Sadece aşıkların bildiği şeyler var hayatta. Mesela adının harflerinden hangi kelimelerin yazılabileceğini insan kendi bile bilmez, ona aşık olan bilir. Ne zaman nerede ne giymişti, boynunu hangi açıyla nereye çevirmişti, ayaklarını yere nasıl basmıştı… Onun bulunduğu şehirde şimdi hava kaç derece, meteoroloji haftalık tahmini nasıl veriyor, arkadaşları efendi tipler mi, içlerinden bazıları ona baygın mı bakıyor… Yıldızlar ne zaman yanar, şafak ne vakit söner, sokak lambaları saat kaçta söner…
Konuşmanın alışmak, alışmanın da sevmek gibi yan etkileri oluyor. Ama siz insanlar da ne kolay alışıyorsunuz be. Yabancılara bile. Hatta hep yabancılara. Sonra da aslında hiç gelmemiş birilerinin gidişine üzülerek geçiyor hayatınız.
Huzursuzlukla etrafıma bakındım. Bir otobüs dolusu insandık ve kimimizin gitmeye, kimimizin kaçmaya ama en nihayet hepimizin varmaya çalıştığı bir yer vardı. Şimdi bir kaza olsa ve hep beraber ölüversek diye geçirdim içimden. Ayrı ayrı yazılmış hikayelerimiz bir toplu mezarlığa atılacak, her şey yarım kalacaktı. Oysa herkes, başı ve sonu olan bir roman sanıyordu hayatını. Bütün boşlukları dolduracağını, soruları cevaplayacağını, düğümleri çözüp rahatlayacağını umarak yaşıyordu. Halbuki bir son vardı ama ne yeri ne de zamanı bilinebileceğinden, muhtemelen beklenmedik zamanda kapıyı çalıp, hepimizi bağırsakları dışarı sarkmış yaralı hayvanlar gibi ortada bırakacaktı. Er ya da geç. Sonumuzu en başından bilsek bile gafil avlanacak, cevaplanmamış sorularımız ve alınmamış heveslerimizle, gerçekleşmemiş dilekler gibi kalacaktık.