı da olsan fark etmez, yeni zenginlerde gösteriş ve görgüsüzlük hep yan yana gider. Bu neredeyse bir kuraldır. Çünkü yeni zenginler bu şekilde zenginliklerini hisseder ve hissettirirler.

    Zenginlere özenen yoksullar
    Uzaktan bakıldığında Marx’inkine benzeyen bir kapitalizm eleştirisi yapan Veblen sonuç noktasında Marksist çizgiden tamamen kopar. Marx kapitalizmin iç çelişkileri ve istikrarsızlığı üzerinden ilerlerken Veblen kapitalizmin, ekonomik parametreler açısından değilse de sosyolojik olarak, kendi içinde bir denge yarattığını öne sürer.

    Veblen’e göre, kapitalizmde, yoksul işçiler zenginlere karşı ayaklanıp devrim yapmak değil, özünde onlar gibi yaşamak isterler. Zenginler gibi yaşayamıyorlarsa da onları taklit ederler. Bu öykünme özellikle tüketim alışkanlıklarında kendini belli eder. Bir markanın orijinalini alamıyorsa bile gider çakmasını alır. Son model akıllı telefonu almak için böbreğini satar (Çin’de bunun bir örneği yaşanmıştı). Kapitalist sistem, hem teoride hem pratikte, sanki ezeli ve ebedi bir veriymiş gibi alındığından, bireyler sistemi değiştirmek yerine onun içinde sonu olmayan bir çözüm arayışına girerler.

    Amerikalıların, aslında farkında olmadan liberalizm eleştirisi yapan, “Zengin ol ya da bu uğurda öl” diye bir deyişi vardır. Zengin olmak elbette zordur ama sistem, ‘yeni zengin’ olma hevesindeki insanlara kişisel gelişim palavralarıyla “yardım” eder. Bu tezgâha düşen fırsatçıların çoğu hayatını zengin olmak uğrunda harcarlar. Batarlar, çıkarlar, iflas ederler, tekrar girişirler, tam zengin olacakken yine batarlar… Kapitalist sistemin eşitsizlik ve adaletsizliklerini kesinlikle ciddi manada sorgulamazlar, sistemi değiştirmeyi zaten akıllarının ucundan dahi geçirmezler. Hayattaki en büyük amaçları 7 adımda zengin olmaktır. Tüketim kültürünü pekiştiren reklam ve pazarlama sektörü de bu tezgâha çanak tutar. Bu yanlış bilincin kapitalizmin ömrünü uzattığı konusunda Veblen’in haklılık payı olsa da sistemin daha derinlerindeki temel çelişkileri ortadan kaldıramadığını da görmeliyiz.

    Anıl Aba - Gösterişçi tüketim ve yeni zenginler
  • Bugün tesadüf eseri gördüm de , GİZLİ DOSYALARDAN nam'ı diğer X-FILES' dan ,ex FBI AJANI bir UFOLOJİST kardeşimiz benim Zeytindağı incelememe gönderme yapmış .. (Sinsi işi sevmem .. o yüzden spesifik ayrıntı vereyim dedim kimliğine dair ..) Demiş ki tarih ile ilgili inceleme yapanlar , daha dikkatli olsunlar , kafadan sallama ya da yalan yanlış kaynaklardan alıntı yapıp bulandırmasınlar ortalığı ..ŞEHİT SAYISI ÜZERİNDEN VATAN MİLLET SAKARYA EDEBİYATI YAPMAYIN falan fistan .. bu incelemeler bu kadar okunuyorsa ya okunmuyordur ya da beğene basılıp geçiliyordur .. Ben de açıklama gereği duydum bu yazıyı kaleme aldım ..

    Şu yazdıklarımın ,incelemelerimin beğenilip beğenilmemesi ile HİÇ ALAKASI YOK .. isterse tek kişi beğenmesin .. Yine paylaşırım .. Benim "İŞ" imin ne olduğunu burada beni takip eden neredeyse herkes biliyor..

    birincisi , ben orada sayıları yuvarladım .. Bunu da açık açık söylerim.. hiç gocunmam da .. verdiğim sayılar gayet yuvarlak .. okuyanlar göreceklerdir ..

    ikincisi itiraz edip uyaran olursa o rakamları değiştirmesini de bilirim .. yazım yanlışı , imla , noktalama vs de buna dahil .. yalnız bu rakamlar üzerinde bugüne dek mutabık kalınamamış .. o yüzden kaynak gösterecek arkadaşlar kaynaklarını iyi seçip gelsinler ..

    üçüncüsü , incelemeyi eleştirip ordaki "TEKNİK" (bilen biliyor konunun ne olduğunu...ben ve teknik zohahaha ) ayrıntısına takılan UFOSEVER kardeşimizin hiç okumadan ya da okuyup anlamadan belirttiği gibi orada amaç şehit sayısı üzerinden ajitasyon yapmak değil hangi koşullarda kimlerin nasıl savaştığını sizlere anlatmaktı.. okursanız sizler de göreceksiniz ..

    30 ağustoslarda , 23 nisanlarda falih rıfkı atay kitaplarından alıntı yapmak olmadı benim amacım burada..hiç gerekte duymam , duymadım da .. TIPKI METALLICA - ONE klibinin Metallica 'nın ilk klibi olduğunu ve dalton trumbonun kitabından uyarlanan filminden kareler içerdiğini öğrenmek için wikipediaya bakma ihtiyacı hissetmediğim gibi .. sene 90 idi .. kabaca ve "YUVARLAK" HESAP 25 SENE GEÇMİŞ .. Nasıl diyorlar FBI ' da ..

    "The truth is out there..."

    FBI SOĞAN EKMEK DAĞITMAYA MI BAŞLADI sodexo yerine bilemicem.. Evet Roswell 1947 hadisesi sizin için bir Kerbela ' dır .. Ama ufon düştüyse başka yerde ağla ...
  • "Tuco Herrera , kendisini jandarma karakoluna götürüp gözaltına alacakları o uğursuz Pazartesi gününün sabahında , iki gün önce Mersin' den Adana' ya aile dostunun düğünlerine giden ailesini karşılamak için kalkamamıştı .. Esasen hiç yatmamıştı!! Bu yüzden ne litrelerce kırmızı tuborglarla dolu güğümlerin çevresinde koştururken , ne kajularla dolu havuzlara dalıp çıkarken , ne de bir yanı soğuk su diğer yanı rakı akan ve birbirine hiç karışmayan o mucizevi bal ırmakları kıvamındaki akarsu yataklarında kadehlerini doldururken de görememişti kendisini rüyasında... Neler olduğunu dahi anlayamadan mavi bir jandarma minibüsünde buldu kendini ...Dört jandarma eri ve en önde oturan araç komutanı başçavuş ile " TEZGAHIN" içinde yer alan tüm arkadaşları idi tüm görüp görebildikleri.. Bir de pimapen bir tabure , bir adet ingiliz anahtarı ve bir salkım üzüm .."

    Kafanız mı karıştı? Gelin en başa alalım =)) O günlere uzanalım .. Ve en baştan anlaşalım .. Bu bir Tuco Herrera gezi gözlem kolu incelemesidir .. Bol miktarda HURAFE , inanılmaz bir insanlıktan çıkmışlık , trajikomik olaylar ve yuh artık dedirtecek ölümüne işsizlik aroması ihtiva etmektedir ..

    '99 yazı .. Yaş 18.. Mersin' de Silifke yakınlarında sessiz sakin bir yazlık muhitindeyim.. Günler belli bir yerden sonra yazlıkta sinir zorladığı için olur olmaz herşeyden kendimize eğlence çıkardığımız dönemler.. Muz kabuğundan atom bombası yapıp neşeye koşuyor değiliz pek tabii .. Nedir kendimize meşgale olarak edindiklerimiz ? Sitenin bekçisinin Kadir ismindeki parmak çocuğuna, onun SADDAM adını verdiğim ve bize sürekli terlikler fırlatan annesine, ayrıca bir kaç küçük çocuğa daha salça olmaktayız .. Gece gündüz nerde görürsek korkutuyor ya da uğraşıyoruz .. Misal sitede malatyalılar olarak bilinen ailenin Memoş isimli minnak bir oğlu var .. Paytak paytak yürüyor .. Ne zaman görsek burnunda akan sümükleriyle gezen malatya aksanıyla ve "r" leri "y" sesiyle seslendiren , gözü yaşlı dolanan bu 5 yaşındaki inanılmaz tatlı çocuğun, aynı apartmanda oturan komşuları kurmay albayın yaşıtı olan kızına abayı yaktığını öğrenmişiz.. Durmaksızın kızı öpmesi ,çıkma teklif etmesi, ona açılması konusunda telkinlerde bulunup çocuğu kızın üzerine sürüyoruz.. Yüreklendiriyoruz .. Sevgiden yanayız anlayacağınız .. Niyetimiz kötü değil =)) Velhasılkelam kalbi sevgi dolu bu minik aşk neferi hijyenden kotaramadığı için her daim tokat yiyip yanımıza dönüyor .. Ona dondurma , kola ısmarlıyor tekrar güvenini kazanıyoruz kendine olan güvenini de refresh ederek..Biliyoruz ki kaybolan güven bir dahaki sefer dondurma ve abur cuburla tekrar geri gelmez .. İşsizlik ve eğlence döngüsünün sürmesinin bedeli, dostmuş gibi görünen ellerle gelen rüşvet.. (Kadir' e yaptıklarımızı anlatmayacağım ... Sadece şu kadarını bilin ki kışın biz sitede yokken Tuco ismini duyan bu çocuk ağlamaya başlıyordu...HATTA TELEFONDA SESİMİ DUYDUĞUNDA DAHİ!! )Onu buna , bunu da ona düşürüp birayı da katık edip gündüzlerimizi geçirmekteyiz gülerek.. Üçüncü çoğul şahısla konuşuyorum çünkü 3 kişiyiz .. Kendi kafa dengim olan 2 metalci daha bulmuşum ..Tam bir KÖTÜLÜKLER KUMPANYASI, MOSKOVA DEVLET SİRKİNİN KÖTÜLÜK SAÇAN VERSİYONU OLMUŞUZ.. Yüz göz eğme !! Yazlık yerde büyük nimet kafa dengini bulmak!! Hele de metal dinliyorsan.. Keyfim gıcır anlayacağınız .. Gündüzler bu şekilde geçiyor ama peki ya geceler ? Geceleri şekillenen eğlence sektörü, siteyle hiç alakası olmayan ve bizleri hiç tanımayan kiracıların ,ağımıza düşen çocukları etrafında gelişiyor .. Daha doğrusu CİN ÇAĞIRMA SEANSLARINDA..İşte cehenneme giden yolun taşlarını bu şekilde sermekteyiz kendi ellerimizle o günlerde =)) Kitabımızın incelemesine konu olan olaylar silsilesi de işte bu gece kısmında start almakta.. Olanları anlatmadan önce az da kitabımızdan bahsedeyim .. Az diyorum zira spoilerdan yana değilim bildiğiniz üzere...

    Kırmızı Pazartesi ' yi okuduğunuz da göreceksiniz ki ortada gerçekten yaşanmış bir cinayet vakası var.. Kurbanımızın ismi Santiago Nasar..Bu arada bu cinayetin işleneceğini herkes bilmekte .. Cinayetin tanığı olan tüm bu şahıslar ama öyle ama böyle bu işin bilincindeler.. Hatta cinayet işlendikten sonra bu bilinçli vatandaşlar olayı soruşturmak adına bölgeye gelmiş savcıya koşa koşa gidip ifade veriyorlar .. Yalnız bir kötü şans ve tesadüfler zinciri de olaya dahil ..Bunun yanı sıra olayın yaşandığı Kolombiya ' nın katolik nüfusunun çoğunlukta olduğu bu yörede pek tabii insan ilişkileri , örf ve adetler ve dini kurallar çok çok daha baskın ve farklı .. Din ile şekillenip ,yüzyıllarca bu insanlara yön veren namus kavramı ve sonrasında olanlar okuyacaklarınız .. Gabriel amca bu kısa romanıyla beraber hem toplum içindeki bireylerin sosyokültürel ilişkilerini hem de o toplumda yaşayan kadınların toplumdaki yerini sunuyor size satırlarında .. Benim size anlatacaklarımın burda yazılanlarla kesişim kümesine düşen konu başlıkları ise şunlar .. Bu olayın er geç gerçekleşeceğini "hepimizin bilmesi" ama olayların bu boyuta varacağını hiçbirimizin kestirememesi .. "Dini ve örfi kuralların hayatımızdaki rolü" ve bugün dahi anlayamadığımız bir "tesadüfler zincirinin" içine düşmüş olmamız .. Ha bir de Santiago Nasar rolünü istemsizce üstüne alan bizden iki yaş küçük Urfalı gencin kendince "ölümden" dönüşü..

    Eveeeeet !! Hazırsanız kaldığımız yerden devam edelim .. Geceleri türlü nedenlerle CİN ÇAĞIRMA RİTÜELLERİNE dahil ettiğimiz bu insanlara uygulanan adımlar nelerdi ? Birincisi onu bu işin tehlikelerine karşı uyarıp merakını cezbedeceksin .. Ağzına bir parmak balı çaldıktan sonra sebat edeceksin ..Sabırlı olacaksın ki o gelsin katılmak istesin... Gel katıl bize dersen korkutup kaçırırsın .. Korkarak katıldıysa zaten elinin içindedir .. Hemen bir karton kutuyu yırtıp cadı tahtası hazılamalısın .. Ciddi olmalı , kendini tutamayıp gülen olursa onu hemen esas TEZGAHIN döneceği birinci ekipten çıkarmalısın .. Bu arada bu ekiplerden de bahsedeyim size .. Birinci ekip ÇAĞIRANLAR =)) İkinci ve üçüncü ekip ise ÇAĞIRILANLAR .. Yani makyaj yapıp olaya doğa üstü süs veren ekipler.. Nedir bunların görevi ? Kapalı bir ortamda çağırdığın ruhu "ortama entegre etmek"!!! =)) Biz misal sitenin ta en dibinde yeralan ve sahanın ışıkları da dahil tüm ışıkların kapatılabildiği diskoda kuruyoruz tezgahımızı ..Bu arkadaşların görevlerinden biri, "Eeeey bilmem kimin ruhu geldiysen bir işaret ver !" sözüne mütakip diskonun içine taş toprak yağdırmak .. Yere öncesinde yanıcı madde döküldüyse onu ateşe vermek. falan fistan. Tüm gidişat 3 aşağı 5 yukarı bellidir .. Bu olanlar girizgahtır .. Korku pompalamaktır amaç herşeyden habersiz şahısa .. Çünkü korktukça kontrolünü kaybeder .. Bu arada biri sözde korkar ve cadı tahtasının üstündeki fincanı eliyle savurup kırar.. Sonrasında çağırılan ruh , cin her ne ise sözde SERBEST KALIR =)) Olanlar bundan sonra başlar .. Kartopu gibi büyüyen korku çığına sebep herkes kendini dışarı atar .. Ama biri vardır ki onun içine artık kötü ruh girmiştir.. Dışarı çıkar çıkmaz kurban hariç herkesi tokatlayıp dövmeye başlar .. Kurban artık aklını kaçırmıştır ama karanlıkta eve gidemez .. Evi başına yıkılan depremzedeler gibi çöreklenir yanınıza .. Göz ucuyla takip eder hatta onu da teselli edersiniz korkmaması için .. Lakin fitil ateşlendiği için siz de takdir edersiniz ki bu mümkün değildir !! Siz kurbanı teselli ederken yerde yatan arkadaşınıza çaktırmadan verilen "DÜŞ" macununa sebep artık köpükler ve nöbetler de devreye girer.. Bu dakikadan sonra kurban kaçacak korkusunu üzerinizden atmalısınız .. İşte bu özgüvene sebep , yerde yüzünü yıkadığınız arkadaşınız kalkar ve kurbana saldırmaya kalkar .. Araya girip savunmaya geçilir .. 2 - 3 tokat ve yumruk yenir ..Bu arada 2. ve 3. ekip karanlıktan istifade diskoya 30 40 metre uzaktaki gazinoya yerleşmişlerdir .. Hemen yardıma gelmeleri için o ekipten birine haber verilir .. Kollardan bacaklardan tutularak gazinoya taşınır .. 2 masa birleştirilir üstüne yatırılır .. Tüm bunlar olduğunda takribi olarak gece saat bir buçuk iki olduğundan ortalıkta harbi in cin top oynamaktadır .. Daha sonrasında bir kaç numarayla burda da olaylar ilmek ilmek işlenir ve sitenin dışına doğru gidilir .. Amaç arkadaşınız fenalaşırsa onu yoldan geçecek bir arabaya bindirmektir .. VEEEEE EN GÜZEL KISIM !!! Tüm bunlar olurken biri kurbana abdestinin olup olmadığını sorar .. Muhakkak ki yoktur .. Varsa da zaten bu korkuyla bozulmuştur =)) Kurban duşların orada elini ayağını yıkayıp abdest alır .. Ora olmazsa küçükler havuzuna sokulur falan ... Fantazide sınır yok !! Daha önceki tecrübelerime ve gördüklerime dayanarak söylüyorum ki o duşların altına elbiseleriyle girenleri gördü bu gözler .. Bu sırada gazinoda kalan 2. ve 3. timden bir kısım apartman çatılarına çıkıp aşağı taş falan atar ..Ben bu kısımda kurban şöyledir böyledir demek istemiyorum =))) Varın gelin siz hesap edin o korkuyu =)) Esas ekipten biri yağan taşa sebep eve gideyim geleyim de birilerini çağıralım diyerek ayrılır ..

    İŞTE O GECE SAAT 4 CİVARINDA EVE ÇIKMA GÖREVİNİ ÜSTLENEN O KİŞİ BENDİM !! Olanların bu kısmından sonrası tamamen bir fecaat =))

    Çıktım eve .. Gülmekten süblimleşmişim .. Bizim çatıya çıkan ekipte hemen bizim eve geldi .. Evde kimse yok bizimkiler düğüne gitmiş zaten ... Sabahına gelecekler ama meydan şimdilik bize kalmış .. Kakara kikiri!! Bir bira açtım mutfağa gidip .. Yalnız o sırada elektrikler gitti .. Bu kez bir anlık "sanırım hakkaten geldiler" moduna girdiysekte olaya ışıldakla müdahale ettim hemen ..Zaten kesintilere yazlık yerde alışığız.. Tam bu sırada arka yolda bir bağırış çağırış koptu.. Hiçbirimizin aklına dahi getiremeyeceği birşey olmuştu o sırada .. Bizim ekip, biz inip bir bakalım diyip indiler aşağı .. Ben de biramı bitirip inerim diyip kaldım yukarda .. Meğerse bu sırada aşağıda bizim içine cin kaçmış eleman olayı doğaçlamaya vuruyor .. Alıyor bir eline oturduğu pimapen tabureyi , diğerine de sitenin girişindeki müracaatta duran ingiliz anahtarını .. Bunlar başlıyorlar kovalamacaya .. Benim biramı içerken arka yoldan gelen sesler işte bu sesler .. Bizimki arkada , kurban önde derken soteye yatmış jandarma GEEEEEEL diyor bunlara .. Çocuğun kalbi delikmiş .. İşte bizim hiç bilmediğimiz bir etken!! Jandarma arabasının dibine gidiyor . " CANA KASIT VAR ! BUNLAR BENİ ÖLDÜRMEK İSTİYORLAR " diyip korkudan kısa bir baygınlık geçirince ,bizim eleman da elinde ingiliz anahtarıyla götüm götüm siteye kaçınca jandarma başlıyor bunu kovalamaya ..Çocuğu yaraladı sanıyorlar.. Jandarma minibüsü o sırada karanlıkta sahilden dönenlere , yoldan gecenlere kimlik falan sorarmış .. Minibüs işbu sebebten dolayı hareket etmediği için bizimkiler de mevzuya uyanamıyorlar .. Dolayısıyla çatıdaki ekip , bizim kaçan cinci elemanın arkasından gelen jandarmaları TEZGAHA ALDIĞIMIZ KURBAN SANARAK ( KALBİM AĞRIYORRRRR DÜŞÜNÜRKEN BİLE!!!!!)) başlıyorlar mı TAŞLAMAYA ?!?!?! JANDARMA SİLAHIN AĞZINA MERMİYİ VERİYOR MU BİR GÜZEL ?!?! Tabii ben bunları karakola giderken yolda öğrenebildim .. Zili çaldıklarında elimde bir tas içinde bir salkım üzümle karşımda jandarma erlerini görünce kalakaldım MAHMUT HOCA diyerek .. O üzümler neyin nesi dersen .. SÖZDE okunmuş üzümdü onlar.. Bizimkine yedirip ayıltacaktık =))) Elimde üzümlerle indim aşağı .. Dalından armut toplar gibi topladılar bizim ekibi evlerden ..Tıktılar minibüse .. Haydi buyur burdan yak .. Ne denir şimdi sorsalar bize diye düşünürken yarı yolda bahsettiğim kurmay albay aldı bizi askeri kimliğini göstererek .. Jandarma bizi alınca uyandırmış sitedekilerden biri ..
  • İnceleme yazıp yazmama konusunda kararsız kaldım, kimsenin hevesini kırmak istemediğimden ama yapılan diğer incelemelere göz gezdirince onların da benden daha fazla ılımlı olmadığını gördüm o yüzden yazıyorum.

    Konusundan bahsetmeyi çok düşünmüyorum kendim de pek anlamadım çünkü. Özetini internetten bulabilirsiniz zaten. Sitedeki diğer incelemelerde genel görüş edinmenize yardımcı olur ama ben her kitap için, kitabı okumadan inceleme okumama taraftarıyım önyargılı olmamak açısından. Kitabı alış sebebinden bahsedeyim. Kitabın Netfilx’te dizi uyarlaması var ve sosyal medyada çok denk geliyordum. D&R’da da kitabını görünce, popüler kültürün hafiften kölesi olduğumdan ve kapağı ve konusu beni cezbettiğinden bir heves aldım. Uzunca bi süre kitaplığımda tuttum. Stephen Hawking Gibi Düşünmek kitabını okuduktan sonra bilim kurguya ilgim biraz daha arttı, hazır elimde böyle bir bilim kurgu romanı varken hemen ardına bu kitabı eklemek istedim ama maalesef hayal kırıklığına uğradım

    Bi kere yüzyıllar sonrası bir evreni, henüz varolmayqn teknolojilerden falan bahsedeceğini bildiğimden zorlanacağımı tahmin etmiştim ama başından itibaren kitaba hakim olamadım. Bizi biz yapan element bilirsiniz karbon ve kitapta gelecekte insanoğlunun kimyasıyla oynandığını görüyoruz. Teknik kısımları çok anlamadım zaten yazar da detaylı işlememiş çünkü günümüzde varolmayan , kurgu bir yöntemden bahsediyoruz. Ölümsüzlüğün yolu bulunmuş diyebiliriz. Bedeniniz kopyalanabiliyor ve omurilik soğanınızın civarında bir bellek taşıyorsunuz. O bellek, içinde bulunduğunuz beden ölse bile yedeklenmiş bedeninize aktarılınca tekrar hayata dönmüş oluyorsunuz. Bu masraflı ve herkesin yararlanamadığı bir işlem. En azından bu bellek ve transfer işlemini anladığım için yazmak istedim. Kitabı okurken bana zorluk çıkaran ve hevesimi kaçıran en büyük şikayetim çevirinin özensizliğiydi ama tüm suçu da buna atamam. Kendimi kitaba tam veremedim, bir türlü odaklanamadım. Olayları takip edemediğim, ipin ucunu kaçırdığım, karakterleri birbirine karıştırdığım, neyin ne olduğunu şaşırdığım çok oldu. Bu kitabın bana getirisinden çok götürüsü oldu kısaca. Kendimi zorlaya zorlaya okuyup bitirdim ve akıcı olmadığı için bu okuma dönemim baya uzun sürdü. İsteksiz okuyordum ve bana çok vakit kaybettirdi. O zaman zarfında başka birçok kitabı bitirebilirdim falan fistan.

    Kitaba yapılan incelemelerden beğendiğim bir tanesi var. Derdimi güzel anlatmış: #29895675

    Sonlara doğru düşüncelerim ılımlaştı. Hikâye sarmaya başladı ama hâlâ büyük ölçüde olaya hakim olamamış ve vakit kaybetmiş gibi hissediyorum. Biri sorsa kitapta ne anlatıldığını doğru düzgün özetleyemem bile. Umarım dizisini izlediğimde taşlar yerine oturur.
  • Yazar: Kadimce
    Hikaye Adı : Evlilik
    Link: #31249563
    Müzik Parçası : Sessiz Veda

    Melih Kibar - Sessiz Veda

    https://youtu.be/lbpMjhFJ_Dk

    EVLİLİK

    Nerelerden başlanmalı ki söze bilmem…
    İki hayatı bir etmek deriz ya, silkelenen hayatlar görürüz. Hep mutluluklar dileriz, bir türlü görünemeyen, mutluluklar. Çok azımız görmüştür mutlu bir yuva, yaşamıştır, tesadüfen denk gelmiştir…

    Neler oluyor da, o verilen sözler, nağmeler, benim olsun diye dökülen diller; hediye edilen çiçekler, iş yerini basarak gelen çiçekçi gençler. Yolda yürürken özenilen, imrenilerek bakılan beyaz, kırmızı, pembe, mor güller. Acaba nazar mı değiyor diyeceğim, fakat bence bu da değil. Varsın olsun da herkes aşklara imrensin, nazar değsin. Sürtüşmeler olsun, tartışılsın da, sonunda her şey akıl ile de gönül ile de rayına otursun. Bunu da beceremiyorum…

    Bunu da beceremiyoruz, yapamıyoruz, aklımızla hareket etmeye çalışıyor, yüreğimizi de ki merhameti de bir kenara itiveriyoruz ki, ilk bombayı da burada patlatıyoruz. Öyle ki kimse altta kalmamalı, benlik olan gövde gösterisi bir anda katledilen yuvaların, mutluluğun dışın da kalmış çocuklarımızı da yıpratıyor etkiliyoruz.

    Merhamet sahibi olsak acaba nasıl davranırdık. Ne yani şimdi de merhametsiz mi olduk ? Neden olmasın! Kaçımız ak, pak bembeyazız. Neler yapıyoruz ? Nelere kızıyoruz… O kadar sorular var ki kafada, oturup düşünmüyoruz… Kendimizi neden yargılamıyoruz, yoksa, gerçeklerimiz ağır mı geliyor. Bu ne demek oluyor, insan evvela doğru bir şekilde kendini yargılarsa, kirişin en büyüğünü de kırmış olur. Bundan sonrası da çorap söküğü gibi akar gider…

    Ne demek istiyor?
    Ben olsaydım ne yapardım?
    O benim yerim de olsa nasıl davranırdı, ya da nasıl davranması gerekirdi!
    Benim ona sarf ettiğim davranışları, o bana etseydi; kabullenir miydim?
    Erkeğim demek, ben biliyorum demek mi?
    Adam olmak nedir? Çok delikanlı, Harbi kadın demiyor muyuz birilerine? Neden senin sevdiğin sahip olduğun sahiplenildiğin kadın, delikanlı değil mi? (belki saçma soru, bence tam yerinde soru).
    Kadın nedir? Üreme unsuru mu ? Cinsel istekler vakfı falan mı ? Kadınım dediğimiz (Meleğim deriz, sonra döveriz ya!) bizde ne ifade ediyor?
    Öyle ya kadın biz erkekler de genel de bir cinsel tercih olarak bakılıyor, Kadınların ne düşündüğü konusun da ki duyguları ben onlara bırakıyorum. Her şeyin bir sınırı olmalı, Eş için bir ömür Şehvete düşülebilir… Helalidir! Ama incitilme konusun da hakkımız yoktur. Bir çöp poşeti gibi tutulmaz kadın… Bir kadını çiçek gibi tutup çiçek gibi koruyacaksın, koklayacaksın.. vs vs..
    Erkek nedir Ey güzel kadın ? evet sen kalk ayağı da bana bir tarif et… Erkek demek aciz demektir belki, güç değildir kudret sahibi olmak, vurduğunu devirmek değildir. Bir erkeği Biz söz yıkar! Bir damla ya öldürür! İç dünyalarına hiç girdiniz mi ? Neler anlatır size de, yerle bir eder, boyun büker de üç güç kendinize gelemezsiniz. “Sabahattin Ali’nin “, “ Kürk Mantolu Madonna “ kitabını bitirdikten sonrası yaşanan karmaşık duygular gibi…
    Erkek, adam olmak zordur arkadaş, inan ki zordur. Büyün bir dünyayı sırtına yüklemeye çalışır, oda yetmezmiş gibi, hadi koş deriz… Hiç üşenmez koşar sizin için, ev e geldiğinde bir tebessüm gülüşünüz için, “ tuzu altın mı bey ?, çocuklara Şokolata da alaydın. Fistan da alamadık hâLa (halen) şu, o, bu… “.
    Bakalım mı ne yapmalıyız..
    “Hoş geldin canım, Erim, Hayatım, Beyim… “ Güzel değil mi sizce, Bir erkeklerin yerine koyun kendinizi. Bir erkek Çok güzel sözler hak eder, bunu unutmayın! “ Nasıl hak eder? “, “geliyor ne selam ne kelam, yayılıyor öküz gibi koltuğa “… Ama demeyin öğle o sizin kocanız, canınız, yüreğiniz (değil mi?) aynı döşeği bir etmediniz mi, yada etmeyecek misiniz?...
    Hiç ayaklarını yıkadınız mı ? Evin Reis’ dir diye değil!.. İnanın bu değil, Yükünü sırtlanmanız. “Biz de evde akşama kadar mutfak, elektrik süpürgesi, bulaşık, çamaşır. (az da olsa el ile bunları yapan insanlar var ve biz de ki bu rahatlığa rağmen mutlu olanlar çoğunlukta)… bu ne demek biliyor musunuz?
    PARA; MUTLULUK OLAMAZ, ASLA!
    Ne kadar geri kafalıyım değil mi? Bu zaman da “erkeğinin “ ayağını yıkamak, Ninelerimiz ne geri kafalıymış meğer… Ayak yıkamak boyun eğmek değildir. En azından ben böyle bakmıyorum. Birkaç kişiye de böyle bakılmayacağını göstermeye çalışacağım…
    Eşinizle bir bayram alışverişine diyelim, çıktınız. Ama süslülüğümüzden de ödün vermeyerek, topukluyu da giydik, İstemez misiniz ayağınıza masaj yapsın, hatta su ile ovalasın, veya şimdi kremler var güzelce kan dolaşımınızı dağıtsın? Değil mi? “ Yapmaz ki “, “ sen yaptın mı ki “. Ne haber?.. Gösterdin mi ilgi alakayı ?

    Eğer bir şeylerin değişmesini istiyor isek, karşı tarafta ki insanı değiştirmeye uğraşma! Sadece kendini yormakla kalmaz eş olanı ya da eşin olacak insanı kendinden nefret ettirirsin.. Asla senin istediğin gibi bir kadın olmasını bekleme karşıdakine, ya da erkeğin sana benzemesine.
    Nasıl sen, sensin; o da o!
    “Mutlu olmak istiyorsan, başkasını sana benzetmeye uğraşma. Onu öyle kabul eder isen, mutlu olursun “.
    Yıkamazsınız değil mi Beyler? Çorba da yapmaz mısınız eşinize! Öğle ya biz erkeğiz, höyytt dedik mi kadın susmalı. Dokuz ay karnımız da taşısak, acaba kadınları yine de anlayabilir miyiz? Ya da onların yerine kendimizi koyup, bazılarımızın yaptığı gibi sömürülsek acaba hoşumuza gider mi… Kadın bu, bazen bir çiçek görürüz, ya koklar ama koparmaya kıyamaz öğlece yolumuza devam ederiz veyahut dibinden kopartırız, sadece ne güzel durduğu için ya da ne güzel koktuğu için.

    Erkeklik duygusu ile mi bakıyoruz biz, hep, bir bu garip hayata hani canımdı aşkımdı, ömründü senin canının içi idi, sen canının içine böyle mi muamele ediyorsun “canın cehenneme “ der gibi.. “ Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmam senin “… yersek, değil mi…

    Her şey, karşılıklı sevgi ve saygı ile alakalı gördüğümüz gibi…

    Gel Gelelim ki Evlilikte ilk adıma ve Düğüne kadar ki olaylara…
    Selam büyükler, Eşya seçimine mümkünse gitmeyin, Çocuklarınız çağırsa da gitmeyin… Mutluluklarını paylaşın ama gitmeyin. Sizin gittiğiniz bir alışveriş kesinlikle sizin seçiminize göre düzenlenmesini istersiniz… hayır hayır hayır!. Onlar evlenecek kadar büyüdü ise, Eşyalarını seçecek kadar da zevk sahibidirler. “Kız Ayşe bunu aldır kız, ilk defa evleniyorsunuz “ Af edersiniz de size ne? Evet düğünü siz yapıyorsunuz, yardım da ediyorsunuz, Allah razı olsun. Maddi destek ve manevi desteğinizi her zaman sağlayacaksınız, fakat söz konusu aile içinde ki seçimler, (eşyalar, kavgalar, kaygılar) bir adım dışarı da kalınız ki! Onlar kendi problemlerini görüp çözebilsinler.
    Eğer yardım isterler ise kesinlikle tarafsız olun!
    “ ooyyy benim kızım bunu hak etmedi “. “ben görmedim, kızım görsün “… (ya iyi de teyzem senin zamanın da bulaşık makinası yoktu. Senin zamanın da.. neyse bu konuya girmeyeceğim… sizin gençliğiniz de değil sene iki bin bilmem kaç… ve eskiden 20 30 40 yılda bir nesil değişirken, şimdi beş yılda bir değişiyor)
    ben ezildim kızım ezilmesin…
    o kadar çok söz var ki..
    “gittin de bu mendeburu mu seçtin “… (Allah rızası için istedin o gelini teyze “oğluna “)

    Büyüklerin cehaleti, ya da cahilliği yüzünden binlerce yuva yıkılıyor bir sene de. Büyükler “yardım “ denilince yardım eder. Aksi “yandım “ oluyor böyle.. tabi eltiler baldızlar görümceler. Ah! Ah!, Kimseye Şeytan demek istemiyorum… Şeytana uyan insanlar, yuvanın hassasiyeti ile Şeytanın oyununa geliyorlar bazen, diye kibarlaşarak ve nazik bir üslup takınarak… karışmayın! Yönlendirmeyin erkek kardeşlerinizi, kız kardeşlerinizi… “ Ali Ali… senin karı bana böyle, böyle dedi… “ rahatsız oluyorsan gitmeyeceksin ablacım… neden kötülüyorsun adama kadınını… Sen evde mutsuzsun diye başka bir yuvaya gölge düşürmek nedir? Bilmez misin, yuvayı bozanın, yuvası bozulur… Şeytana uydum!... Allaha uyaydın. Ne diyeyim.

    Biz insanlar hem suç işler hem de suçu başkasına atmayı severiz, Demek ki Şeytana boynuzu takma merasimi burdan geliyor! Günah keçisi deriz ya, keçi de boynuzludur…

    Şimdi Kız aldık verdin Melodisini bir tarafa koyuyor , nasıl yaparız da bu konuya el atarız diyerek, damdan düşer gibi mi olsun, yoksa alıştıra, alıştıra mı anlatmalı bilemedim. Bir gün kuyumcuya çeyrek altın bozdurmaya gittim. O saatte bana denk gelmiş olmalı ki, kuyumcu sahibinin elamanı yok. Kaç dakika yok ya da o gün mü yok, izinli mi.. derken konuyu uzatmadan. Kulak misafiri oldum kaynana kaynata gelin damat muhabbetine, şu yüzük küçük, bu yüzük büyük, şu bilezikler ince, bu bilezikler kalın derken giden 15 yirmi bin liranın ardından dan bunun bir de mobilyası, süsü, camı, mutfağı, lira bağı, bahçesi… koy oraya 25 bin daha ne ettik efendim? 40 bin beyaz eşyası perdesi düğün salonu ile toplam 50 bin liralık borcun size olan cirosu da , Kocaman bir hüsran…

    Neden mi ?
    Almayalım mı ? (çok mu paramız var?)
    Hak etmedik mi bunca eşyayı? (eşyayı mı hak ettik ki acaba?)
    Boş yere mi otursun gelen misafir… (öyle ya misafir oturmaya geliyor!)
    En azından misafirin, misafirlik edecek bir yuva bulması gerekir…
    Onca söz, verilen yemin, giden emek, kaybolan umutlar, Yıkılan düşer.. (bir de var ise Çocuk(lar)), kırılan kalpler ve sayamadığım dahası…

    Evlenmek istediğiniz de, kafanıza göre bir insan bulmalı evvela!
    Ne istediğinizi bilmelisiniz!
    Doğru kişiyi belki defalarca’sına hayır diyerek, doğru kişiyi bulmalısınız…
    En büyük yanlışlardan birisi, Kendinize benzetmeye uğraşmaktır…(Ya olduğu gibi kabullenin onu, ya da hiç ne kendinizi, ne de bir başkasını, ateşe atmayın)…
    Evlenmiş olayım diye evlenilmez, mutlu olmak için evlenilir…
  • Melih Kibar - Sessiz Veda

    https://youtu.be/lbpMjhFJ_Dk

    EVLİLİK

    Nerelerden başlanmalı ki söze bilmem…
    İki hayatı bir etmek deriz ya, silkelenen hayatlar görürüz. Hep mutluluklar dileriz, bir türlü görünemeyen, mutluluklar. Çok azımız görmüştür mutlu bir yuva, yaşamıştır, tesadüfen denk gelmiştir…

    Neler oluyor da, o verilen sözler, nağmeler, benim olsun diye dökülen diller; hediye edilen çiçekler, iş yerini basarak gelen çiçekçi gençler. Yolda yürürken özenilen, imrenilerek bakılan beyaz, kırmızı, pembe, mor güller. Acaba nazar mı değiyor diyeceğim, fakat bence bu da değil. Varsın olsun da herkes aşklara imrensin, nazar değsin. Sürtüşmeler olsun, tartışılsın da, sonunda her şey akıl ile de gönül ile de rayına otursun. Bunu da beceremiyorum…

    Bunu da beceremiyoruz, yapamıyoruz, aklımızla hareket etmeye çalışıyor, yüreğimizi de ki merhameti de bir kenara itiveriyoruz ki, ilk bombayı da burada patlatıyoruz. Öyle ki kimse altta kalmamalı, benlik olan gövde gösterisi bir anda katledilen yuvaların, mutluluğun dışın da kalmış çocuklarımızı da yıpratıyor etkiliyoruz.

    Merhamet sahibi olsak acaba nasıl davranırdık. Ne yani şimdi de merhametsiz mi olduk ? Neden olmasın! Kaçımız ak, pak bembeyazız. Neler yapıyoruz ? Nelere kızıyoruz… O kadar sorular var ki kafada, oturup düşünmüyoruz… Kendimizi neden yargılamıyoruz, yoksa, gerçeklerimiz ağır mı geliyor. Bu ne demek oluyor, insan evvela doğru bir şekilde kendini yargılarsa, kirişin en büyüğünü de kırmış olur. Bundan sonrası da çorap söküğü gibi akar gider…

    Ne demek istiyor?
    Ben olsaydım ne yapardım?
    O benim yerim de olsa nasıl davranırdı, ya da nasıl davranması gerekirdi!
    Benim ona sarf ettiğim davranışları, o bana etseydi; kabullenir miydim?
    Erkeğim demek, ben biliyorum demek mi?
    Adam olmak nedir? Çok delikanlı, Harbi kadın demiyor muyuz birilerine? Neden senin sevdiğin sahip olduğun sahiplenildiğin kadın, delikanlı değil mi? (belki saçma soru, bence tam yerinde soru).
    Kadın nedir? Üreme unsuru mu ? Cinsel istekler vakfı falan mı ? Kadınım dediğimiz (Meleğim deriz, sonra döveriz ya!) bizde ne ifade ediyor?
    Öyle ya kadın biz erkekler de genel de bir cinsel tercih olarak bakılıyor, Kadınların ne düşündüğü konusun da ki duyguları ben onlara bırakıyorum. Her şeyin bir sınırı olmalı, Eş için bir ömür Şehvete düşülebilir… Helalidir! Ama incitilme konusun da hakkımız yoktur. Bir çöp poşeti gibi tutulmaz kadın… Bir kadını çiçek gibi tutup çiçek gibi koruyacaksın, koklayacaksın.. vs vs..
    Erkek nedir Ey güzel kadın ? evet sen kalk ayağı da bana bir tarif et… Erkek demek aciz demektir belki, güç değildir kudret sahibi olmak, vurduğunu devirmek değildir. Bir erkeği Biz söz yıkar! Bir damla ya öldürür! İç dünyalarına hiç girdiniz mi ? Neler anlatır size de, yerle bir eder, boyun büker de üç güç kendinize gelemezsiniz. “Sabahattin Ali’nin “, “ Kürk Mantolu Madonna “ kitabını bitirdikten sonrası yaşanan karmaşık duygular gibi…
    Erkek, adam olmak zordur arkadaş, inan ki zordur. Büyün bir dünyayı sırtına yüklemeye çalışır, oda yetmezmiş gibi, hadi koş deriz… Hiç üşenmez koşar sizin için, ev e geldiğinde bir tebessüm gülüşünüz için, “ tuzu altın mı bey ?, çocuklara Şokolata da alaydın. Fistan da alamadık hâLa (halen) şu, o, bu… “.
    Bakalım mı ne yapmalıyız..
    “Hoş geldin canım, Erim, Hayatım, Beyim… “ Güzel değil mi sizce, Bir erkeklerin yerine koyun kendinizi. Bir erkek Çok güzel sözler hak eder, bunu unutmayın! “ Nasıl hak eder? “, “geliyor ne selam ne kelam, yayılıyor öküz gibi koltuğa “… Ama demeyin öğle o sizin kocanız, canınız, yüreğiniz (değil mi?) aynı döşeği bir etmediniz mi, yada etmeyecek misiniz?...
    Hiç ayaklarını yıkadınız mı ? Evin Reis’ dir diye değil!.. İnanın bu değil, Yükünü sırtlanmanız. “Biz de evde akşama kadar mutfak, elektrik süpürgesi, bulaşık, çamaşır. (az da olsa el ile bunları yapan insanlar var ve biz de ki bu rahatlığa rağmen mutlu olanlar çoğunlukta)… bu ne demek biliyor musunuz?
    PARA; MUTLULUK OLAMAZ, ASLA!
    Ne kadar geri kafalıyım değil mi? Bu zaman da “erkeğinin “ ayağını yıkamak, Ninelerimiz ne geri kafalıymış meğer… Ayak yıkamak boyun eğmek değildir. En azından ben böyle bakmıyorum. Birkaç kişiye de böyle bakılmayacağını göstermeye çalışacağım…
    Eşinizle bir bayram alışverişine diyelim, çıktınız. Ama süslülüğümüzden de ödün vermeyerek, topukluyu da giydik, İstemez misiniz ayağınıza masaj yapsın, hatta su ile ovalasın, veya şimdi kremler var güzelce kan dolaşımınızı dağıtsın? Değil mi? “ Yapmaz ki “, “ sen yaptın mı ki “. Ne haber?.. Gösterdin mi ilgi alakayı ?

    Eğer bir şeylerin değişmesini istiyor isek, karşı tarafta ki insanı değiştirmeye uğraşma! Sadece kendini yormakla kalmaz eş olanı ya da eşin olacak insanı kendinden nefret ettirirsin.. Asla senin istediğin gibi bir kadın olmasını bekleme karşıdakine, ya da erkeğin sana benzemesine.
    Nasıl sen, sensin; o da o!
    “Mutlu olmak istiyorsan, başkasını sana benzetmeye uğraşma. Onu öyle kabul eder isen, mutlu olursun “.
    Yıkamazsınız değil mi Beyler? Çorba da yapmaz mısınız eşinize! Öğle ya biz erkeğiz, höyytt dedik mi kadın susmalı. Dokuz ay karnımız da taşısak, acaba kadınları yine de anlayabilir miyiz? Ya da onların yerine kendimizi koyup, bazılarımızın yaptığı gibi sömürülsek acaba hoşumuza gider mi… Kadın bu, bazen bir çiçek görürüz, ya koklar ama koparmaya kıyamaz öğlece yolumuza devam ederiz veyahut dibinden kopartırız, sadece ne güzel durduğu için ya da ne güzel koktuğu için.

    Erkeklik duygusu ile mi bakıyoruz biz, hep, bir bu garip hayata hani canımdı aşkımdı, ömründü senin canının içi idi, sen canının içine böyle mi muamele ediyorsun “canın cehenneme “ der gibi.. “ Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmam senin “… yersek, değil mi…

    Her şey, karşılıklı sevgi ve saygı ile alakalı gördüğümüz gibi…

    Gel Gelelim ki Evlilikte ilk adıma ve Düğüne kadar ki olaylara…
    Selam büyükler, Eşya seçimine mümkünse gitmeyin, Çocuklarınız çağırsa da gitmeyin… Mutluluklarını paylaşın ama gitmeyin. Sizin gittiğiniz bir alışveriş kesinlikle sizin seçiminize göre düzenlenmesini istersiniz… hayır hayır hayır!. Onlar evlenecek kadar büyüdü ise, Eşyalarını seçecek kadar da zevk sahibidirler. “Kız Ayşe bunu aldır kız, ilk defa evleniyorsunuz “ Af edersiniz de size ne? Evet düğünü siz yapıyorsunuz, yardım da ediyorsunuz, Allah razı olsun. Maddi destek ve manevi desteğinizi her zaman sağlayacaksınız, fakat söz konusu aile içinde ki seçimler, (eşyalar, kavgalar, kaygılar) bir adım dışarı da kalınız ki! Onlar kendi problemlerini görüp çözebilsinler.
    Eğer yardım isterler ise kesinlikle tarafsız olun!
    “ ooyyy benim kızım bunu hak etmedi “. “ben görmedim, kızım görsün “… (ya iyi de teyzem senin zamanın da bulaşık makinası yoktu. Senin zamanın da.. neyse bu konuya girmeyeceğim… sizin gençliğiniz de değil sene iki bin bilmem kaç… ve eskiden 20 30 40 yılda bir nesil değişirken, şimdi beş yılda bir değişiyor)
    ben ezildim kızım ezilmesin…
    o kadar çok söz var ki..
    “gittin de bu mendeburu mu seçtin “… (Allah rızası için istedin o gelini teyze “oğluna “)

    Büyüklerin cehaleti, ya da cahilliği yüzünden binlerce yuva yıkılıyor bir sene de. Büyükler “yardım “ denilince yardım eder. Aksi “yandım “ oluyor böyle.. tabi eltiler baldızlar görümceler. Ah! Ah!, Kimseye Şeytan demek istemiyorum… Şeytana uyan insanlar, yuvanın hassasiyeti ile Şeytanın oyununa geliyorlar bazen, diye kibarlaşarak ve nazik bir üslup takınarak… karışmayın! Yönlendirmeyin erkek kardeşlerinizi, kız kardeşlerinizi… “ Ali Ali… senin karı bana böyle, böyle dedi… “ rahatsız oluyorsan gitmeyeceksin ablacım… neden kötülüyorsun adama kadınını… Sen evde mutsuzsun diye başka bir yuvaya gölge düşürmek nedir? Bilmez misin, yuvayı bozanın, yuvası bozulur… Şeytana uydum!... Allaha uyaydın. Ne diyeyim.

    Biz insanlar hem suç işler hem de suçu başkasına atmayı severiz, Demek ki Şeytana boynuzu takma merasimi burdan geliyor! Günah keçisi deriz ya, keçi de boynuzludur…

    Şimdi Kız aldık verdin Melodisini bir tarafa koyuyor , nasıl yaparız da bu konuya el atarız diyerek, damdan düşer gibi mi olsun, yoksa alıştıra, alıştıra mı anlatmalı bilemedim. Bir gün kuyumcuya çeyrek altın bozdurmaya gittim. O saatte bana denk gelmiş olmalı ki, kuyumcu sahibinin elamanı yok. Kaç dakika yok ya da o gün mü yok, izinli mi.. derken konuyu uzatmadan. Kulak misafiri oldum kaynana kaynata gelin damat muhabbetine, şu yüzük küçük, bu yüzük büyük, şu bilezikler ince, bu bilezikler kalın derken giden 15 yirmi bin liranın ardından dan bunun bir de mobilyası, süsü, camı, mutfağı, lira bağı, bahçesi… koy oraya 25 bin daha ne ettik efendim? 40 bin beyaz eşyası perdesi düğün salonu ile toplam 50 bin liralık borcun size olan cirosu da , Kocaman bir hüsran…

    Neden mi ?
    Almayalım mı ? (çok mu paramız var?)
    Hak etmedik mi bunca eşyayı? (eşyayı mı hak ettik ki acaba?)
    Boş yere mi otursun gelen misafir… (öyle ya misafir oturmaya geliyor!)
    En azından misafirin, misafirlik edecek bir yuva bulması gerekir…
    Onca söz, verilen yemin, giden emek, kaybolan umutlar, Yıkılan düşer.. (bir de var ise Çocuk(lar)), kırılan kalpler ve sayamadığım dahası…

    Evlenmek istediğiniz de, kafanıza göre bir insan bulmalı evvela!
    Ne istediğinizi bilmelisiniz!
    Doğru kişiyi belki defalarca’sına hayır diyerek, doğru kişiyi bulmalısınız…
    En büyük yanlışlardan birisi, Kendinize benzetmeye uğraşmaktır…(Ya olduğu gibi kabullenin onu, ya da hiç ne kendinizi, ne de bir başkasını, ateşe atmayın)…
    Evlenmiş olayım diye evlenilmez, mutlu olmak için evlenilir…
    Kadim TATAROĞLU
  • "BU KİTABI OKUYUNCAYA DEK, DiLEDİĞİNİZCE DOYA DOYA YİYİN , İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !!"

    Evet bonibon sever kardeşlerim ve "HEY GİDİNİN APAYRILARI" ..Alayınıza selam olsun .. Yine uzun bir inceleme olacak .. Dediler ki uzun yazma az kısa tut..Ama böyle bir kitabı kısa bir şekilde size anlatmam imkansız .. Hani cidden imkansız .. Şu inceleme altında size anlatacaklarım kitabın % 2 ' sini falan ancak verecek ama emin olun merakınızı da cezbedecek .. Bu kitabı , kitap fuarında türlü çingenelikler yaparak arşive kattım .. Atatürkçü Düşünce Derneği de satıyordu..4 lira daha ucuz deyince hemen oraya dadandım tabii ..2 masa üstü takvim , bir dolu ayraç falan ..Kaçar mı ? Kınamayınız !! O 4 liralar birikip nice 4 bira parası ediyor inanamazsınız .. Her işin başı iktisat.. Ne demiş eski GADDAR Türk atalarımız : Sıçanın sidiği değirmene kardır ( AĞIZ BURUN KIVIRMA BENİ KENDİNE BULAŞTIRMA !!) ... Şimdi şuraya kadar okuduğunuz bu girizgah ile bakın bir de güzel atasözünü silinmemek üzre beyninize nakşettiniz .. Yazarla devam edelim .. Biliyorum ki bazılarınız muhalif olmasından dolayı pekte sevmiyor bu adamı .. Olabilir ! Normaldir ! Ama karşıt fikirleri de okuyun derim .. Zaten biraz sonra anlatacaklarımla sanırım okumak isteyecekseniz ..

    İncelemeye bir şehir bir de ülke ile başlayalım .."KIRŞEHERDEYİZ!"
    Ne var burda ?
    Burası esasen Osmanlının ilk günlerinde , hatta ondan da öncesinde Ahiliğin can damarının attığı bir merkez .. Günümüz kooperatif ( together as one su getir kezban tribi... bir elin nesi var iki elin sesi var , yardımlaşma falan fistan gülistan..) zihniyetinin temellerinin çook önceden atılmış hali burda uzunca müddet hayat bulmuş.. Hala da soluk bir nabızla atıyorsa da devam ediyor ..
    Şimdi bir de aklınıza Hollanda'yı getirin ..Ne geldi aklınıza ? Laleler ! Başka ? Red Light District =P Başka? E hadi müzeler falan .. Bakın ben size sayayım Hollanda denince akla gelmesi gerekenleri ..

    *Hollanda süs bitkileri ihracatında dünya birincisi... (AL SANA LALE ! OSMANLI DEDELERİMİZ GİBİ SARAYDA YETİŞTİRİP SEYRETMEMİŞLER...)
    *Sebze ihracatında dünya birincisi...
    *Süt ihracatında dünya üçüncüsü .. .
    *Kırmızı et ihracatında dünya dördüncüsü...
    *Sıvı-katı yağ ihracatında dünya dördüncüsü...
    *Tarım ihracatında dünya ikincisi...

    Biz sanırım tarım ülkesi olarak adlandırılıyorduk bir zamanlar değil mi? =))

    KONYA KADAR YÜZÖLÇÜMÜNE SAHİP BİR MEMLEKETTEN BAHSEDİYORUM ! ALOO!!! Nasıl oluyor bu ? Nasılını anlatayım .. Bu gavur kısmı herşeyi ilime bilime dayandırdığı , yağacak olan yağmura sebep Nisan ayında yağmur duasına çıkmadığı için her işleri sistematik biliyorsunuz ..Ar- Ge denilen kavramı biz henüz bilmiyorken bu gavur oğullarından Michael Sandown adlı bir amca 1800'lerde bizim topraklara geliyor ..Kayseri, Sivas, Niğ­de, Nevşehir ve Kırşehir' de incelemeler yapıyor .. Bir bakıyor ki bizde Ahilik diye bir kavram var .. Kısaca herkesin üstlendiği bir iş gücü ve sahası mevcut tarımda.. Bundan baya baya etkilenip geri dönüyor Hollanda ' ya...Kooperatifleri kuruyor.. Sonuç : YUKARDA YAZDIKLARIM .. Ha ama Osmanlı ' da boş durmuyor tabii!! Hakkını yemeyelim .. 1850lerde bakın Osmanlı ne tip önlemler alıyor ..
    *Çoban , evet yanlış okumadın ÇOBAN İHRACATINA (?!?!?!?!) yasak getiriliyor ..
    *Sakız çiğnenmesi yasaklanıyor..
    *Kadınların kaymakçı dükkanlarına girmeleri yasaklanıyor ..( Abdülaziz ' in çekirge fermanı var yazsam bir tane nefes alan kalmaz aranızda .. Kafadan totaliniz imamın kayığına binersiniz .. yazmayayım =)) )
    Ben, Tuco Herrera ki bakın ben yani.. Böyle İŞSİZLİK GÖRMEDİM !Neyse geri dönelim , konu dağılmasın .. Laleyi zaten bizden aldıkları bir sır değil .. Peki ya angora kazaklarının macerası ? Şimdi İngilizlerin diye bilinen bu kazakların isminin esasen Ankara Tiftik keçilerinden geliyor olması ? Nasıl diye sormayın .. Yukarda KABAK gibi duran lale örneğinden yola çıkarsanız taşlar yerine oturur .. Sadece bu mu ? Bu bizim vurdum duymazlığımız diyelim ve bir başka konuya geçelim .. Köy Enstitüleri ..

    Korkudan Korkmak incelememde (#27268771) üstü kapalı da olsa bahsettiğim için uzun tutmayacağım .. En büyük amaçlarından biri modern tarımın ne olduğundan habersiz Türk insanına tarımı öğretmek , köy yerinde eğitim vermek olan bu kuruluşların Adnan Menderes ve saz arkadaşlarının tekerine çomak soktuğu için kapatıldığını bilmem biliyor musunuz ? Bizim için cidden büyük bir kayıp..Hem eğitimsel , hem tarımsal boyutta .. Kapatılma sebebi mi ? Bir tanesi için ileri sürdükleri bahaneyi yazayım buraya ..

    "Hasanoğ­lan Köy Enstitüsü'nün müzik salonuna havadan kuşbakışı ba­kınca 'orak' şeklinde!" Yani burda komunizm propagandası yapılıyor .. Kızlı erkekli eğitim veriliyor .. Namus ve din elden gidiyor .. Bu topraklarda McCarthycilik modası asla bitmez tükenmez ASLA GEÇMEZ! Yapılacak iyi şeylerin hepsinin yolunu komunizm şiarı ile kesmek bizim örf ve adetimiz olmuş .. Sonuç olarak tüm bunları diye diye sonuçta tarımı bitirdiler .. Ve bakın samanı Uruguay' dan , eti Sırbistan' dan ithal eder hale geldik .. Mercimeğin anavatanı Anadolu ! Kanada bizden aldığı mercimeğin genleriyle oynayıp soğuğa dayanıklı bir başka tohum elde etti .. Bugün mercimekte ve pek çok tahılın ihracatında Dünya' da tekel ..Bugünlerin temelleri 1950 lerde Menderes hükümeti döneminde yapılan ikili antlaşmalarla atıldı .. Aldığımız ve üzerinde "uzanan ellerin" olduğu süt tozu tenekeleri ile bize yaptıklarını belirttiğim incelememde yazdım.. Peki bunların ardında esasen kim/ kimler var? Oltadaki Balık Türkiye diyen Rockefeller sülalesi , DuPontlar ve 8 - 10 büyük TRÖST sahibi .. Rockefeller 'ları az çok biliyorsunuz .. Dünya' da petrol ve petrolle alakalı tüm yan sanayiinden Gdo lu ürünlere , psikolojik savaş araştırmalarından tutun da AMERİKA MERKEZ BANKASI - DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ - BİRLEŞMİŞ MİLLETLER gibi pek çok oluşumun sahibi (ya da bunların ardındaki görünmez el ).. CIA 'i bir dönem fonladığı su götürmez bir gerçek.. Ve ne diyordu kendisi : ""Sahip olmak hiçbir şey­dir; kontrol ise her şey. Eğer ülke hükümetlerini kontrol etmek istiyorsan, ülkedeki tekelleri kontrol etmeli, eğer uluslararası tekeller veya karteller kurmak istiyorsan bir dünya hükümeti kurmalısın.. "Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!"

    Gelelim Dupontlaraaa.. Rockefeller nasıl ki bir petrol tröstü ise , bu sülalede barut ve patlayıcıda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tekeli en büyük tröstü..Bakın yaptıklarından birkaçını sayayım ..

    *Birinci Dünya Savaşı'nda müttefik ordularının toprakların­dan ateşlenen barutun yüzde 40'ı DuPontlar tarafından üretildi.
    *İkinci Dünya Savaşı'nda atılan atom bombası DuPont fabri­kasında üretildi..
    * Tokyo'da evler tahtadan olduğu için bombardımanlarda gereken verimi alamadıklarından dolayı Napalm olarak bilinen yangın bombasını bu amcalar ürettiler.Yani Tokyo katliamında kullanılan Napalm Bombasının mucidi de bu adamlar ..Sadece son 2 madde itibari ile 500BİN insan katlettiler Japonya' da .. Ve seneler sonra Dupontların Japon Expo Ticaret Fuarı'nda sattığı ürün ne biliyor musunuz ? ATEŞE DAYANIKLI TEKSTİL ÜRÜNLERİ !!! Bunu JAPONYA GİBİ BİR YERDE YAPABİLİYOR ADAMLAR !! Heriflerdeki caniliğin , küstahlığın boyutlarını anlamanız açısından da biraz uzun yazıyorum .. Buraya kadar okuyanlar zaten bana lazım olan kesim ..

    Şimdii.. Biri PETROL ,diğeri BARUT ve Patlayıcı Tröstü iki sülale ..Bu insanların bizim yediğimiz gıdalarla ne alakası olabilir ? Tohumculuk (ve araştırmalarında ) , her türlü ilaç sanayiinde ( tarımsal - bitkisel , insani ve hayvansal) , petrolde , insanlara sağlanacak kredilerde sürekli DİRSEK TEMASI ile çalışan bu insanların amacı ne ? Soner Yalçın bu kitapta bir yerde aynen şunları diyor ..

    "Bir taşla kaç kuş vuracaklar:
    ı) Tohumlarını satacaklar...
    2) Tohumlarını kullananlara gübre ve ilaç satacaklar...
    3) Tohumlarını ekenlere petrollerini satacaklar...
    4) Parası olmayanlara kredi verecekler...
    5) Bu tarım felaketi sonucu hastalananlara ilaç satacaklar... Hep aynı soruyu tekrarlayacağım:
    Tüm bunları Rockefeller gibi küresel şirketler SADECE PARA KAZANMAK İÇİN Mİ YAPIYOR? Ülkeleri boğazlarından kendilerine bağlamak için mi yapıyor? Başka? .
    Hastalık saçan "ölüm tohumlarının" dünya tarlalarına dağı­tılmalarının gizli amacı yok mu?
    Evet, bu kitabın yazılma amacı işte bu soruya yanıt bulmak­tır..."

    Birbirleri arasındaki bağları okudukça delirmemek elde değil ..

    Bu işleri çok uzun müddettir takip eden , araştıran biri olarak sadece şunu söylüyorum sizlere : BU KİTABI OKUYANA KADAR DiLEDİĞİNİZCE , DOYA DOYA YİYİN İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !! ZİRA BİZİ TEK KURŞUN ATMADAN HEM FİZİKSEL HEM DE İKTİSADİ YÖNDEN TAKIR TAKIR ÖLDÜRÜYORLAR ..

    Biliyorsunuz Ramazan Bayramı kapıda ...baklava alacaklar ..HUUUU!!! Baklavanın içinde gördüğünüz ve antep fıstığı sandığınız o yeşil partiküllerin aslında dondurulduktan sonra çekilmiş ve düşman hatlarının ardına sızmış ajanlar misali yufkaların arasına girizgah yapmış bezelye ve mercimek olma ihtimali olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi bilmem ! E madem kuruyemiş dedik ...

    Bonus da Ersen ve Dadaşlardan gelsin ..

    BAHÇEDE KURUYEMİŞ ! KİM YEMİŞ KİM YEMEMİŞ ?!?!

    https://www.youtube.com/watch?v=LZGnYO6upyQ

    (Bu arada girişteki CİĞERİ SÖNÜK KLAVYE ÖMÜRDEN HER DİNLEYİŞTE 5 SENE ÇALIYOR !!)

    ESEN KALIN , İŞSİZ KALIN !!
  • Kitabı okumadan önce Barbie'nin bu kitapla konusu aynı olan filmini izledim.Aslında benim için çok hoş oldu çünkü kitabını okumak çok mutlu etti beni.Konusu benim hoşuma gitmekle beraber biraz içimi gıcıkladı gerek ruhlar falan fistan olsun gerek birazcık benim dinimle ayrı düşen yerlerinin olmasından dolayı.Ama bunlar kitabın hoşluğunu etkilemedi asıl etkili olan yazarın dili.Ben daha önce Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi adlı kitabını okumaya başlayıp yarım bıraktım bu yarım bırakma olayını pek yapmam ama yazarın dili çok yavaş mı desem ağır mı desem...Neyse sonuç olarak kapağıyla beni cezbetti zaten Yabancı Yayınlarına olan aşkım tartışılmaz bu sebepten ötürü eğer boşluktaysanız ve okuyacak bir kitap bakınıyorsanız okunabilecek bir kitap.