• 631 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba dostlar. Geldik son kitaba. Öncelikle kısa konulardan başlayalım. İlk olarak muayenesi ve içki sorunu ele alınıyor. İleride Siroz teşhisi konulacak durumu az çok duymuşsunuzdur. Bunun evvelinde bir doktor muayenesi ile başlıyoruz kitabımıza. Ardından kısa kısa hikayelerle devam ediyoruz ilk başlarda. Bazen kendisi bir bölüme 150n sayfa ayırdığı için böyle 1-2 sayfalık kısa anılardan oluşan hikayeler görünce beni çok şaşırttığı için bu şaşkınlığım ilk paragraf önceliğim oldu resmen.
    Takvimler 1927 olduğunda Paşa bir gün şarkı dinlemeye gider. Bakar ki hep Arap şarkıları söyleniyor, ülke de bir Türk kültürü yerine Arap kültürü egemenliği var. Bakınca devlet dairesine kadar girmiş, devletin resmi dili olmuş artık. Dünyada ise çok kolay kullanılan bir dil var, Türkçe Ö,P,Ç gibi harfleri de kullanabilme imkanı sağlıyor. Şimdi bile bazı klavyelerin Türkçe karakterinin olmaması nedeniyle SIKILDIĞIMIZI bile belirtemediğimizi göz önüne almamızı istiyorum hep beraber. Paşa da o zaman ben bir harf devrimi yapabilir miyim düşüncesinde. O kafasına koyduysa yapar tabii ki. Ayrıca şu da bilinen bir gerçek ki ulusun %90’ı okuma-yazma bilmiyordur. Bu bilinen bir gerçektir çünkü 20. yüzyıl başı itibariyle yaşanılan savaşlar ve neredeyse sürekli savaşla geçen 30 yıl gibi bir zamandan sonra birçok erkek şehit olunca ve kadınların da o dönem şartlarında eğitimine fazla önem verilmediğinden bu oran düşüktür. Bunda kesinlikle bir kötüleme yapmıyorum, benim yaş grubum mutlaka hatırlayacaktır ki 2000’li yıllarda ilkokula giderken okul poşetlerimizde şöyle bir yazı vardı: HAYDİ KIZLAR OKULA. Söyleyeceklerim bu kadar.
    => 1 Kasım 1928 – Latin Harflerinin Kabulü

    Biz Türklerin en büyük yaşadığı tartışmalardan birini bilirsiniz. Nereden Geldik? Evet, bu bizim yaşantımızın büyük bir sorunu aslında. Bir boy olarak mı vardık, devletimiz hep var mıydı derken işin aslı ilk olarak nerede nasıl bir araya gelip bir topluluk kurduk, araştırdık? Ne eserler verdik, neler yazdık? Bulunan yazıtlarımızı, anıtlarımızı neden bizler değil de daha birkaç sene önce savaştığımız insanlar bunları araştırmaya kendilerini adamışken, bizler neden kendi öz tarihimizi araştırmıyor, neler olduğunu bilmiyorduk. İşte bu düşünceler ile birlikte bir şey yapılmaya karar verildi. Bununla beraber ileride iki kurum kurulacaktı.
    => 15 Nisan 1931 – Türk Tarih Kurumu Kuruldu
    => 12 Temmuz 1932 – Türk Dil Kurumu Kuruldu

    Bunların akabinden bir Sığırtmaç Mustafa meselemiz var. Diğerlerinin arasında bunu ayırma gereği gördüm. Fikriye Hanım’a yaptıkları yüzünden bir türlü kanımın ısınmadığı isimler arasında kız kardeşi Makbule Hanım, Makbule Atadan da bulunmaktadır. Yanlış anlaşılmasın, Mustafa Kemal’e bugün nasıl aşkla bakıyor, nasıl özlem duyuyorsak ben aynı şekilde Fikriye aşkına tutuldum. Kendisi telefonumun ekran resmidir. Söylemekten onur duyarım. Neyse, bu Sığırtmaç Mustafa, Mustafa Demir işte bu Makbule Atadan’ın daha sonradan manevi oğlu olacak, askeriyeye girecek, subay olarak çıkacaktır. Mustafa Kemal ile 11 yaşında karşılaştığı söylense de Paşa ile 8 yaşında karşılaştığı bilinmektedir. Özel ilgi görmüş ve bu ilginin karşılığını hem okuması ile hem asker kişiliği ile ödemeye çalışmıştır.
    => 16 Eylül 1929 – Sığırtmaç Mustafa ve Mustafa Kemal Karşılaşması

    Geleceğiz en can alıcı noktalardan birisine. İsmet İnönü diktatörlüğü ülkeyi kavurmaktadır. Köylü perişandır. Milletin efendisi sözü laftadır. Koskoca Mustafa Kemal, Dolmabahçe’de hapis hayatı yaşarken İsmet Bey rahatça takılmakta ve neyi nasıl istiyorsa öyle yaptırmaktadır. Paşa bu durumdan oldukça rahatsızdır. Bir ara konuştukları mecliste bir yoklama yapar, acaba Paris’ten Ali Fethi Bey’i geri mi getirsek de İsmet’e rakip yapsak diye. Aslında kimse net cevap veremez ama İsmet Bey’e karşı da öyle bir dolmuşlardır ki bunu hepsi benimser. Ali Fethi Bey de gelerek partiyi kurar aslında. Parti ikinci birçok parti denemesidir aslında. Başlıca ilkeler Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik olup yabancı sermayenin ülkeye girişini savunmak isteyen Sağ Merkezli bir partidir. Bu partiye küfür edenler dahi var ve bunu belirteyim Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları ve güven duyduğu insanları bizzat teşvik ederek bu partiye soktuğu kayıtlarıyla beraber mevcuttur. Zaten CHP’li olup İsmet Paşa’ya karşı olan kim varsa partiye katılmış, katılmayanların beyanatlarında da tekrar bir İstiklal Mahkemesi kurulur da asılırız korkusu fark edilmiştir. Yani sözün özü bu parti eğer sonradan içine girenleri yönetebilseydi harika bir siyasi ortam oluşabilecekti ama nasip değilmiş ki gene olmadı.
    => 12 Ağustos 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kuruluş
    => 17 Kasım 1930 – Serbest Cumhuriyet Fırkası Kapanış

    Mustafa Fehmi denildiğinde aklınıza ne geliyor? Eğer çıkaramadıysanız hemen şöyle belirteyim. Kubilay. Asteğmen olarak gösterilse de bir öğretmen ve bir yedek subay olduğunu özellikle belirterek başlayacağım. Bu yüce şehidimiz bizlere hakkını helal eder inşallah. Kendisine Mehdi diyen Derviş (!) Mehmet tarafından şehit edildiğinde Menemen’de olaylar büyümüştü. Ben Mehdiyim diyerek ortalığı bulandıran bir insan Şeyh Sait isyanı sonrası en büyük Cumhuriyet dönemi isyanını gerçekleştirmişti. 23 Aralık yani 2 gün öncesi de onun şehadet dönemidir. İsyanda bu Mehdi öldürülmüş, geri kalanlar ise idam ve yaşı küçük olanlar da çeşitli ağır cezalara çarptırılmışlardır.
    => 23 Aralık 1930 – Öğretmen Kubilay Şehit Edildi
    => 3 Şubat 1931 – Kubilay’ın Katilleri Asıldı

    Bu kitabı son kitap olmasından mı yoksa içeriğinin zenginliğinden mi daha bir benimsedim bilmiyorum. Şimdi sizi bir yolculuğa daha çıkarayım. Atatürk’ün manevi kızı Ülkü. Mutlaka Ata’yı araştıranlar bir yerlerde onu da görmüşlerdir. Hiç hikayesini merak ettiniz mi? Ben de burada okurken öğrendim ve çok da mutlu oldum. Valide Zübeyde Hanım, ahretliğim (evlat, evlatlık) diyerek Vasfiye adında bir kadını hiç yanından ayırmaz. Bu kız olgunluğa eriştiğinde biriyle evlenir. Evlendiği adam hem çalışmadığı gibi (karakterini s….m böylelerinin) hem de kadının ev işlerine giderek kazandığı parayı zorla elinden alıp harcamakta ve kadına işkence etmektedir. Bu kadın bir gün daha fazla dayanamaz ve Gazi Paşa’nın yanına gider. Önce yaver Cevat Abbas ile görüşür sonra Paşa da onun derdini öğrenir ve bu duruma çok üzülür. Vefat eden annemizi hatırlamıştır. Onu helal süt emmiş biriyle evlendirip rahat ettirmek ister ve bunu bulur. Çukluoğlu adındaki bir trenci. Bu iki güzel insanın bir sonraki yıl evlatları olacaktır. İşte bu güzel kız çocuğu, bizim ablamız Ülkü’dür. Hadi devam edelim, bunun gerisi yalanlayacak babayiğit varsa başım gözüm üstüne. Bu kızcağız sonradan elim bir trafik kazasında (!) hayatını kaybeden Ülkü Adatepe’den başkası değildir. 6 yaşına kadar Atatürk’ün yanında yaşadıktan sonra onun vefatıyla beraber ülkenin kendisine kaldığını sananların hegemonyasında 16 yaşında evlendirilmiş, Atatürk’ten kalan miras payı kendisinden Atatürk sonsuzluğa gittiğinde alınmış ve maddi imkansızlıklarla boğuşturulmuş bir insandı o. Yıllar geçse de ona yapılan düşmanlık, ona yapılan haset bitmeyecek, 2012 tarihinde saatlerce trafik kanununu hiçe sayan, ömründe özel şoförlük yapmamış bir kamyon şoförünün kullandığı 15 senelik bir hurda yığınının içinde elim bir kaza (!) sonucu vefat etmiştir. Ben yemedim, siz yer misiniz bilemem orasını artık. Hepinizin vicdanına kalmış.

    Geleceğiz Nakiye Hanım diye bilinen Nakiye Elgün’e. Nakiye Hanım’ın bir özelliği var dostlar. Ülkemizde Feminizmin ilk temsilcisi olarak bilinir. Özellikle kadınlara verilen seçim hakkı ve sonrasındaki vekilliğiyle tanınır. Tabi şimdi ki Feminist geçinenlerin bunu bir saygısızlık ve kendi yaptıkları saçmalıklara aracı kullanmalarını düşündüğümden her işin gerçeğini yapanları saygıyla anarım. Eğer birlik olacaksanız çocuk ölümlerinde, kadın ölümlerinde daha sert tedbirler alınmasını (idam, elektrik) örgütlemelerini isterim. Neyse.
    => 23 Mart 1954 – Nakiye Elgün Vefatı

    Geliyoruz en sevdiğim konuya. Cumhuriyet kurulmuş, yıl 1933 olmuş, Mustafa Kemal Paşa’nın son zamanları gelmiş, ağrıları artmış ve bu 10 yılı kutlamak için güzel bir iş yapmak istemektedir. Faruk Nafiz ve Behçet Kemal tarafından yazılmış Cemal Reşit Rey tarafından bestelenmiş bir marş gelir önüne. İki farklı beste vardır ve onların ki biraz daha kötü gibi durmaktadır aslında. Bir oyun yaparlar ve kendilerininkini en son balkonda dinletmek ve herkesi etkilemek istemişlerdir. Başarılı da olurlar, herkes etkilenir. O güzel marş böylelikle yazılmış olur ve kabul edilir. Bununla da yetmez, bir de nutuk verecektir Paşam. Verir de. Ankara Hipodromunda verilen bu nutuktan da etkilenmemek mümkün müdür ki? Bir alıntı ve paylaşımın altında bir yorumla da bunu paylaştım zaten. Türk Milleti! Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını kutladığı en büyük bayramdır, kutlu olsun! Bu dizeleri duyduktan sonra etkilenmemek mümkün mü? İmkanı yok. Türk yurdunda nefes alasın da beğenmeyip, İSTEMEZÜK diyesin, mümkün değil.
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Nutku
    => Ağustos 1933 – Onuncu Yıl Marşı Bestelenir
    => 29 Ekim 1933 – Onuncu Yıl Marşı Okunur

    Gelelim çok tartışılan Sabahattin Ali mevzusuna. Kendisini sevmem, eserlerine saygı duyarım. Tüm tarihçiler de onun ne olduğunu bilirler. Bazıları ise onu sevimli göstermek adına kendilerini parçalar adeta. Bu adam zamanında Gazi’ye ağır hakaret etmiş, yetmemiş kötü laflar söylemeyi her yerde adet edinmiş en son da sürülmüştür. Ekmeksiz kaldığında geri dönmüş, Paşa için bir şiir yazarak öğretmenlik kazanmış ancak çok fazla tutulmamıştır. Şimdi dahi eserleri sadece Kapitalizm adına pazarlanarak satılmaya çalışılan, sevimli gösterilen birisidir. Zamanında birkaç eserini okumuş bulundum, beğendiklerim de oldu yalan konuşmayacağım ama bunu öğrendiğim günden sonra kitaplarına bakmadım bile. Benim kutsalıma hakaret eden insanın hiçbir sevimli yanı olamaz, şirin göstermeye çalışanın da ondan farkı yoktur. Bir diğer kişi de bu şekilde Nazım Hikmet’tir. Onunla alakalı Paşa’nın kendi ağzından cümlesini kurup geçeceğim, yorum sizlerin olsun.
    => Bu adam, yeni Türk Dili’nin en büyük muştucusu olabilirdi. Ne yazık ki bir militan olmayı yeğ tuttu. Artık, ondan hayır yoktur! Bu sözlerini söylediği yer de plağının dinlendiği bir ortamdır ve Paşa onun plağını alıp kırdıktan sonra bu sözleri söylemiştir.

    Geçen gün yazımı paylaşmadan önce birkaç arkadaşıma okuttum. İsmet Paşa hakkında söylediğim kelimeler salt eleştiri olsa da hakaret olmasa dahi saygısızlık gibi duruyormuş. Bu vesileyle kendisinden özür diliyorum. Saygısızlık, benim kişiliğime yakışmaz. Ancak onun yaptıkları hakkında Paşa’nın yine bir mecliste yanında Recep Peker varken söylediği ve oradaki herkesin korkudan üstüne alındığı bir sözü de paylaşmak isterim, buyurun;
    => Recep, ben bir adamı yükseltirim! Ancak o sindiremez, durumu değerlendiremezse ve özellikle kerameti de kendinden bilirse, bir gün kaldırır atarım! Benim attığım da, paçavra olur! Zaten bundan kısa bir süre sonra yine tartışacaklar ve bir antlaşmaya bakmadan imza atan İsmet Paşa’nın kendini çok üstün gördüğünü anlayacak onu Başbakanlıktan çekerek yerine Celal Bayar’ı getirecekti. Bunlar tarihin bilinen gerçekleri arkadaşlar.

    Gelelim en tartışmalı konulara. İnsanların resmen ikiye ayrıldığı bir konuya hem de. Eğer bir insan baştaki hükumete isyan ederse ve o hükumetin başındaki daha sevmese, kanlı bile olsa bu nefretini silaha döker; askerin, polisin, sivilin, çoluk çocuğun canına kıyarsa bu isyandır. Bu isyanı bastırmak için yapılan ise katliam değildir. Amaç düzeni bozanlara karşı çıkmaktır. Üstelik bu isyan üzerinde yaşadığın devlete, o devletle sınır komşusu dahi olmayan Avrupa Kıtasının esaslı devletlerinden aldığın destekle yaptığın bir olaysa üzerinde yaşadığın hükumet buna sessiz kalamaz. Üstelik size son ana kadar teslim olun diyen subayları da kurşuna dizerek inada binerseniz ve buna hala bize Katliam yapıyorlar diyorsanız sizin damarınızda akan kanda sıkıntı var demektir. Yeterli açıklama olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu duruma halen katliam diyenlere de bir çift lafım var. Eğer -Türk düşmanı olduğunuz belli- kendi ülkenizde, kendi elini öptüğünüz ajanların yanında size bir saldırı olur, salt siz değil de suçsuz günahsız masum insanlar da sizden ayırt edilmeden kurşuna dizilir ve o bölge temizlenirse bunun adı katliamdır. Türk Askeri kendi tarihi boyunca böyle bir şeye asla bulaşmamıştır, bulaşan ufak tefek insanlarda bunun karşılığında güzel bir İP ödülü kazanmış ve bu durum tarihte hep kalmıştır.

    Son olarak ise Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün son zamanlarından biraz bahsedelim istiyorum. Birçok kitapta ya da yazıda hep son gün olan 10 Kasım anlatılır. Biraz daha gerileri gitmeyi bir borç bilirim. 1938 Şubat’ında Yalova’ya gidiyorlar. Paşa’nın burada karaciğerinin büyümüş olduğunu bildirdi. Daha sonradan sürekli tekrarlanan burun kanamaları, karın ve bacak kaşıntılarının sürekli tekrar etmesi ve bunun karınca öyküleriyle geçiştirilmesi ile sürekli bir yorgunluk ve bitkinlik havası derken doktorlar da durumu anlamıştı. Halbuki onlardan çok önce Paşa durumunu sözlüklerden araştırmış ve Siroz hastalığına yakalandığını anlamıştı. Yerli yabancı birçok doktor seferber edilmiş özellikle 24 saatinin 23’ünü yatakta geçirmesi salıklanmıştı. Hele tedavinin sıklaştığı, hastalığın iyice ağırlaştığı dönemde ilk etapta 10.5 litre gibi bir su Paşa’dan alınıyor, bir sonraki gün yine vücudu su topluyordu ki ben okurken çok kötü canım acıdı. Bazı utanmaz arlanmaz insanların bunu bile kullanarak sen misin dinimizi elimizden alan laflarıyla aslında içindeki öfke, hıyanet, kin ve çekememezliklerini görünce nasıl olur da bir insanın acısından kendilerine böyle rahatlatıcı paylar çıkarmaya çalışırlar diye düşünmeden de edemedim yahu. Bu kadar kolay mı bir insanı karalamak? Neyse bir şeref abidesini anlatırken şerefsizlere yer vermemek gerek.
    Son günler çok çetin geçiyordu. Mustafa Kemal Paşa yanındakileri tanıyamıyor, onları anlamıyor sürekli acayip sorular soruyordu. 9 Kasım gecesi çok büyük bir komaya daha girmişti. 10 Kasım sabahı artık herkes kendini tutamıyor, doktorlar bir yandan koşturuyor, bir yandan yanındaki yaveri, yardımcısı herkes hıçkırıyordu. 10 Kasım 1938 Perşembe, çok acı bir gündü. Paşa arkadaşlarının son kez gözlerinin içine bakmış ve sonsuzluklar ülkesine doğru aramızdan ayrılmıştı. İlk olarak Hasan Rıza sonra herkes bu kutsal ölünün arkasından sırayla onun ellerini öptüler, ona son saygılarını sundular. Saat ise 09:05 olarak yazılmıştı. Paşa, son kez gözlerinin içine baktığı arkadaşlarından ayrılmış, büyük yurdu sonsuza kadar öksüz bırakmıştı. Ruhu şad, mekanı cennet olsun. Odada çıt çıkmıyor, kimse göz yaşlarını saklamanın kutsal denilen erdemini göstermiyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Büyük Baba evlatlarını bırakmış ve gitmişti..
  • İstanbul'da Yaşama Sanatı, İncir Çekirdeği, Nil'den Tuna'ya gibi enfes kitapların yazarı, Kültür Bakanlığı müsteşarı Prof. Dr. A. Haluk Dursun, geçtiğimiz günlerde Facebook'taki hesabından gençlere çağrıda bulundu ve onlara altın değerinde 20 öğüt verdi. Önemine binaen bu yazıyı alıntılıyoruz.

    GENÇLERDE NE YOK!

    Ne kadar olumsuz bir başlık, ne kadar rahatsız edici bir tabir değil mi? Daha baştan gençleri tahkir ediyor, küçümsüyor, aşağılıyor. Al sana yeni bir polemik konusu. Memleketin bunca derdi varken adamın zoruna bak!

    “Hiç olmazsa başlığı değiştirip gençlerde ne olmalı falan gibi daha olumlu baksa ya.” diyeceksiniz. Peki, o zaman başlığı değiştirelim:

    “GENÇLERDE NE OLMALI?”

    Mutlaka bunu da fark ettiniz; artık eskisi gibi zamane kızları, Bakanlık uzmanları gibi spekülatif, tartışmaya açık, siyasi malzeme olacak tabirler de kullanmıyorum. Doğrudan “Gençler” diyorum.

    Sevgili Gençler, Gözümüzün Bebeği, Geleceğimiz Gençler,

    Ne olur:

    Birincisi: Meraklı insan olun; duyarsız, ilgisiz, heyecansız insan olmayın. Merak etmeye kendinizi alıştırın. Öğrenmenin başı merak etmektir.

    Üzerinize vazife olmayan şeyleri de merak edin. Başta, tabiatı merak edin. Mesela, barajlardaki su seviyesini, buğday rekoltesini, fındık taban fiyatlarını, bu sene gelen turist sayısını, en çok hangi filmin izlendiğini, en fazla hangi kitabın sattığını, hangi müzenin gezildiğini, arkeolojik kazılarda neler bulunduğunu, nerenin nesinin meşhur olduğunu merak edin.

    İkincisi: Bir merakınız olsun. Güzel sanatlarla ilgili bir merakınız olsun. Şiir yazamasanız bile ezberleyin.

    Koleksiyoner bir ruha sahip olun. Ayrıca gezmeye, görmeye, öğrenmeye meraklı olun.

    Üç: Soru sorma alışkanlığı edinin. Doğru adama, doğru soruyu sorun! Bizim millet “Bilmiyorum” demez...

    Dört: Öğrenmeye doymayın. İşi, konuyu sadece ehlinden dinleyin, uzman görüşüne önem verin. Kesin karar vermeden önce şüphe edin.

    Beş: Takipçi olun. Konularınızı, işlerinizi takip edin; kendi haline bırakmayın. Hele, kendi işinizi başkasına hiç bırakmayın.

    Eloğlu, elâlemin eşeğini ıslık çalarak ararmış.

    Kurda “Niçin ensen kalın?” demişler, “Kendi işimi kendim görürüm.” demiş.

    Altı: İşlerinizi önem sırasına göre sıralamayı bilin. En önemsiz işine en önemli iş gibi bakarak nice hayati gündemini atlayan insan gördüm. Başarılı insanlar, en önemli işi öne alan, önce onu bitirenler oldu hep. Çok iş yapar gibi gözüküp, devamlı bir faaliyet içinde olduğu görüntüsü verip hiç bir şey üretmeyen insanlardan olmayın.

    Aman avare kasnak gibi boşa dönmeyin. Boşa koşturmayın, sonuç alıcı işler yapın. Üzerinize çok yük yükleyip de çok yıpranmayın, zorda kalıp kayış da attırmayın.

    Yedi: Danışın. Önce aklınıza; sonra gönlünüze; en sonunda da sizi hesapsız, kitapsız, menfaatsiz, gönülden seven büyüklerinize danışın. Sizden daha tecrübesiz, dünya görmemiş, bir iş bitirmemiş, bir başarı göstermemiş insanlara danışmayın. Ama mutlaka şuna da dikkat edin ki danışacağınız kişinin soracağınız işle ilgili doğrudan bir menfaati olmasın. Size göre değil, kendi çıkarına göre tavsiyede bulunmasın.

    Sekiz: Zamanlama konusunda dikkatli olun. Planlı-programlı, zamanlı çalışmak kadar iyi zamanlama yapmak da çok önemlidir. Bir işe erken başlamak, sabah erken kalkmak, yola erken çıkmak mutlaka önemlidir; ama çok daha mühim olanı, neticeye ulaşmaktır. Erken kalkıp oyalanmak, erken başlayıp eğlenmek, ağırkanlı hareket etmek, sizi hep başarısızlığa götürür.

    Dokuz: Dikkatli olun. Öncelikle ağzınızdan çıkan söze, lafa dikkat edin. Laf olsun diye düşünmeden konuşmayın. Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun.

    On: Hafızanıza güvenmeyin. Devamlı not alın; kayıt tutun, arşiv yapın.

    On bir: Randevulara vaktinde gidin. Verdiğiniz sözü yerine getirin. Bizim milletin bahane üretme kabiliyeti sınırsızdır. O yeteneğinizi fazla zorlamayın.

    On iki: Bilgi sahibi olmadan yorum yapmayın. Yine bizim millete Allah, yorum yapma kabiliyeti vermiştir. Hâlbuki en büyük fazilet “Bilmiyorum” diyebilmektir. Öğrenme, bilmediğini bildiğin anda ve yerde başlar.

    On üç: İleri görüşlü olun. Yapacağınız projenin, başlayacağınız bir işin birkaç hamle sonrasını da düşünün, hesaplayın. Alternatifli çalışın. İşin sonunu düşünmeden, yeterli analiz yapmadan ortaya atılmayın; yola çıkmayın. Sonra yolda kalmasanız bile yaya kalırsınız! Gerçi yine bizim millet “Kervan yolda düzülür.” demiş; besmele çekip yola koyulmuş. Ama siz kervanı önceden düzün.

    En önemlisi, “Çala çala bir havaya dönecek.” demeyin. Akıntıya kürek çekmeyin.

    On dört: Gözlem ruhuna sahip olun. Bakan kör olmayın, can kulağıyla dinleyin, can gözüyle bakın.

    On beş: Çözüm odaklı olun. Kafanızın yazılımını “bir iş nasıl olmaz” diye uyarlamayın; nasıl olabileceğini düşünecek, arayıp bulabilecek bir kafa yapınız olsun.

    İşin olumsuz yanlarına takılıp kalmayın. İntikam hırsıyla yanmayın. Hep ileriye, geleceğe bakın. Küçük şeylerden de zevk alın. Acı bir kahve, demli bir çay, güzel bir pasta, bir parça çikolata, bir külah dondurma sizi mutlu etmeye yetsin.

    On altı: İnsan kıymeti bilin. Büyüklerinizin bir gün yanınızda olamayacağını, sevdiklerinize uzak düşebileceğinizi, onlardan ayrılabileceğinizi düşünerek elinizdekilerin kıymetini bilin.

    Fakirlere, gariplere, muhtaçlara el uzatın.

    Veren el, alan elden hayırlıdır.

    Ne verirsen elinle, o da gider seninle.

    İyi ve kötü günde sevdiklerinizin yanında olun. Gidemeseniz bile mutlaka telefonla arayın; mesajla, maille oyalanmayın.

    Allah’a şükrü, insanlara teşekkürü unutmayın

    On yedi: Günlük politikalar, kısır siyasal çekişmeler sizi esir almasın.

    Başkalarının yapamadıklarını konuşmak yerine kiminle ne yapabileceğinizi araştırın.

    On sekiz: Eleştiri ve tenkide açık olun. En önemlisi de, bir büyüğünüz sizi yetersiz görebilir, eleştirebilir; hatta zaman zaman size sinirlenip kızabilir. Ama bu sizi sevmediği anlamına gelmez. Tam tersine o, sizi sevdiği, ilgilenmeye değer bulduğu için tepki gösteriyordur.

    On dokuz: Şükrü ihmal etmeyin. Allah’a şükredin, insanlara teşekkür edin. Kalbinizi temiz tutun. Ameller niyetlere göredir. Aklınız, kalbiniz ve zevkiniz selim olsun.

    Yirmi: En son olarak da öğrenmeye ve öğretmeye doymayın...

    Aman ne olacaksanız olun sakın; "sıradan ve sürüden" olmayın!...

    Prof. Dr. Haluk Dursun
  • Biliyorum ki bu hikâyeye inanmayacaksınız. Yalnızca deli birisi buna inanacağınızı umabilir- ve ben de deli değilim. Ancak yarın öleceğimden bugün tüm dünyaya hikayemi anlatmak istiyorum. Belki bir gün, benden daha az telaşlı ve sakin birisi yaşananları daha iyi açıklayabilir.

    Hayatımın her döneminde hayvanları sevmişimdir. Doğduğum günden itibaren hayvanlara karşı çok büyük bir sevgi hissettim. Gençliğimde evimizde daima hayvanlar vardı ve zamanımın çoğunu onlarla ilgilenerek ve oynayarak geçirirdim. Yıllar geçtikte sessiz, hassas biri haline dönüştüm ve hayvanlara yönelik sevgim daha da arttı. Onların çoğu insandan daha dost canlısı ve daha dürüst olduğunu keşfetmiştim. Bu yüzden en iyi dostlarım her zaman hayvanlar oldu.

    Oldukça gençken evlendim. Şanslıydım ki karım da hayvanları seviyordu ve bana çok sayıda hayvan hediye etti. Bir süre sonra evimiz hayvanlarla dolmuştu. Kuşlarımız, balıklarımız, köpeğimiz, tavuklarımız vardı. Ve bir de kedimiz…

    Pluto ismini verdiğimiz bu kedi büyük ve kapkara tüyleri olan bir hayvandı. Çok güzel bir kediydi ve çok da zekiydi. Onu diğer hayvanlarımın hepsinden çok severdim. Onunla ilgili her şeyi tek başıma yapmak isterdim ve karımın onunla ilgilenmesine izin vermezdim. Onunla oynardım, ona yemek verirdim ve kedim de nereye gitsem peşimden gelirdi.

    Çok uzun yıllar boyunca Pluto ve ben çok iyi dost olmuştuk. Fakat bir süre sonra hayatım yavaş yavaş değişmeye başladı. Alkolik olmuştum ve alkole olan düşkünlüğüm bir tutkudan hastalığa dönüşmüştü. Sürekli öfkeliydim ve zalim biri haline gelmiştim. Karıma bağırmaya ve hatta onu dövmeye başladım. Evimizdeki hayvanlar bendeki değişimi hissediyordu. Onlarla ilgilenmeyi kesmiştim ve bazen de gaddarca davranıyordum. Ancak Pluto’ya asla kötü davranmadım. Zaman geçtikçe hastalığım daha da kötüleşti ve bir süre sonra Pluto bile zalimliklerimden kurtulamadı.

    Bir gece eve geç bir vakitte gelmiştim. Çok ama çok sarhoştum. Pluto beni gördüğünde kaçmaya çalıştı. Bu da beni sinirlendirdi. Onu boynundan yakaladım ve salladım. O da dehşete düşmüş bir halde olduğundan elimi ısırdı. Bir anda içimi vahşi ve korkunç bir öfke kapladı ve bu dehşetli öfkenin haricinde hiçbir şey hissedemez oldum. Cebimde taşıdığım bıçağı alarak Pluto’nun gözlerinden birini yuvasından çıkardım. Bugün bunları yazarken titremekten kendimi alamıyorum. O günü hatırladığım her gün hala üzüntü ve acı hissederim.

    Ertesi sabah kalktığımda yaptığım şeyden utanç duydum. Fakat bu his, hayatımı değiştirmeye yetecek kadar güçlü değildi. İçmeye devam ettim çünkü bunu sonlandırmak benim için çok güçtü. Kısa süre sonra da yaptığım şeyi unuttum.

    Aylar geçtikte Pluto iyileşti. Eskiden gözünün yer aldığı boşluk korkunç görünüyordu fakat en azından artık acı içinde değildi. Şaşırtıcı olmayan biçimde, beni gördüğü anda kaçmaya başlamıştı. Ona tekrar zarar vereceğimden korkuyordu. Başlarda bir zamanlar beni çok seven bu hayvanın benden kaçtığını görmek üzüntü vericiydi. Ama yavaş yavaş bu duruma sinirlenmeye başladım. İnsan kalbi çok tuhaf. Bize acı verecek şeyler yapmaktan hoşlanıyoruz. Hepimiz yüzlerce kez sırf yapmamamız gerektiğini bildiği için aptalca ya da korkunç şeyler yapmamış mıdır? İşte bu yüzden canımın yanmasına ihtiyaç duyuyordum ve korkunç bir şey yaptım…

    Bir sabah uyandıktan sonra bir halat buldum ve onu Pluto’nun boynuna geçirdim. Sonra da zavallı hayvanı bir ağaca asarak ölene kadar orada bıraktım. Bu korkunç şeyi yaparken ağlamıştım. Yüzüm gözyaşlarım ile ıslanırken kalbim kapkara ve ağır bir hale dönüşmüştü. Fakat onu öldürdüm. Onu öldürdüm çünkü bir zamanlar beni sevdiğini biliyordum, bana hiçbir zaman zarar vermediğini biliyordum, yaptığım şeyin korkunç ve yanlış olduğunu da biliyordum.

    Aynı günün akşamı evimizde bir yangın çıktı. “Yangın var!” çığlıklarıyla uyanıp gözlerimi açtığımda alevlerin çoktan yatak odamıza kadar ulaştığını fark ettim. Karımla birlikte yapabildiğimiz kadar hızlı biçimde kaçtık. Çok şükür ki ölümden kurtulduk ama evimiz ve sahip olduğumuz her şey küle döndü.

    Ertesi gün eve döndüğümde bir grup insanın duvardaki bir şeye baktığını gördüm. Burası yangından sonra evimizin ayakta kalabilen tek duvarıydı. Yatak odamın duvarlarından biriydi ve yatağımızın başucu bu duvara dayanırdı. Yaklaştığımda birisinin şöyle dediğini işittim: “Ne kadar tuhaf!” Bir başkası ise “Bu imkânsız!” diye şaşkınlığını dile getiriyordu. Baktıkları şeye yaklaşınca ben de neden bu kadar şaşkınlığa düştüklerini anladım. Büyük bir kedi. Gerçek bir kedi değildi. Yatak odasının beyaz duvarında belirmiş bir kedi şekliydi. Bir resim kadar belirgindi. Hayvanın boynuna dolanmış bir halat olduğu bile görülebiliyordu.

    Dehşete kapılmış bir halde kalakaldım. Korkudan hareket edemiyordum. Sonra yavaşça bir gece öncesini düşündüm. Kedimi evimin arkasındaki bahçede, ağaçta asılı halde bırakmıştım. İlk olarak komşularımdan biri yangını fark etmiş ve pek çok insan da bahçeye girmişti. Bu kişilerden biri boynundaki halatı keserek kediyi ağaçtan indirmiş ve beni uyandırmak için onu pencereden içeri fırlatmış olmalıydı. Muhtemelen kedinin gövdesi yatak odamın duvarına çarptığı için şekli burada kalmıştı çünkü duvara yeni yaptırdığım alçı hala yumuşaktı.

    Bunun oldukça mantıklı bir açıklama olduğunu düşünmeme rağmen duvardaki tuhaf şekil yine de beni endişelendiriyordu. Gece gündüz durmadan kediyi düşünüyordum. Onu öldürdüğüm için üzülmeye başlamıştım. Pluto’ya benzeyen bir tane daha bulabilirim umuduyla geceleri sokaklarda dolaşarak tüm kedilere bakıyordum .

    Bir gece her zaman gittiğim barda içerken aniden büyük, kara bir kedi dikkatimi çekti. Yanına giderek onu sevdim. Çok büyüktü- Pluto kadar büyük… Ayrıca Pluto’ya da çok benziyordu. Bir şey dışında… Pluto’nun tüylerinin tamamı kapkaraydı fakat bu kedinin göğsünde beyaz bir iz vardı.

    Kediyi sevmeye başlar başlamaz çok dost canlısı biçimde ayaklarımın üzerine uzandı. Böylece istediğim kedinin bu olduğuna karar verdim. Barmene kedinin karşılığında bir miktar para verebileceğimi söyledim. Ama o, kedinin kendisine ait olmadığını ve nereden çıkmış olabileceği hakkında da bir fikri bulunmadığı cevabını verdi.

    Kediyi yanıma alarak eve götürdüm. Karım da onu hemen sevince o günden itibaren bizimle birlikte kalmaya başladı. Fakat kısa süre içinde- neden olduğunu bilmiyorum- kedi sinirlerimi bozmaya ve zaman geçtikçe ondan nefret etmeye başladım. Hiçbir şekilde ona zarar vermedim fakat daima mümkün olduğunca ondan uzak kalmaya çalıştım.

    Bu kediden bu kadar çok nefret ediyor olmamın sebeplerinden birini biliyordum. Onu eve getirdiğim günün sabahında Pluto gibi onun da gözlerinden birinin yerinde olmadığını fark etmiştim. Bir zamanlar benim de olduğum gibi nazik ve merhametli bir insan olan karım sırf bu yüzden kediyi daha da çok sevmişti. Fakat kedi karımı değil sadece beni seviyordu.

    Ne zaman bir yere otursam sıçrayarak dizlerime otururdu. Odadan çıktığımda önümde koşturur ve ayaklarımın arasında dolanır ya da bacağıma tırmanırdı. Bu zamanlarda onu öldürmek isterdim. Fakat öldürmedim çünkü ondan çok korkuyordum… Evet, bir kediden korkuyordum ve hatta göğsündeki beyaz izden daha da çok korkuyordum.

    Size daha önce bu izden bahsetmiştim. İlk başta bu izle ilgili dikkat çekici hiçbir şey yoktu. Sadece belirsiz beyaz renkli bir izdi. Fakat yavaşça büyüdü, değişti ve korkunç, son derece korkunç bir şeyin biçimini aldı. Burada, hapishanede bunun ne olduğunu yazmak konusunda büyük güçlük yaşıyorum. Bu şekil bir DARAĞACI idi! Evet, insanları boynundan bir halatla astıkları korkunç ahşap direklerden biri.

    Her geçen gün korkum büyüdükçe büyüdü. Benim gibi güçlü bir adam bir kediden korkuyordu! Neden aptal bir hayvandan böylesine korkuyor ve endişeleniyordum ki? Günler ve geceler boyunca huzursuzdum. Korkunç rüyalar görüyor ve aklıma karanlık ve şeytanca düşünceler geliyordu. Her şeyden ve herkesten nefret ediyordum.

    Bir gün karımla birlikte bir şey almak için evimizin altındaki kilere gittik. Kedi aşağıya kadar bizi izledi ve aniden kendini önüme attı. Neredeyse yüz üstü düşecektim ve bu durum beni çıldırttı. Elime bir balta alarak hayvanı öldürmeye çalıştım. Ancak karım beni durdurmak için kolumu tuttu. O an çok daha fazla öfkelendim. Dönerek elimdeki baltayı karımın kafasına indirdim. En ufak bir ses çıkaramadan yere yığıldı. Ölmüştü…

    Bu korkunç cinayetin ardından sakin biçimde karımın cesedini saklamak için planlar yaptım. Onu ne gece ne de gündüz evden çıkaramazdım çünkü komşular beni görebilirlerdi. Bu yüzden başka yollar düşünmek zorundaydım… Cesedi küçük parçalara ayırabilir ve yakabilirdim. Zemine gömebilirdim. Ya da bir kutuya koyup birinden çok uzaklara götürmesini isteyebilirdim. Sonunda aklıma daha iyi bir fikir geldi. Cesedini kilerdeki duvarın arkasına gizlemeye karar verdim.

    Hangi duvarı seçmem gerektiğini de biliyordum. Kilerde, artık kullanılmayan eski bir şöminenin alt kısmında bir duvar vardı. Bu duvarın önünde ve arkasında tuğlalar bulunuyordu ancak orta kısmı boştu. Derhal çalışmaya koyuldum. Ön duvardaki tuğlalardan bazılarını söktüm ve dikkatlice karımın cesedini duvarın arkasına yerleştirdim. Daha sonra çıkardığım tuğlaları tekrar yerine koydum ve alçıyla kapattım. Alçının yeni görülmemesine dikkat ediyordum. Tamamlandığında diğer eski duvarlardan farklı görülmüyordu. İşimi bitirdiğimde alçıya baktım. “Daha önce hiç böylesine güzel bir iş yapmamıştım” dedim kendi kendime.

    Sonra da kediyi aramaya koyuldum. Bulur bulmaz onu da öldürecektim. Hayatıma çok fazla mutsuzluk getirmişti ve şimdi onun da ölmesi gerekiyordu. Her yerde aradım fakat kaybolmuştu. Sonunda tamamen özgürdüm. O gece derin ve huzurlu biçimde uydum. Biraz önce karısını öldürmüş olan ben huzur içinde uyuyabilmiştim!

    İşlediğim cinayetin üzerinden üç gün geçmişti ve kedi hala ortalıkta yoktu. Şimdi çok mutlu biriydim uzun zamandan beri böylesine mutlu olmamıştım. Yaptığım şey konusunda da endişelenmiyordum. İnsanlar karımın nerede olduğu hakkında birkaç soru sormuştu. Polis de evimi ziyaret etmiş ancak hiçbir şey bulamamıştı.

    Dördüncü gün bir kez daha polisler gelerek evi araştırmaya başladılar. Tüm odalara baktıktan sonra kilere indiler. Ben de onlarla birlikteydim. Son derece sakindim ve yaptığım şeyin ortaya çıkmayacağına da emindim. Her yeri araştırırlarken onları izliyordum. Kilerde de bir şey bulamadıklarında ayrılmak için hazırlanmaya başladılar. Kurtulduğuma emindim fakat şüphe çekmemek ve endişeli olmadığımı göstermek için sadece bir iki kelime söylemek istedim.

    “Beyler” dedim “Burada bir şey bulamadığınıza sevindim. Ancak ayrılmadan önce size bir şey göstermeme izin verin. Bu evin ne kadar iyi biçimde inşa edildiğini fark ettiniz mi? Gördüğünüz gibi bu duvarlar oldukça sağlamdır.” Ben bunları söylerken duvara da bir sopayla vurdum- karımı gizlediğim duvara.

    Tam o anda bir ses işittik. Tuhaf bir sesti ve o güne kadar duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. İlk başta belirsiz bir sesti ve neredeyse bir bebek ağlamasına benziyordu. Sonra giderek yükseldi ve uzun, sonu gelmeyen bir çığlığa dönüştü. Sanki cehennemden geliyordu.

    Polisler önce bana sonra birbirlerine baktılar. Hemen duvara koşarak hızlı biçimde tuğlaları sökmeye başladılar. Dakikalar içinde duvar yıkılmıştı ve ölmüş karımın gövdesi ortaya çıktı. Kafasının tepesinde de açık, kırmızı ağzı ve parlayan tek gözüyle kedi oturuyordu- benim bir katil olmama neden olan ve şimdi beni ölüme gönderecek olan hayvan.

    Bu korkunç şeyi canlı biçimde, karımın yanına koymuştum!
  • 76 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    "... Sadece onu soğuk sağanaktan, intihar demek olan ümitsizlik içindeki bu anlamsız oturma halinden uzaklaştırmaktı niyetim."


    Güzel bir günde doğmuş birisi Stefan Zweig... Yani, yıl bakımından Türk Yakın Tarihi açısından önemli bir şahsın, Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu yılda (ki bu konu, okuduğum bazı kitaplarda hala tartışılır.) doğarak, belki de hiçbir zaman istemeyeceği bir dünyaya gözlerini açtı. Mustafa Kemal paşa, savaşı askeri zekası ile durdurdu, ama Zweig bunu eserleriyle yapamadı, savaş onun sonunu getirdi. Zweig yaşamı boyunca 2 büyük savaşı da görmüş birisi. Varlıklı bir ailede doğmanız, ailenizin zengin olması maalesef dünya savaşın eşiğine gelmişken, hem de bunu 2 defa görmüşseniz, çıplak gözle ölümleri, işkenceleri görüyor ve buna maruz kalıyorsanız üstün bir ruhaniyete sahip olmanız bile sizi bu acıdan kurtaramaz. Bu acıdan sizi kurtarabilecek tek şey sanırım "intihar". Ve Zweig da bunu yapıyor, 1942 yılında eşiyle birlikte intihar ederek kurtuluyor bu acıdan. Savaş bir şahsı yükseltirken, diğerini ise yaşamın ucundan alıyor. Bu da insanlığın ayıbı olsun, Zweig gibi bir şahsı kaybetmek bizim ayıbımız olarak kalacak.

    Bundan bahsetmemin sebebi ise Zweig'i özel bir konumda görüyor olmam. Küçükken kitaplar okurdum, ama aralıklarla. Bu aralıklar maalesef lise çağında yok oldu ve ben 10. sınıfta Hayvan Çiftliği kitabı ile tanıştım. Hayvan Çiftliği ile tekrardan okumaya geri döndüm ve bu dönüşü Stefan Zweig diye, tanımadığım, ismini komik bulduğum biri ile devam ettirdim. Kitaplarındaki konular çok ilgimi çekiyordu, okudum. Olağanüstü bir gece vakti korkuyu tattım, sabah tattığım korkunun etkisinden azıcık kurtulayım diye satranç oynadım, ama kurtulmak ne kelime, daha çok vuruldum. Zweig, dönemi sırasında çekmiş olduğu tüm acıları geleceğe aktarmayı başardı, ne kadar Naziler bu kitapları yakmak, yok etmeye kalksa bile. Zweig belki bedenen ve ruhen ölü ama, yazıları hala bizimle birlikte kalmaya devam edecek. Ben de bu yazılardan birisi olan, "Bir Kadının Yaşamından 24 Saat" kitabını aldım, okudum. Çok da kısa sürdü okuması, ama sanırım etkisi çok uzun sürecek. Birazcık genel anlamda yorum yapayım, sonra da heyecan, tat kaçıran incelememe geçeceğim, fakat bunu yaparken uyaracağım, merak etmeyin.

    Bir pansiyonda burjuva sınıfı içinde bulunan kişiler güllük gülistanlık oturmakta, seviyeli sohbetler yapmaktadırlar. Sonra birden bire, diğer otelden (Aynı alanı kullandıklarından dolayı, öğle vakitlerinde diğer otelin insanları ile karşılaşıyorlar.) Fransız, yakışıklı, etkileyici, bizim şuan görsek "yalaka" diyeceğimiz, benim liseden bir arkadaşımı aklıma getiren, ama ondan daha yakışıklı, tahminen daha uzun bir arkadaşımız, bir genç çıkıp geliyor ve bizim şişko bir politikacımızın değerli eşini etkiliyor. Bunun üzerine kardeşlerim, okurken de tahmin edebileceğiniz üzere bu arkadaşlar birlikte kaçıyorlar. Burada ne düşünür normal bir insan (normal bir insandan kastım, sabit düşünce), tabii ki yapılan şeyin haksızlık olduğunu, bizim politikacı şişko dayımızı iki çocukla bırakmaması gerektiğini, sorumluluk sahibi olarak -ne olursa olsun- çocuklara, evine bakması gerektiğini savunur. Evet, normal olan budur. Ama delinin teki - sözde delinin teki- bu görüşleri savunan kişilere karşılık, Bayan Henriette'ye demediğini bırakmayan, her türlü hakaretin -kitapta beklediğiniz kadar hakaret olmayacak büyük ihtimal, ben birazcık günümüze uyarladım- yanlış olduğunu, yapılmaması gerektiğini, Henriette'nin yaptığının doğru olmadığını ama yaptığı şeyden dolayı da, ona yapılan ithamların, ona küpe gibi takılan kelimelerin hiçbirini hak etmediğini söylüyor. Bunun üzerine orada bulunan aristokrat Mrs.C (Bayan C) - isminin olmaması bence manalı, buna tat kaçıran kısımda değineceğim- oradaki tartışmaya son veriyor ve gencimizle bir diyalog haline giriyor. Bundan sonrasını açıklamaya gerek yok, çünkü Mrs.C'nin size söylemek istediği bazı şeyler var: Bu bazı şeyler 71 sayfaya sığdırılmış 24 saatlik bir kadının yaşamı. Stefan Zweig'ın hiçbir zaman bir kadının yaşamını nasıl 71 sayfa içinde bu kadar dengeli anlatabildiğini tam olarak kavramam mümkün olmayacak, ya da Korku kitabındaki karakterimizin, kadın karakterin çektiği vicdan azabını erkek bir okuyucuya nasıl bu kadar net geçirdiğini asla çözemeyeceğim. Rahel'in tanrıyla hesaplaştığı gibi, bende kendimle hesaplaşmam gerekiyor sanırım, bunları anlayabilmem için.

    Ey bu kitabı okumayan mahluk, sana sesleniyorum değerli kardeşim, bundan sonra TAT KAÇIRAN İNCELEME VAR, başka bir deyişle SPOILER. Hala yazdıklarımdan tatmin olmadıysan eğer, sana şu alıntıyı takdim edeyim:

    "... ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum..." AŞAĞIYA İNME GÜZEL KARDEŞİM, BAŞLIYORUM.

    ------------------------------------------------------------------

    Geldim sonunda beni asıl heyecanlandıran kısma. Çok fazla inceleme yazmam, çünkü okuduğum kitap sayısı bellidir. Burada çok üstün tavırlarla, haddimi aşan şeyler yazmak benim hoşuma gitmiyor, ama bu kitap hakkında içimde biriken şeyleri yazmak da istiyorum.

    "Savaştan on yıl kadar önce Riviera kıyısında..." şimdi fark ettiniz mi bilmiyorum ama, gene bir "savaş" kelimesi söz konusu. Kitabın geçtiği yılların bu durumda 1920 öncesi olduğunu varsayabiliriz. Burjuva tanımının ön plana çıkmış olduğu, milliyetçilik akımının üst düzeye ulaştığı, dünyanın birbirine girmesine 10 yıl kalmış bir günde, pansiyonumuzun derdi ise öğle sohbetleri olmuş. Riviera kıyısı Fransa da olabilir, ama bizim dünyamızda Riviera pembe bir dizi oldu, zeytinyağı oldu, duymadığım bir eser kalmıştı onda da hiç beklemediğim bir yazardan geldi.

    Şimdi zaten pansiyonda dönen olaydan yukarıda bahsettik, burada üzerinde durmak istediğim ilk şey Stefan Zweig'ın kullanmış olduğu dil. Stefan Zweig sade ama bir o kadar da edebi anlamı olan cümleler kurmuş çokça. Yani, siz sanıyor musunuz ki aslında psikolojik tahliller 24 saatlik dilime girince başlıyor, hayır. Aslında direkt karakterimizin gece kitap yazdığı vakitte, gece on bir sularında başlıyoruz. Direkt olayın patladığı anda. İlk önce eşinin kaçtığını bir mektupla öğrenen şişko politikacı dayımızın düşüncelerini sağlam bir şekilde alıyoruz, daha burada başlıyor Zweig, tahlil bombalarına:

    "Genellikle rahatına düşkün ağırkanlı adam, tıpkı bir boğa gibi tekrar tekrar sahile koştu, sinirden gerilen sesiyle "Henriette! Henriette!" diye gecenin karanlığını delercesine avaz avaz bağırırken, sesi ölümcül yara almış dev bir hayvanın korku uyandıran ve dünyanın kurulduğu zamanları anımsatan sesine benziyordu."

    Burada yoğun bir gelişmişlik söz konusu. Kalem açısından, bu değerlendirme sanki kitaptan çok Zweig'ı değerlendiriyormuşuz gibi gelebilir şuanda sana bunu okurken, ama bu benim ne haddime! Aksine, siz her Zweig okuyuşunuzda, farklı bir kalem okuyor gibi olup aynı zamanda aynı kalemi okuduğunuzu idrak edebiliyorsunuz, çünkü sürekli tekrarlanan psikolojik tahlilleri -yukarıdaki gibi- farklı koşullarda, farklı ortamlarda, farklı şehirlerde, farklı karakterler ile, kısacı "farklı, farklı, farklı, farklı..." sonsuza kadar devam edebilecek farklı bir "küme" topluluğu ile eserine döküyor Zweig. Anlatmak istediğim bu, Zweig kimine göre edebiyatın bel kemiği olmaya bilir, ama bence dikkatli bakmadığınızdan kaynaklı bu. Evet, Tolstoy, Dostoyevski gibi bir edebi kalemi de olmayabilir, ama bu Zweig'ın onların izinden gelmediği anlamına gelmez. Suç ve Ceza'da da Dostoyevski'inin neredeyse Raskolnikov'un yaptığı işten, kitabın sonuna kadar bir "tahlil" içinde yok olursunuz. Parçalarınıza ayırır bu sizi, sonunda Raskolnikov kadar mutlu olursunuz belki ama suçunuzun cezasını da çekersiniz. Bunu söylememin sebebi iki ismi kıyasa sokmak değil, bu da benim gibi 61 kitap okuyan birinin haddine değil!. Ama Zweig'ın örnek aldığı ustaların yolundan gittiğini çok net bir şekilde görmeniz gerekiyor.

    Gelelim Mrs.C'ye. Neden C. Neden Bayan Alunakova değil. Çünkü Fransa'dalar. Diyebilirsiniz, tamam ama hani başka bir ülkenin vatandaşı Fransa'ya gelemiyor mu? O an, etkilendiği birine inancı gereği itirafını anlatabileceği bir Fransa yok mu? Neden C? Neden C diyince aklınıza Franz Kafka'nın "Dava" kitabında ki "K" gelebilir. Siz diyorsunuz ki şuan, neden başka bir harf değil, onu sorguluyor herhalde. Hayır ya, dümdüz neden bizim gibi bir ismi yok? Bunu arıyorum ve düşündükçe bana en mantıklı geleni buraya yazıyorum: C'yi matematik dersindeki, sürekli kullandığımız "x" gibi düşünebiliriz, bir değişken, sabit olmayan bir değişken gibi. Yazılım ile az çok iç içe iseniz, döngülerdeki "i" ile, toplama işleminde, toplama işlemini yapacak olan değişkene "t" vermek gibi düşünebiliriz. Aslında "C" dediğimiz "A" da olabilirdi, ama burada "değişken" dediğimiz kişi Mrs."C" Bu, kendisine verilmiş olan, insanın barındırmış olduğu arzu, şehvet, tutku gibi bazı duyguların arkasında kalan ve anlamını yaşamadan kimsenin çözemeyeceği duygular karmaşasını barındırıyor. "C"'nin barındırdığı bu duyguların hepsini sen de -sana diyorum, iki matematikten bahsettik diye uçmadın demi bir yere- , ben de, onlar da sahip. Dolayısıyla bu değişkenimize "C" ismini vermiş Zweig. "Z" de olabilirdi, sorun değil. Burada bir farklı bakış açısı da yöneltebiliriz, eserin üzerinde durduğu konu ile bağlantılı bir şekilde: O da C'nin hikayesini bir insanın, ahlaki değerleri yüksek, dine körü körüne bağlı, ideolojik değerlerden başka bir şey düşünmeyen, ya da az önce bahsettiğim duygulara hayatında çok az erişebilen insanların, yazmış olduğu bu kadın karakteri linç etmemelerini istemesinden dolayı bir harf ile nitelediği denebilir. Ama, bunu biraz düşününce mantıksız geliyor çünkü aynı kaderi -kısmen- yaşamak isteyen Henriette karakterinin -gördüğünüz gibi- bir ismi söz konusu, yani ismi var. Ee hikayeleri aynı değil ki la, bunu nereden çıkardın? Bunu neredeyse son 5 sayfaya kadar bende düşünüyordum, nasıl bağlandı diye, ama sonra oturdu iyice, ayrıca daha çok oturması ya da bunu tam olarak düşünmeyecekler için Zweig zaten 70. sayfada okuyucusuna açıklıyor. TEŞEKKÜRLER ZWEIG.

    Biz bu iki ortak hikayenin acı noktasına geçelim artık, Mrs.C bir İngiliz, aristokrat, varlıklı bir aileden yetişiyor, aynı şekilde kendisi gibi soylu biri ile evleniyor ve iki çocuğu oluyor. Ama hayat bu, soylu fakir demiyor, hayatını neredeyse tamamen etkileyecek 24 saatlik olayın belkide başlamasına sebebiyet veren, kimsenin istemediği ancak hepimizi, yakınımızı, ailemizi acıyla kavuran ölümü ayağına getiriyor. Kocası, 40 yaşında iken ölüyor. Artık evlilik hayatına alışan Mrs.C -artık sadece C diyeceğim-, çocukları büyüdükten sonra bu acıyı yok etmek için dünyayı dolaşmaya karar veriyor. En sonunda kumar şehri Monte Carlo'ya geliyor.

    Monte Carlo, Monaco'da bulunan, kumarhaneleri ile bilinen ve Riviera kıyılarınca uzanan zengin bir semt. Şuanda Monto Carlo Kumarhanesi'nin hisselerinin bir kısmı Monaco Prensliği hükümetine ait. Biraz tarihine bakmak gerekirse;
    1854 yılında Monaco Prensi 1. Florestano tarafından kumar oyununun meşru kabul edilmesinden sonra, 1856 yılında limana yakın bir köyde kurulan ilk kumarhane kapılarını açtı. Prens III. Carlo’nun emri doğrultusunda Monte Carlo adı verilen yeni bir semt inşa edilir ve daha sonra 1858 yılında şu anda mevcut bulunan kumarhanenin inşasına başlanır ve 1863’te kapılarını açar. Bu kumarhane üzerinden filmler çekilmiştir. Ayrıca gece smokinsiz içeri girilmiyor. Tabii bu kural günümüzde geçerli, ama eserin döndüğü zamanda dönersek, paraları kaldırdığını görebiliriz. Ayrıca kitabın bu kısmında bir "el, yüz" betimlemeleri var ki beni benden aldı, bu kadar net yapılabilirdi "elin" bir insanı ele verdiği. Parmak izi diye bir şey var yani değil mi :d.

    Her neyse, C hanım giriyor kumarhaneye, ama neden giriyor. Acısından kurtulabilmek için giriyor. Her yere bu yüzden giriyor, gittiği her yere bu yüzden giriyor. Ama onun peşindeki acı hala devam ediyor, çünkü kocasının ona söylemiş olduğu "ellere dikkat benim güzel isimli aşkım." sözcüklerini hatırlıyor ve kumarhanedeki erkeklerin ellerini izliyor. Tarantino'nun soyundan olduğunu betimlemeleri ile iyice düşünmeye başladığım "C" hanımı o an ismini hiçbir zaman öğrenemeyeceği bir "el"'e denk geliyor. Ki ne ell var ya. Kanım kurudu okurken, bu nedir arkadaşım. Kumar masasındaki adamları öldürmek istiyorsan öldür kardeşim, kendi kendini zaten yok ederek kaybediyorsun masa başında, ne gerek var Raskolnikov triplerine girmeye, al altını fırlat kafasına bitsin hikaye, hem bizi hem "C" hanımı yakmaya değer mi? Her neyse, "C" hanım resmen taciz etmesine rağmen, boş boş birilerini izlemesine rağmen bu kumarhaneden bir şekilde atılmadan arkadaşımızı izlemeye devam ediyor ama para bitti, para bitince ne olur? Ne olabilir bir düşünün? Son kaynağınızı masada kaybediyorsunuz, öldün kardeşim. Okumayı bırak, resmen öldün. Yarın, başka bir gün, öldün ya, kurtuluşun yok. İşte bizim katolik kumarbaz da böyle düşünüyor ve kendini bir bankın üstüne bırakıyor, orada yağmur eşliğinde (yağmur da denmez ki arkadaş, Zweig orada yağmurdan çok başka bir şey anlatmış ama yağmur olmayı sürdürmüş bir su birikintisi bence o, çığın yağmuru diyelim :d??!) bekliyor, bekliyor, bekliyor ve son. Öldü. Şaka şaka, bizim C kardeşimiz bunu kurtarıyor, yardımcı oluyor, tutku sonucu hiç beklemediği bir şekilde sabah aynı odada kendisini bunla buluyor, taciz bu arada başarılı bir şekilde hedefine yerleşiyor ama neyse. Sonra işte olaylar gelişiyor, dolaşıyorlar ve bum. İşte bombanın patladığı yer burası. Kardeşim, kumarbaza bu kadar yaklaşırsan seni bile parlar, seni bile kandırır kusura bakma. Çünkü sen aristokrat, burjuvasın. Bir amatörsün, masa hakkında bildiğin tek şey el izlemek. Kadınımız C'yi kandırıyor, kandırmak derken, para verme bana da diyor ama C buna tutuluyor. Arzuyu elde etme tutkusu, o dakikadan sonra C'nin hayatını tamamen mahvediyor. Buradan sonrası resmen "Vertigo" (Usta Hitchcock'a da selamımızı çakmış olalım böylece. Çünkü bu kısımları izlerken aklıma direkt o film geldi, izlemeyene de şiddetle -arzulu bir şiddetle- öneririm).

    Zweig, eserinin başından sonuna kadar, okuyucuya tutku, arzu gibi kavramları sorgulayan, iki yüzlü ahlak derecelerini yok eden, Avrupa'nın savaşla kavrulmuş dünyada "kibar"'lığını resmen hiçe sayarak ahlaki değerleri sorgulayan, bunun için de çoğu kez cezalandırılan, kitapları yakılma noktasına gelen birisi. Peki, Zweig acaba intihar etmeden önce tutkusunu gerçekleştirmiş miydi? Arzusuna ulaşmış mıydı? Bence ulaştı, çünkü Zweig acılar eşliğinde yaşadı, bunu eserlerine yansıttı, ilk arzusuna ulaştı, fakat insan doyumsuz bir yaratıktır. Zweig, acılarını eserlerde göstermenin bir işe yaramadığını anlayarak intihara başvurdu, yanında eşini de götürerek. Bence, naziler olmasaydı da eninde sonunda bir savaş çıkacaktı ve Zweig gene intihar edecekti, ya da öldürülecekti. Aydın kişinin sonu, nedense hep aynı oluyor. Rahat bir ölüm yok onlara, onlar öldürülüyor, intiharı, ölümü çözüm görüyor ama şaka gibi, hayatı sorgulamamızı ve içinde tutkularımızla, arzularımızla yaşamamız gerektiğini de farklı tarzlarda ele alıyorlar. Hayatın bir ironi olduğunu herkes söyler. Bir kere de, bu kitabın belli noktalarında intiharı eleştiren Zweig'ın, intihar ile acılarından kurtulduğunu bilerek okuyun, bunun bilincini kavrayarak okumayı deneyin bu kitabı...

    "Nasıl olup da benim birden başımdan geçen bu olayla ilgili bir konuşma yapma cesaretini topladığımı şimdi siz de anlıyorsunuzdur. Siz Madam Henriette'i savunup, yirmi dört saatin bir kadının yaşamını kökten değiştirebileceğini çekinmeden söylediğinizde, bana sanki benden söz ediyormuşsunuz gibi geldi: İlk kez kendimi, deyim yerindeyse onaylanmış hissettiğim için size minnettardım..."

    "... genç bir Polonyalı ile karşılaştım, kendisine o gencin ailesini sorduğumda, o ailenin bir oğlunun, aynı zamanda kuzeni oluyormuş, on yıl önce Monte Carlo'da kendisini vurduğumu anlattı; hiç etkilenmedim. Hiç acı vermedi..."

    Stefan Zweig'ı saygı ile anıyor, aydınlara ve insanlığa ise şunu söylemek istiyorum:
    Lütfen, acılarınızı bahane ederek intihar etmeyin. Çünkü sizler, çektiğiniz şeylerin acı olduğunu düşünüyorsunuz ama onlar acı falan değil. Biber acısı onlar, biber, üstüne iki parça ekmek, yarım bardak su içtikten sonra yok olan acı... Hayatınızın değerini bilin, tutkulu yaşayın, sizi motive edecek bir arzunuz olsun, yaşayın ki öldükten sonra da yaşamaya devam edesiniz...

    İyi günler dilerim, kitaplarla kalın...
  • "Fark ettiniz mi bilmiyorum ama bayım, bu dünyada zaman çok hızlı ilerler fakat, aşklar, kaderin yettigi kadar. "

    B'aY D'ostoyevski