• Bizim için faydalı olanla zararlı olanı birbirinden tefrik etmede büyüklerimiz bize yardımcı oluyorlar. Geçenlerde , bizim için zararlı bir kitap olan "Antikomünist Mücadele" gözlerimizin önünde imha edildi.
    Gerçi "antikomünist", komünizme karşı demekmiş. Fakat nihayet o da bir çeşit komünizm... Komünizmin her çeşidinin zararlı olduğunu büyüklerimiz daha önce defaatle tekrarlamışlardı. Bu bakımdan kitabın yırtılarak yakılmaya gönderilişini ibretle seyrettim.
  • Avrupa’nın günümüzdeki siyasi ve kültürel oluşumunu en çok etkileyen ülkelerden birisi olan Almanya’nın tarihini yüzeysel olarak anlatan Almanya tarihi denilince akla ilk gelen İngiliz akademisyen Mary Fulbrook tarafından yazılmış kitap. Öncelikle kendisinin de belirttiği gibi Almanya tarihini ayrıntısıyla öğrenmek isteyenlerin ya da bu konuda araştırma yapacak olanların başvurabileceği türden bir kitap değil. Fakat benim gibi, Almanya devletinin ve Avrupa’nın günümüzdeki ayırt edici özelliklerinin tarihsel kökenlerini öğrenmek isteyen okuyucular için faydalı bir kitap. Tarih boyunca yalnızca önemli olaylara odaklanılmış olmasıyla birlikte bu önemli olaylar neden sonuç ilişkisi içerisinde geçmişteki ilgili olaylarla bağlantılar kurularak açıklanmış. Kitapla ilgili tek olumsuz izlenimim kitabın dili. Bunda her ne kadar en büyük etken kitabın orjinal dilinin ağır olmasıysa da farklı hukuki kavramlarının Türk hukukundaki karşılıklarından farklı kelimelerle ifade edildiğini fark ettim. Fakat çeviri dışında genel olarak beğendiğim bir kitaptı.
  • Gabriel Garcia Marquez ismi reklam edilerek yazılan Bir Kayıp Denizci ; bir denizcinin, geminin batmasıyla denizde geçirdiği ölüm kalım savaşını anlatmaktadır.

    Yazar isminden dolayı bekli okunurluğu olabilir ama beni tatmin etmeyen bir yazım dili ve devamlılığı vardı. Kurgu da çok daha başka şeyler beklerdim açıkçası. Olağan şekilde her şey usturuplu bir şekilde sonlandı. Ne heyecan yaşadım ne de başka bir durum.

    Hikâye edilen konu gerçekten güzel lakin kurgunun ve betimlemenin yoksunluğu kişi de bunaltılara neden oluyor. “Pi’nin Yaşamını” izleyen biri olarak oradaki kurgunun daha harika olduğunu ama hikâyenin neredeyse çok yakın olduğunu anlamamak güç değil.

    Özellikle açlık, zaman kavramının yitip gitmesi ya da gitmemesi hangisi daha önemli bilemiyorum. Bir beklenti içerisindeki insan her iki dakikada bir saatine bakar ve kendisine upuzun gelen zaman aslında çok kısa gerçeği ile karşılaşır. Bu durum zaman kavramını yitirmenin mi daha hoş yoksa an an zamanı takip etmenin mi daha faydalı olduğunun bilgisini vermez. Kişi her iki şekilde de kendine zulüm eder. Romanda bu kısım çok güzel bir şekilde işlenmiş ve okuyucuya çok güzel aktarılmıştır.

    Ayrıca yedi gün aç ve susuz kalmış bir insanın martıyı ya da tavuğu ayırt edebileceğini pek sanmıyorum. Ki birçok sefer çiğ et ile beslenen kişilerin yaşam hikâyelerine rastladık. Açlıkla sınanmak çok başka bir durum olsa gerek. Açlığı telkin etmek için en güzel çare bence de kişinin kendini doyurabilmesinin elinden alınmasıdır. Bunu da #31659130 alıntı da yazarın “Yiyecek bulma umudu kalmazsa açlık dayanılır hale gelir.” demesiyle daha iyi anlıyoruz.

    Sözün özü; kitap zaman var ise okunulabilir ve tavsiye edilebilir. Lakin aman aman okunacakta bir eser değildir. En başta dediğim gibi, yazar isminin şaşaası hikâyeyi okunulası kılıyor. Keza hikaye edenin Gabriel Garcia Marquez değil de bir başkası olduğunu düşünsek muhtemelen ilk baskı da sonu gelirdi.

    Sevgi ile kalın…
  • Memê Alan Destanı, Kürt Padişahı Mem ile Kürt Miri Ezdi’nin kız kardeşi Zîn arasında geçen aşkın, dramın, ihanetin, kahramanlığın kaleme alındığı tarihi bir kitaptır. Dengbêjlerin klamlarından derlenerek kaleme alınan bu efsanevi kitap Kürt edebiyatının eşsiz manzumelerinden biridir.
    1942 yılında Fransız Yazar Roger Lescot tarafından derlenen Memê Alan destanı, denilebilir ki bir Kürt klasiğidir. Memê Alan, Mem û Zîn’den hatırlayacağımız Mem’dir. Ancak Ahmedî  Xanî ile Loger Lescot ‘un kaleme alış şekillerinde farklılık vardır. Lescot 20 tane Dengbêjden derleme yapmıştır, Xanî ise bilindik hikâyeye kendi şairsel hünerini katmıştır.
    Lescot’a göre Mem ile Zîn, periler aracılığı ile birbirini görür ve birbirine âşık olur. Ahmedî  Xanî ise Mem ile Zîn’i, bir newroz alanında buluşturur ve birbirlerine aşık eder.
    Her halkın bir edebiyatı olduğu gibi Kürt Halkı’nın da bir edebiyatı var ve içine girdikçe, inceledikçe büyüleyen bir edebiyat ile karşılaşırsınız. Memê Alan kitabı, Kürt edebiyatının birçok özelliğini içinde besleyen aşk, kahramanlık, savaş, tarih, edebiyat ve sosyal yaşamın destansı bir şekilde anlatımıdır.
    Kürt edebiyatında Dengbêjlik geleneğinden gelen, sözlü bir edebiyat vardır. Dengbêjler çoğu zaman enstrümansız, bazen def eşliğinde hafızalarında biriktirdikleri tarihi olayları, efsaneleri, kahramanlık ve aşk olaylarını ağıtlaştırarak ve kendilerince bir makam vererek dile getirirler.  Günümüzde de yaşayan bu canlı tarih, birçok şair ve yazara kaynak olmaktadır.
    Mem û Zîn 1692 yılında Ahmedî  Xanî tarafından kaleme alınır. Yüzyıllardır dilden dile aktarılarak gelen, Cizre’de (Cîzîra Botan) yaşadığına inanılan iki genç arasında geçen bir aşk hikâyesidir. Aşk örgüsünün yanı sıra yiğitlik, ihanet, sosyal yaşantı, dini ve kültürel değerler büyük bir incelikle işlenmiştir.
    Memê Alan Destanında aşk örgüsü hem erkek, hem de kız cephesinden o kadar ince, keyifli zekice ve geniş kelime dağarcığıyla kaleme alınmış ki, hissedilenler ve düşünülenler karşısında vurulmuşa dönüyor;  hatta kendinizce yaşamış olduğunuz aşklarınızı bir daha irdeleme gereği duyarsınız.
    Bu kitap Kürt edebiyatı için gerçekten çok faydalı olmuştur. Herkesin okuması gereken kitaplardandır .
  • Merhaba Arkadaşlar,
    Tarihler 15 Temmuz’u, saatler 14:00’ü (belki birazcık gecikmiş olabiliriz :)), termometreler ise 35 dereceyi gösterirken 12. Buluşmamızı gerçekleştirecek olmanın sevinciyle yine bir aradaydık. Bu arada bu buluşmayla birlikte 1.yılımızı doldurmuş olduğumuzdan bir tebriğinizi alırız. :)

    Evet ne diyorduk, İzmir’in yakıcı güneşine ve yüksek nemine rağmen Azize Cafe’de etkinliğimizi gerçekleştirecekken, mekânı kapalı bulmak gibi ufak bir talihsizlik yaşadık ama yıldık mı? Tabii ki hayır! Hemen iş bitirici moderatörümüz Mehmet sayesinde civardaki Deniz Cafe’de organize olduk ve her geçen gün büyüyen 1K İzmir ailemize yeni katılan arkadaşlarla bir tanışma faslı gerçekleştirerek etkinliğimize başladık.
    Varoluşsal aknelerimiz var demiştik ya hani sizlere, karısının etkisiyle burnunun yamuk olduğunu fark edip tüm hayatını, benliğini, kimliğini sorgulamaya başlayan Moscarda eşliğinde aknelerimizin bir kısmına temas etme fırsatını yakaladık. ‘İnsan bir midir, hiç midir yoksa binlerce midir?’ sorusu zihinlerimizde dolaşırken her birimiz kendi benliğimizi sorguladık. Benliğimiz nelerden etkileniyordu? Özgür bir irademiz var mıydı? Sahip olduğumuz sadece bir kişilik mi vardı? Kendimizle ne kadar barışık olabiliyorduk? Sorular, sorular… Her ne kadar benliğimizi, kişiliğimizi kendimizce bir kalıp içine oturtmuş olsak da, başka birinin gözüyle kendimize bakınca durumun hiç de bu kadar basit olmadığına kanaat getirdik. Pirandello’ya göre her birimiz özümüzde kimliksizdik ve bu kimliksizlik durumu da bizleri herhangi biri, hiç kimse ya da yeryüzündeki yüz binlerce kişiden biri kılabilirdi. Bu düşünceler içinde sohbetimize devam ederken ‘Bir ben vardır bende, benden içeri’ diyerek konuyu Yunus Emre’ye bağladık. :)

    Hâl böyleyken dostlar, aramızda futbol merakı olan arkadaşlar olması hasebiyle (ki o esnada Fransa-Hırvatistan maçı cereyan etmekteydi) kimi arkadaşlar kendini maça kaptırmış bir halde hop oturup hop kalkarken :), kimisi de bir araya gelişimize ayrı bir anlam katan birbirinden çeşitli sohbetler etti.

    Aramıza yeni katılan arkadaşlarla tanışmanın memnuniyeti bir yana; aramızda olamayan, boşlukları hissedilen değerli arkadaşlarımız ve iki ufaklığımız vardı fakat her şeye rağmen her geçen gün artan nitelikli çoğunluğumuzla güzel ve faydalı bir etkinlik oldu. Çektiğimiz fotoğraflarda koltuklarımız dolu gözükse de, herkes için bir sandalyemiz mevcut, bekleniyorsunuz! :)

    Bir dahaki buluşmamız 11 Ağustos Cumartesi günü saat 14:00’de gerçekleşecek. Mekânımız henüz belirsiz ama bir sonraki eserimiz belli: Georgi Gospodinov -Hüznün Fiziği

    Katılımcılar;

    Ayşe*
    Celal Uslu
    Ulaş
    İbrahim (Panço)
    Hüseyin T.
    Barbaros
    Oğuzhan Yücel
    bhmflzf ( Mehmet )
    Ülkünur ÜNAL
    Özge Sanlı
    Şeyma Öztürk
    ve Betüş :)
    Tomris ve arkadaşı :)
    Sevdalım Hayat ve teyzesi :)
    ve Ankara grubundan Muhammed Ali KURT ve abisi :)

    Ve son olarak etkinlik fotoğraflarımız, bu ay ki etkinlik iletimizi hazırlayan Şeyma Öztürk 'e çok teşekkür ederiz :)

    http://hizliresim.com/7Dqn7v
    http://hizliresim.com/X60196
    http://hizliresim.com/AzLMnX

    Katılanlara teşekkür ediyoruz ve bir sonraki buluşmaya hepinizi bekliyoruz, kitabınızı da alın gelin. Görüşmek üzere! :)
  • 70'li yıllarda Türk toplumunun bekarete bakış açısının yansıtılmaya çalışıldığı, kalemin gereksiz yere kullanıldığı bir eser. Orhan Pamuk realist ve bol sıfatlı cümleleriyle daha işe yarar bir konuyu ele alıp böyle upuzun bir kitap yazsaydı edebiyatseverler için estetik hazzın yanında fayda ve kültür de verebilirdi. Zira kitap toplum normlarına karşı bir eleştiri niteliğinde olsa da hikaye aşk zırvalığına ve gereksiz aldatma olaylarına hortuma kapılan koca bir otobüs misali daldığı için verilmek istenen "tabuları olan bir toplumda bekaret algısı insanların hayatlarını tıpkı para hırsı gibi yönetip onları intihara bile sürükleyebilir. Faydalı bir yaşamı büyük ölçüde engelleyebilir." fikri hikayenin yanında fazla sönük kalmış. 600 sayfaya da sığdırılamaması ve kendinden 12 yaş küçük birine hallenen esas oğlanın sondaki gereksiz çabaları da yazarı gözümden düşürdü tabii ki. Bu arada Orhan Pamuk'un ortaya koyduğu tek yapıcı fikir 'müze' fikri olmuş burada. Mutlaka ziyaret edeceğim.
  • Bu kitaba inceleme yazan ilk kişi olmaktan dolayı çok mutluyum, açıkçası aynı zamanda da şaşırdım. Komşu olmamıza rağmen İran edebiyatına uzak kalışımızın etkisi tabiki çok büyük; ancak yine de İran'ı tanımak amacıyla kitap seçerken kolayca karşılaşabileceğiniz bir eser 'Dayıcan Napolyon'.

    Ana karakter, yani hikayenin anlatıcısı olan çocuğun dayısı Dayıcan Napolyon, bir manga asker ile Ingilizlere karşı savaşmış ve kendi hayatı ile Napolyon arasında paralellik kuran küçük rütbeli emekli bir askerdir. İran'da soylu sınıfa mensup ailesi içerisindeki yaşça yüksek konumu onu sözü dinlenen, otoriter bir konuma getirmiş, bununla birlikte bazı aile bireylerince pohpohlanarak büyük bir kahraman olduğuna da inandırılmıştır. Dayıcan, eczacı olan eniştesini aşağı tabakadan biri olduğu için her fırsatta aşağılar ve bu durum aile içerisinde çetin bir savaşın başlamasına sebep olur. Neyse ki Dayıcan'ın kızına aşık olan anlatıcımızın yanında amcası Esedullah Mirza vardır.

    Dayıcan'ın hizmetçisi Meskasım'ın, İngilizlere karşı kahramanlık anılarına dahil olması, Dayıcan'ın İngilizlerin kendisine yönelik operasyon düzenleyiceğine ilişkin her bölümde artan paranoyası gibi bir çok kısımda inanın çok güldüm; bu nedenle herşeyden önce çok güleceğinizi garanti ediyorum.Toplumsal eleştirinin en etkili yollarından biri olan mizahi anlatı yönü çok kuvvetli olan 'Dayıcan Napolyon'; İran halkının yaşayış biçimini, aile içerindeki ve sınıf tabakaları arasındaki ilişkileri görebilmek adına faydalı bir eser.