• Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız...

    Bana kitabı hediye eden çok değerli arkadaşım, kardeşim olan Melek yeter 'e sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Şöyle bir not da yazmış: " Sozdar Bey'e hediyemdir
    Melek Yeter"

    Kitabı Melek ile beraber birçok insan övmüştü bana. Yani anlamadım çok övdükleri kadar bulamadım kitabı. Akıcı desen akıcıydı acaba kurgusunda mı hata vardı... Onu bir türlü çözemedim. Berbat bir kitaptı diyemem. Kesinlikle değildi. Bilâkis güzel bir kitaptı. Fakat övdükleri kadar benim zihnimde karşılığı yoktu.

    Kayda değer bütün incelemeleri okudum. Yani biraz uzun olanları. Daha çok spoilerle anlattıkları için -hatta uzun olanların hepsi aşırı spoiler içeriyor incelemelerin- ben de az spoiler vererek anlatmak istiyorum. Kitabın kimi incelemeleri Sosyolojik kimi incelemeleri de Tarih bilimi bazında kaleme alınmıştır. Onlara diyeceğim yoktur. Hakikaten çok güzel incelemeydiler. Onların mecburen spoiler vermeleri gerekiyor. Çünkü bu işi masaya yatırarak adeta 'kılı kırk yararak' yapmaları gerekiyor. Açıkçası okurken büyük keyif aldım.

    'İki Şehrin Hikayesi' adlı kitap ilk sayfalarında ikili zıtlıklarla (diyalektik) başlıyor. Âdeta kulak aşinası olsun diye iki şehri de bu düşüncenin tabanına alarak konuya giriş yapıyor. En İyi-En Kötü, Akıllı-Aptal, Karanlık-Aydınlık... "Bunlar tamam da Londra-Paris... Bunların zıtlıkla ne alakası var." Demeyin. Tarih boyunca sizin de malumunuz üzere İngiltere ve Fransa arasında birçok savaş yaşanmıştır. Bunlar günümüzde yok ama Fransız ihtilâli ve öncesinde hâlâ kinli zihinler adeta bu işin piyasası olup düşmanlıklarını devam ettirmişlerdi.

    Tarih 1775... Fransa'da ihtilal temelleri atılıyordu. 1789'da bu temeller üzerine Milliyetçilik inşaa edilecekti. Diğer adıyla Ulusalcılık... Bunlar etrafında dönen ve insanların bedenlerinin sürekli ahirete irtihal ettiği bir dönem... Suçsuz insanların hapis yattığı bir dönem... Onlardan biri de Doktor Manette... Kızı Lucie ile yeni bir yaşam kurmanın peşindedir. Tabi bunu dönemin buhranlarından sıyrılarak yapmaya çalışacaklar. Charles Darney de... O da Lucie'yi seviyor. Zamanla evleniyorlar. Bunların etrafında birkaç karakter daha var. Fakat bu karakterlerden benim ilgimi çeken Defarge çifti oldu. Bana Sefillerdeki Otelci Tenardier çiftini hatırlattı. Okuyunca-veya okuyanlar- ne demek istediğimi anlayacaksınız. Âdeta başlarına bela oluyorlar. Kitaptan spoiler verme taraftarı değilim. Bu yemek yapmaya benzer; hangi baharatını fazla atarsan o baharat yemeğin tadını kaçırır. Bu benim ilkemdir.

    Kitap üzerine yazılan incelemelerden bahsetmiştik. Tekrar dönecek olursak birkaç şey daha eklemek istiyorum. Daha doğrusu sade bir eleştiri değil. Aynı zamanda kitabı da ele alıp değerlendireceğiz. "Bir ülkenin yöneticileri halkına benzer diye bir söz hatırlıyorum. Kime ait olduğu aklıma gelmedi. Hakikaten çok doğru bir söz. Ya arkadaşlar bunların Aristokratları ve yönetici sınıfına mensup olan insanları kadar halkı da zalimlik yapmıştır. Nasıl ki halk kalkıp Ulusalcılığı savunarak ihtilal yapıp hatta bu işi çığırından çıkardıysa yansıma olarak demek ki bu yöneticiler ve aristokrat sınıfındakiler de aynı şekilde halka zulmetmişlerdir. Kısacası al birini vur ötekine. Milletin başı giyotinde giderken Fransa Millet'i dans edip zafer sarhoşluğu yaşıyordu. Kadınlar elinde iğne iplik bir şeyler örüyordu. Hayırdır ya film mi oynatıyorlar. (Çok heyecanlandım bırakın beni dalacağım) Akıllı olun! Bunlar bize medeniyeti öğretemezler! Bunların sarayında tuvaletleri dahi yoktu. O yüzden parfüm sektörleri gelişkindir. Bunlar yani bunlar dediğim Fransız ihtilâli... Milliyetçilik... Ulusalcılık... artık ne derseniz, onlara yaradı. Fakat dünyaya yansıyan haline ne demeli. İngiltere çabuk hissedip önlemini aldı. Dershaneye gittiğim zamanlardaki tarih hocamın deyimiyle: "İngiltere kendi sömürülerine 'otur oturduğun yerde' demiştir." Osmanlı parçalanmış ve diğer milletler de kendi bağımsızlığını kazanma peşime düşmüştür. Hâlâ da acısını çekiyoruz. Fransa İhtilal'ini çok iyi işlemiştir. Fakat her nedense bunlar bana çok basit geliyor. Acaba günümüzde yaşananlardan dolayı mı. Ki zaten esamisi okunan ülkeler sonrada kardeş olup 1. Dünya Savaşı ve öncesinde Osmanlı'yı perişan eden ülkelerdi. Belki de bu yüzden umurumda olmadı. Kitabın bir faydası daha var. Hani bize öğretilen tarih derslerinde sadece teknik bilgiydi. Burada neler yaşanmış bir göz atın derim. Bu yönüyle çok faydalı buldum. Adolf Hitler'in yaptığı da Ulusalcılık idi. İtalya da çıkan faşizm'in de temeli buraya dayanıyor. Kalkıp Fransadaki ihtilale sırf bu yüzden alkış tutamam. Bir tarihi veri olarak nazar-ı itibare alırım. Yani bize zararı olmuş faydası olmamıştır. Osmanlı döneminde imtiyaz denince İlk Fransa akla gelir. Ama bu ülke kalkıp çok sonraları başımıza bela oldu. Besledik kargayı oydu gözümüzü. Zaten ben de bir türlü anlam veremedim hâlâ da veremiyorum. Osmanlı en güçlü döneminde bile Fransa'ya ayrıcalıklar tanımıştır.


    Kitap amaca bağlı bir şekilde iyi veya çok iyi olabilir. Bunu yukarıda da zikretmiştik.
    Tekrarlamanın bir manası yoktur. Benim fikrimce okunması gereken bir kitaptır. Birçok ilimle alakalı bir romandır. Dönemi anlamak adına çok önemli bir yapıttır. Okuyunuz.
  • Canetti 1905’te Osmanlı İmparatorluğunun özerk bölgesi olan Bulgar Krallığına bağlı Rusçuk’ta doğmuştur.Daha sonra Almanya,İngiltere,Avusturya,İsviçre’de yaşayan ırksız ve yurtsuz bir göçebedir deyim yerindeyse.Yahudi olduğundan dolayı Nazi zülmünden payını fazlasıyla almıştır.Bu süreç yüzünden farklı coğrafyalara gidiş geliş sayesinde çok dilli bir aydın oluşuna zemin hazırlamıştır.

    Yazar kitabımız “Körleşme”yi Balzac’ın “İnsanlık Komedyası”nı kendine örnek alıp 8 romanlık bir dizi şeklinde planlamış lakin maalesef ilk eser olan “Körleşme”den sonrasını getirememiştir.Yazar 26 yaşındayken yazmış lakin 2.Dünya Savaşı öncesi ve esnasındaki gergin havadan dolayı engellerle ve ilgisizlikle karşılaşmıştır eseri.2. Dünya Savaşının bitimi ve Canetti’nin uzun yıllar üzerinde çalıştığı antropolojik sosyolojik eseri “İktidar ve Kitle” eseriyle ismini duyurmuş.Bunun sayesinde de “Körleşme” kitabımız gereken dikkat ve ilgiyi üzerinde toplayabilmiştir.

    “Körleşme” kitabını farklı açılardan incelemek mümkündür.Çünkü kitabımız yazım biçimi olarak farklı mizaçtaki insanların eylemlerinin sebeplerini kendi ağızlarından şahit oluyoruz.Örneğin kitle ve birey çatışması, aydın ve cahil halk çatışması,faşizm ve aydın çatışması….eksenlerinde incelemek mümkündür.
    Yazarın tek roman olan eseri “Körleşme” ilk başta okuyucu tarafından neden 3 bölümden oluştuğu anlaşılamasada aslında 3 bölüm olmasının bir sebebi vardır.Burada yazar Hegel’in Diyalektik Yönteminden faydalanmıştır.Yani ilk bölüm “Dünyasız Bir Kafa” tez,ikinci bölüm “Kafasız Bir Dünya” antitez ve son bölüm “ Kafadaki Dünya”da sentezdir.Zaten olay örgüsüne bakılacak olunursa kitabın Hegel’in Diyalektik Yöntemini çok açık şekilde sergilediği görülecektir. ( Laf aramızdan çıkamıyor Şemsettin misali bunu çok az okuyucu maalesef farkedebiliyor.)Bölümlere biraz ayrıntılı bakacak olursak tez olan ilk bölüm olan “Dünyasız Bir Kafa” da Descartes’in düalizminin, antitez olan ikinci bölüm olan “Kafasız Bir Dünya” da Kant’ın metafizik idealizminin ve son bölüm olan “Kafadaki Dünya” da ise Berkeley’in dogmatik idealizminin eleştirilerine rastlayabilirsiniz.Canetti’nin kitabının ilk adı “ Kant Fangt Feuer” yani “Kant Ateşi Yakalıyor” olduğuna dikkat edilirse eserin başkahramanı Prof. Kien’in Kant olarak kaleme aldığınıda varsayabiliriz.

    Bölümlere ayrı ayrı bakacak olursak ilk bölüm de Prof. Kien’in fildişi kulelerden birine sığınan bir aydın profili karşımıza çıkıyor.Prof. Kien 25 bin kitabıyla yaşayan kendini bilime ve aydınlamaya adamış bir sinoloji profesörüdür.(“Aydın nedir?” sorusu için Lukacs,Gramsci ,Edward Said… okumaları ayrıca yapılabilinir.)Prof. Kien’in en büyük korkuları kitaplarının yanması, yanlış insanların eline geçmesi ve kendisinin körlük yaşayıp bir daha kitaplarla ilişki kuramamasıdır.Ayrıca burada dikkat edilmesi gereken körlük bir bireyin değil bir aydının yaşadığı körlük noktasında değerlendirilmeli.Unutmadan şunu da ilave etmem gerekirse kitabın yazıldığı dönem gözönüne alınırsa 1933 yılında “Alman ruhuna aykırı” olduğu düşünülen 25 bin dolayında kitap Nazi gençleri tarafından yakılmıştır.Tabii gereksiz diye nitelendirilen günlük işleri ifade eden kitaplar ve romanlar bunun dışında tutulmuştur. Yazar yer yer İskenderiye Kütüphanesine de atıfta bulunur.Aslında buradaki ironi Aydınlanma Çağıyla beraber mistik değerler yerine geçen dogmatikleşen bilim eleştirisidir.Buradaki bir diğer eleştiri ise bilme eylemiyle beraber insanın yalnızlaşma süreci ve gerçekleşen Narsizme yol açmasına atıfta bulunuluyor.Kitabımızdaki bir diğer karakter ise önceleri Prof.Kien’in hizmetçisi sonra da eşi noktasına gelen Therese’dır.Therese’i yazar faşizm,cahil halk,iktidar hırsı…şekillerinde tasvir ediyor kitap boyunca.Ayıca burada değinilmesi gereken bir diğer karakter de kapıcı olan Pfaff’tır.Pfaff ise burada iki taraf arasında sürekli gidip gelen halk,devletin aygıtları veya gücü…diye düşünebiliriz.Prof.Kien ve Therese arasında geçen çatışmada sizin tahmin ettiğiniz gibi cahile muhatap olmayacak bir aydın olan Prof. önceleri kitaplara sonraları ise sessizlikle beraber bir heykel olmaya karar verir lakin yetersiz kalır ve kapı dışarı edilir.

    İkinci bölüm de ise kendi evinden sürülen lakin evden çok kitaplarını kaybetmesine üzülen bir aydının normalde muhatap olmayacağı insanlarla olan ilişkileri kaleme alınmış.Kişiler arasında bir hırsız,bir cüce,bir hayat kadını…gibi farklı profillerde insanlarla karşılaşırız.Kibirli aydının fildişi kulesinden çıkıp yaşama karıştığında en cahil insanların bile elinde oyuncak olacak kadar çaresizliğine tanık oluyoruz.Unutmayalım ki Prof. Kien için tamamen bilime odaklanmış güncel bilgiden yoksun bir aydın profil çizilmiştir.Prof. güncel yaşam konusunda yeni doğmuş bir bebekten farksızdır.Kien yeni doğan bir bebek misali korunmaya ihtiyaç duyar lakin bölüme ismini veren “Kafasız Bir Dünya” ile karşı karşıyadır .Kafasını kaybeden bir aydının kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştır.”Kafasız Bir Dünya” kötülükle yoğrulmuş insanlar birbirlerine kötülük yapmak için bir yarış içerisindedir.Başlangıçta ifade ettiğim gibi Canetti tez olan ilk bölüme karşı ikinci bölüm yani antitezi sunmuştur bu bölümde lakin iki bölümde başlı başına bir çözümden uzaktır.Bunun için iki bölümün harmanlanması gerekir yani son bölüm olan sentez bölümü gereklidir.

    Son bölüm de karşımıza iki dünyada da hüküm süren Prof. Kien’in kardeşi çıkar.Kardeşi bir ruh doktoru olarak bilimin temsilcisi olmanın yanında sosyal hayatta da başarılı bir şahsiyet profili çizer.Bölümün isminden de anlaşılacağı üzere buradaki ideal durumdur daha doğrusu olması gereken noktadır.Bölümde doğa-kültür,birey-kitle …noktalarında çözümlemeler yapılmaya çalışılmış.Önceki incelemelerimde de çok fazla değindiğim kültürlenme sürecinin bireye bir pranga işlevi görmesidir.Hatta her bireyin aslında büyük hapishanelerde tutsak olduğunu varsayarsak aşırıya kaçmış olmayız.

    Kitapta birbirinden farklı mizaçlarda insanlar geçmektedir.Yazar kitabın her satırında olduğu gibi burda da bir raslantıyla seçilmiş karakterler değildir.Bu karakterlerle Georg Simmel’ın Toplumsal Etkileşim Formlarına ve Toplumsal Tiplere atıfta bulunmaktadır.Canetti bu kitabında “İnsanoğlunun hayatta kalma içgüdüsünün en aşağılık tezahürü, karşısındakini öldürmektir.”der.Peki başka çözüm yok mu diye sorarsak kendimize aslında çözümü çok basittir.Önce cevaplardan çok sorulara sığınmaktır.Sık sık tartışmalara şahit olmuşsunuzdur.Tartışmalar bir boks ringini anımsatır bana kimse soru sormaz sürekli cevaplar sıralanır.Oysaki Sokrates’in “…… nedir?” sorusu sorulsa başlangıçta iki tarafında savunduğu kavramların aynı olmadığı görülecektir.Tartışma için de bir sebep kalmaz ortada.Bir diğer çözüm ise eleştirmek yermek değil değerlendirmektir.Üzülerek söylüyorum ki biz hala eleştiriyi yermekle bir tutuyoruz oysaki eleştiri olumlu da olabilir.Son olarak bakış açılarımız sabit olmamalı hayata farklı pencerelerden bakmak bize farklı manzaralar izleme fırsatı yaratır.

    Epey uzun oldu lakin “Körleşme” den önce “Kitle ve İktidar” kitabını okursanız “Körleşme”deki saklı hazineleri bulmanız daha kolaylaşacağı inancındayım.Kitapla Kalın.
  • Cinayeti gördüm. Ama kitapta cinayet işlenmiyor.

    Kitabın yayınladığı tarih 1940. Büyük Harp'in artçı sarsıntılarının üzerine 1929 büyük buhranının tuz biber olmasıyla dünyanın önemli bir kısmında otoriter, faşist yönetimler birer birer işbaşına geliyor. Almanya'da Hitler, İtalya'da Mussolini, Portekiz'de Salazar koşar adım dünyayı bir karabasana sürüklüyor. Derken İspanya'da cumhuriyet kaybediyor, Viva La Muerte. Versay'ın hesabını görmek isteyen Hitler'in tankları önce Avusturya'yı yutuyor, ardından Prag sessizce teslim oluyor. "Hür Dünya" sus pus, Stalin'se çareyi saldırmazlık anlaşması yapmakta buluyor. 1 Eylül 1939 Almanlar Polonya'ya giriyor ve ok artık yaydan çıkıyor, dünya yeniden savaşta. Almanlar çok güçlü, Almanlar makine gibi, Almanlar'ın kazanacağından kimse kuşku duymuyor.

    Koca bir imparatorluğun yıkıntılarından yeni bir devlet, yeni bir toplum yaratmaya çalışan genç cumhuriyetse düşe kalka yolunda ilerlemektedir. Harf devrimi, şapka inkılabı, kadınlara seçme seçilme hakkı... Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak birincil hedef. Radyoda alafranga, cemiyette Halkevleri işbaşında; yeni bir münevver zümre oluşturulmaya çalışılıyor. Yüzyıllarca tebaa olmaya alışmış halkın tamamında kalıcı bir etki bırakamasa da azımsanmayacak bir kesiminde karşılık buluyor. Kitap okuyan, tiyatroya giden, akşamları balolarda eğlenen, yüzü Batı'ya dönük bir münevver kesim oluşuyor yavaş yavaş. Ama yüzyıllık refleskleri, alışkanlıkları geride bırakmak kolay değil; pek çok şeyiyle hala Doğulu kodlara sahip bu kesim. Batılı'nın oryantalizminden mustarip ama kendi doğusundakine oryantalist bakışlar atmaktan kendini alamıyor.

    Dedik ya, büyük buhranın yaraları daha sarılmamışken bir de Dünya Savaşı'nın yanı başında buluyor kendini genç cumhuriyet, hem de büyük kurtarıcısını kaybetmesinin üzerinden bir yıl bile geçmemişken. 25 sene önce sütten ağız yanmış, yoğurt üfleyerek yeniyor. Amaç yangını olabildiğince evden uzak tutmak. Ama yokluk beli büküyor. Yeni yeni ayağa kalmaya çalışan genç cumhuriyet ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor. Hani bugün hala anakronik olarak "Karneyle ekmek verdiler!!" diye suçlanan dönem var ya, tam da o dönem. Dönemin otoriter devlet rüzgarı Ankara'ya da uğramış. Kitabın yazarı Sabahattin Ali'nin başı soruşturmalarla dertte, Nazım'ın 12 sene kalacağı hapse gireli 2 sene olmuş. Müesses nizamda Hitlercilik moda. Zaten müesses nizam ekaliyetlerin sermayelerinin transferi mevzuunu hala nihayete erdirememiş, müesses nizamda Yahudifobi had safhada, Hitler'in kazanacağından kimsenin kuşkusu yok.

    - spoiler -

    Ömer böylesi bir dönemin aydını. Okullaşma çağındaki çocukların üçte birinden azının okula gittiği bir dönemde üniversite okumaktadır. Memleketin tanınmış edebiyatçılarından, gazetecilerinden oluşan bir çevresi; kendini ayrıcalıklı hissetmesine sebebiyet veren uğraşları vardır. Ama aslında bu çevrenin yaptıkları - çoğu zaman hesabı kime yıkacaklarını dert ettikleri - rakı masalarında ağdalı cümlelerle kendi kendilerini tatmin etmekten ibarettir. Aynı zamanda ciddi etik problemleri olan, en yakınının bile parasına, onuruna, gururuna, itibarına, namusuna ihanet edebilecek tıynette adamlardır çoğu. Ömer de farkında durumun ve içten içe rahatsız durumdan. Ama içindeki şeytan engel olmakta daha farklı bir Ömer olmasına. Bir de yokluk var Ömer'i tüketen, hesaplaşmayı öteleyen. Ömer aslında iyi ama çevresi kötü.

    Macide de iyi ama çevresi yok. O yüzden özünde de iyi, kabuğunda da. O da dönemin aydını aslında. Ama yaşadığı topluma yabancı, kendine yabancı o kendinden menkul entelijansyaya dahil değil. İstanbul'a okumaya gelmiş, babasını kaybediyor aniden. Babasını kaybedince mali kaynağını kaybeden, Macide'nin yanında kaldığı akrabalarının da tavrı değişiyor Macide'ye. Macide yalnız, Macide çaresiz. Derken Ömer çıkıyor karşısına. Bırakıyor kendi Ömer'in sesinin boşluğuna. İki Ömer var aslında. Entelijansyaların Ömer ve Macide'nin Ömer. İkisi arasındaki tezat yoruyor Macide'yi. Macide iyi, özünde de kabuğunda da. Saflığı, dürüstlüğü, kendine yabancılaşmamayı simgeliyor Macide.

    Nihat var bir de. Ömer ve Macide kadar tanımıyoruz Nihat'ı. Ama bilebildiğimiz kadarıyla Ömer'in dejenere ekibine dahil. Ömer'den farkı, aslında da iyi olmaması. Maddiyat onun da başının belası. Bu uğurda en yakın arkadaşına şantaj da var lugatında, dönemin Hitlerperest ortamından da faydalanarak silaha külaha meyyal birtakım karanlık tiplerle illegal oluşumlara girmek de. Hamasi nutuklarla çevresine topladığı gençlerin suç işlemesine, vatan millet nutuklarıyla başlarını belaya sokmasında problem görmüyor.

    Başkaları da var romanda. Bu yarı aydın ortamın en bozulmamışı, en temizi Öğretmen Bedri var. Bu ekibin başını çeken Profesör Hikmet, şair Emin Kamil, yazar İsmet Şerif, kitabın bir ilk sayfasında görünüp bir son sayfalarda avdet eden Ümit ve diğerleri...

    Sabahattin Ali bambaşka bir yazar. Hem çok iyi bir kurgu ustası, hem muhteşem psikolojik analizler yazabilen, hem hiç beklenmedik yerde sürprizlerle okuru afallatan, hem de yaptığı hiçbir numaranın öyküde sırıtmadığı büyük bir usta. Daha önce Kürk Mantolu Maddona'sını okumuştum ve hayran kalmıştım. Diyebilirim ki; İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna'yı bile aşan bir başyapıt.

    Cinayeti gördüm. Ama kitapta cinayet işlenmiyor.

    Kitap basıldıktan 5 yıl sonra Almanlar kayıtsız şartsız teslim oluyor. Hitler intihar ediyor. Faşizm yeniliyor. Bu defa müttefikler kendi içinde ayrışıyor, Soğuk Savaş başlıyor. Yanı başındaki Stalin'in tehditkar talepleri Türkiye'yi teyakkuza geçiriyor, antikomünist histeri galebe çalıyor. Rejimin dili sertleşiyor, sürek avı başlıyor., Nihat'ın çocuklarına gün doğuyor Nihat'ın çocukları Tan matbaasını basıyor. 1947'de Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes üniversitelerden atılıyor. Bir yıl sonra Nihat'ın derin bağlantılı çocuklarından biri Sabahattin Ali'yi katlediyor.
  • > İncelememi kaleme aldığım bu günün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız ve güzel bir tesadüf olmasının vermiş olduğu keyifle başladım incelememe. Evet, gene geldik bir kitabımızın sonuna ve biz gerçek okurlar için sondan sonra olan en güzel kısmına. Güzel kısmına diyorum çünkü her okur okuduğu kitaba dair düşünce ve görüşlerini katarak iyi bir inceleme yapmak ister diye düşünüyor ve bunu her daim fikren destekliyorum.

    > Evet, bugün size güzel bir inceleme yapmak isterdim doğrusu, ama gel gelelim doğruları yazmadan da edemeyeceğim. Bu size burada, kitap hakkında kötü bir inceleme çıkaracağım anlamına da gelmesin lütfen çünkü benim incelemelerimi bilen çoğu arkadaşlarım, her ne kadar kritik etsem de, iyi bir şey çıkaracağımı biliyorlar diye düşünüyorum. Kritikte yapsanız da, iyi bir kritik yapınız arkadaşlar!

    > Elimde şu anda, kendisini çok severek takip ettiğim Türk tarihçi, akademisyen, yazar ve hatta Türk Tarih Kurumu şeref üyesi olan Sn. İlber Ortaylı’nın, Ocak 2018 tarihli birinci baskı “ATATÜRK” eseri duruyor. Çok büyük bir heves ile almıştım ve okumuştum oysa ben bu eseri. Sanırım burada bir hataya düştüğümü, bu sabah Murat Ç ‘nin yine bu kitaba dair şu #26989983 incelemesini okuduktan sonra daha iyi anladım diyebilirim. İncelemede ne diyordu Murat: “Kitabın iki markası vardır; ATATÜRK ve İlber Ortaylı. O yüzden çok satanlar listesinde olması çok doğaldır.” Bu sözüne kesinlikle katılıyor ve kendisini de bir okur olarak doğruluyorum.

    > ATATÜRK’ü size bir okur olarak anlatmaya çalışsam, ne bildiklerim, ne okuduklarım ne de burada sayfalar yeter kendisi hakkında. Zaten bu değil midir, bizi böylesi güzel tasarımlı bir kapakta kitaba çeken??? Evet, kaçınılmaz bir gerçektir ki “Ulu Önder” ‘in ta kendisidir, İlber Hocamızın bu kitabını alıp okumamıza en büyük etken. Ama olmadı be İlber Hocam!!! Beni bu sefer hayal kırıklığına uğrattım resmen. Gerçekten ilk 100 bilemediniz 150 sayfa Atatürk’ü okuyorsunuz ve sonrasında birden o dönemin ufak tefek tarihi alıntıları, anekdotları ve karakterleri ile bulu veriyorsunuz kendinizi. Hocam, biz zaten bunları bir okur olarak biliyoruz ve birçoğumuzda bu tarihi yaşanmışlıkları hatim etti zaten. Ben bir tarihçi olarak sizden daha üst seviyede, daha bir ciddi monografi beklerken, inanın bir nevi biyografi olan bu kitabınız beni şahsen hayal kırıklığına uğrattı.

    > Kitabınızı okurken, anlattığınız dönemlerin örtüşen hadiselerini, Sn. Turgut Özakman ‘dan okumuş olduğum Şu Çılgın Türkler - Diriliş - Cumhuriyet Türk Mucizesi ve Cumhuriyet Türk Mucizesi - 2. Kitap muhteşem üçlemesi eserlerinde hissederek, yeri geldiğinde de gözyaşlarımı bastırarak okudum be Hocam!!! Daha nice eserler var, belki bir monografi ve biyografi olarak değilse de, kendisini ciddi anlamda ele alan, o mücadele sürecinin öncesini ve sonrasında yaşananları detaylıca anlatan. Bunları ufaktan listeleyecek olursam: Falih Rıfkı Atay - Çankaya: Atatürk Devri Hatıraları, Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam, şu an okumakta olduğum Andrew Mango - Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu Yakup Kadri Karaosmanoğlu – Atatürk, Hıfzı Topuz – Gazi ve Fikriye, Klaus Kreiser – Atatürk, Emre Kongar – Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, Usta romancı Yılmaz Gürbüz'ün kaleminden 5 cilt olan Mustafa Kemal'in Romanı, Lord Kinross – Atatürk, Norman Itzkowitz , Vamık D. Volkan – Ölümsüz Atatürk, Toktamış Ateş – Benim Atatürk Kitabım, Atilla İlhan – Hangi Atatürk, Taha Akyol – Ama Hangi Atatürk ve İlknur Güntürkün Kalıpçı’dan – Her Yönüyle İnsan Atatürk adlı eserlerdir.

    > İlber Hocam, bu eserler Atatürk’ün kendisi hakkında gerçekten daha geniş ve daha doyurucu bilgiler içermektedir. Ve bu güzide yazarlar konuyu da olması gerektiği gibi kaleme almışlardır. Sizin de şahsen bir Atatürk kitabım olsun hevesi ile bu kitabı kaleme almış olma ihtimalinizi bir okur olarak düşünmek bile istemiyorum. Kitabın sonlarına doğru belki bir umut diye gayretimden ödün vermeden hızlı ve emin bir şekilde okumaya devam ettim, ama karşıma (benim açımdan) güzel bir son bile çıkmadı. Evet, Atatürk’ün elbette fani olduğunu ve öleceğini biliyordum, ama bunu birkaç satıra sığdırdığınıza inanmadım bile. Bakın burada inceleme ve kritiğime, Ulu Önder’in şu sözleri ile devam etmek istiyorum:

    “Sonradan uydurma bir eser meydana getirilerek ertesi gün pişman olmaktansa, hiçbir eser meydana getirmemek, beceriksizliğin itiraf etmek daha iyidir.” (1931)

    > Evet, biraz ağır olduğunun farkındayım, ama ben de Murat kardeşim gibi sizin bu hatanızdan döneceğiniz ümidimi hala kaybetmiş değilim. En azından, bir telafi olarak ileride bir roman niteliğinde eser ile kendinizi belki okurlarınıza karşı affettirebilirsiniz düşüncesindeyim. Siz ki, ne kadar tarihi bir bilgi ile donatılmış kişilik olarak, bu kendi eserinizi bir başkası yazmışçasına elinize alıp baktığınızda, bunu kim böyle kaleme almış arkadaş derdiniz buna eminim.

    > Bunların dışında Kitaba gelecek olursak: kitap, içeriğinde Mustafa Kemal Atatürk hakkında bugüne kadar bizlere öğretilen ve bildiğimiz birçok şeyin aslında yanlış olduğu detayını da biz okurlara gayet yerinde ve olması gerektiği gibi anlatıyor. İlber Hocam, Ulu Önder’i burada ele alırken, gayet akıcı bir üslupta biz okurlara aktarmış ve birçok kaynak sunmayı da ihmal etmemiş. Kendisiyle oturup bir arkadaş ortamındaymış gibi bu konuları konuşmayı çok isterim, ama onun beni, kendi üslubu ile “Hadi oradan cahil sende!” diyerek tersleyeceğine de eminim. :)) İlber Hocam gene karşı tezde bulunacak cahillere hazırlıklı gelmiş ve kitapta konu olan birçok yaşanmışlık, anekdot ve tarihi hadiselere kaynak sunarak ışık tutmuş, kendi engin bilgi ve birikimini de biz okurlarından esirgememiştir. Burada benim deyimimle, gene bir “Son cahil bükücü” ile karşı karşıyayız. Gayet akıcı ve zengin bir Türkçe ile biz okurların rahatlıkla okuyabileceği türden bir eser olduğunu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Baskı hatasından kaynaklı (şahsen gördüğüm) bir yer olmuştur ve Kronik Kitap’a da bu hassasiyetlerinden ötürü çok teşekkür ederim. Bizim yaşımız oldu kırk ve deyim yerindeyse yolu yarıladık. Okuduk, okuduk ve elimizden geldiği kadarınca ilgi duyduğumuz konularda, özellikle de ülkemiz tarihi ve Atatürk hakkında aydınlanmaya çalıştık. İşte tam burada, Hocam güzel bir düşünce ile bu eseri biz yetişkinlere değil, gelecek Türk gençliğine armağan etmiş diyebilirim. Kendisi yaşamakta olduğumuz bu 21. yy.da özellikle bilinçli yürütülen çirkin kampanyalar, tahrifatlar ve dijital (sanal) ortamda yer alan bilgi kirliliğinin gençlerimiz üzerinde yürütülmekte olan sinsi ve kindar bir oyun düşünüyor ki ve ben bu konuda da kendisini şahsen çok doğru buluyorum. Daha dün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız da bile bunu bir kitap platformunda canlı canlı yaşamadık mı? Karşı düşünce resmen kinini, öfkesini ve tarihe olan düşüncelerini biz kendisini seven, anan ve paylaşanlara kusmadılar mı? Edebiyat ve hümanizm adı altında bizleri “ırkçılık ve faşizm” ile suçlamadılar mı? Evet, bunların hepsini tarihte olduğu gibi bugünde görüyoruz ve daha göreceğiz de. Siz genç arkadaşlarım, şayet benim bu incelememi bu noktaya kadar okuma zahmeti gösterdiyseniz, Ulu Önder Atatürk üzerine kolay okunabilir bir kaynak arayışı içindeyseniz, o zaman geçmişe biraz olsun ışık tutmak, aydınlanmak açısından konuya bu kitapla başlamanızda fayda var diyebilirim. Yukarıda bahsettiğim diğer kitapları da ilerleyen zaman dilimlerinde ele almanız daha faydalı olacaktır.

    > Ne demişti Atatürk siz gençler için? “Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.”

    > Ya biz bireyler için ne demişti? “Tarih bir milletin neler başarabilme gücünde olduğunu gösteren en doğru bir kılavuzdur.”

    > Bir de bunu eklemeden edemeyeceğim:

    Ey Türk Gençliği!

    Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
    Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

    Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

    Mustafa Kemal Atatürk
    20 Ekim 1927

    Son olarak:
    Yukarıda da kaleme aldığım üzere, güzide tarihçi yazarımız Sn. İlber Ortaylı, ilk defa kaleme aldığı bir biyografi eserini biz okurlarına sundu. Bu şerefi de, hepimizin bildiği Türkiye Cumhuriyetinin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hitaben kaleme aldı. Kendi tarihi birikim ve kaynak araştırması ile bize Atatürk hakkında bir okunası eser daha kazandırdı. Ben şahsen kritiğimi dile getirsem de, böylesi bir eserin kişisel kütüphanemde olmasından memnunum ve ileride de oğluma bırakacağım tarihi bir kültürel zenginlik olarak görüyorum. Evet, çok zorlamayacak ve kolay algılanabilecek bir kitap olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk eserini siz değerli arkadaşlarıma ve okurlara tavsiye edebilirim. Sizler de benim gibi, kişisel kütüphanenizde bu eser için bir yer ayırınız. İnsanlarımız, Devlet-i 'Aliyye Osmanlıyı ve Atatürk’ü popüler ana medya dizilerinden ve ne oldukları belli olmayan fason tarihçilerden takip ediyorlar. Sonra yanlış bilgi ve çarpıtılmış tarihi gerçekler ile gerek gündelik hayatlarında, gerek sosyal mecralarda konulara müdahil oluyorlar ve bir gün konuya ehli vaki birisine de denk gelince kısadan hisse kaçıyorlar ya da yanlışı yüksek tonda doğruymuşçasına savunuyorlar. Tarihimizi, Osmanlıyı, Atatürk’ü detaylıca ve olması gerektiği gibi okuyup ele alalım. Çünkü: “Büyük devletler kuran atalarımız, büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuşlardır. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve cihana bildirmek bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” der Atatürk. Evet, bir kitap incelememizin daha sonuna geldik. Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Her kitabın bir okunma zamanı olduğu kanaatindeyim.Bazı kitapları elimize alıp sonra tekrar rafa koyarız.
    Hayvan Çiftliği de benim için öyle oldu, elime alıp alıp rafa koyuyordum lakin artık okumalısıın Beyzaa diye haykırdım .

    Kitabın bana nerden geldiği hatırımda değil ,lise son zamanlarımda kitaplığımda bulunuyordu kendileri, o zamanlar tabi bilinçsiz olarak bir de popüler kitaplara yönelimimden dolayı bu tarz düşündüren, sorgulatan kaliteli eserlere yer vermiyordum , sorgulayan, düşünenlerden değil idim o zamanlar, ezbere dayalı sistemde ben de vardım. Neyse…
    Elimdeki kitap 2008 yılı basımı ve kapak tasarımı da çok uygun ve güzel yeni basımla kıyaslarsak. Yeni kapak tasarımını da beğenmediğimi dile getirmek istedim :D

    Girişte çevirmen Celal Üster’in sunumu mevcut, yazar hakkında doyurucu bilgilere yer vermesi biz okurlar için kitabı okurken daha rahat anlaşılır kılıyor lakin kitaba dair bolca da spoiler mevcut bu da rahatsız etmiyor değil efendim .Gerçekten engin bir analiz yapmış ama kitabın sonunda yer verilseydi diye bolca serzenişte de bulunuverdim ^^

    Kitaba gelecek olur isem alegorik tarzda bir eser, okurken çiftliği, hayvanları özellikle ismi geçen atları hayal etmek benim için çokça keyifliydi. Verilen mesajları hayal ederek okumak bir de basit dil ile olunca çok iyi bir şekilde insana tesir ediyor ve öylesine okumadım dedirtiyor.

    Kitabı bitirdikten sonra kafamda oturmayan şeyler her zamanki gibi mevcut idi nedeni ise benim eksik tarihi ve terim bilgilerimden dolayı. Harekete geçip araştırmaya koyuldum .Sosyalizm, komünizm, faşizm, Rus devrimi, Stalin, Lenin … Kitap vesilesiyle bu tarz tarihi ve siyasi olaylara ilgimin olmaması dolayısıyla kendi eksikliğimi gidermeye çalıştım bana da büyük ders oldu. (Kitapta bu olaylardan bahsedilmiyor eleştirilen durumlar bunlar olduğu için bağlantı kurabilmek için detaylı araştırdım:)

    Son olarak kitaptaki hayvan karakterlerinden dikkatimi çeken (özellikle at oldukları için *-*) iki atımızdan söz etmek istiyorum
    Boxer canını hiçe sayarak durmadan çalışması , karakter sahibi olması ama sorgulamadan körü körüne biat etmesi ve okumayı öğrenmemesinin verdiği zarar acıklı bir şekilde kitapta yer alıyor o kısmı okuduğumuzda kalp, ciğer, dalak parçalanıyor nefes aldırmıyor.Karakteri insanlara uyarladığımızda sistem için gece gündüz çalışan işçilerimiz hatırımıza geliyor ki kitaptaki her karakter; bir insanı, bir durumu temsil ediyor.

    Mollie de diğer dikkatimi çeken bir at oluverdi. Süse düşkünlüğü, narsistliği, bir küp şeker için kendini kaybetmesi bilgiye zekaya değer vermeyip bencil, görüntü odaklı olması da yoğun mesajlar niteliğinde.

    Bu kısa ,akıcı sisteme eleştirel yaklaşan distopik fabl örneğini okumalıyız, okutturmalıyız.
    Yazar hakkında da hem şaşırtıcı hem de tanımak adına
    http://listelist.com/george-orwell-kimdir/ okuyabilirsiniz.
    Ayrıca animasyon şeklinde filmi de mevcut imiş belki dikkatinizi çekebilir.
    Kitabı okuduktan sonra bazı şarkılar da aklıma geliverdi ^_^
    1)Depeche Mode https://www.youtube.com/watch?v=jsCR05oKROA
    2)Nickelback https://www.youtube.com/watch?v=IYnuSsM7tRw
    Değerli vaktinizi ayırıp okuduysanız da teşekkür ederim. :)
    Keyifli okumalar dilerim.
    Sağlıcakla ve huzurla kalın :)
  • Gerçek savaş: İnsanın manevi yıkımı. Toplum: Akla gelebilecek en korkunç arena. Nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir. Savaş, insanın iki dudağı arasında. Barış palavra, savaş hep var. Başarısız bir sevgili, mutlak aşkın düşüyüm. İç dünyam bir evren. Delirmeme ramak kaldı. Yaşayacak bir Niçin’im var ama nasılları kaldıramıyorum.

    Canetti’nin Kien’i, Greenberg’in Deborah’ı, Rilke’nin Malte’si; Joyce’un Finngans Wake’i, Dostoyevski’nin Yeraltı’sı aynı kapıdan içeri girerler; gizemli ormanların derinlerinde yaratılan melankoli havasındaki içsel hesaplaşmalar, bireyselliğe yüklenilen yeni anlamlar ve düş gücünün sınırsızlığı ile yeni bir dünya yaratılırken, biçimsel karmaşa ve mutlak doğruyu kural edinmeyen bir dilin vaatsiz ve kuralsızlığı aslında basit bir şeyi ifade eder ve söylenilmek istenen şey bellidir: ‘Bizim hiçbir rotamız yok.’

    Bütünsel uygunluğun dışında, ben nereye gidersem değil, ‘yol nereye götürürse’ metodunu şiar edinen yazarlar her zaman etkilemiştir beni. Tüm savrukluğa, uyumsuzluğa, hatta saçmalıklara rağmen hayatın her anına temas eden düşünce zenginlikleri ve çok yönlü eğilimlerine bakıldığında bir yazardan daha fazlasını bulmak zor olmasa gerek. Edebi anlamda Proust’la kıyaslanması mümkün olmayan Dostoyevski’nin tinsel gücünü hisseden bir okurun, iki yazarın zihninde bıraktığı etkisini baz alıp Dostoyevski’nin ağır gelmesiyle, bilinç akışı ile yazılan metinlere açık olduğu söylenilebilir. Keza Malina, başından sonuna kadar, birinci tekil anlatımın doğasında olan bilinç akışı ile yoğrulan bir roman…


    Farklı bir dil, olay örgüsünün olmayışı, kahramandan çok yazarın ön plana çıkması gibi sebeplerle uzun süreli ve yorgunluk getiren alışılmadık bir romanla karşılaştım…


    Birinci tekil anlatımla, kahramanın kendisine yönelttiği ve yine kendisinin cevapladığı, iç dünyasındaki ben’ine yöneltilen saldırı, psikolojik çıkarımlar ve akabindeki feminist yaklaşım Bachmann’ın kendisini fazlasıyla hissettirdi. Yoğun bir iç görü ve ayrıntıcılığa bakıldığında anlatının özyaşamöyküsel olduğu kanısına varmak zor olmadı. İnandırıcı ve etkileyici bir anlatı olmasına karşın kurmacanın bütünlük ve yoğunluğunu tam olarak yansıtan bir “roman” olduğu konusunda yeterince inandırıcı değildi. Kısmen otobiyografik öykü, kısmen kurmaca, kısmen bireyci, kısmen toplumcu yanların harmanlandığı bir eser Malina. Böylesi çelişimsi bir tabloyla karşı karşıya kaldığımda, esere anlam yüklemem zor olduğu gibi, bitirdiğim zaman istediğim doygunluğu alamıyorum. Malina da kuşkusuz onlardan biri oldu nazarımda.


    ‘Ben’in anlattığı tüm duygular, savaşın bıraktığı ruh bozukluğu, depresif tutum, mutsuzluk ve kaygılarının önüne geçemediği düşünceleriyle içten içe kendini eriten bir ‘ben’…


    Kitabın anlaşılırlığı için büyük çaba sarf etmiş olan Ahmet Cemal’in adını anmamak olmaz. Çevirisiyle kütüphaneme kazandırdığım tüm kitaplar tek kelimeyle kusursuzdu. İyi bir çevirinin, cümle bütünlüğünü koruyabilmek, anlaşılmazı anlaşılır kılabilmek ve hatasız olabilmenin “iyi bir okuyucu” olmaktan geçtiğine dair tercih edilmesi gereken en iyi örneklerden biri Ahmet Cemal, kuşkusuz.


    İkinci Dünya Harbi’ne tanık olup, savaşın bıraktığı izleri tüm ayrıntısıyla duyumsayan, çırpınışlarını, tutkularını, esaretini, topluma olan nefretini, aşka olan küskünlüğünü, içindeki hezeyanlarını çarpıcı bir şekilde dışavurumunu, karşılaştığı tüm anormalliği ‘anormal’ olarak kağıda döken bir yazarla, bazen sıkılarak, bazen hayret ederek tanışmış oldum…

    “İnsanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.” (sf. 8)


    Bachmann’ın ifade ettiği ‘yıkım ve cinayetler’ günlük yaşamın ta kendisinde artık. Sadece adının gerçek anlam taşıdığı sözde barış ve sonrası, insanın kendisini devamlı içerisinde bulmakla karşı kaşıya olduğu manevi savaşın, cephelerde değil, insanın davranışlarında gizli olduğu; savaşın artık silahla değil, sözlerle yapıldığı hakkındaki çıkarımsı fikirlerin günümüzde hiç olmadığı kadar yaşanmakta olduğunu gördükçe bu isyana sonuna kadar hak veriyorum... Bu, bazen bir ‘ben’in, bazen de sevginin cinayeti... Ne de olsa her şey, insanın iç dünyasının alanlarında olup bitmekte...


    İlişkide başarısız kadın profili şöyle tanımlanır: “Erkeklerin doğal yıkımı, kendi hastalıklarından kaynaklanan sürekli kendini yenilemeleri, engellenmesi olanaksız bir yıkım; kadınlar sürekli bu değişime ayak uydurmak zorundadır, çünkü kişi hep birini düşünmek zorunda kalırsa, o zaman gerçek anlamda mutsuz olur.” (sf. 246) ‘Faşizm, iki insan arasındaki ilişkidir’ tezi de bu teslimiyetin ve birinin boyunduruğu altına girmenin en somut isyanı niteliğinde… İlgisizlik ve yalnızlık içinde olan ‘ben’, yaşamın anlamı edindiği kişi uğruna, kendi ben’i üzerinde işlediği ufak tefek cinayetlere sessiz kalır.


    Uzun yolculuklu ve bir o kadar yorucu kitapları bitirdiğimde, kitaptan ne anladığımı, neleri es geçtiğimi kendime sorarım. Kelimelere dökemediğim ama zihnimde cevabını şekillendirdiğim bir kitap hakkında, ki bu kitap hiçbir anlam ifade etmese dahi, bir arayış maksadıyla okumaya yeltenmem, bu tür anlayış zaten okuyanın nezdinde kitabı sınırlı hale getirecektir.


    Malina, kendi içinde bölünmüşlüğün sınırsızlığını yaşayan bir 'ben'liğin öyküsü. Belki biraz Bachmann'ın yaşamı, bazen de içine düşmekten kendini kurtaramayan insanların, yani bizim hikayemiz...
  • Bakire kadınlar istiyorsunuz değil mi?
    Bakire kadınlar istiyorsunuz çünkü cinsel performansınızda ki başarısızlığın kıyaslanmasını istemiyorsunuz.
    Edilgen ve tecrübesiz kadınlardan eş istiyorsunuz, çünkü hizmetinizi yaparken sözünüz geçsin istiyorsunuz.
    Her kadın bedenine hakkınız var gibi bakıyorsunuz, sahip olduğunuz kadınlara da başka erkekler aynı şekilde bakacak diye kadınlara hayatı zehir ediyorsunuz.
    Ben sana güveniyorum da çevreye güvenmiyorum diyenleriniz az değildir..Aşağılık kompleksinin adı oluverir kıskançlık, kıskançlığı sevgi yapan geri zekalılık..
    Özgür düşünen, güçlü, kişilikli kadınlardan korkuyorsunuz, çünkü ne kadar aciz olduğunuzla yüzleşmekten kaçıyorsunuz..
    Bir erkek her haltı yediğinde görmezden geliyorsunuz,
    ama bir kadın ''bedenim benimdir sana ne dese'', adını çıkartmaktan hiç gocunmuyorsunuz..
    Ahlakı kişilikte kaybettiniz, kadının apış arasında arıyorsunuz..
    Namusunuzu kadın kazandırır, nasıl bir erkek olduğunuz kadına göre ölçülür.
    Utanmanız ancak Karınız namussuzluk yaparsa olur.
    Ödünüz kopar o yüzden tam bir tahakkümcüdür ruhunuz..
    Faşizm sizden başlıyor, zihniyetsizliğinizden farkedin.
    faşizm
    Sahi yaa siz bazi insanlar kalanlar, hala insan olamayanlar,
    cinsel organından yukarı çıkamayan kafalar,
    siz bu dünya da niye varsınız?
    Hayvanlıkla övünen tek canlı olmak,
    nasıl bir hakarettir kendinize farkında mısınız?