• makinalar düşünebilir mi, düşündüğünü zannetsek bile o bizim yazdığımız algoritmadan ibaret mi olur yoksa kendine ait görüşü, düşüncesi ve bakış açısı oluşturulabilir mi?
    ki ben şöyle düşünürüm; insanın yaşadıkları, çevresinde gördükleri birleşir ve tecrübe veya bakış açısı dediğimiz şeyi oluşturur. her insana aynı girdiyi verseniz de farklı çıktılar alırsınız. kendimden bir örnekle açıklamak isterim bunu; nesne tabanlı programlama dersini ilk aldığımda sahiplik ilişkilerine gelene kadar normal dinlediğim derse inanılmaz bir öfke beslemeye başladım, sahiplik ilişkilerinden sonra. neden peki, yani neden sahiplik ilişkisi derse bakışımı değiştirmişti; çünkü hiçbir şeyin hiçbir şeye ait olamayacağını düşünür ve bu yanlış düşüncemde ısrar ederdim. bu ders artık benim için dinlenmeye değer bir ders değildir, demiştim içimden. ama yanılıyordum, bir sisteme dahil olmayanlar bilinmezler, kayıplardır, onların varlığından haberdar olamayız. düşünsenize; insanlar, hayvanlar, bitkiler, bizim betondan yaptığımız hapishaneler(evler), hareket eden hapishaneler(arabalar); bunların hepsi dünyayı oluşturmaz mı? kabul etsem de etmesem de dünyaya aidim...

    kısacası; insan eli ile yapılan bir varlığın, insan gibi davranması, düşünmesi, bakış açısının olması söz konusu mudur? düşünmeye değer bir soru bence.
  • 83 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Şiddet birey iradesini aşıp eyleme dönüştüğünde, toplumsal yargı mekanizması eylemin içeriğinde, nedensellik sarmalına dayanıp eylemin arkaplanında ki sebepleri irdelemeye atıldığında esasen şiddeti normalleştirmek adına kılıf aramaktadır.

    Başlangıcında "Bir kadın olarak.." "Bir erkek olarak.." şeklinde devam eden cümlelere ait bakış açıları, insanı kategorize etmek ve sınıflandırmaktan ibarettir. Bu minvalde gelişen bakış açısı birinin, ötekine üstün olduğu ya da farklı olduğu noktaları belirmek amacıyla gerçekleşir. Toplumsal algı, tarihi süreçler göz önüne alındığında ataerkil dönemin kucağımıza bıraktığı erkek üstünlüğünü fiziksel nitelikle belirleyen akıl, bunun etrafında cereyan eden dini koşullar ve tükenmeyen şiddet eylemlerinin olsa olsa kökeni olmalıdır.

    Globalleşen dünya, teknolojik atılımlar ve iç içe yaşanılan kent hayatı fiziki şiddet eylemleri karşısında önünü alabileceği bir noktadaymış gibi gözüksede, şiddet olgusu ivmesini sertleştirmiştir durumda. Şiddetin her türlüsüne karşı olmaktan başka çare yoktur ve olmamalıdır da. Şiddet, fiziki zorbalıktan öte birçok alanda kendisine hakimiyet alanı oluşturabilen ve fiziki şiddetin aksine can acıtmayacak şekilde fakat insanı derinden yaralayan süreçten ileri gelmektedir.

    Bir fabrikada mobbing uygulanan işçi, sınav stresiyle boğuşan öğrenci, evinde eşinden dayak yiyen kadın, devlet eliyle haksızlığa uğrayan vatandaşta şiddet mağdurudur. Şiddet açılımı ve maruziyeti sonsuz ağaç dalı gibi açılır, önünü alamazsınız.

    Şiddetin kökeninde güç istenci vardır.

    Bütün canlılar eylemlerini kendini korumak için değil, daha fazlası olmak için yapar ve güç istemini yaşamın devamlılığı için şart görür.

    "Aynalar Halkı" adı altında insanı düşünmeye sevk eden bir hikaye insan doğası hakkında tokat niteliğinde cevap sunmaktadır.

    Köleleştirilen toplumlar tüm köleleştirilmişliklerine rağmen, efendilerine daha az benzemek ve özgürlüklerine kavuşmaya çalışmak yerine, onlara giderek daha fazla benzeme gayreti içerisinde, model olarak aldıkları toplumların gülünç birer benzerine dönüşürler.

    Amerika'da geçen aylarda gerçekleşen özgürlük eylemlerinde siyahi bir insanın beyaz bir kıza ayakkabısını öptürmesi gibi. Yüzyıllar boyu şiddete maruz bırakılan siyahilerin gücü eline geçirdiklerinde yaşadıkları zulmü yaşatabilecek doğaya ve potansiyele sahip oldukları gibi.

    Güç istenci ve açılımsal biçimiyle geniş bir kavramdır. Maddi imkanları statü olarak gören bir erkek gücün peşindedir, gücü kovalar. Maddi imkanların dozuna göre eş seçen kadın da güce tapar. Fiziksel cazibesini topluma ve karşı cins önünde değer ve niteliksel gören kadın gücün peşindedir. Bu cazibenin peşinde koşan, gözlerinin feri giden erkekte güce tapar. Cinselliği bir silah olarak gören kadında şiddet uygular, fiziksel kuvvetiyle hakimiyet elde etmek isteyen erkekte şiddet uygular.


    Doğayı terketmeye başladıktan sonra doğaya yabancılaşan insanoğlu, şiddeti yok etmek için kendi doğasını inkar etmelidir.

    Şefkate ihtiyaç duyan insan özünde tatlı bir bakışa sahip olsada, korunmaya bağlı güç arayışındadır. Ona şefkati temin eden öteki, kendisine güç gösterisi yapmış olur.

    İyi ve kötü kavramları birlikte yürüdüğü gibi, sevgi ve nefrette birlikte hareket ederler. Sevgi bir ilişki haline geldiği an, beklentiler ve istekler belirir. Bunlar her iki tarafın birbirlerine hükmetme arzusudur. Sevgi bir oluş hali olmalıdır, istek ve arzulardan bağımsız bir paylaşım sürecidir. Modern insan ise ne kadar çok şey istiyor, istiyor, istiyor...

    Hükmetmeye çalışmaktan, sonu gelmez isteklerden, ilişkilerde karşı tarafı kendi zevkine uygun şekillendirmeye çalışmaktan asla geri kalmıyoruz.

    Tarih boyunca filozofların sevgi-şiddet öğretileri, psikolojinin; içgüdücü,davranışçı,sosyal kimlik kuramcıların tutumları şiddet sarmalını yok edememiş, bizlere somut yol haritası geliştirememiştir.

    Din(semavi) öğretileri dahi, Tanrısal düzeyde varoluş amacını cennetten sürgün edilişinin temelininde şiddet olgusuna bağlamıştır. İçgüdüsel arzuyla yasaklı bir meyve yenilmesi ve akabinde Tanrı'nın şiddet gazabı.

    Haliyle insan denilen varlık şiddet eğilimini binlerce yıldır taze tutuyor.

    Hiçbir insanoğlu doğduğu ülkeyi, milliyetini, cinsiyetini seçemez. Bizi insan yapan nitelikler fizikseliteden ibaret değildir. Şiddeti engelleyebilmenin tek yolu; gücü fiziksel üstünlükten, ontolojik cinsiyetçi ayrım anlayıştan yoksun bırakmak ve sadece aklın üstünlüğüne bırakmaktır. Akıl sahibi toplum bireyi arzu ve istekten arınmış empatiyle hareket edebilmeyi başarabilmelidir. Spesifik temel değer bakımından aklın ön planda olduğu ve bu mottoyla hareket edebilen insanoğlu şiddeti minimize etmeyi başarabilir.

    Beşeri insan bu denli kompleks bir basiret dışı yörüngede çırpınıp durmaktadır.

    "Kadına şiddete hayır" ve "İstanbul sözleşmesi yaşatır" adlı şu #80024404 etkinliğe de katılmanızı insanlık adına bir adım olarak görüyorum. Buraya da davetlisiniz
  • 288 syf.
    Tarihle pek içli dışlı olmayan bir insan olarak İlber Ortaylı'yı pek tanımıyordum, hala da tanıdığım söylenemez, kendisi için veya ülkemiz için taktir edilen başarıları nelerdir bilmiyorum. Bir konuya veya bir kişiye dair yeterli bilginiz yoksa doğal olarak o kişiyi popülaritenin ortaya çıkardığı yönleriyle tanıyabiliyorsunuz. Önceki yazıma bir şarkı ile başlamıştım o yüzden yazarken aklıma geldi buraya da bir link sıkıştırayım ki ne demek istediğimi anlayın :)).

    Çok Cahilsin Keşke Ölsen: https://www.youtube.com/watch?v=fiaAkf9hcOQ

    Bu sitede kitaplar için yazılan her şeye inceleme diye hitap ediliyor ama benim karalamalarıma inceleme dememek lazım, mesela ben şimdi İlber Ortaylı'ının kitabını incelemiş sayılacağım hahaha. Bu yazarın yazdığı sadece bir "BİR-1" kitap okumuşum, hayat hikayesini vs bir şey bilmiyorum. İlginç bir hayat yaşadığı görülüyor, biraz kıskanmadım dersem de yalan olur. Neyse kitabın içeriğine geçelim...

    Kitabın ismini okuyunca aklıma gelen ilk şey, para kazanmak için yazılmış bir kitap ismine benzediğiydi. Kitabın öyle olduğunu söylemiyorum, hatta yazarın paraya ihtiyacı bile olmayabilir ama demek istediğim illa birisinin çıkıp bize hayat şöyle yaşanır, böyle yaşanmaz demesini istiyoruz veya bekliyoruz. Piyasa da bunun farkında.

    Yeterince yetkin, hayatını bir saniye bile boşa harcamadan, fire vermemiş birisinin çıkıp futbol taktiği verircesine efendim şu olursa 4-4-2 oynayın, bu zorluk gelirse 3-5-2'ye dönün olaylar rahat bir şekilde çözülsün demesini istiyoruz. Böyle istememizin sebebi de gayet açık; hayata bir kere geliyoruz ve hayat gerçekten çok kısa! Çocukluk dönemindeki o boş sıkılmalar dışında zaman yokuş aşağı son sürat ilerliyor. Bunun farkında olmak da insanın seçimlerini sürekli sorgulamasına yol açıyor, acaba öyle mi daha iyi olurdu, böyle mi daha iyi olurdu...vs.

    Kitabın bir söyleşi olduğunu belirtelim, soru cevap şeklinde ilerliyor. Yenal Bilgici soruyor Ortaylı cevaplıyor. İlk bölümde İlber Ortaylı hayatı belirli yaş aralıklarıyla bölümlere ayırıyor ve bu yaş aralıklarında yapılması gereken belli başlı şeyler olduğunu savunuyor. Yani hayatımızda atmamız gereken bazı adımları doğru zamanda atmamızın, hayatımızın geri kalanı için kritik önem taşıdığını ve eğer o adım için geç kalmışsak beklentilerimizin asla tam olarak gerçekleşemeyeceğini savunuyor. Savunuyor diyorum çünkü katılmadığım kısımlar var. Ayrıca savunduğu konuların dayandırıldığı bir temel açıklanmadığı için şahsi fikirler olarak bakmak gerektiğini düşünüyorum. Ki muhtemelen kitabın amacı da budur, yazarın yaşayıp gördüğü şeyleri, hayat hakkındaki düşüncelerini okurlarına anlatmak istemesidir.

    Mesela dil öğrenilecekse 15 yaşına gelene kadar 3 dil öğrenilmesinin şart olduğundan bahsediyor yazar. Bu görüşünün temeli belli, beyin hücrelerinin gençken daha verimli çalıştığı ortada. Çocuklar yeni bilgiler edinmek için ailesinin gözünün içine bakar hep, bilgileri havada kaparlar, farklı şekilde yorumlarlar, ön yargıları düşüktür, daha kolay ezber yaparlar gibi gibi. Ancak savunduğu garip kısım şu, o zamana kadar eğer güzelce öğrenemediyseniz o yaştan sonra da hakkıyla öğrenemezsiniz diyor. Yani nedir bu dil öğrenmenin hakkı? Nasıl bir limit ki bu 15 yaş dolunca tak diye kesiliveriyor. Yaş ilerledikçe zorlukların artacağına eminim, ancak bu şekilde kestirip atmak da bana mantıksız geliyor. Her insanın zihin yapısının aynı olmadığına inanıyorum, imkanların aynı olmadığını söylemeye gerek de yok zaten. Saygın bir yazar olarak anılıyor olmasa bu tip yorumları dikkat çekmek için yapıyor derdim, savunduğu fikirlerin bazıları beni gerçekten şaşırttı doğrusu.

    Kendisinin bir tarihçi olması sebebiyle yorumlarının, tavsiyelerinin, fikirlerinin çoğunun bu süzgeçten geçtikten sonra bize geldiği çok açık. Doğrusu da budur, bir tarihçinin kalkıp da anlamadığı bir konudan tavsiye vermesi kadar saçma bir şey olamaz. Ancak bu durumun kötü yanı da her önerinin her kesime hitap etmemesidir.

    Tavsiyeler demişken kitapta birçok liste var. Ortaylı'nın önerdiği filmler, müzikler, görülmesi gereken yerler-eserler, okunması gereken yazar ve kitaplar. Bu tür yönlendirici kitapları ben seviyorum doğrusu, bazen hayatımda hiç duymadığım bir yazarı-kitabı veya kişiyi araştırma fırsatı buluyorum.

    Kitap hakkındaki incelemelerin bazılarında yazarın sert şekilde eleştiriliyor olmasını gayet iyi anlıyorum, çünkü bazı öneriler bizim gibi çok ciddi bir kesimin asgari ücretle yaşadığı bir ülkede herkese hitap etmiyor. Mesela şu şekilde: "Semerkand'ı, Floransa'yı, Buhara'yı, Roma'yı ve Kudüsü görmeden ölmeyin" Yani benim gibi henüz yurt dışına hiç çıkmamış kişiler bu önerilere ancak gülebilir.(Acı bir şekilde) Neyse google amcaya soralım bakalım, görmedik de demeyelim. Ayrıca bir çocuğun İlber Ortaylı'nın dediği şekilde yetiştirilebilmesi için hem ailesinin çok bilinçli olması, hem mal varlığının yeterli seviyede olması, hem başarılı eğitimcilere ulaşılabiliyor olması, hem de çocuğun sağlığının yeterli olması, belki biraz da şans gibi çok çeşitli etmenlere bağlı. Her ne kadar Ortaylı kendi çabaları sayesinde bulunduğu yerde olduğunu söylese de, göz ardı edilmemesi gereken şeyler bunlar.

    Kitabın başında ömrümüzün bölümlere ayrıldığını söylemiştim, çocukluk-gençlik-yetişkinlik-yaşlılık diyelim bu bölümlere. Bu kısımdan sonra insan kendini nasıl yetiştirmeli, nasıl çalışılmalı, nasıl gezilmeli, okul tercihi nasıl yapılmalı gibi değişik konular hakkında yazarın değişik görüşleri sıralanıyor.

    Kitabın başlarında fikirlerimiz pek uyuşmasa da kitabın ortalarına doğru özellikle ülkemizdeki eğitimin nasıl olması gerektiği ile ilgili bölümlerde Ortaylı'ya kesinlikle katılıyorum. Çok güzel eleştirileri ve eğitim sisteminin nasıl olması gerektiği ile ilgili net fikirleri var. Sadece bu bölüm için değil diğer bölümlerde de sık sık diğer ülkelerde durum nasıl, bizde durum nasıl şeklinde karşılaştırmalar var. İlerleyişin bu şekilde olması da gerçekten güzel. Çünkü ülkemizde bazı insanlar var ki başka ülkeye gidebilse bütün sorunlarının çözülebileceğine inanıyor ancak bu, tek başına pek mantıklı bir bakış açısı değil doğrusu.

    Kitap söyleşi şeklinde ilerlediği için birçok konuda soru soruluyor bunların bazılarına detaylı cevaplar verilebilse de okumayı düşünenler bu kitap için çok derin cevaplar beklememeli. Yani ilerleyiş; bir soru kısa bir cevap, başka bir soru ve yine kısa bir cevap şeklinde ilerliyor. Hayatın her alanına değinmeye çalışan yaklaşık 250 sayfalık bir kitaptan ne kadar derinlik olabilecekse işte o kadar bir beklentiniz olsun. Ayrıca itiraf etmeliyim ki konu bütünlüğü gerçekten güzel sağlanmış, öyle alakasız sorular bir biri ardına gelmiyor yani. Sorular ve bölümler arasında güzel bağlantılar var.

    Biliyorum çok uzun bir yazı oldu ancak bence hayat, üzerinde uzun uzun düşünmeye ve konuşmaya değer bir konu, yoksa neden yaşıyoruz ki? Yazımın başında başkalarının fikirlerine sürekli ihtiyaç duymamızı eleştirdim ancak diğer insanların hatalarından ders çıkarmak, başarılı olanların izlediği yolları denemek de gayet doğal. Sanırım bazı kitaplar da bu sebepten çok satılıyorlar.
  • 160 syf.
    ·9 günde
    1k sayesinde keşfettiğim sıradışı kitaplardan biri.

    Bir matematikçi olarak geometri matematiğin en sevdiğim alanlarından. Çünkü soruları çözerken birçok açıdan görüp değerlendirmek gerekiyor. Bu da oldukça keyif verici. Mesela düz olarak çözemediğin bir soruyu kitabı ters çevirince çözebiliyorsun. Bakış açısı bu noktada büyük önem taşıyor. Fakat hiçbir zaman bir Kareyle veyahut Çizgiyle empati yapabileceğimi düşünmezdim. Ve bu empatinin beni bambaşka bir dünyaya sürükleyeceğini. Öyle bir kitap işte Düzülke. Müthiş bir hayal gücüyle yazılmış. İnsanı daha derin ve farklı düşünmeye itiyor. Yazarın sistem eleştirisini de es geçmemek lazım tabi. Kitap işlediği benzersiz konusuyla beğenimi kazandı. Lakin bu sıkıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İlk yarısı beni baya yordu okurken. Anlaşılma konusunda değil sürükleyicilik konusunda. İkinci yarısından itibaren akıcılık başladı. Sonu ayrıca güzeldi. Ne kadar zorlarsa zorlasın Isaac Asimov'un yazdığı önsözle birlikte okunmaya değer bir kitap. Dört beş altı ve daha nice boyutlarda görüşmek dileğiyle. Keyifli okumalar.