• 2019 favori listem
    1. George Orwell /Hayvan Çiftliği
    2. Grigory Petrov / Beyaz Zambaklar Ülkesinde
    3. Goetho / Genç Werter'in Acıları
    4. Stefan Zweig /Korku
    5. Michel Ende /Momo
    6. Paulo Coelho /Veronika ölmek istiyor
    7. William Shakespeare /Hamlet
    8. Dostoyevski /İnsancıklar
    9. Tolstoy / İnsan Ne ile yaşar
    10. Montaingne /Denemeler
    11. Lale Sarhan / Kış masalı
    12. Fatma Erdek /Emanet
    13. Ayşegül çicekoğlu /Bırakma Ellerimi
    14. Pınar Gencal / Aşk - ı Gurur
    15. Livaneli / kardeşimin hikayesi
    16. Sabahattin Ali /Kürk mantolu Madonna
    17. Ahmet Ümit /Aşkımız Eski Bir Roman
    18. Samipaşazade Sezai / küçük şeyler
    19. Ahmet Mithat Efendi /Felatun Bey ile Rakım Efendi
    20. Jennifer Mcmahon / Söylemeceğine söz ver
  • 80 syf.
    ·4 günde·8/10
    Herkese merhaba arkadaşlar. Bugün sizlere Özdemir Asaf'ın en bilindik şiiri olan "Lavinia" şiirinin adı ile basılmış, en sevilen şiirlerinin derlendiği bu kitabın incelemesini yapmaya çalışacağım. Kitabı her yönüyle anlatmayı ve incelemeyi detaylı bir şekilde yapmayı düşünüyorum. Öncelikle Özdemir Asaf'tan bahsedeyim. Başlıyorum.

    <Özdemir Asaf Kimdir?>

    Cumhuriyet döneminin en ünlü şairlerinden olan Özdemir Asaf,11 Haziran 1923 yılında Ankara’da doğmuştur. Şairin asıl adı Halit Özdemir Arun’dur. Önce Galatasaray Lisesinde okuyan şair Kabataş Erkek Lisesi’ni 1942 yılında bitirmiştir.Hukuk Fakültesi, İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsünü İstanbul Üniversitende okumuştur. Ancak bu bölümleri yarıda bırakmıştır. ‘Zaman ve Tanin’ gazetelerinde çevirmenlik yapmıştır. Çeşitli dergilerde yazılar yayımlamıştır. Şiir, öykü ve deneme yazan Özdemir Asaf 28 Ocak 1981 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.

    Garip ve İkinci Yeni’yi karıştıran bir şiir anlayışı olan Özdemir Asaf ,daha sonraları ikisinden de ayrı soyut bir şiire yönelmiştir. Kapalı ve sözcük oyunlarına dayalı şiirler yazmıştır. Çevre, eşya, insan ve anılar üzerine bilmeceyi andıran soyut düşünceleri şiirlerinde işlemiştir. Özdemir Asaf’ın şiirlerinde hayattan düşünce ve felsefeye, felsefeden de eşyaya ve hayata geçiş söz konusudur. Şiirlerini dönemine göre ayrı bir dil ve söyleyiş tarzıyla oluşturmuştur.Şiirlerinde genel olarak dörtlük ve ikilik dize satırlarını kullanmıştır. Dize sayısını çoğu zaman en aza indiren Özdemir Asaf imajsız, anlamsız ve zaman zaman ironik söyleyişe önem vermiştir. Şiirlerinin temelini sen-ben ikilemi oluşturur.Çevresindeki olayları ve yaşadıklarını soyutlaştırmış ve düşünce planına aksettirmiştir. Bireysel olarak yazdığı şiirlerini yeri geldiğinde kendiyle, toplumla ve çevreyle çatışma biçiminde aktarmıştır.

    Kaynak:Kidega.com

    <Lavinia Nedir?>

    "Lavinia,ölüm çiçeği demektir. Bir diğer anlamı da 'hayalimdeki muhteşem sevgili'dir" diyor, Özdemir Asaf.

    <Lavinia Kimdir?>

    Rivayete göre; bir gün Özdemir Asaf bir toplantıda şiir okurken aşık olduğu kız da salondadır ve şiirin okunması esnasında salondan ayrılır. Özdemir Asaf bu duruma hayli içlenir ve asla duygularını aşikar etmez. Uğruna şiir yazılan bu kadın Mevhibe Meziyet Beyat'tır. Peki kimdir bu unutulmaz şiire ilham veren kadın. Gelin birlikte tanıyalım;2 Mayıs 1925’te İstanbul’da doğmuş hepimizin "Lavinia" diye tanıdığı Mevhibe Beyat. Eski bir valinin kızı olan Beyat, Güzel Sanatlar Akademisini bitirdikten sonra resim öğretmenliği ve stilistlik yapmış. O kadar güzel bir kadınmış ki bu sebepten bir çok erkeğin kalbini yakmış. Mevhibe Hanım'ın Lavinia şiirinin kendisine yazıldığından hiçbir zaman haberi olmamış.

    Kaynak:Milliyet.com

    Feridün Düzağaç doksanların orta zamanlarında "Lavinia" şiirini "Tını" isimli rock grubu ile şarkı haline getirip seslendirmiştir. Şiirin bu kadar tanınmasındaki bir diğer etken de bu seslendirmedir. Merak edenler olabilir diye linkini bırakıyorum.
    https://www.youtube.com/watch?v=E5E77TGhuhY

    Kitap,Özdemir Asaf'ın bastırdığı orijinal bir eser olmayıp,Yapı Kredi Yayınları tarafından en güzel Özdemir Asaf şiirlerinin derlendiği bir şiir kitabıdır. 78 sayfalık,ince ama yoğun ve etkileyici şiirler içeren harika bir kitaptır. Özdemir Asaf'ın harika kelime oyunu yeteneği ,üst düzey zekası şiirlerine yansımıştır. Okuyucuyu sıkmayan diliyle şiirler yazan Özdemir Asaf, tüm samimiyeti ile ruhunuzu etkileyecektir.

    Ayrıca birine bir şiir kitabı almak istiyorsanız kesinlikle önceliğiniz olabilecek bir kitaptır Lavinia. Şiir seven, sevmeyen herkesin içinde burukluk yaratacak bir kitaptır. Bence başucu kitabı olarak da kullanılabilecek bir kitap hatta. Rastgele bir sayfa açıp bir şiir okuduğunuzda ,bu hangi sayfa ,hangi şiir olursa olsun ruhunuza tesir edecektir. Her yönüyle çok güzel bir şiir kitabı olduğunu düşünüyorum,favori şiir kitabım hatta. Bütün şiir severlere öneriyorum,hatta şiir sevmeyenlere de öneriyorum. Tabuları yıkacak derecede güzel bir şiir kitabı...

    Buraya Lavinia'yı eklemeden olmaz.

    <Lavinia>

    Sana gitme demeyeceğim.
    Üşüyorsun ceketimi al.
    Günün en güzel saatleri bunlar.
    Yanımda kal.

    Sana gitme demeyeceğim.
    Gene de sen bilirsin.
    Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
    İncinirsin.

    Sana gitme demeyeceğim,
    Ama gitme, Lavinia.
    Adını gizleyeceğim
    Sen de bilme, Lavinia.


    İncelememi okuyan herkese çok teşekkür ederim.
  • 99 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Konuşurken daldan dala atlayan, bu sırada bizi nefes nefese bırakan, sayfaların derinliklerine saklanmış gizlerin açığa çıkartılmasını bekleyen, bunları her okuyuşta azar azar gösteren, bazı eleştirmenlerin yorumlanmasını zor bulduğu, her şeye rağmen yazarın parlak zekasını yazısından hiç eksik etmediği bir kitap.

    ‘’İnsanlar sizin düşüncelerinize, içtenliğinize, acılarınızın önemine, siz öldükten sonra inanırlar ancak. Siz yaşadıkça, durumunuz kuşkuludur...’’

    Öncelikle, hikâyeye bir çerçeve çizmek gerekirse, diyebiliriz ki, bir adamın yaşadıkları ve yaşadıkları üzerine düşündükleri, kitabın sayfalarında yazıya aktarılmıştır. Biraz derine inersek, birisinin yaşadıkları, o kişinin hayatından parçalardır veya kısaca hayatıdır. Yaşanılanların yani hayatın üzerine düşünme ise bir nevi yüzleşmedir. Bu kitap aslında bir yüzleşmenin hikâyesidir. Fakat, hikâyedeki kimsenin yüzleşmesi onunla sınırlı kalmayacak, bu yüzleşme kitaptan taşacaktır.

    ‘’Bizden daha iyi kişilere daha az iç döktüğümüz çok doğrudur. Daha doğrusu onların topluluklarından kaçarız. Çokluk bize benzeyenlerle, bizim güçsüzlüklerimizi paylaşanlara dökeriz içimizi. Demek ne düzeltilmek ne de yola getirilmek dileğimiz var. İlkin gücümüzün yetmediğinden yargılanmamız gerekir. Yalnızca acımakla yüreklendirilmek isteriz. Kısacası artık suçsuz olmak isteriz, ama bunun için parmağımızı bile kımıldatmak gelmez içimizden.’’

    Albert Camus, kendisinin öyle bir iddiası olmamasına rağmen, 20.yy romancıları arasında en ‘’felsefi’’ olanı olarak görülmüştür. Camus yazdığı farklı türlerde(roman, kısa hikâye, oyun) eserleri ile edebiyat ve felsefe arasında bir bağlantı kurma arayışında olmuştur. Sadece felsefe de değil, siyaset, psikoloji, teoloji gibi alanlara da el atmıştır eserlerinde.

    Varoluşçuluğun babası ve Camus’un yakın arkadaşı Sartre’nin favori kitabıdır, Düşüş. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir:’’Camus bu kitaba kendini katmış. Kattıktan sonra da tamamen gizlenmiş.’’

    Eserin protagonisti(başkahramanı) ile Camus’u özdeşleştirme yaygın olsa da röportajlarda ve kitabın bir versiyonunun arka kapağındaki açıklamada bunun böyle olmadığını dile getirmiştir.(Sartre ile bozulan dostluğundan sonra yazılmış olduğu için otobiyografik tarzda yazıldığı ve itiraf amacı taşıdığı öne sürüldü Sartre ve arkadaşları tarafından.) Objektif olarak gözlemlendiğinde ise farklılıkların yanında bazı benzerlikler de göze çarpmaktadır. Şüpheyle dolu özgüven, kadınlarla olan ilişkiler, pişmanlıklar, orta-yaş krizi vs.

    Kitabın ortaya çıkması Camus’un hayatının zor günlerine denk geliyor. Düşüş yayınlandığında, Olivier Todd onu şöyle tasvir ediyordu: ‘’fiziksel ve psikolojik olarak çökmüş’’. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki politik görüşünden dolayı Sartre ile bozulan arkadaşlığı onda pişmanlığa yol açtı. Ayrıca evliliği de o sıralarda hiç yolunda gitmiyordu. Bunların üstüne bazı hastalıkları da eklemeyi unutmayın. İşte Düşüş’ü meydana getiren koşullar bunlardır.

    Todd’a göre, Camus her biri birer roman, oyun ve deneme içerecek şekilde döngüler(setler) halinde yazmayı planlıyordu. ‘’Absürd’’(Uyumsuz veya saçma diye geçer Türkçe çevirilerde) döngüsünde, Yabancı romanı, Caligula oyunu ve Sisifos Söyleni denemesi bulunuyorken ‘’İsyan’’ adlı döngüde ise Veba romanı, birkaç oyun ve Başkaldıran İnsan denemesi mevcut idi. Trafik kazasıyla gelen ansızın ölümüyle bitiremediği romanı İlk Adam ise ‘’mutlu’’ bir döngünün bir parçası olacaktı. Düşüş’e geldiğimizde ise, bu kitap herhangi bir döngüye ait değil, daha çok bir rastlantı sonucu idi. Hikâyenin uzunluğunun bir kısa romana ulaşması -bahsettiğimiz rahatsızlıklar ve entelektüel izolasyona rağmen- Camus’un işini hızlandırdı. Hanna’nın söylediğine göre, Düşüş’ün Camus’u yansıtmasının yanında Sartre ve 1950’lerin Fransız aydınlarının bir portresiydi. Tuğrul İnal ise Düşüş'ü, diğer iki romanın (Yabancı ve Veba) bir sonucu olarak betimler.

    Kitabın karmaşıklığı, içeriğine ek olarak biçiminin belirlenmesinde de problemler yaratmış. Düşüş’ü roman olarak tanımlamakta isteksizlik gözlenirken bazıları novella veya yarı-otobiyografik itiraf ya da felsefe çalışması olarak tanımlamayı tercih etmiş.

    “Madem ki hem sevmeye hem de sevilmeye ihtiyacım vardı, ben de oturdum aşık olduğumu sandım.”

    O kadar konuştuk ama daha ana karakterin adını bile ağzımıza almadık. Söyleyelim o zaman: Jean-Baptiste Clamence. Bu arkadaşımız, Mexico City’deki Amsterdam barında, isimsiz muhatabıyla yaklaşık 5 gün boyunca konuşuyor. (Neredeyse)Hiç konuşmamasına rağmen Clamence’nin yanında hazır ve nazır vaziyette. Genel olarak hayattaki başarılarından, ‘’düşüşlerinden’’, bazı felsefi konulardan(varlık f., etik, politik f., estetik) söz açıyor. Şunu da hatırlatalım, konuşmalardan anlıyoruz ki kendisi Paris’te çalışan bir avukat. Konuşması dikkatli bakılmazsa bir sarhoşunkini andırır. Fakat mantıksal bir düzen mevcuttur cümlelerinde, oluşturduğu katmanlar tek tek açılırken seçilen her konu Clamence ile sessiz dostunu birbirine yaklaştırır. O ‘’sessiz dostun’’ neredeyse hiç konuşmamasından da kurulması istenen benzerlik ilişkisi hemen açığa çıkar. Onun sessiz dostu okuyucudur. Biraz daha cesur düşünürsek de Clamence ile yer değiştirebiliriz.

    Hartsock’a göre, Düşüş tek kişinin diyaloğudur. Sadece Clamence konuşmacıdır fakat o tek yanlı algılanamaz. O hem doğrunun hem de yanlışın peygamberidir.*

    Kitabın mesajlarından biri de yargıç-tövbekâr ilişkisidir. Hatırlarsanız Clamence yargıçlık görevini bırakmıştı. Yargıçlar ne yapar? Kim suçludur, kim değildir karar verir. Ama bu yargı düzeninde sadece bir/birtakım kişi/ler suçludur, geri kalanlar suçsuzdur, masumdur. Metnin en altındaki alıntıda da görebileceğiniz gibi, bu durum Clamence için kabul edilemezdir. Çünkü herkes suçludur.

    Tuğrul İnal'ında belirttiği gibi, anlatı iki ayrı boyutta gerçekleşir. Birincisi, anlatıcı-kahramanın, Paris'te bir genç kızın kendisini köprüden atarak intiharına şahit olmadan önceki durumudur. Bu günler, kahramanın daha çok hazla, eğlenceyle, başarıyla dolu 'mutlu' günleridir. İkinci dönem ise, bu intihar olayından sonraki günleri kapsar. Bunlar daha çok, vicdan azabının kahramanımızı her gün içten içe kemirerek yok ettiği, huzursuz, kuşkularla dolu 'mutsuz' günlerdir (bkz. İnal, 1980: 84).

    Yazarın, kahramanına özellikle Jean-Baptiste ismini vermesi boşuna değildir. Kuşku yok ki, birçok eleştirmeninde mutabık olduğu şekilde, Jean-Baptiste, Eski Ahit'te bahsi geçen, İsa'nın gelişini, kurtuluşu, tanrı lütfunu (bağışlanmayı) müjdeleyen son peygamber Jean Le Baptiste'e (Clamans in deserto) gönderme yapıyor. Ayrıca, kahramanın soyadı Clamence'ın, Fransızca’daki 'clamer' (haykırmak) fiilinden gelmesi de yazarın uğraşını biraz daha aydınlığa çıkarıyor.

    (Camus’un) Düşüş'ten önce Çağımızın Bir Kahramanı (Un Heros de Notre Temps) adını vermeyi düşünmüş olması da kayda değerdir.

    İlk bakışta, bir aziz, şehit ve peygamber görüntüsü veren kahraman, gerçekte ise bir Anti-Jean Le Baptiste olarak karşımıza çıkar. Pasif davranışıyla genç kızın ölümü karşısında bir şey yapmayan, hiçbir çaba göstermeyen kahraman bu yönüyle insanlığa ihanet ettiği için bir 'hain' olarak görür kendisini. Zaten bu yüzdendir ki eserde sık sık Dante'den ve onun cehenneminden bahseder, kendisini hainlerin bulunduğu bu cehennemin dokuzuncu bölümünde görür.

    Anlatıda olay Amsterdam'da geçmesine rağmen, şehir yaşamı ve insanları hakkında yeterince bilgi vermez Camus. Söz konusu olan daha çok Paris ve kahramanın bu şehirde yaşadığı olaylardır. Birçok eleştirmence Camus'un bu yönü eleştirilmiştir. Aynı şekilde Yabancı'da olaylar Cezayir'de geçmesine rağmen söz konusu olan daha çok Fransızlar ve bu şehirdeki yaşam biçimleridir. Bu konuda Ali Osman Gündoğan şunları söylemektedir: "Camus, Cezayir'in tabiatına tutkun olduğu kadar yerli insanına da o derece kayıtsızdır. Mesela, Yabancı adlı romanda, roman kahramanları hep Avrupalıdır. Sadece iki Arap söz konusu edilmekte ama onların adından bile bahsedilmemektedir" (Gündoğan, 1995: 20). Edward Said'de Kültür ve Emperyalizm adlı yapıtında Camus'un duruşunu eleştirerek şöyle demektedir: "Camus (...)Fransızların önceliğini onaylayıp pekiştirirken, yüzyılı aşkın bir süredir Cezayirli Müslümanlara karşı yürütülen hükümranlık seferberliğini ne tartışmakta, ne de aykırı bir duygu belirtmektedir" (Said, 1998: 277-8).

    Kitap okumalarına geçmeden önce, Camus’u bir felsefeci olarak da ele alıp felsefesini bu kitapta ortaya çıkartmalıyız. Neyi anlatmaya çalışıyordu peki?

    Camus’a göre, Sisifos’un Söyleni’nde geçen ‘’Absürd Gerekçelendirme’’si şöyleydi: Dünya anlamsızdır ve bu söylenebilecek tek şeydir. Rasyonel olmayanla(dünyada yaşananlar) karşılaşma ve bunun sonucunda oluşan sorulara kesin cevaplar alma isteği absürdü oluşturur. Ölüm (bu absürt dünyada) tek gerçektir, yaşamak için mutlak amaçlar öne sürülemez. İnsanoğlunun tüm girişimleri, kurulmuş değerleri vs. birer ‘’absürtte gezintidir’’. Camus’un Yabancı’sında Meursault hücresinde idamını beklerken, Veba’sındaki doktorların bir çocuğun ölümünü izlerken ve Düşüş’ünde kimseye ait olmayan (evrene ait olan) kahkahayı duyarken absürde tanıklık ederiz.*

    Düşüş’ün çok keyifli bir okumasına denk geldim. Altında Shoshana Felman imzası olan bu okuma, Camus’un Düşüş ve Veba adlı romanlarını 2.Dünya Savaşı sonrası bir travma olarak görüyor.

    İzninizle, Veba’dan bahis açma cüretini gösteriyorum:

    Oran kentini saran veba salgını dolayısıyla şehre giriş-çıkışlar kapatılır, salgın gittikçe şiddetini arttırır. Doktorlar ve kentten bazı kişilerin odağa alındığı bir düzlemde, kentin ve insanların geçirdiği değişimi rahatlıkla gözlemleriz.

    +Veba’da geçen ‘’tarih sahnesindeki yüz milyon ceset, bir duman bulutundan fazlası değildir’’ cümlesi ile Nazi krematoryumlarında dumana dönüşen cesetler arasında bir bağlantı kurulabilir. 2.Dünya Savaşı ile özdeşleştirilmesinin bir başka önemli sebebi de kimliği belirsiz ölümlerin radyoda ilan edilen istatistiklere dönüşmesidir.

    +Şehrin kapılarının kapatılması, karantinaya alınması da toplama kamplarına ne kadar benziyor değil mi? Ya da vebayla mücadele eden gönüllülerin, Nazizim’in karşısındaki direniş hareketlerine benzemesi.

    +Camus’un bu direniş hareketlerinin birinde (Fransa Direnişi) bulunması, Fransız yeraltı gazetesinin editörü olması da tezimizi güçlendirir herhalde.

    Hem Düşüş’te hem de Veba’da ortak bir tema bulunmaktadır: Tanık olma. Fakat bu tanık olma kavramı, kitaplarda farklı şekillerde işlenmiştir. Düşüş’te bu tanık olma mevcuttur fakat kayda geçirilmeye, bilinir yapmaya çalışılmamıştır. Köprüdeki o sahneyi hatırlayın: Kadın atlar, karakterimiz arkasını bile dönmez ve kimseye de haber vermez. Diğer romanda ise tam tersi bir durum mevcuttur: Her şey kayıt altına alınır, istatistikler oluşturulur, yasaklar uygulanır, radyolar bilgilendirme yapar...

    Daha da ileri gitmeden şu tartışmaya değinmek farklı bir bakış açısı katacaktır:

    Varoluşçuluk. Anlamını yitiren dünyada anlamsızlığı kabullenerek yaşamak, anlamsızlığa rağmen yaşamak.

    Varoluşçuluğun en önemli isimleri olan Camus ve Sartre’nin ayrı düştüğü konuların açıklanması gerekir herhalde.

    Aralarındaki bu tartışma temel olarak tarihe olan bakış açılarıyla ilgilidir. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki dogmatik Marksizm ve Sovyetler’deki çalışma kampları hakkındaki eleştirileriyle fitil ateşlenmiştir. Diğer tarafta, Sartre, Stalinizm’in politik ve felsefi bir savunucusu idi. Sartre’nin totaliter tarih anlayışı, Camus’un eleştirilerinde kendine yer bulacaktır.

    Camus eleştirilerini dile getirirken şöyle diyordu o keskin kalemiyle: ‘’Tarih haricinde başka hiçbir şeye inanmayanlar, teröre doğru yol alırlar.’’ Daha sonra şunu ekliyor: ‘’Tarihe inanmayanlar ise terörü onaylamış olurlar.’’

    Bu cümleleri biraz açmak gerekirse, anladığım kadarıyla, ilk cümlesinde totaliter tarih anlayışı kast ediliyor. Tarih haricindeki olguları bir kenara bırakıp tarih tek araç olarak kaldığında (devletin elinde) terörün meydana gelmesi kaçınılmaz olur. Devletin elinde bulunan bu tekil güç, şekil değiştirir ve sadece ismi tarih kalır. İkincisinde ise gerçek tarih yapanların görüşlerine inanmayanlar (totaliter tarih anlayışı kast ediliyor) gerçeklerden uzaklaşır ve bunun dolaylı sonucu olarak da terör kabul edilir devlet nezdinde. (Farklı önerilere açığım, pek emin olamadım.)

    Bu yalnızca tartışmanın başlangıcı. Daha sonrasında o dönemin solcu ve varoluşçu entelektüellerinin Sartre’nin etrafında toplanıp Camus’a tavır alması, birbirlerini tarihten anlamamakla suçlamaları... Sartre’ye göre Camus, ‘’tarihe cehennemden bakarken’’, Camus’a göre de Sartre sessiz kalıyor. Anlayacağınız, Camus’un enteleküel izole ortamı bu dönemde oluşuyor.

    Sartre’nin bu sessizliğini de Düşüş’teki o önemli sahnede, kadının atlaması ve adamımızın tepkisinde, görüyoruz. Tanık olma fakat ayrıca tepkisiz kalma. Benzer olarak, Sartre, Stalin’e, onun baskısına ve zulmüne tanık olduğu halde sessiz kalıyor.

    Ayrıca bu sahne, savaş-sonrası okuması göz önüne alındığında, müttefik devletlerin, Nazi katliamları ve işkenceleri karşısındaki sessizliğine benzetilebilir. 1941’den beri bu durumdan haberdar olan devletler, 1945’te tam anlamıyla durumu idrak edebilmişlerdi. 1945’e kadar Polanya yeraltı örgütlerinden gelen istihbaratlar abartma olarak değerlendiriliyordu.

    Köprüden atlayan kadını sorulduğunda, Clamence şöyle yanıt verir: ‘’O kadın mı? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Öbür gün ve ondan sonraki günler gazeteleri okumadım.’’

    Felman’ın incelemesini kendisinden bir alıntıyla bitirelim:
    ‘’Deprem yalnız canları almaz, binaları ve eşyaları yok etmez; deprem, depremi ölçen aletleri de yok eder.’’ François Lyotard

    ‘’Örneğin şu ihtiyar Avrupamız, herhalde dikkat etmişsinizdir, en sonunda bir yoluna girdi. Artık o saflık çağlarındaki gibi ‘Ben böyle düşünüyorum, sizin karşı olduğunuz noktalar neler?’ diye sormuyoruz. Açık görüşlü olduk. Karşılıklı konuşmanın yerini bildiriye verdik. ‘Gerçek budur diyoruz. Her zaman tartışabiliriz üstünde, ama bu bizi ilgilendirmez.’ ’’

    Karşılaştırmalı edebiyat denilen bi’ nane var, acayip zevk veriyor. Tahsin Yücel’in Vatandaş’ı ile Düşüş’te bi’ bakalım neymiş bu.

    Tahsin Yücel, kendisinin de belirttiği gibi, Fransız yazarlardan oldukça etkilenmiştir. İsim vermek gerekirse, Balzac, Flaubert, Proust, Gide, Malraux, Giraudoux... Fakat olabildiğince (bilinçli) öykünmekten kaçınmıştır, dediğine göre.

    Ona göre, edebiyat birnevi günah çıkarmadır, eleştiridir. Vatandaş ile Düşüş’ü aynı potaya koymamızı sağlayacak olan da bu kavramlardır.

    Vatandaş’taki ana karakter, Şahan Baş, umuma açık yerdeki tuvaletlerin kapılarına yazılar yazmaktadır. Takma adıyla icra ettiği bu yazılar, toplumsal eleştiriler içermektedir. Vatandaş’ın hiddeti zalim karşısında susanadır, korkak aydınlaradır. Hikâye, Düşüş’e benzer şekilde, birisine anlatılmasından(itiraf edilmesinden) teşekkül ediyor. Düşüş’te de olduğu gibi, birkaç günden oluşuyor.

    ‘’Bense övünmek gibi olmasın, somutu ve teki söylemek isterim, yinelemek ve yinelenmek için değil, yinelemelere son vermek için yazarım her zaman, yapıtlarımda insanlar kendilerini bulsunlar diye değil, kendilerine gelsinler diye yazarım, anlıyor musun?"(Vatandaş, Tahsin Yücel)

    Brian Fitch’in Düşüş üzerine şu kısa tespiti de epey benzerlik gösterir yukarıdakiyle: ’’Roman okurun huzurunu kaçırmak hatta rahatsız etmek için tasarlanmıştır.’’

    Vatandaş’a (takma adı) göre, ‘’Her yazım bir başkaldırma olarak ortaya çıkar’’. Fakat tuvalet kapılarına yazılanların etkisizliğinin fark edilmesi de ‘absürd’ün bir yansımasıdır.

    Selim İleri kitap hakkında şöyle bir tespitte bulunuyor: ‘’Gülmecenin eşiğine dek getirip bırakıyor okuru Tahsin Yücel. Ama düşündüren, yürek burkan bir gülmecenin, kara gülmecenin eşiğine."

    ‘’Pezevenklerle hırsızlar, her zaman, her yerde hüküm giyseydiler dürüst kişilerin tümü kendilerini her zaman suçsuz sanarlardı sevgili bayım, unutmayın.’’

    Camus’un Dostoyevski ile olan bağlantısıdan da bir paragrafta bahsetmek faydalı olacaktır. Düşüş ile Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı arasındaki benzerlikler oldukça göze çarpar. Tabi ki de bu bir tesadüf değildir. Camus’un yazınında Dostoyevski başat roldedir. Denemelerini yazdığı Sisifos Söyleni’nde Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inden ve Ecinniler’inden bahsetmiştir. Ayrıca, Karamazov Kardeşler’de tanrı hakkında (kendisine göre) radikal fikirler belirten Dostoyevski ile Clamence karakterinin düşünceleri de aynı düzlemde yer alır.

    “Örneğin doğum günümün unutulmasından hiç yakındığım olmamıştır; bu konudaki ağırbaşlılığıma küçük bir hayranlıkla şaşarlardı bile. Oysa tüm bunların nedeni daha da ağır başlıydı: kendi kendime acınmak için unutulmak istiyordum.”

    Ve yazı sona erer. Yalnız tek bir mesele kalırdı konuşulmayan, belki de en önemlisi. Bu düşüş neyin/kimin düşüşüydü?

    Not: Tırnak içinde belirtilen ve tek paragrafta verilen alıntılar kitaptandır.

    *[“Camus’ ‘The Fall’: Dialogue of One”, Mildred Hartsock]

    Kaynakça
    -“Bridging Literary and Philosophical Genres:Judgement, reflection and education in Camus’ The Fall’’, Peter Roberts
    -“Crisis of Witnessing: Albert Camus' Postwar Writings”, Shoshana Felman
    -“Albert Camus’un ‘Düşüş’ ve Tahsin Yücel’in ‘Vatandaş’ Anlatıları Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma”, Ahmet Göğercin
  • 592 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    #kitapyorumu
    #Aşkolsun 2

    Geç gelen bir yorum

    Çok eğlenerek, tadını çıkararak, bolca gülerek yine bir Nehir Erdem kitabını bitirdim.

    Lalin ve Buğranın didişmeleri
    Lal ve Jamir’in tutkulu aşkları
    Beliz ve Önder’in mücadeleleri

    3 aşk, 3 heyecan, 3 hikayeye şahit oldum.

    HARİKAYDI.

    Benim favori çiftim tabiki de Beliz ve Önder’de. ( Birde minik bir Gurur vardı ki hiç sormayın bir çocuk bu kadar mı bilmiş bu kadar mı tatlı olur dedirtti.)

    ️ Jamir’in romantikliğine ise diyecek söz bulamıyorum. Lal’e “Siyah Meleğim” diye seslendiği her anda bittim.

    Lalin ve Buğra’nın maceraları, birbirleriyle olan atışmaları ve muhteşem evlenme sahneleri bu kitabın olmazsa olmazıydı.

    Bayıldım. İyiki okuduğum dediğim kitaplar arasında yerini aldı. Nehir Erdem kalemini coşturmuş yine. Dostlukları ve aile bağları bir bütün olarak destek olmaları çok güzeldi.

    Tavsiyemdir.
    Okuyun okutturun
  • 572 syf.
    ·10/10
    Müptela oldum aşka seninle
    Kayboldum gözlerinde
    Uçurumsun sen bu bedende
    Her şeyi bırakıp bir köşeye
    Yanmaya hazırım ben
    Seninle ateşlerde
    Tutsak
    Bu gönül sana tutsak
    Yasak
    Başkası sana yasak

    Evet, bu 574 sayfalık seri sonuna ramak kala kitabının incelemesine bir Mahsun Kırmızıgül –favori sanatçılarımdan biridir- sözleriyle girmek istedim. Çünkü gerçekten müziği dinlerken Q, bunları Tess’e söylüyormuş gibi düşünüp gülmekten ölüyorum.

    Üçüncü kitaba başlamadan önce uyarı olarak –psikolojik sorunlara neden olabilir!- uyarısı olsaydı keşke. Gerçi olsa da önemi yok, öyle yazdığı için inadına okurdum yine…

    Bu kitabın kaderini seriyi okuyanlar bilir. O kader beni durdurmadı, aynı zamanda seriyi gerçekten sevenleri de durdurmadı. Durdurmamalı. ‘İngilizce bilmiyorum, çeviri gelmiyorsa okumam’ demeyerek, 2 ay boyunca öle, dirile okuyarak bitirdim kitabı.

    Biliyorsunuz, ikinci kitapta Tess ‘Yüzüne bakmasam da, başımı çevirsem de, seni her gördüğümde, inan ki, senden başka hiç kimse yok içimde.’ Kafasındaydı. Sonlara doğru kendine geldiğini hissetsek de, Twisted Together’da Tess’in içine kapanık halleri devam ediyor.

    Yine biliyorsunuz ki, ikinci kitapta Q ‘Beni gündüz sarhoş, geceler uykusuz, vuruyor, öldürüyorsun.’ Modundaydı. Bütün kitap boyunca bu böyleydi. ‘İster at beni aklının ta dibine, bilirsin işlemişim ben içine, sen içime.’ Modundan kurtulamamıştık.

    Kitabın sonunda nihayet birbirlerine kavuştular gibi görünebilir ama öyle değildi.

    Bunu 574 sayfadan anlayabiliyorsunuz.

    Q’da Tess’te yaşarken ölüydü. İkinci kitap favori kitaplardan biriydi.

    Ama ama ve ama üçüncü kitap her olayın, her karmaşanın, her acının panzehiriydi.

    İkinci kitabın sonunda Q bir anda ‘evlenmeye gidiyoruz’ dediği için. Ve öyle bittiği için çok üzülmemize gerek kalmıyor, kitap; Q’nun Voliere adını verdiği adasına giden yolculukla başlıyor. Gerilim, üzüntü, Q’nun Tess’in aklından geçenleri bilmek için kahrolası her şeyi yapmak istemesiyle geçiyor bütün yolculuk.


    Ha. Bu arada. Q. Bir. Mektup. Yazmış. Eheh. Mektup. Yazmış. Tess’e. Hislerini. Kağıda. Geçirmiş. Q. Benim. Best. Dark. Hero’m.


    Yani Q’daki gözle görülebilen o değişim. Yürek yakıcı. Öldürücü. Beni öldürdü. Dediğim gibi ben ölüp, dirildim, ölüp, dirildim.


    Tess, hala yaşadığı şeyler atlatabilmiş değil. Ona rağmen, evlenmeyi kabul ediyor. Q’ya en azından bunu verebileceğini düşünüyor. Ve kafayı yiyerek, Fuckwit Cliffingstone malını düğünde görmek istediğini söylüyor. Eheheheh Q, brax demediği için ben de demeyi reddediyorum. Onun adı Fuckwit.

    Neyse işte, Q’da orada deliriyor. Alıntı olarak yazmıştım o kısmı zaten. Bu olaydan sonra Q, evlenme planlarını erteliyor. Önce Tess’e geri kavuşmayı planlıyor.

    Iııı- nasıl anlatsam.. Çok berbat şeyler oluyor şöyle neredeyse iki yüz sayfa. Kafayı yiyecek gibi olduğum sahneler geldi geçti. Zaten şu ‘mum’ olayı, otel odasında olanlar falan bana ‘kesin Tess gitti, Q önce onu öldürecek, sonra da kendini vuracak. Tess geri gelmez. Yok.’ Dedirtti. Gözyaşı akıttım.

    Sağol, Pepper. Asla, ne yazacağını tahmin edemiyorum.

    Tess’i kaçırmayan bi’ Q kalmıştı.
    Arkdşlr.
    Spoi olacak belki ama..
    Q’da artık nişanlısı olan Tess’i kaçırıyor.
    Ehehh.
    Hayır.
    Şaka değil.
    Çok –kafa-patlatıcı- bir olaydı.
    Orada da bir kere ölmüş olabilirim.

    Ya siz Tess’in nasıl geri geldiğini merak ettiniz mi?
    Ben okurken bile meraktan çatlıyordum.
    Q.
    Ah, Q ah.
    İşini biliyor.
    Adam, best.
    Şimdi burada numara yapmaya gerek yok.
    Tess geri geliyor.
    Ama nasıl geliyor?

    Ya Efsane ötesi bir sahneydi o. Özellikle de orada Tess’in kaçıp gidişi. Giderken Franco’nun Tess’i tutması. Q’nun gelip Franco’nun Tess’i kollarında tutuşunu görüşü. Orada sırıtmaktan öl-düm.

    Bu kitabı okumayan Q’nun kıskançlıklarını kaçırmış oluyor, çok büyük kayıp. Böyle harika sahneleri okuyamamak bana çok koyardı.

    Allah’ım gerçekten harikaydı. Franco ve Tess kendi aralarında konuşurken gelip ‘akşam yemeğine de çıkaracak mısın?’ diye diklenen bir Q var.

    Ya aslında bunu okumak için tek bir neden yeterli.
    Bu kitapta Q var.

    Q, Tess’i kaçırdı demiştim. Ondan önce, Suzette’yi arayıp düğünü organize etmesini söylüyor. O sahne de mükemmeldi. Gerçekten harika sahneler vardı ya. Şimdi düşününce, bayağı gülmüşüm.

    Efsane olaylar oluyor yani 574 sayfa ne yazmış demeyin. Seri sonu kitabı bu, kaçırılmayan bir Q kalmıştı…. Öhöm öhöm. Neyse. O kadar da derine girmeyeyim.

    Şimdi bakıyorum da, ya kitapta olan her şeyi buraya dökeceğim. Ya da geçiştireceğim, çünkü bir sürü olay oldu. Ben en iyisi her şeyi dökeyim. Baştan başlayayım. Çok baştan değil.

    Q, Tess’i geri kazanmaya çalışırken. Bu işe başlamadan önce Tess’e uyuşturucu bir hap veriyor. Tess, Q’yu Deri Ceket sanıyor. Ay o banyoda neler olduğunu yazamayacağım. Tess, tamamen kendini kaybetmişti çünkü. Hiçbir şey olmadı aslında ama duygusal olarak, ben Q olsaydım Tess’in söylediklerine dayanamazdım. Gerçi Q’da dayanamadı ama neyse.

    En sonunda Tess, kendine geldiğinde -ehehe buraları geçeyim.

    Tess, ne zaman evleneceklerini sormaya başlıyor. Q, yakında olacağını söylüyor. Tabii Tess’in Suzette’in düğünü hazırladığından haberi yok.

    Bu arada, unutulmuş gibi duran ama kıyıda köşede saklanan bir konu daha var. Q için geliyorlar. Q, her şeyi riske atmıştı, adamları yakıp, kesmişti. Herkes, köleleri serbest bırakan biri olduğunu biliyor artık. Q, için geliyorlar yani. Q, bekliyor. Ölebilirim, diye düşünüyor hatta.

    *Tess’in nişan yüzüğünde izleyici cihaz olduğunu söylemiş miydim?*


    İkinci kitabın başında Q, Tess’i gerçek bir randevuya çıkartacaktı ama Tess kaçırılmıştı. Randevu yalan olmuştu ve bir daha da çıkma şansları olmamıştı. Bu kitapta, en sonunda o randevuya çıktılar.
    Ayy, evet.
    Çıktılar.
    Çok mutluyum.
    Hatta doğruluk ve cesaretlik oynadılar.

    Bu sefer de randevudan sonra olanlar oldu. Her şeyin ortasına adamlar odaya girdi. Q’yu vurdular. Kapılar parmak iziyle açılıyor ve Franco’da işbirliği yapmıyor diye Franco’nun başparmağını kestiler. Bu sefer Tess’i değil. Yaralı Q’yu kaçırdılar.

    Q’nun üstünde verici vardı. Adam zaten onun için geleceklerini biliyordu. Hazırlıklıydı, planları vardı falan. Tess’in bunlardan haberi yok. Q’yu aldılar götürdüler. Kafayı yemek üzere. Bir de üstüne polisler yollarını kesti, yukarda bir şeyler oldu. Aşağıdaki bazı vatandaşlar camın önünde bir şey olduğunu görmüşler falan filan diye zırvalamaya başladı. (camın önünde neler olduğu gizle ehehe)

    Ondan sonra verici söndü. Vericinin sönmesi, Q’nun ölümüne işaret. Telefonda Frederick bunu söylediğinde Tess’de ölüyor. Sonra Franco, Q’nun Tess’e yazdığı veda mektubunu getiriyor. Yani anlayacağınız Tess, kafayı iyice yiyor. Çıldırıyor. Ben hiç heyecanlı değilim. Q, ölemez biliyorum.

    Q’yu öldüremeyeceklerini biliyorum ama tecavüz edebilecekleri ihtimali hiç aklıma gelmiyor.
    Evt.
    Maalesef.
    Öyle bi’şey oluyor.
    Kendimi kesecektim o sahnede.
    Şerefsiz Lynx, Q’ya tecavüz ettiriyor.
    Ay, çok kötü duruyor biliyorum.
    Gerçekten de öyle.
    Q, ya o seçeneğe izin verecek ya da ölecek.
    Ölmeyi tercih ediyor.
    E adam da Q’yu öldürüyor.
    Ehehe.

    Tess gelip Q’yu bulduğunda, Q baş aşağı asılı. Sopayla her yerine vurmuş şerefsiz. Her yeri morluklarla dolu. Bunlardan önce de yüzüne bir havlu koyup, hortum tuttu p*ç. Öldürecekti aşkımı. Neyse ki Best Hero Tess yetişti. Lynx’in canını aldı. Q’yu kurtardı. İşte görüyorsunuz. Muhteşem bir çift. Mercer çifti. Tess Olivia and Quincy Mercer.

    Zaten Q’yu kurtardılar. Ertesi gün düğün var. Her şey aceleye geldi ama Q ertelemeyi reddetti. Artık yeter. Tess, benim olacak dedi ve noktayı koydu. O yorgun haliyle Sheyseller (umarım yanlış yazmamışımdır) adalarına geldiler, Suzette diyor ki aynı odada kalamazsınız
    ahahayayha ya orada Q’nun aklından geçen şeyi asla unutamayacağım.
    ‘Seni şu palmiye ağacının dibine gömmeden yolumdan çekil Suzette’ gibi bir şeydi.
    Harikaydı.
    O akşam Q, söz dinlemedi tabii ki. Kim derdi ki, Q gelip Tess’e sarılacak ve öyle uyuyacaklar..
    Ah ah, nerde o eski günler. İlk kitap gözümde tütüyor.

    Düğün tam bir rezaletti. Ay ben hiç sevmedim ya. Q’yu düğününde simsiyah jilet gibi bir takım elbise içinde hayal eden ben beyaz takım elbiseyle kafayı yedim. Beyaz takım elbise ne Suzette ya… Sinirlerim bozuldu. Allahtan Tess’in gelinliği normaldi. Beyazdı.

    Rezaletlerin sonu yok, düğüne Fuckwit gelmiş. Nişanlısıyla. Suzette, çağırmış.
    Dediğim gibi rezaletlerin sonu yok. Tess’in gelinliğini çıkardılar, altında korseyle, çoraplarla kaldı. Siyah. Serçe işlemeli.
    Q’nun beyaz takım elbisesini yırttılar. Üst kısmı çıplak kaldı siyah, serçe işlemeli bir ceket giydirdiler. Altında da siyah pantolon vardı. Tess mal gibi bildiğin iç çamaşırıyla kaldı düğününde. Of çok sinirim bozuldu ya orada. Bilmiyorum, ben geleneksel bir şeyler bekliyordum. Bu karanlıklarının düğüne vurmasını beklemiyordum. Ondandır belki de.

    Neyse en azından düğünü atlattık.

    5 ay sonrası bölümüyle bitti kitap. Q’nun şirketi yükselişte

    –aaaa, şimdi aklıma geldi. Q, evlenmeden önce bütün mirasını Tess’in üstüne yaptı.-

    Tess, Feathers of Hope adlı bir organizasyonun yüzü. Kaçırılmış kızları bulup, onlara yardımcı olan kuruluş gibi bir şey. Q, her şeyin öncüsü oldu yani. Fransa başbakanıyla birlikteler, bir konferanstalar. Sonra bir bakıyorlar ki başbakan Q’nun iyileştirip yolladığı bütün kadınları buraya çağırmış. İçlerinde Sarışın Melek var. İkinci kitapta Tess’le yan yana yatırılan, o şerefsizin tecavüz ettiği kız. Tess’in işkence etmeye zorlandığı kız.

    Kitabın; başı, sonu, ortasındaki her şey, içindeki her şey. Biliyorsunuz, mükemmeldi. Bu seriyi ne kadar sevdiğimi anlatamam istesem de. Pepper’ı nasıl seviyorum, anlatamam zaten. Burada olup bu kitaba yorum yazmamın sorumlusu sadece o.

    Q’ya ve Tess’e olan sevgimi de anlatamam. Daha seriyi bitirmedim. 3,5 beni bekliyor. Novella okumadan seriyi bitirmiş sayamam kendimi.

    Monsters in The Dark ve Indebted Series bittikten sonra Dollars serisi var. Dollars serisinde Jethro ve Q’yu tekrar görme şansına sahip oluyoruz. İşte bu yüzden Pepper! Sonuna kadar!