• 576 syf.
    ·20 günde·Puan vermedi
    Öncelikle NFK’den bahsetmek gerekirse; 1940 öncesi NFK ile 1940 sonrası NFK iki ayrı kişiliktir ve neredeyse birbiriyle alakası yoktur. Mina Urgan da “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında 1940 öncesi NFK ile yaşadığı anılardan bahsetmiş. Mina Urgan’ın tanıdığı NFK’yi, yine Mina Urgan’ın kaleminden biz de tanıyalım, bakalım kimmiş?

    https://hizliresim.com/SsYWjw
    https://hizliresim.com/TGwkRZ
    https://hizliresim.com/yfpB4a
    https://hizliresim.com/jZr6Nf
    https://hizliresim.com/jy0xw2

    Eveet. 1940 öncesi NFK hakkında az biraz bilgi sahibi olduk. Şimdi de 1940 sonrası NFK’nin yazmış olduğu bu kitap hakkında konuşalım ve ikinci NFK’yi tanıyalım biraz da. Bazı alıntılar hakkında konuşarak devam edeceğim.
    1) "Biz aklımızı peşin olarak (sahibine) teslim ettik ve ondan sonra bize geri verilen akılla düşünmeye başladık. İşte esasta hür, istiklâlli, kudretli; ve eseriyle, tesiriyle, her şeyiyle her şeyin üstünde olan akıl budur!"

    Asıl özgürlüğün Tanrı’ya biat edilmiş bir akıl olduğunu ve Tanrı’ya sorgusuz sualsiz bağlanmış bir aklın, gerçek akıl olduğunu söylüyor.
    Tanrı bağlamı etrafında dönen bir akıl, sadece “Tanrı düşüncesi”ne hizmet etmiş olur. Tanrı varlığına zıt bir gerçek gördüğünde ya bunu elinden geldiğince evirir çevirir, eğer büker ve Tanrı bağlamına oturtur ya da direkt reddeder. Bu mudur gerçeği bulmaya çalışan özgür akıl (!)
    Mesela birkaç örnek link bırakayım aşağıya. Bu insanlar da kendilerince, akıllarını Tanrı bağlamına sattıklarına inandıkları için bu halde değiller mi? Tek fark arada “hacı, hoca” denilen birkaç aracı olması.

    https://tr.m.wikipedia.org/...C3%BCz_skandal%C4%B1
    #79261610
    #79402447
    #79158241
    #54521597
    #54575163
    #54519270

    “İslam mükemmel ama kullar değil”ciler gelmeden onlara şunu da söyleyeyim, hatta ben söylemeyeyim Tanrı’nız söylesin:

    NİSA 89: Kendileri nasıl inkâr etmişlerse sizin de öyle inkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler. (İman edip) Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün; hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.
    ENFAL 39: Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse kuşkusuz Allah yaptıklarını görmektedir.

    Kendinden olmayanı dışlamamayı bize ta ilkokul sıralarında öğretiyorlar. İlkokulu da geçtim, en başta evde öğretiyorlar. Ama gel gör ki, inandığın dinin inanmayanlarla dost olunmamasını, hatta ve hatta bulduğunuz yerde öldürülmesini emrettiğini okuyorsunuz. Tanrı kavramını bir kenara bırakıp, bu yukarda yazılanların ayet olduğunu unutup tekrar okusanız, gerçekten “özgür bir akıl” ile, çoğumuzun onaylamayacağı bir durum. Ama işin içine “Tanrı emri” girdiği zaman gayet meşru karşılanıyor. Bu mudur özgür aklınız? Ne farkınız var peki, Naziler döneminde “emir kuluydum, napayım?” diyerek onca insana işkence edenlerden?
    “Ama canım tefsiri de önemli, salt ayet okumakla doğrusunu anlayamayız” diyenlere de şunu söyleyeyim: Ne söylenilmek istenildiği ayette gayet açıkken, tefsir okuyunca ayetin gerçek anlamından uzaklaştığınızın farkında değil misiniz? Gayet apaçık bir kitapsa, neden tefsirine gerek duyuyorsunuz? Çünkü birilerinin sizin yerinize , hoşunuza gidecek şekilde yorum yapmasını seviyorsunuz. Çünkü aklınızı Tanrı bağlamına odaklayıp, apaçık okuduklarınızı bile bir şekilde “aslında orda onu demiyor” deyip eğip büküyorsunuz. İşte NFK’nin “özgür akıl” tanımı...

    2) “Doğu, Batı yüzünden ucuzcularla dolmuş, Batı ise kendi yüzünden ve kendi kendisine çürüğe çıkmıştır.”
    “Yine basitlik ve ucuzlukta en büyük "girift"i ve en ileri "pahalı”yı temsil eden (Aynştayn), asrımızın muazzam ucuzluğuna muazzam dehâsını maddenin nihaî istismarı yolunda kullanmak suretiyle misâl teşkil etmektedir.”

    “Bilemeyeceklerdir ki Batıyı anlamak hakkı, her şeyi anlamak hakkiyle beraber sadece müslümandadır.”

    Doğu’nun yanlışlarının Batı’dan kaynaklandığını savunmak... Bu sanki biraz “hatalarının sorumluluklarını üstlenmek” kabiliyetiyle ilgili bir durum. NFK’de bu kabiliyeti pek göremedim açıkçası. “Üstat” diye adlandırılan birisinin bu kabiliyetten yoksun olması büyük bir eksiklik bence. Çünkü yazdığı yazıların tarafsızlığını zedeler. Gerçi NFK’nin tarafsız olması gerektiğiyle ilgili bir endişesi olan yok nasılsa. Çünkü hayranları zaten bunu istemiyor tam tersi pohpohlanmak istiyorlar :)
    Ayrıca “Batıyı anlamak hakkı, her şeyi anlamak hakkiyle beraber sadece müslümandadır.” Şeklindeki cümlesiyle, bir Süper-Mürşit’e yakışmayan kibir örneği sergilemiş. Aklını peşin olarak bir Tanrı’ya teslim edenin “her şeyi anlama hakkını” nasıl iyi bir şekilde kullanabileceği de meçhul tabi :)

    3) “İslâmda halk, hakkın zâhiri ve hak, halkın bâtını olduğuna göre, İslâmî devletin tek ölçüsü Haktır ve biricik hâkimiyet onundur. Halkın değil, Hakkın hâkimiyeti...”
    Açıkça demokrasiye karşı olduğunu belirtmiş zaten. En basit bir önekle; kendisi oy kullanmak istemiyor, yöneteceği kişiyi kendisi seçmek istemiyor demek ki. Aslında NFK haklı. Bu düşüncede olanlar oy kullanmamalı belki de. Çünkü nerde Allah diyen ama işini iyi yapmayıp her türlü hile hurdayla, dalavereyle uğraşan insanların seçilmelerine sebep olabiliyor büyük bir çoğunluğu. Sonra da tüm toplum, bütün bir hayatını kötü yöneticilerin elinde oyuncak etmiş oluyor. Ne gerek var ki! Madem illa şeriat diyorlar, demokrasinin nimetlerini de bir kenara bırakıversinler, kalan sağlarla bir nebze de olsa bir şeyleri değiştirebiliriz belki.

    4) “İnsan hayatına kıyanların hemen başlarını uçuracağına, onlara hayatını bağışlayan; ve hırsızlık edenlerin derhal kollarını keseceğine kendilerine hapishane köşelerinde rahat rahat geviş getirecekleri yataklar ve sanatlarını ilerletecekleri dershaneler hazırlayan zihniyet, birer kötü kişiye medeniyet göstermek için bütün iyi kişilerin hayatına ve malına kıymış olmak mânasındadır. İslâm adâletinden başka her ölçü, bizce cezalandırmaya yeltendiği kötülükle bilmeden ittifak halindedir.”
    Öncelikle ceza nedir ve niçin verilir bunu sorgulayalım mı?
    Cezanın sözlük anlamı: “yasanın, topluma zarar verdiğini kabul ettiği eylemlere karşı öngördüğü yaptırım.

    Genel manada cezanın anlamı bu. Peki cezayı niçin veririz, bir düşünelim... Çocuğunuz olmuş olsa ve bir hata yapsa ve siz de ceza verseniz, bu verdiğiniz cezayla neyi amaçlarsınız?
    Yaptığı hatayı bir daha yapmaması, ayrıca yaptığı hatanın bedelini “insanca” ( bakın altını çiziyorum) “İNSANCA” ödemesi için verilir ceza. Cezanın amacı intikam almak değildir. Suç işleyenin bir daha suç işlememesi için verilen bir uyarıdır, işlediği suçun da bedelidir. Ancak bu bedel ödetilirken karşı tarafın da insan olduğu unutulmamalıdır. Suçlu dahi olsa birisinin elini, kolunu kesmek, onu öldürmek insanca değildir. Hele ki diğer insanlara ibret olsun diye bunun yapılması, korku tahakkümü altında insanların kontrol altında tutulması hiç ama hiç insanca değildir.
    Peki suç işleyen insanların ise, aldıkları ceza dışında, onları toplumdan tamamen soyutlayarak ve sanatsal, düşünsel vs. gibi her yönden gelişmelerine imkan vermemek, onları sağlıklı bir birey olarak tekrardan topluma kazandırmaya çalışmamak insanca mıdır? Bu da kesinlikle değildir.

    NFK üzerinden bir şey söylemem gerekirse; 1940 öncesi NFK için “Geçmişim bir çöplüktür. Çöplükleri sadece kediler ve köpekler kurcalar.” diyerek önceki yaşamında yaptığı, şeriata göre suç sayılanları unutturmaya çalışması ama başkalarına gelince “eli, kolu kesilsin” vs. gibi cezaları savunarak, o kişilere ömür boyu unutamayacakları bir iz bırakılmasını istemesi hangi adalet anlayışına sığar? Bir şeyler anlatmadan, yüzlerce sayfa dolusu şeyler yazmadan önce tutarlı olup olmadığının farkında olmalı insan.

    5) “Aya biz gidecek ve oraya, bilmem kaç yıldızlı Amerikan bayrağı yerine tevhid livâsını biz dikecektik!”
    En çok buna güldüm :D Tutan mı vardı diyeceğim ama hep şu körolasıca Batı, değil mi? :D

    6) “İslâmda kadın,içtimaî vazifeler arasında yalnız iki tanesinin ehliyetine malik değildir: Biri imamlılık, öbürü hakimlik... Bunda da son derece ince bir hilkat sırrı güden İslâmiyet, her şeyden evvel hissîlik ilcaîlikten uzak bir erkek seciyesi isteyen bu iki işte başka kadına hiçbir içtimaî vazifeyi yasak etmemiş, fakat kadının en yüksek ve ulvî mevkiini, onun ve erkeğinin yuvası olarak göstermiştir.”
    Eee her şeye el atıldı, kadına da değinmeden olur mu hiç! Kadın güldür ma çiçektir. Kadın duygusaldır, önemli kararları tarafsız bir şekilde veremez. Kadın narindir. Kadın zariftir, ezilir. Kadın şöyledir. Kadın böyledir. Daha önce de söyledim başka bir incelemede, şimdi de söylüyorum. Mecliste birbirlerine tekme tokat giren erkek vekiller “akıl”larıyla mı hareket etmiş oluyorlar yani? Merhameti, acımayı duygudan sayıyorsunuz da öfkeyi duygudan saymıyor musunuz? “Hangi cinsiyetin hangi mesleği yapabileceği” gibi sığ bir düzenleme yapmak yerine “hangi yeteneğe sahip kişinin hangi mesleği yapabileceği” gibi hakkaniyetli bir düzenleme yapmak, “sahibine teslim etmiş aklınıza” hiç mi gelmiyor? Sormam hata zaten, tabi gelmiyor :D

    7) "İzdivaç müessesesi, en genç yaşlarda adetâ mecburiyet belirtecek şekilde devlet tarafından himaye edilecektir. İslâm inkılâbında, mektep vesair telkin ve terbiye vasıtalarından herbiri, mefkürevî nizamına göre ayarlanacak ve yine cemiyette aileyi zaafa uğratan her faaliyetmutlak olarak kökünden kazınacaktır."
    Eveeett. Geldik kutsal evlilik müessesesine... Evliliği kutsal, mübarek bir kurum olarak görüp aynı zamanda en genç yaşlarda; daha kendi ayakları üzerinde durmayı bilmeden, kendini yetiştiremeden, belli bir olgunluğa ulaşmadan evlenmek arasında büyük bir tezatlık görüyorum. Diyelim ki bu kişinin kendi tercihi. Tamam kabul. Peki ya NFK’nin dediği “... mecburiyet belirtecek şekilde devlet tarafından...” ibaresi? Size ne başkalarının evlenip evlenmeyeceğinden? Size ne benim evlenip evlenmeyeceğimden? İnsanların hayatlarına bu kadar çok burnunuzu sokma cüretini nereden buluyorsunuz? Diyelim ki bu da oldu; en genç yaşta mecburen veya kendi isteğimizle evlendik, sırada ne var? Çocuk... O genç yaşta, daha kendisine faydası yokken, bir de en önemli görevlerden biri olan “insan yetiştirmek” görevini nasıl üstlenir insan? Kendisini yetiştirememişken o çocuğu nasıl yetiştirebilir? Çocuk yetiştirmeyi sadece karnını doyurmak, giyindirmek, cebine biraz harçlık koyup okula yollamak olarak görüyorlarsa tabi ki yetiştirirler, ne var ki canım?! O çocuk huzursuz bir ailede mi büyüyor, annenin sesini çıkaramadığı, babanın korku ve güç tahakkümü kurduğu (tersi de mümkün) bir ailede kendine güvensiz, sevgisiz, çevreye karşı pısırık, iletişim becerisi bozuk bir birey olarak mı yetişiyor, kimin umrunda ki? Zaten suç işleyen insanların büyük bir bölümü, çocukluktan gelen birtakım eksikliklerden dolayı suç işlemiyor mu? Suçlunun sadece kendisi mi suçlu? Ama ne gerek var böyle şeyleri düşünmeye değil mi? Suç işlerse, elini kolunu kesersiniz olur biter nasılsa! Önemli olan, kötü bir aile de olsa, o aile bozulmasın!

    Daha konuşmak istediğim çok alıntı vardı ancak bu kadarı yeterli sanki. Az çok NFK’nin düşünce yapısını görmüş olduk. Zaten yorumlarımı okumadan, salt alıntılara bakmak bile yeter de artar ne düşündüğünü anlamaya.

    NFK’nin kurduğu, kendisine göre ütopya bana göre ise gerçekleşmesi az buçuk mümkün olan distopyanın sonuna geldik. Sonuna kadar sabırla okuyabildiyseniz, ne mutlu. Kitapta tek katıldığım NFK alıntısıyla ve bu alıntıyı NFK’ye, insanların hayatları konusundaki haddine ithaf ederek bitireyim. Olmayacak olan bir başka NFK incelemesinde ( zira sabrımı aşırı zorlayan bir sabır jimnastiğiydi bu kitap benim için) görüşmemek üzere :)
    “İnsana, bildiğini sandığı bir şeyi bilmediğini kabul ettirmek, hiç bilmediği bir şeyi kabul ettirmekten daha zor...”
  • 232 syf.
    ·10 günde·Beğendi
    Elbette yaşam tekrarlardan oluşur. Belki de tekrarların tekrarlarının tekrarından oluşur. İkinci kez okuduğumda tekrarların evreninden kurtulamadığımızı en azından bizi tekrara iten olayların olduğunu anlıyorum. Başlıyor, canlanıyor sönüyor, ölüyor; tekrar başlıyor, canlanıyor, sönüyor, ölüyor. Ve bir dahalar etrafında içinden çıkılmaz bir döngüde ilerliyoruz. Attığımız adım bize yeni bir şey eklemiyor çünkü bastığımız yere tekrar basıyoruz, ayak izinin silinmesine rağmen. Gölgesizler’e katılanlar ordusundayız artık.

    Başlangıçtan sonra kitabı direkt anlatmak haksızlık olur kanımca. Eserin hangi zihniyetle yazıldığını bilmeden yorumlamaya çalışmak anlamsız bir çabaya dönüşebilir. Modernizm ve postmodernizm arasında duran bir eserden bahsedeceksek bu akımlara kısaca bakmak gerekir. 20.yy itibariyle klasik/yansıtmacı edebiyat yavaş yavaş geçerliliğini yitirmektedir. Modernizm ve Postmodernizm egemen olmaktadır edebiyata. Gerçek artık somut bir olgu olarak algılanmıyordur. Romanlar yabancılaşmış insanın iç dünyasına yönelir. Bu içe yöneliş biçimle oynamayı da zorunlu kılmıştır. Romanlar artık deneysel biçimcilikle yazılmaktadır. Ne de olsa tek somut bir gerçek yoktur, görecelidir. Romancı artık gerçeği aramaktan vazgeçip onu yaratmaya başlamıştır. Bunun nedeni “yazarın nasıl biçimlendireceğini, kurgulayacağını tam olarak kestiremediği soyut bir iç dünyanın/bilincin/bilinçaltının, kurgunun odağına gelip yerleşmesidir(…)iç dünya ile dış dünya arasındaki sınırların silindiği bu yeni kurmaca yaşam biçiminde yazar, soyut dünyanın/bilincin zamanını nasıl kurgulayacaktır? Modernist romanın en önemli kurgu sorunlarından biridir bu, çünkü insanın beyninin içindeki zaman çizgisel akmamaktadır; bilinç de bilinçaltı da inanılmaz zaman sıçramaları yapabilmektedir”. 20.yy sonlarına doğru modernizm anlayışı da etkisini yitirecektir. Artık modern sonrası/üstü anlamına gelen postmodern bir gerçeklik anlayışı hakimdir. “Her şeyin karşıtıyla birlikte hiçbir çatışmaya yer vermeden varolduğu, farklılıkların barışçı bir karnaval atmosferi içinde bir arada yaşadığı bir tinsel varoluş biçiminin adıydı postmodern.” Çoğulcu bir bakış açısı tüm hayata yerleşir. Tüm zıtlıklar bir karnaval ve “oyun” havasında iç içedir. Postmodernizm kendine yeni bir estetik oluşturmaya çabalamamıştır. Biçim özelliklerini modernist romandan alır. Ana kurgu özelliklerinden oyunsuluk da modernizmden alınmadır. Oyun postmodern edebiyatın ana kurgu elamanıdır artık(Hatta Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar adında bir romanı vardır). Oyun olarak kurmaca sanatın kendini nasıl oluşturduğunun kurmacasıdır. “Edebiyat, artık somut yaşamı kurgulamıyor; kendini, nasıl oluştuğunu, nasıl kurgulandığını anlatıyordur. Doğa ise, daha önce yazılmış metinlerden oluşan bir metinlerarası doğaya dönüşmüştür. Kendini anlatan bu edebiyatta kurmaca, üstkurmaca düzlemine taşınır.” Yani artık metnin içinde yazar eseri nasıl yazdığını/oluşturduğunu anlatıyordur okura. Üstkurmacadır bu. Artık edebiyatta anlatmak değil roman kurmaktır esas olan. İyi roman kuran iyi edebiyatçıdır eleştirmenlerin gözünde.

    Rahatça metnin kurgulanma süreci postmodernist edebiyatın kurgu düzlemine uygundur, diyebiliriz şimdi. Bir köyde kaybolan insanların öyküsü anlatılmaktadır bu kitapta. Olaylar kentteki bir berber dükkanında başlar. Dükkanda berber, çırak, yazar olduğu anlaşılan bir başka müşteri, elinde kara tespih çeken müşteri ve keçi sakallı bir diğer müşteri vardır. Olaylar yazar olduğu anlaşılan bir anlatıcı tarafından anlatılır. Daha metnin başında anlatıcı “Yeni bir oyun başlıyor,” diyerek postmodernizmin oyunsuluğundan hareketle metnin bir kurgu olduğunu okuyucuya hissettirir. Devamında “Oyun kanlı olacak anlaşılan” diyerek metnin içinde yaşanacak olayların hangi yöne yöneleceğinden bahsediyordur. Romanın kurgu olduğuna işaret eden bir diğer cümle aynı bölümün sonundadır: “berber, …sözgelimi bir köyde, yine böyle bir dükkânda berber kılığında oturuyor ve arada bir başını çevirip buraya bakıyordu”. Bu cümlede yazar anlatıcı tarafından metnin evreninin ikiye bölündüğü anlaşılmalıdır. Devam eden bölümde ise olaylar köye taşınır. Olayların anlatıcısı kentteki berber dükkanında tıraş olamaya gelen roman yazan kişidir. Onun hayal dünyasının yansıması olarak metin vardır. Sonraki bölümlerde “… henüz nereye kaybolduğu anlaşılmayan Güvercin’den, aklını yitirerek karın neden yağdığını sorup duran Cennet’in oğluna, bekçiye, Rıza’ya, hangi kızın saçına okuyup üflediğini bilmeyen imama, hâlâ ilçeden dönmeyen muhtara, hatta yıllar önce nereye gidip yıllar sonra nereden geldiği bir türlü çözülemeyen Cıngıl Nuri'den eviyle muhtarlık arasında iskelet eskisi gibi dolaşıp duran Reşit'e, tenindeki yangınla samanlığı ateşe veren Hacer’e ve atın ayakları altında ezilen Ramazan’a kadar herkes içimdeydi” der. Bu da metnin anlatıcı tarafından kurgulandığına işarettir. Yazar-anlatıcı(metinde roman yazan kişinin anlatıcı olarak ifadelendirilmesi anlamında) olayların geçtiği kent ve köy eksenin üstünde yer alıyordur: “…benimse iki berbere aynı gözlerle bakmaktan başım dönmüştü” ya da “bakışlarım çok uzakları ve burayı, yani durmakta olanla hareket edeni aynı anda algıladı sanki; iki görüntüyü üst üste çakıştırdı ve ayırdı” derken iki evreni de kendi yönettiğini okura fark ettirmeye çalışır. Fakat onu da yöneten birisi vardır. Bu kişi metnin yazarıdır. Anlatıcı ve yazar ayrı kişilerdir. Anlatıcı, yazarın aynısı değil yazar tarafından metni okuyucuya aktarılması görevi verilen kişidir. Böylece yazar kendi varlığını romandan çekmiş olur. Metni dışardan izler, olayları anlatıcının yönlendirmesine izin verir. Ancak romanın sonunda asıl yazarla karşılaşırız yani Toptaş ile. Anlatıcı yazara döndüğünü “yok olmanın verdiği rahatlıkla ayakkabılarımı çıkarıp çalışma odama doğru yürüdüm” diyerek okura hissettirir. Bu kısımlar metnin kurgusuna yöneliktir. Yazar okura bir oyun sunmuştur. İyi bir oyun kurmak iyi bir yazar olmak demektir postmodernizmde çünkü.

    Unutmayalım, bir eser sadece iyi kurgulandığı için iyi değildir. Okura sunduğu anlam kapıları da önemlidir. Gölgesizler’i Gölgesizler yapan hayatın tekrarlarına gölge bırakmadan var ile yok arasında atılan adımlardır. Tekrarların tekrarlarının ve var oluş-yok oluş öyküsüdür Gölgesizler. Bir ‘yaz kulağında’ ‘aynalı’ kuşlara karışarak yok olmaya atılan insanların, aklını ‘yoklar ordusu’na kaptırarak yılanlarla var olanların, yokluğunu devlet belgesiyle belgeleyenlerin, varlığını kendini asarak kabullenen insanların öyküsüdür. Ardında gölge bırakmadan kaybolanların öyküsüdür. Fakat her şeyin bir izi vardı hani: “izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde”. Ama neden hepsi bir gölgesiz? Var olanlar-kaybolanlar varlıklarının fark edilmemesiyle mi bir iz bırakıyordu? Dünyaya, bir düş oyunu sahnesinden fırlamış yansımaların gölgesiz gölgelerinde bakıyoruz(“düşlerin gölgesi var mıdır?”). Ve her uyanıştan sonra kayboluyoruz. Her uyuduğumuzda tekrar var oluyoruz. Gölgesizler de bunu anlatmaya çalışır bize. Yansımaların içinde zaman tekrar ederek tekrarlara düşerek gölgemizi siliyor.

    Unutmadan, elle tutulamayan bir zaman kendini neden tekrar ediyor ve “kaarr nedeenn yağaar, kaaar”?
  • “Joker” makyajlı örümcek
    keşfedildi

    Yeni keşfedilen bir örümcek türünün
    sırtındaki çarpıcı kırmızı-beyaz
    desen, Batman’in ezeli düşmanı
    Joker’in sırıtışına benziyor. Benzerlik öyle
    şaşırtıcı ki örümceği tanımlayan
    araştırmacılar, 2019 yapımı Joker filminde
    baş karakteri canlandıran oyuncu Joaquin
    Phoenix’in adını örümceğe verdiler.
    İronik bir şekilde, renkli örümceğin cins
    adı (Loureedia) ise punk rock şarkıcısı Lou
    Reed’den geliyor. Reed, siyah giyinmesi ve
    hiç gülümsememesiyle ünlü. Bilim
    insanları, İran’da keşfettikleri bu yeni
    örümceğe Loureedia phoenixi adını verdi.
    Bu, Akdeniz bölgesi dışında keşfedilen ilk
    Loureedia örümceği. İlk olarak 2018’de
    tanımlanan cins, şu anda dört tür içeriyor.
    Joker’in sinir bozucu sırıtışının beyaz yüz
    makyajıyla tezat oluşturması gibi, erkek
    L. phoenixi örümceklerinin sırtlarında
    beyaz zemin üzerinde canlı kırmızı bir leke
    göze çarpıyor. Ancak örümcek yalnızca 8
    mm uzunluğunda olduğundan onu net bir
    şekilde görmek için büyüteç gerekiyor.
    Bu örümcek, müzisyen Lou
    Reed’in adını taşıyan
    Loureedia cinsinde
    tanımlanan dördüncü tür.
    How It Works 011
    Loureedia örümceklerinin keşfi zor
    çünkü her yıl yalnızca üç hafta boyunca yer
    üstünde aktif oluyorlar. İranlı araknolog ve
    taksonomist Alireza Zamani, “Bu
    örümcekler hayatlarının çoğunu yeraltı
    yuvalarında geçiriyor.” diyor. “Erkekler
    genellikle ekim sonundan kasım ortasına
    kadar dişileri avlamak amacıyla yuvalarını
    terk ediyor. Yavru örümcekler de
    annelerinin yuvasından ayrılıp yüzeye
    çıkıyor.”
    Şimdiye kadar bilim insanları sadece
    erkek L. phoenixi örümceklerini keşfedip
    tanımlayabildi. Bulunması daha zor olan
    dişileri, erkeklerin bulunduğu yerlerin
    yakınlarında aramaya devam ediyorlar.
    Zamani şöyle diyor: “Yeterince zamanınız
    ve sabrınız varsa gezgin bir erkeği izlemek
    ilginç olabilir. Dişiyi nasıl bulacağını o
    herkesten daha iyi bilir. Bu şekilde
    çiftleşme davranışını gözlemleme ve
    fotoğraflama şansınız da olabilir. Çiftleşme
    davranışı henüz hiçbir Loureedia türü için
    belgelenemedi.”
    11


    Güneş’ten 2,5 milyon
    kat parlak yıldız kayboldu

    2019’da bilim insanları, Güneş’ten
    milyonlarca kat daha parlak olan
    büyük kütleli bir yıldızın iz
    bırakmadan kaybolmasına tanık
    olmuştu. Astrofizikçilerden oluşan bir
    ekip, kayıp yıldız vakası üzerine
    çalışmalarını yakın zamanda
    tamamladı. Sundukları olası
    açıklamalar arasından sürprizli bir
    açıklama öne çıkıyor: Büyük kütleli
    yıldız ölmüş ve süpernova patlaması
    yaşamadan kendi içine çöküp karadeliğe
    dönüşmüş olabilir. Ama böyle bir yıldız
    intiharının eşi benzeri yok.
    Araştırmacı Jose Groh, “Yakın evrenin
    en büyük kütleli yıldızlarından birinin
    yavaşça karanlığa karıştığını tespit
    etmiş olabiliriz.” diyor. Çalışmanın baş
    yazarı Andrew Allan ise “Tespitimiz
    doğruysa bu, böyle devasa bir yıldızın
    hayatını bu şekilde sonlandırdığının ilk
    doğrudan tespiti olacak.” diyor.
    75 milyon ışık yılı uzaklıktaki Kova
    takımyıldızında bulunan söz konusu
    yıldız, 2001-2011 yılları arasında iyi bir
    şekilde incelendi. Bu yıldız mükemmel
    bir “mavi ışık değişeni” (LBV) örneğiydi.
    LBV’ler, ömrünün sonuna yaklaşan ve
    öngörülemeyen parlaklık değişimleri
    gösteren büyük kütleli yıldızlar. Bunun
    Gizemli bir şekilde kaybolan
    mavi ışık değişeni
    (sanatçının tasviri)
    gibi yıldızlar nadir görülüyor ve şimdiye
    kadar evrende sadece birkaç tanesi
    keşfedilebildi. 2019’da Allan ve
    meslektaşları, bu LBV’nin evrimini daha
    iyi anlamak için Avrupa Güney
    Gözlemevi’ndeki Very Large Telescope’u
    kullanacaklardı ki yıldızın tamamen
    ortadan kaybolduğunu fark ettiler.
    Normalde Güneş’ten çok daha büyük
    yıldızlar ömürlerinin sonuna gelince
    muazzam bir süpernova patlamasıyla
    patlar. Bu patlamalar, uzun ışık yılları
    boyunca her yöne uzanan iyonize gaz ve
    güçlü radyasyon yaydıkları için kolayca
    fark edilirler. Patlamanın ardından
    geriye kalan yıldız maddesinin yoğun
    çekirdeği, karadeliğe veya nötron
    yıldızına dönüşebilir. Bunlar uzayın en
    büyük ve gizemli nesnelerinden ikisi.
    Ancak kayıp LBV böyle bir radyasyon
    yaymadan sırra kadem bastı.
    Gizemi çözmeye çalışan araştırmacılar,
    2002 ve 2009 yıllarında yapılan eski
    gözlemleri incelediler. Yıldızın bu süre
    zarfında güçlü bir patlama dönemi
    geçirdiğini, çok büyük miktarda yıldız
    maddesini normalden çok daha hızlı
    püskürttüğünü keşfettiler. LBV’lerin
    yaşlılık döneminde bunun gibi çok
    sayıda patlama yaşanabiliyor. Bu
    patlamalar yıldızın normalden çok daha
    fazla parlamasına neden oluyor. Söz
    konusu patlama muhtemelen 2011’den
    sonra sona erdi.
    Bu durum, önceki gözlemler sırasında
    yıldızın neden bu kadar parlak
    göründüğünü açıklayabilir. Yine de
    yıldızın kaybolmasına neden olan
    patlamadan sonra ne olduğunu
    açıklamıyor. Bunun bir açıklaması,
    yıldızın patlamadan sonra parlaklığını
    önemli ölçüde yitirmesi ve ardından
    kalın bir kozmik toz perdesiyle daha da
    gizlenmesi olabilir. Eğer durum
    gerçekten buysa yıldız gelecekteki
    gözlemlerde yeniden ortaya çıkabilir.
    Daha tuhaf ve daha heyecan verici
    açıklamaysa şöyle: Yıldız, patlamadan
    sağ kurtulamadı ve süpernovaya
    dönüşmek yerine kendi içine çökerek
    karadeliğe dönüştü. Ekip, bunun nadir
    bir olay olacağını kabul ediyor. Yıldızın
    kaybolmadan önceki tahmini kütlesi göz
    önüne alındığında, kütlesi Güneş’in 85
    ila 120 katı büyüklüğünde bir karadelik
    yaratmış olmalı. Ancak bunun görünür
    bir süpernova olmadan nasıl
    gerçekleşebileceği hâlâ belirsiz. Yanıt
    bulmak için yıldızın galaksisi üzerinde
    daha fazla gözlem yapılması gerekiyor.
    12

    Avustralya kıyılarında
    devasa sualtı nehirleri
    akıyor

    R
    obot sualtı araçları, Avustralya
    kıyılarında sualtında gizlenen devasa
    nehirler keşfetti. Bilim insanları, bu
    nehirlerin kıyılardan okyanusun
    derinliklerine malzeme taşımada rol
    oynadığını düşünüyor. “Yoğun sahanlık
    suyu taşması” denilen gizli nehirler, soğuk
    geçen aylarda kıyılardaki sahanlık
    suyunun ısı kaybetmesiyle oluşuyor. Bu su,
    yaz aylarında buharlaştığı için oldukça
    tuzlu. Kıta sahanlığının (kıtanın genellikle
    sığ suya gömülü kenarları) iç kısmındaki bu
    soğuk ve tuzlu akarsuyun yoğunluğu
    derindeki sudan daha fazla. Yoğunluk
    farkından dolayı bu nehir, okyanus tabanı
    boyunca açık sulara doğru akıyor.
    Batı Avustralya Üniversitesi’nden bir grup
    araştırmacı, 2008-2019 arasında Avustralya
    kıyı şeridindeki sekiz noktadan sualtı keşif
    araçlarıyla toplanan verileri analiz etti.
    Üniversiteye bağlı Okyanus Enstitüsü’nden
    Dr. Tanziha Mahjabin, bu verilerin denizde
    2.500 gün geçirmeye eşdeğer olduğunu
    hatırlatıyor. Avustralya’nın Entegre Deniz
    Gözlem Sistemi kapsamında kıyılara
    konuşlandırılan otonom sualtı araçları,
    suyun sıcaklığı ve tuzluluğu (tuz derişimi)
    hakkında veri topladı. Bu ölçümler
    sayesinde araştırmacılar suyun
    yoğunluğunu belirleyerek sualtı
    nehirlerinin varlığını ortaya çıkarabildi.
    Ekip, Avustralya’da 10.000 kilometreye
    yayılan bir alanda sonbahar ve kış
    aylarında düzenli olarak sualtı nehirlerinin
    oluştuğunu buldu. Ayrıca, sualtı
    nehirlerinin suyu sık sık karıştıran şiddetli
    rüzgârlara ve gelgitlere dayanabildiğini
    keşfettiler. Bu, dünyada benzeri
    görülmemiş bir olaydı.
    Sualtı keşif araçları, organik maddeleri ve
    klorofili tespit eden sensörlerle de
    donatılmıştı. Klorofil; bitkilerde, alglerde ve
    siyanobakterilerde bulunan yeşil bir
    pigment. Bu sensörler sayesinde
    araştırmacılar, sualtı nehirlerinin kıta
    sahanlığı boyunca ve okyanusun
    derinliklerinde malzeme ve madde
    taşıdığını keşfettiler.
    Batı Avustralya Üniversitesi’nden
    Araştırma Görevlisi Yasha Hetzel şöyle
    diyor: “Besinleri, bitki ve hayvan
    parçacıklarını ve kirleticileri içeren asılı ve
    çözünmüş maddeler ‘kıyı okyanusu’ denilen
    bölgeye ulaşıyor. Karanın derin okyanusa
    bağlandığı bu bölge, okyanus çevresi için
    önemli bir bileşen.”
    14

    İskandinavya’da
    gizemli radyasyon
    artışı

    H
    ollanda Ulusal Halk Sağlığı ve
    Çevre Enstitüsüne göre Kuzey
    Avrupa üzerindeki atmosferde
    radyoaktivite seviyesi yükseldi. Bu
    durum, Rusya’nın batısındaki bir
    nükleer santral arızasına işaret ediyor
    olabilir. Radyoaktivite artışı, nükleer
    yakıt elemanının zarar gördüğünü
    gösteriyor. Ancak Rus nükleer enerji
    operatörü Rosenergoatom, bölgedeki
    Kola ve Leningrad şehirlerinde faaliyet
    gösteren santrallerde hiçbir sorun
    olmadığını öne sürdü.
    İskandinavya’daki gözlemci
    kurumlar, atmosferde radyonüklit
    (radyoaktif izotop) seviyelerinin
    arttığını tespit etti. Radyonüklitler,
    çekirdekleri kararsız olan atomlar:
    Radyoaktif bozunma yoluyla
    çekirdeklerinin içindeki fazla enerji
    açığa çıkıyor. Kapsamlı Nükleer Deneme
    Yasağı Antlaşması Örgütünün (CTBTO)
    açıklamasına göre Finlandiya, Güney
    İskandinavya ve Kuzey Kutbu’nun bazı
    bölgelerinde özellikle sezyum-134,
    sezyum-137 ve rutenyum-103
    radyonüklitlerinde artış görüldü.
    Bunlar insana zarar vermemelerine
    rağmen nükleer fisyonun yan ürünleri.
    İzotop verilerini inceleyen Hollanda
    Ulusal Halk Sağlığı ve Çevre Enstitüsü
    şu açıklamayı yaptı: “Radyonüklitler
    yapaydır, yani insan yapımıdır. Bu
    çekirdeklerin bileşimi, nükleer enerji
    santralindeki bir yakıt elemanının
    zarar gördüğünü gösteriyor olabilir.”
    Ancak yapılan ölçüm sayısı yetersiz
    olduğu için radyonüklitlerin gerçek
    kaynağı belirlenemedi
    14

    Beyin, vücudunuzdaki en
    çok enerji tüketen organdır.
    Enerjinizin %20’sini beyin
    harcar. Bu enerji sadece
    beynin işlevlerinde değil,
    bakımında da kullanılır.
    17

    Yıldırım, 100.000 dilim ekmek kızartmaya yetecek 5 milyar jul enerji içerir.
    17


    EN VERİMLİ ELEKTRİK SANTRALİ
    Brezilya ile Paraguay arasındaki Itaipu Hidroelektrik Barajı,
    dünyadaki tüm santrallerden daha fazla enerji üretiyor: 98 terawatt
    saat. Su, saniyede 62.000 metreküp debiyle akıyor.
    19

    Ortalama bir ABD vatandaşı bir Hindistan vatandaşının on katı enerji kullanıyor.
    19

    En fazla enerjiyi hangi olay
    açığa çıkarır?


    A-İnsan hapşırması
    B-Kasırga
    C-Atom bombası

    Cevap:
    Kasırgalar günde 1019 jul enerji açığa
    çıkarabiliyor. Bu miktar, Hiroşima’ya atılan
    atom bombasının bir milyon katı. Hapşırma
    sırasında damlacıklar yüksek hızda dışarı
    atılsa da açığa çıkan enerji çok küçük.
    21


    1848
    İlk modern petrol
    kuyusu Azerbaycan’da
    açıldı. 1900’lerin
    başında küresel
    üretimin yarısını
    oluşturuyordu.
    23

    Ağır el işçiliği yapan bir kişi, 100 W’lık bir ampulü çalıştırmaya yetecek kadar enerji üretir.
    23

    İzlanda’nın
    yenilenebilir şansı
    İzlanda’ya vuran jeolojik piyango sayesinde ülke,
    enerjisinin %80’inden fazlasını (ve elektriğinin
    %100’ünü) yenilenebilir kaynaklardan üretebiliyor.
    Tektonik levha hareketlerinin merkezi Atlantik Ortası
    Sırtı’nın ortasında yer alan İzlanda, birçoğu 250 derece
    sıcaklıkta kaynar su fışkırtan 200’den fazla volkan
    ve yaklaşık 600 kaplıcayla kaplı. Bu ısı sayesinde
    ülkenin enerji ihtiyacının %65’ini jeotermal
    enerji karşılıyor. Evleri, yüzme havuzlarını ve
    seraları doğrudan ısıtmak için bu sıcak su
    kullanılırken, jeotermal santraller de ısıyı
    elektriğe dönüştürüyor. Ülkedeki nehir
    ve şelale bolluğunun mümkün kıldığı
    hidroelektrik ise İzlanda’nın enerji
    ihtiyacının %20’sini daha
    karşılıyor. Yenilenemeyen
    enerjinin oranı %15. O da
    çoğunlukla petrol yakan
    taşımacılıkta kullanılıyor.
    23

    Genç anne babalar hasta çocukları yüksek
    ateş, yeşil burun akıntısı ve halsizlik
    şikâyetiyle doktora götürünce bol sıvı
    tüketme ve istirahat etme gibi standart
    önerileri duymak istemiyorlar. Semptomları
    anında hafifletecek bir şey, yani antibiyotik
    istiyorlar. Ne yazık ki bazı doktorlar da
    hastaların gerçekten antibiyotiğe ihtiyacı
    olup olmadığına bakmadan reçeteye
    antibiyotik yazıp geçebiliyor.
    24

    Amerikan Hastalık Kontrol Merkezlerine
    (CDC) göre vakaların yaklaşık %50’sinde
    antibiyotikler yanlış veriliyor.
    24

    2009 tarihli bir araştırmada sekiz doktordan birinin cep telefonunda MRSA bakteri kolonileri bulundu.
    25

    SÜPER
    MIKROPLARI
    ÖNLEMEK IÇIN
    ON IPUCU

    1
    Gereksiz
    veya yanlış
    antibiyotik kullanımının
    antibiyotik direncini
    artırdığını unutmayın.
    2
    Antibiyotiklerin nezle ve
    grip gibi viral
    enfeksiyonları değil, sadece
    bakteriyel enfeksiyonları
    tedavi edebildiğini bilin.
    3
    Asla kafanıza göre
    antibiyotik kullanmayın.
    4
    Doktor antibiyotik
    verdiyse talimatlarına
    uyun ve söylediği miktarın
    tamamını (genelde tüm
    kutu) kullanın.
    5
    Semptomlarınız aynı
    görünse bile
    arkadaşınıza verilen
    antibiyotiği kesinlikle
    kullanmayın.
    6
    Semptomlar şiddetli
    değilse sizi etkileyen
    patojenin belirleyecek
    tahlillerin yapılmasını
    bekleyin. Bu sayede
    doktorunuz geniş spektrum
    tedavisi yerine hedefli bir
    antibiyotik verebilir.
    7
    Doktordan antibiyotik
    istemeyin. Antibiyotik
    kullanmadan hastalığı
    giderebilecek tedavileri
    doktorunuza sorun.
    8 Hayvan enfeksiyonlarını
    gidermek için profilaktik
    antibiyotik tedavisi
    kullanmayan çiftlikleri ve
    işletmeleri tercih edin.
    Tarımsal antibiyotiklerin aşırı
    kullanımı, antibiyotik
    direncinin en büyük
    nedenlerinden biridir.
    9
    Kronik akneleri gidermek
    için düşük miktarda
    antibiyotik kullanmayın,
    diğer yöntemleri deneyin.
    10Sağlık çalışanları ve
    hastane ziyaretçileri,
    özellikle immün yetmezliği
    olan hastaların çevresinde
    el yıkama ve genel temizliğe
    dikkat etmelidir.
    27


    Ortalama bir insan günde en az iki kez hipnoz yaşıyor.
    31

    Bıçak altında
    hipnoz
    Açık kalp ameliyatlarını ve organ
    nakillerini sadece hipnotik ağrı hafifletme
    ile gerçekleştirmek mümkün görünmüyor
    ama o kadar invaziv olmayan ameliyatlar
    sırasında ağrıyı hipnozla yönetmek
    mümkün. Paris’te yaşayan Gineli şarkıcı
    Alama Kante, 2014’te boğazındaki
    paratiroit bezi tümörünün alınması için
    ameliyat edildi. Hayati risk taşıyan bir
    tümör olmasa da alınmaması şarkıcının
    kariyerini bitirebilirdi. Kante dünyada ilk
    kez, anestezi almak yerine hipnotize
    edilerek ameliyata girdi. Bu sayede
    ameliyatın kritik anlarında şarkı
    söyleyebiliyor, cerrahlar da ses tellerine
    zarar vermediklerini anlıyorlardı. Ameliyat
    başarılı geçti. Kante ise ameliyat boyunca
    çok uzaklardaki Senegal’i düşünüyordu
    ve hiçbir şeyin farkında değildi.
    32

    2017 yılında 73 yaşında bir hastaya dünyanın hipnoz altındaki ilk derin beyin ameliyatı yapıldı.
    33

    ünya genelindeki
    petrol rezervleri (varil)
    1 Venezuela
    298 milyar
    2 Suudi Arabistan
    268 milyar
    3 Kanada
    173 milyar
    4 İran
    155 milyar
    5 Irak
    141 milyar
    6 Kuveyt
    104 milyar
    35


    26.700.000
    TÜRKİYE’DE 2019’DA
    SATILAN AKARYAKIT (LİTRE)
    38

    13.000
    TÜRKİYE’DEKİ AKARYAKIT İSTASYONU SAYISI
    38

    0,02 $ VENEZUELA’DA BİR
    LİTRE BENZİNİN
    YAKLAŞIK FİYATI
    39

    Kolza yağı, geleceğin en büyük
    biyoyakıtlarından biri olabilir.
    39

    Dünyanın ilk yoğun bakım ünitesi 1953’te Kopenhag’da kuruldu.
    41

    231.000
    Türkiye’deki
    hastanelerin
    yatak
    kapasitesi
    42

    NHS Nightingale Hospital Londra,
    COVID-19 hastalarına hizmet vermek
    üzere dokuz günde inşa edildi.
    43

    Sosyal hizmet uzmanı
    Çoğu vakanın sonucu
    baştan belli olmaz. Yatakta
    yatan hasta kadar
    akrabalarının ve sevenlerinin
    de desteğe ihtiyacı olabilir.
    Bazı ülkelerde ve
    hastanelerde, ziyaretçilere
    duygusal destek veren
    sosyal hizmet uzmanları
    görev yapar. Hasta
    yakınlarına danışmanlık
    vererek durumu daha iyi
    anlamalarını sağlarlar.
    Sosyal güvencesi olmayan
    hastaların yönlendirilmesini
    de sağlayabilirler.
    43

    Avrupa’da hava kirliliğinden kaynaklanan en çok ölümün yaşandığı ülke İtalya.
    49

    DÜNYANIN EN BÜYÜK KARANTİNALARI
    Hindistan 1.380.000.000
    Çin760.000.000
    ABD297.000.000
    Bangladeş 165.000.000
    Rusya142.000.000
    Filipinler100.000.000
    Türkiye 83.000.000
    İngiltere68.000.000
    Fransa65.000.000
    İtalya60.000.000
    52

    Retba Gölü,
    Senegal
    Dünyanın en tuzlu
    göllerinden biri. Bu
    konuda Ölü Deniz’e
    rakip. Bu gölde yüzerken
    hiç batmazsınız.
    55

    Cidde Kulesi’nin 1,6 km olması planlanmıştı ama arazi analizinden sonra bu fikirden vazgeçildi.

    Cidde Kulesi
    Yükseklik: 1.000+ metre
    (planlanan)
    Kat sayısı: 200
    Kullanım alanı:
    Daireler ve ofisler
    İnşaat tarihi:
    2013-günümüz
    Mimar: Adrian Smith
    Yüzölçümü:
    530.000 metrekare
    Hedef:
    Dünyanın en yüksek binası
    57


    Dünyanın ilk gökdeleni, 1885’te Chicago’da inşa edilen 45 metrelik Home Insurance Binası’ydı.
    59

    Silisyum (silikon), dünyada en çok bulunan ikinci element. Ondan daha fazla olan tek element oksijen.
    63

    Dünyada 150 metreden daha uzun olan yalnızca yedi tane motorlu süper yat var.
    77

    Kare pencerelerde oluşacak basınç birikmesini önlemek için uçak pencereleri oval şekildedir.
    80


    Raspberry Pi’a PS2 emülatörü
    yükleyip PS2 kontrolcüsü bağlamak
    mümkün mü?

    Kesinlikle mümkün.
    Bunun için Raspberry Pi 2
    veya daha yeni bir modele, ek
    donanım olarak Raspberry
    Pi’a bağlayacağınız bir
    Playstation 2 portuna ve
    uyumlu bir emülatöre
    ihtiyacınız var.
    89


    Ekmek yanınca
    neden kararıyor?
    Organik maddeler (ekmek kızartma
    makinesindeki ekmek dilimi) ısınınca bir
    tepkime gerçekleşir. Ekmeğin içindeki
    karbon tutuşur ve atık ürün olarak yanmış
    karbon bırakır. Yanmış tost ekmeğinize
    siyah rengini veren budur.
    89

    Vücudun hangi kısmının büyümesi
    veya gelişimi en son durur?

    Ergenliğin sonunda vücudun tam gelişmiş haline
    ulaştığını düşünen birçok insan var ama aslında
    vücudumuz yaşam boyunca değişmeye devam ediyor.
    Hatta vücudun bazı kısımlarının büyümesi hiç durmuyor.
    Beyin gibi iç organlar, yeni bilgileri ve vücuttaki
    dalgalanmaları sürekli olarak işleyerek ölene kadar
    gelişmeye devam ediyorlar.
    Tüyleri ve tırnakları saymazsak (Bunlar ölümden sonra
    bile kısa süreliğine büyümeye devam ediyor.)
    vücudunuzun dışında yer alan ve boyutları yaşam
    boyunca büyüyen sadece iki organ var: kulaklar ve burun.
    Bunların ikisi de yumuşak doku ve kıkırdaktan oluşuyor.
    Bazı bilim insanları kıkırdak hücrelerinin daha uzun süre
    çoğalabildiğini düşünürken, bazıları ise bu büyümenin
    yerçekiminin desteğiyle gerçekleştiğini düşünüyor.
    90


    Vampir yarasalardan
    başka kan içen
    yarasa var mı?
    n Dünyada birkaç vampir yarasa türü var.
    Başka hayvanların kanını içerek yaşamını
    sürdürdüğü bilinen tek memeliler onlar. Meyve
    ve böcekle beslenen akrabalarının aksine,
    vampir yarasalardaki bağırsak mikropları
    farklı şekilde çalışarak kanı sindirebiliyor ve bu
    yarasalar kanla bulaşan virüslere karşı yerleşik
    bir dirence sahip. Ayrıca DNA’ları öyle
    programlanmış ki böbrek fonksiyonları,
    kandan ibaren beslenme tarzının getirdiği
    yüksek protein alımını tolere edebiliyor.
    90


    Evrenin ortalama
    rengi kabul edilen
    “kozmik latte”nin
    soluk bej rengi
    nereden geliyor?
    n 2002 yılında 200.000’den fazla yıldızın
    ışığının incelendiği bir çalışmayla evrenin
    ortalama rengi hesaplandı. Evrenin büyük
    kısmını simsiyah bir boşluk olarak hayal
    ederiz ama aslında yıldızların parlaklığı
    evrenin ortalama rengini değiştiriyor: Her
    şeyi karıştırırsanız ortaya sütlü kahve rengi
    gibi bir renk çıkıyor.
    91

    Vücudumuzdaki
    “iyi bakteriler” ne yapıyor?
    Sağlıklı kalmamıza yardımcı olan
    bazı bakteri türlerini “iyi” kabul
    ediyoruz. İnsan bağırsağı, “bağırsak
    mikrobiyotası” denilen geniş bir
    bakteri ve mikroorganizma
    popülasyonuna ev sahipliği yapıyor.
    Bakteriler bağırsaktaki yiyecekleri
    parçalamaya ve hastalıklarla
    savaşmaya yardımcı oluyor. Bu yüzden
    sağlığımız için hayati öneme sahipler.
    Bağırsak mikrobiyotanız beslenme
    tarzınızdan, yaşam tarzınızdan,
    çevrenizden ve antibiyotik
    kullanımından etkileniyor. Son
    bulgulara göre alerjiler, diyabet ve
    hatta kanser gibi birçok hastalık,
    bağırsak mikrobiyotasındaki
    bozulmalarla bağlantılı olabilir.
    92

    LCD ne anlama geliyor?
    LCD’nin açılımı “liquid crystal display”, yani “sıvı
    kristal ekran”. LCD ekranlarda kullanılan sıvı
    kristal molekülleri, ışık miktarını değiştirerek
    görüntüyü oluşturuyor.
    92

    Mideniz neden
    gurulduyor?
    Midenizde ve bağırsaklarınızda gıdaları,
    gazları ve sıvıları sindirim sisteminize
    iten kaslar var. Kasların gıdaları
    sıkıştırması gurultu sesini ortaya
    çıkarıyor. Mideniz boşsa beyniniz
    kaslara geriye kalan her şeyi
    itmelerini emrediyor ve bu de
    mide gurultusu dediğimiz sese
    neden oluyor.
    93
  • Bilmeceyi çözdüğüm bir günden merhaba,

    On iki sularında bisikletime atlayıp biraz kül rengi biraz mavi gökyüzünün altında pedallamaya başladım. Bizim köyden geçerken (Çengel) bir anda yağmur yağdığını fark ettim. Bu bir yaz yağmuruydu. Arkama baktım, yer kuruydu ama önümde belli bir alanda çiseliyordu. Allah'ım, mutluluktan çıldıracak gibi oldum. Popüler kültürün bir parçasıymışım gibi WhatsApp'a hikâye attım ama Türkçe konuşmadığım için hikâyelerime bakan ablam, halam, teyzem, yengem ve ender birkaç arkadaşım çok bir şey anlamadı. Halbuki yağmur yağıyordu... Alelade bir ana sığan harikulade doğa olayı beni düşündürdü. Rüzgar veya yağmur olmak gibi bir dileğim yok, yeniden doğup gelsem gene Burak olmak isterdim, çünkü ne rüzgar ne de yağmur onu sevebilir, benim hissettiklerimi hissedebilir. Bazan ben bile anlamlandıramıyorum yaşadıklarımı. Uzun yıllar önce hemen herkesin okuduğu bir kitabı okuyup, ulan Burak, işte ilişkilerin sonu, sanki nereye gittiğini bilmiyor muyuz? Her ilişki sonunda bir çıkmaza girmiyor mu? Hayır, azizim. Bu tasavvuru zihniyet olarak benimseyip yaşarsak, bunu ister istemez kabullenmiş oluruz. Mutlu olmak hadisesi çok karmaşık bir şey. Her şeyden önce bunu idrak etmeli... Her neyse, bisikletimi, tıraşlı bacaklarımı, taytımı, kaskımı, vites kutumu kirletmek pahasına suyun, çamurun içinden geçtim ve evimden yirmi iki kilometre uzaktaki köye kadar gittim. Dönerken bir adet muzlu pop kek ve metro aldım, toplamda üç lira ödedim. Keki yemek istemedim, çünkü eve dönünce pilav yiyecektim. Yedim de, elhamdulillah. Köy bakkalının önünde bana "helloooo abi" diyen çocuklar vardı. Küçük bir kız dikkatimi çekti. Yüzünde dünyanın ne kadar pis bir yer olduğundan habersiz olmanın saf tebessümü vardı. Onlarla İngilizce konuştum, bana el salladılar. Çok mutlu oldum. Yolda, müziği kapattım. Bir anda rüzgarın uğultusunu fark ettim. Yavaş gidince çok daha tatlı bir uğultu bu. Tam o sırada aklıma Haşim'in "denizlerden esen bu ince hava saçlarınla eğlensin" dizesi geldi. Tanrım! Bir akşamüstü, bir yaz vakti... Karalar gün içinde ısınıp alçak basınç konumuna geçiyor. Bundan ötürü denizden karaya rüzgar esiyor ama sonra ne oluyor, onun bitişine yakın her şey tersine dönecek (yanılıyor muyum acaba, coğrafya görmeyeli ne çok zaman olmuş). Evet, o dilber, Haşim'in tasvir ettiği dilber, ben o dilberle çok önceden tanışmışım. Şimdi de onu görmenin heyecanını yaşıyorum anlaşılan. Onu kaybetmek ne zor bir şey. Ama ben ona sahip olmak için diretirsem, yanlış yapmaz mıyım? Böyle bir mahlukun saadeti değil midir benim için mühim olan? Hülâsa, demek istediğim, Haşim'in özünü ettiği şu ince hava bir meltemdi! Bunu nasıl düşünemedim daha önce? İşte bugünkü en büyük keşfim bu benim! Meltem, bir meltem, hem de deniz meltemi! Bana bu yaşamda ilk ve son kez tecrübe edeceğim duyguları tecrübe ettiren, belki benim celladım olacak meltem... Ah, ne güzel şey onu hatırlamak!... Ah, ben ne isterim bu hayatta? Onun saadetinden başka? Duvarımda diplomam asılı Burak Duman, İngilizce Mütercim Tercümanlık, imzalayan Prof. Dr. Mahmut AK... Hayırlı olsun, belki mahkemeye gider adımı değiştiririm. Raif olsun adım. Mütercim Raif desinler bana! Çırağan Caddesinde her sabah dans ede ede okuluna giden o çocuğun neden sessiz sedasız yaşadığını soranlar olursa, işte kalem, işte cevap! Ah, ne gerek var bu kadar eleme... Varlığıyla mesudum! İlla kalemi alıp anlatmalı mı herkese? Hayır, ben onu hep seveceğim. Yine coştum. Annemle babam yemek yiyecekti az önce. Dedim ki birkaç dakika sessiz olabilir miyiz? Mühim bir kayıt alacağım... Evet, sustular. İki yaşlı insan, birbirlerine baktılar, benim yaşadığım duyguları düşünüp mutlu oldular... Bugün böyle olsun. Bu şarkıyı çalmak geldi içimden... İstanbul'a, sonbahar, Haliç'e, denizlerden esen kâh ince kâh sert havaya selam olsun...

    https://www.youtube.com/watch?v=ueKLFcnTFuo
  • Bazı bitkiler çevrelerine başka hiçbir tohumu yaklaştırmaz. Bazılarıysa, sadece birkaç çeşidin yanında var olabilir. Bahsettiğim hayat tarzları pek yabancı gelmiyordur herhalde, değil mi? İnsanların da düştüğü benzer durumlar yok mu? Bitkilerle aramızdaki tek fark, biz yaptıklarımızın bilincindeyiz, onlarsa mecburlar kötü olmaya bazı şartlarda. Biz tercih ediyoruz, onlarsa doğaya boyun eğiyor.”
  • 36 syf.
    ·Beğendi·9/10
    "Ödevini yapmayan öğrenci mi olur canım." demeyin. Ben hak verdim, siz de minik çocuğu dinleyince hak vereceksinizdir

    Düş gücü yüksek, resimli sayfası fazla ve yazısı az olan değerli bir kitap. Ödevini yapmayan küçük bir çocuğun öğretmenine belirttiği mazeretlerden oluşuyor. Her biri, yeni ufuklar açan kaliteli mazeretler Ne o öyle eskiden; yok sular kesildi, yok misafir geldi gibi mazeretler... Kitabı okuyunca mazeret dediğin böyle olur hissine kapılıyorsunuz.

    Eğlenceli ve farklı düşünmeye sevk eden okunası bir eser. Sayfalar, boylu boyunca resimlemelerden oluşuyor, altlarında bir iki cümlelik ifadeler var. Kitap ilk bakışta sadece eğlenceden ibaretmiş gibi görünse de, aslında alt metinler olarak güzel konular işliyor ve güzel bilgiler sunuyor. Bu açıdan da kitaba sadece "çok komik bir kitap" diyemeyiz.

    Mesela en sevdiğim bölümden bir alıntı yapayım:
    -Niye ödevini yapmadın?
    +Yolunu kaybetmiş bir penguen bulduk ve onu Kuzey Kutbu'na götürdük.
    -İyi de, penguenler Güney Kutbu'nda yaşar!
    +Kesinlikle! Hatamızı fark edince, geri dönüp onu öbür kutba götürmemiz gerekti...

    Böylesine güzel ve eğlence dolu bir kitabı birinci sınıftan itibaren tüm öğrenciler okumalı. Öğretmenlere biraz fazla iş düşecek belki ama olsun, belki öğretmenlerin de acayip mazeretlere karşı acayip güzel fikirleri vardır, kim bilir
    Mutlu okumalar
  • Ölen kadın değil İNSANLIKTI..!!
    (1)
    Uzun uzun koşuyordu çığlık atsa nefesi kalırdı biliyordu.. O soğuk gecenin sisli karanlığı geride kalacak tüm umutları saklar gibicesine kollarını açmış bekliyordu. O koştukça kollar makas gibi açılıyordu ve bu kollar onu saracaktı bu kaçınılmazdı...
    Bu bir kadındı fevkaladesi olmayan sıradan bir kadındı.. Adı Ezgi ya da Merve fark eder miydi?
    Ölen insanlıktı susan vicdanlardı..
    Ve ölen kadın değil İNSANLIKTI..!!!

    ***

    (2)
    — Yapma n’olur, aaaaa ... vurma vurma n’olursun vurma... aaaaa.
    Yere uzanıp herkesin içinde ama kimsenin hiç karışmadığı o sahne geldi aklıma. Gözler görüyor görmemek için direniyordu, el uzatan yok uzatmak isteyen de korkuyordu...
    Ve olanlar olmuştu, gözler suskun sözde bedenler ruhsuzdu...
    Bir can daha kayıp gitmişti, sabunlu ellerden..!
    Biri daha ölmüştü..
    Biri değildi bu İNSANLIKTI..!!

    **

    (3)
    Üniversite öğrencisi ve incisi: Eda.
    hayaller dehlizinde yüzüyordu, aşkın doruğunda yaşamak ve mutlu huzurlu bir evliliğin umuduyla sevmişti kendi ölüm fermanını..
    olacaklardan habersiz..!

    Ve bir yıl olmuştu,geçmişti zaman.. hem de kullanıldığını dahi anlamadan.. tüm acımasızlığıyla geçmişti..
    ‘(Sözde) Sevdiceği’ mezun olup iş hayatına girip oradan da evlilik sözleri vermişti talihlisine..
    Gerek var mıydı ki kullanılmış birisine?
    Ne de olsa artık ikinci el statüsünde bir eşya mahiyetindeydi talihlisi..
    “Ayrılmak, kurtulmak lazım gelirdi, Bundan sonra” deyip çareyi ayrılmakta buldu..
    İncimiz yıkılmış, üzüntüden dudakları çatlamış, gözlerde derman kalmayarak geçirmişti yokluğunu..
    tâ ki 1 ay sonda hamile olduğunu anlayınca..
    Sevinçli ve bir o kadar da endişeli bir hâl ile..
    İlk iş haber vermek oldu talihlisine..

    Aldırtman lazım deyip direttikçe diretti cani..
    Öldürmek huyunda olsa gerek ki doğmamış bir canın katili olmasına aday..
    Bizim inci, olmaz deyip karşı durdu, en masumane haliyle..
    cani direttikçe o “olmaz” dedi, “kıyamam” dedi.. feryad figan haliyle..

    Neydi o?
    Bıçak..!
    Delip geçmişti karnını tam 27 yerinden

    Onca umut ve hayaller bir bıçak üstünde kayıp, alaşağı edilmişti..
    Ve yerdeki toprak, gökteki hava,
    Her şey donuktu, ânlar bitmiş geriyekocaman bir yıkım kalmıştı..
    Her şey sessizdi tüm bunlara sessiz kalanlar gibi sessiz..
    Her tarafta konuşuldu ertesi sabah,
    Ve unutuldu her kadın gibi..
    Ağlanıldı ve unutuldu.. Her Umut gibi..
    Ve ölen kadın değil,
    İNSANLIKTI..!

    **
    Bir insanın canı mı alınması gerek konuşulması için..
    HAYIR!!!
    Haber sayfalarında boy boy gösterilmesi mi lazım
    görmek için...
    HAYIR!!!
    Ya peki ne yapmak lazım...???
    İnsan olmak lazım İNSAN!!

    m?🍃