• Gücünün farkında ama kibirli değil.
  • Kimse hayatından memnun değil. Herkes derin bir huzursuzluk içinde kıvranıyor; daha iyi bir hayata ulaşmak istiyor ama yeni hayatın ne olduğunun da farkında değil. Tarifi yok ; dolayısıyla toplumun mitolojisi ve ideali yok. Bu yüzden bir nehrin suları bizi önüne katmış götürüyor. İnsanlar akıntıdan kurtulmak için kıyıdan sarkan dallara tutunmaya çalışıyorlar . Kimi din dalına tutunuyor , kimi milliyetçilik, kimi Kürtçülük ; kimi ise nihilizme gömülüyor.
  • Kırgınım. Dünya kırgınlığımın farkında değil. Kimi arkadaşlarım var, çok yakın, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi bir vakitler, kırgınım ve onlar da farkında değiller.
  • Kayıp Zamanın İzinde, upuzun bir yolculuk. Bir kez bu yolculuğa hazırlıklarımı yapmadan çıkmış biri olarak; gördüklerim, yaşadıklarım aklımı başımdan alsa da hep bir eksik vardı. Sayfalar dolusu betimlemeleri, hayalleri, hatıraları okurken ne kadar etkilensem de derinliğine inemiyordum. Sürekli kendime sorular soruyordum; geçmişi hatırlamayı Proust neden bu kadar abartmış, diye. Öyle ya çoğumuza göre zaman doğrusaldır; doğar, büyür, gelişir, yaşar ve ölüme gideriz nihayet. Proust zamanın lineer ilerlemediği düşüncesini kurguyla felsefeden alıp edebiyat dünyasına taşımıştır. Bu düşüncesinin oluşmasında etkilendiği, hatta derslerine katıldığı Henri Bergson’un izlerini seride bâriz şekilde görmek mümkün.

    Proust, çocukluğundan itibaren astımla mücadele eder. Kauçukla yalıtılmış odasında geçirir zamanının çoğunu. Varlıklı ve saygın bir burjuvazi olan ailesinin istekleri ile Proust’un istekleri çatışır hep. Ailesi onun ‘’normal’’ bir meslek sahibi olmasını ister. Onlara göre edebiyat bir meslek değildir. Proust, ailesinin arzularına uymaya çalışarak bazı işlere başlar ama devam edemez. Dergilerde makale yazarak yazın dünyasına adım atar. Swann'ın Bir Aşkı’nı yazdığında kendi imkânlarıyla yayımlatır. 1913’te yazılan ilk kitap, 1930’a kadar okunmaz, ilgi görmez okurlardan ve edebiyat çevresinden. İkinci kitabı yayımlanıp üzerine Goncourt Ödülü’nü de alınca dikkatleri çeker üzerine ve tanınmaya başlar hızla.

    Romanda Proust, belleğin geçmişi kurgulayıcı rolünün örneklerini verir. ‘’Geçmişi kurgulamak’’ kulağa garip geliyor. Nasıl yani geçmiş bizim hatırladığımız gibi değil mi? Bu mümkün mü, hatırlarken anılarımızı değiştirmemiz, eklemeler yapmamız? Belleğimizin yaptığı aslında bir tür savunma imiş, zamanda kendini var etme, inşa etme çabası. Açıkçası seriyi ilk okuduğumda bu durumun çok farkında değildim. Seriden sonra okuduğum Bergson felsefesine dâir; Bergson, Deleuze ve Beckett kitapları ile Proust’un peşine düştüğü kayıp zamandan kastını ve bu zamana ulaşma yöntemini, tekrar okumam sayesinde kitapta fark ettikçe romandan aldığım keyif de katlandı. O yüzden seriyi okumak isteyenlerin önce bu konularda eserler okumalarının daha yararlı olacağını hatırlatmış olayım.

    Proust, Becket’e göre hafızası zayıf, belleği güçlü olmayan biridir. Çünkü iyi bir belleğe sahip biri unutmaz. Proust’un bütün belleği gayri irâdî bellektir. O yüzden o, hatırlamaya değil, unutmaya meyillidir. Proust aslında geçmişi, anılarını hatırlarken yeniden inşa eder. Bergson’un yorumuyla anı kusurlu ve yalandır. Bu sebepten hatıraları belleğimizden bugünün bilincine aktarırken eklemeler yapar, değiştiririz. Proust’un da yaptığı budur. Seriyi on yıldan fazla sürede yazması da sürekli yaptığı değişiklikler ve tashihler yüzündendir. Yani geçmişi sürekli yeniden kurması, değiştirmesi yüzünden. Hatta bu konuyla ilgili gündüz işlediği gergefi geceleri söken Penelope örneği verilir. Proust da Penelope’nin tülü gibi eserini bir yandan yazıp sürekli silerek gündüzlerini gecelerine katar.

    Proust dolayısıyla kitaptaki kahraman Marcel, çağrışım ve sezgi yoluyla geçmiş, şimdi ve gelecek arasında zihinsel olarak salınımlar yapar. Bazen bir koku, ses, bitki, eşya ya da madlen örneğindeki gibi bir yiyecek sayesinde bazen de uyumaya çalışırken zihnen geçmişe konumlanıp orada yaşamaya ve anlatmaya başlar. Bu hatırlama ânında anlattıkları aslında yaşadıkları değildir çoğunlukla. Hatta geçmişi olduğu şekliyle hatırlamanın mümkün olamayacağını: ‘’Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş zihnin hakimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise tesadüfe bağlıdır.’’ diyerek belirtir romanda.

    Serinin bu ilk kitabında da genelinde olduğu gibi en çok dikkati çeken zaman ve nesne algısıdır. Herkesin yaşadığı ortak zamanın dışında kişilerin kendilerince yaşayıp algıladığı bireysel bir zaman akışı vardır. Bu farklılık kendini mekânı, nesneleri algılama konusunda da gösterir. Bir akdiken, ayakkkabı ya da madlene bakıldığında herkesin gördüğü aynı değildir. Bu görüş sadece o âna ait bir görüntü olmayabilir. O ânın içinde geçmişten biriktirilen birçok an vardır der Proust, nesneyi görüşünü, algılayışını etkileyen. Peki bu bilgi ya da düşünce insana ne sağlar? Tarih ya da kişisel geçmiş de olabilir söz konusu olduğunda anlatılanlarda nesnelliğin yakalanamaması, fikir ayrılıklarının inanılmaz düzeylere ulaşmasını, bu yüzden daha daha şüpheci bir yaklaşımla değerlendirme yapmayı sağlar, diye düşünüyorum.


    Üç bölümden oluşan kitabın ilk ve son bölümü zaman ve nesne algısı üzerinde dururken oldukça uzun olan ayrı kitap olarak da yayımlanan ikinci bölümde aşk konu edilir. Proust’a göre aşk, gerçeği kendi isteklerimiz doğrultusunda görme metodur. Bir tür körleşme hâlidir de denilebilir. Seven kişi sevdiğinde görmek istediği özellikleri ona yükleyerek onu yeniden yaratır adeta. Normalde beğenip sevmeyeceği bunu romanda açık açık dile getirir Swann, aşık olduğu Odette’i çevresinin gördüğünden çok farklı görür. Aşk, insana sevdiği kişinin yaptığı kötülükleri bile iyi gösteren pembe bir gözlük taktırır Proust’a göre.

    Duygusal ve doğa analizlerinin çok etkileyici olduğu bu kitapta sanat da müzik, resim, heykel gibi kollarıyla kendine geniş yer bulur. Özellikle müzikle ilgili öyle güzel betimlemeleri var ki hayran olmamak mümkün değil. Serinin otobiyografik özellikler taşıması karakterlerin hayâli mi gerçek mi olduğu konusunda araştırma yaparak okumayı gerektirdi benim için. Mesela Vinteuil, o kadar gerçekçi anlatılır ki içinizde uyanan merakla arştırmaya başladığınızda böyle birinin yaşamadığını üzülerek fark edersiniz.

    İyi okumalar dilerim.
  • Mevzu, üstüninsan tanımlaması ve üstüninsanı idrak yolunda insanın tanıtımı.

    Geçtiğimiz günlerde gözlerimi şereflendiren ne hoşnut edici bir sözdü: "Kültür robotu olarak değil, kendini keşfetmiş biri olarak yaşayın." Bu ibare Doğan Cüceloğlu'nun ete kemiğe bürünen, yaşama tutunmak adına uzuvlarının işlevlerini yerine getirmesinin mutlak olduğu; akla ve fikre, savunma mekanizmasına, dürtülere malik yani bunlarla sınırlandırılarak ön plana çıkan, çokluk esir konumundaki yerinden insanı (insan bu nitemlerle bir mahluk olarak ön plana çıkmıştır) alır, özgürlüğe götürür. Eşref-i mahlukata yükselmesi mucip, hayretlere gönüllü, doğumunu değilse de zihnen dünyanın prangalarından, kolektif ve ritüel vaziyetini almış öğreti şemalarından kurtuluşunu kutlayan insan profilinin yönüne işaret eder. İnsanı insan yapan etmenlerin bu mahiyette tıpa tıpı olmasa da özleri itibariyle zeminini müşterek kılan, ziyaya haber salmak için karanlığı yeterince içine alan bir merak becerisidir işlenen. Bu becerinin doğru ya da yanlış kullanımı ise bambaşka bir mesele.

    İnsanı ele alırken başka başka hasletleri, bu hasletleri yer yer işlerken de üstininsan profilinde ahlak, erdem, tutku, nefret gibi pek çok muhtelif başlığı kendine özgü bir dil ile odaklandıran Friedrich'in öğrenim gördüğü disiplinlerin (teoloji ve dil bilimi) tesirininin de azâmî merhalede konuşturulduğu eserde, hakim olduğu bakışın açısı yahut ona hakim olan açının bakışına göre üstelik benden bize yönelen paralellikteki uzantılar, insanı mekânında en tabii halleriyle ağırlıyor. Bu benim için şaşırtıcı değildi. Daha ilk satırlarından kendime yakın bulduğum duygu durumlarının ortasında -söz gelimi kalabalıklar arasında- keşfi yaşadım. İnzivanın niçini...

    Dağları, yolları, ırmakları, hayvanları farklı şekillerle gözlemleyen, doğadan yola çıkarak insana aktarımlarda bulunan, çıkarımlarını da böylelikle köşeli neticelere dayandıran yazarın kuşkulu, sorgulayıcı ve bilhassa eleştirel yaklaşımlarıyla üstüninsanın arayışını kendi yaşam tecrübeleriyle yoğurmasının akabinde meydana gelen girift ruh hali; onun istemlerini, zorunluluklarının farkında oluşu kadar berrak kılıyor. Kapsamını verdiğim bu mevzuata dahil olan inziva kavramı, o, yolunu tariflendirirken yolculuğuna yaslandığı süreçte mecbûri bir mahsul, bir bedel aynı zamanda. Tutku bu işin neresinde tarzında bir sual düşünenlere sayfa 162'deki "insanın nefretinden nefret etmesi" bahsini somut bir neden olarak sunuyorum. Üstüninsanın yanında insandan gelen dokunuşlar, düşünce tarzları, genel inanışlar itici eylem sözcükleriyle (aşağılamak, lanetlemek gibi) ifade bulduğu için zayıflıklar, yarımlık, aşırılıklardan sonra belirtilen ölçülülük kavramları öğütlerle iyileştirilmekte.

    İnsana insanı getiren neyi sevmem? Şu dökümlerin iç alemdeki kaynağından ne edinsek kârdır. Kendimizden başkalarına yapabileceğimiz yolculukları mümkün kılan, kendimize yaptığımız yolculukların ısrarıdır. Merak, bu ısrarlardan sonra karşımıza çıkar. Meraklı olunuz. Casus gibi değil, keşşaf gibi efendim.
  • Tam da bu yüzden huzursuzum, daha doğrusu huzursuz değilim; üzerimdeki gücün işte böylesine büyük. Yazarak bir şeyler sakladığın, saklamak zorunda olduğun ya da farkında olmadan sakladığın için, huzursuz değil de daha huzursuz olacak yerde, soğukkanlılığımı koruyorum; dış görünüşümü saymazsak sana güvenim işte böylesine büyük. Eğer bir şey saklıyorsan, onu saklamanın da haklı bir nedeni vardır diye düşünüyorum.
  • Benim için değerli bir kadınsın, seni gördüğümden beri böyleydi, benim bir hikayem var. Sana yazdıklarım, hiç bitmeyecek. Sadece benim bildiğim. Belki de; bundan sonraki hayatım da sen olmayacaksın, hayal görüyorum ama nedense görmediğim bir şeye inanıyorum.
    Sen isteğin gibi yorumlayabilirsin.
    Seni ruhumun en derin yerine koydum. Bunu sen yapmadın ama kendim yaptım. Aşka hiç inanan değilim tutkuya inanıyorum.
    Bunun ne olduğunu senin anlamanı beklemiyorum karşılığında da hiç bir şey istemiyorum.
    Hikayemin sonu sensin, ben de boşluklarla uğraşıp duruyordum, fakat gözlerine baktığım da sorularım gün yüzene çıktı, kendimi buldum. Çünkü artık üç gözle hissediyorum seni. Yani hiç oldum....
    Kelimelerim hep suskun oluyor, rüyam da gördüm, düşünsene, kimse kimsenin rüyasına boşu boşuna girmez.
    Biliyorsan buna bana açıkla, oturup konuşmadan, yüzündeki çizgileri ezberledim, gülüşünü, mimiklerini, ve sen hiç farkında değilsin, ruhuna girdim çıktım ruhun duymadı. Ben seni yaşıyorum, kanın damarına nasıl nüfus ettiğini kalp ritmini nasıl çarptığını, yürüyüşünü bunların hepsini yaşıyorum. Bir şeyi tutarken parmaklarının nasıl onu kavradığını, içerken bir şey çenenin nasıl gökyüzüne bir ritim oluşturduğunu, konuşurken gırtlağının ses tonuna nasıl hükmettiğini bunların hepsini yaşıyorum, ve unutuyorum söylemek istediğim her şeyi, bunları yazarken düşünmek gibi.
    Bu insanların hep ağzında olan bir şey değil, bunu toprağın ateşin havanın ve suyun bahşettiği bir tutku.
    sen bir ufak gülümsemeyen sonsuz bir enerji veriyor gibisin ve bu şehrin enerjisi nasıl çoğu şeyi için de barındırıyorsa, sen de çok şey barındırıyorsun ruhum da.
    Ve ben üstüne bunlar yaşerken de hiç bir şey olmamış gibi devam ediyorum hikayeme, hayatında hiç bir şeyi değiştiremem, böyle bir yeteneğim olsa bile de yapmam, fakat olur da yaşamak istersen, kafayı kaldır gökyüzüne bak, yağmurun toprağa düştüğün de çıkarttığı sese bak, güneşin verdiği umutlara bak görürsün....
    Şu an diyeceklerim bu kadar....