• Pek beklentim olmadan başladığım bu kitabın konusunu dahi bilmediğimi söyleyerek yorumuma geçiyorum.

    Konusu uzayla alakalıymış. O yüzden ilk etapta biraz çekindim. Ama sonra önyargımı kırıp okumaya devam ettim. Ve zaten kitap gerçek anlamda aktı gitti.

    Kitap tam bir çekişme içeriyor. Rekabet var. Kim kimi yenecek, neler olacak diye okurken kitap bitiveriyor zaten. Akıcılığına diyecek tek kelimem yok. Kitap çok sadece bir anlatımla su gibi akıyor.

    Kurgusunu da çok beğendim. Zaten işin içinde NASA olduğunda otomatik olarak gözümde birkaç sıfır önde başlıyor. Kitabın ilerleyişi de güzeldi. İşi farklı boyutlara taşıması da ikinci kitabı okuma kararı vermeme sebep oldu.

    Kitabın yorumunu bilerek sonraya bıraktım. Çünkü sindirdikten sonra hala beğenir miyim diye düşündüm. Ve evet hala beğeniyorum.

    Karakterler çok güzeldi. Kendi hallerindelerdi. Hepsinin bir hedefi vardı. Nedenleri vardı. Yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşirken çok doğallardı. Cass, Hanna, Mitsuko, Emilio, Anton, Boris, Luka... İsim olarak hafızamda kalmayacak olsalar bile yaptıklarıyla kesinlikle aklımda kalacaklarına eminim.

    Cass, ana karakterimize fazla ısınamadım aslında. Beni pek kendisine çekemedi. Ama Luka gerçekten ilginç bir karakterdi. Çözülmesi zor bir denklem gibi. Konusu sarmasaydı bile sırf onun nedenlerini öğrenmek için bile okumaya devam edebilirdim.

    Biraz duygu eksikti açıkçası. Aşk kısmını yazar gösterdi ama vermedi. Sinyali aldım ama ikinci kitapta o sinyalin yanlış olduğunu öğrenmekten de biraz korkuyorum. Çünkü yazar aşkı kıyıda joker kartı olarak tutacak gibime geliyor. Hani sanki tam konu sıkıcı bir hal aldığında ortaya atacakmış gibi. Öyle hissettim. Umarım öyle olmaz. Eğer istediğimi yapmış olsaydı tam puan verebilirdim. Üzgünüm Heather, eğer ikinci kitaba o gösterdiğini yapmazsan sana sıfır bile verebilirim. Çok ciddiyim.

    Kitap güzeldi. Benim gibi hiçbir şey okumak istemediğiniz zamanlardaysanız şans verebilirsiniz. Genç kurgu ama uzay temalı olduğu için genel olarak herkese önerebilirim.
  • Aşk saçma bir şey. Hep öyle olmuştur zaten; daima da öyle olacaktır. Gerçi, tek var olan şey; ama saçma. Kuşlardan gayri hiçbir mahlûka göre değil; kuşlara göre. Çünkü kuşlar, yaşamak için, insanlar gibi birtakım aşağılık işlerle uğraşmaya mahkûm edilmemişler. Elbise giyen, dünyada oturan, çalışması, para kazanması gereken, havayla, suyla yaşayamayan mahlûklar için aşk, fazla güzel bir şey. Konuşan hayvanlar için bu biraz fazla.
  • Yalancılık meslek dalı olarak ilan edilmeli, çünkü artık çok fazla ustası var...
  • "Ey aşk!
    Bu nasıl bir sır?
    İçine giren tufan oluyor.
    Bu nasıl bir hırka?
    Kim giyse aşk sarhoşu olup çıkıyor.
    Aşkın çilesini küçümsediğiniz an içinizdeki cehennem büyür.
    Aşkın çilesiymiş aşka dayanak olan.
    Yeter ki yan!
    Dumanın bulut olur.
    Yeter ki yak!
    Ummanlar kazan olur.
    Nerede ateş, orada su!
    Nerede su, orada ateş!
    Ne tuhaf kimya!"
    Kimya, Mevlânâ'nın ciğerparesi.
    Kardeşi dediği Alâeddin'in göz bebeği.
    O ise Şems'e maşuk..

    Şems'in Konya'ya geri dönmesine sevinen Mevlânâ, onu bir daha kaybetmemek adına kızıyla evlendirir. Bu durum garip karşılanır çünkü Kimya ile Şems arasında büyük bir yaş farkı vardır. Konya halkı yine söylenmeye, huzursuzluk yaratmaya başlar. Fakat gönül yaşları eş olan bu iki kişi öyle bir bağ kurar ki aralarında; bir bakış, bir kelam ile çözülür tüm sorunlar.

    Kimya ister ki Şems'i, ona babasıyla yaşadığı halvet hâllerini anlatsın ve hiç susmasın. Kalbine, ruhuna bir şifa olarak hisseder onun sohbetini. Bir gece bu dileğini yerine getirir Şems ve der ki: " içinden dünya kaygısını, cehennem korkusunu, cennet ümidini sil at. Allah'ın muhabbetine aç gönlünü..." Kimya yaşadığı bu tecrübeyle bir kere daha hayran olur, bir kere daha aşkı harlanır.

    "Sende bulduklarım değil, sensiz kaybettiklerimdir önemli olan. Yoksa yaş dediğin nedir ki? Bu dünyada benden fazla yaşaman, bizim evliliğimize mi engel oluşturacak? Eğer ki korkun ecelse, benim senden uzun yaşayacağımı kim düşünmüş?" diyen Kimya, sırtında çıkan bir çıban sonucu hayatını kaybeder. Sırf Mevlânâ'yı mutlu etmek için, kabul ettikleri bu evlilik yolunda, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek ruh olarak çıkmayı başaran iki aşık...

    Dünyanın anlamakta direndiği Tebrizli Şems'i anlamış, yaşamış maşuk... Kimya...
  • Ömer Hayyam hakkında çok fazla bilgi olmadığı ve el yazmalarının bir çoğunu yaktığı için Rubailerin tamamının ona ait olmadığını düşünüyorum.Çünkü bir tarafta tam bir müslüman alimi gibi konuşurken beri tarafta ise neredeyse dine hakaret edecek derecede konuşması pek mantıklı gelmiyor.Ben hüsnü zan ederek kendisinin iyi bir müslüman alimi olduğunu düşünüyorum.Buraya da kendisine ait olduğunu düşündüğüm bir dörtlüğü bırakıyorum.İyi okumalar

    ''Şu dünyada üç beş günlük ömrün var ,
    Nedir bu dükkanlar ,bu konaklar ?
    Ev mi dayanır , bu sel yatağına ?
    Bu rüzgarlı yerde mum mu yanar ?''
  • - - - - -

    Lady Godot: Doğum yeri ve tarihi kayıtlarda bulunamadı. Kitap koklayıcısı olarak geçimini sağladı. Kitabın okunmaya değer olup olmadığını koklayarak öğrenecek kadar burnu gelişmişti ve böylece insanları zaman kaybından kurtarıyordu. Bir gün bir etkinlik sayesinde eline bir kitap aldı, kokladı kokladı... Daha önce kokladığı hiçbir kitaba benzemiyordu.Hiçbir cümlesini anlamadan geçmemek için yanına hacıları hocaları filozofları sanatçıları memurları ve piyango biletçisini aldı. İçi kitaptaki cümlelerle doldu taştı ve sonunda hücrelerinde yer kalmadı patladı. Cenazesini kaldıranlar yanından hiç ayırmadığı kitabı koydular mezarına mezar taşı diye. Gelen geçenler ruhuna fatiha okudular kitabın ve yazarın. Mezarda kimin yattığı ise asla bilinemedi.

    - - - - -

    Oğuz Atay: iki kelime, onlarca anlam; yüzlerce bilgi, duygu ve düşünce...


    Tek bir anlama gelseydi, tek bir duygu uyandırsaydı ya da tek bir düşünceyi barındırsaydı belki anlaşılırdı Sevgili Oğuz Atay.

    Tutunamayan: Atay, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'da kullandığı "tutamak" tabirinden esinlenmiş ve geliştirmiş, daha sonra kitabı yazdığında Atılgan'a "ilgilerinize" diyerek göndermiş ve geri dönüş alamamış. Sebep neydi neden ufacık da olsa bir şey söylemedi Yusuf Atılgan bilemiyoruz tabiki ama kendisini de çok sevmeme rağmen gerçekten kızdım, üzüldüm. Sen bile anlamadıysan ya da cevap vermediysen Oğuz Atay nasıl anlaşılabildiğini düşünsün dedim içimden.

    Kitabın içeriğiyle ilgili pek fazla bir şey söylemeyeceğim çünkü okuyana ve okuduğu zamana göre farklılık göstereceğini düşünüyorum.

    Yazıldığı tarihlerde anlaşılamamasının hatta bazı yayınevlerince "ruh hastası" yakıştırması yapılmasının sebebi, zamanının çok çok ötesinde bir yazar olmasıdır. Bilinç akışları, iç monologlar, kronolojik sıra olmaması, "anachronism"ler , kitap içinde kitap oluşu, bazı bölümlerde noktalama işaretlerini hiç kullanmayışı, parodiler vb. o kadar fazla ki postmodernist ögeler...

    Atay'ın kendi cümleleri daha iyi açıklayacak anlatmak istediğimi:

    "İnsan beyninin böyle farklı güçte olması, birinin yazdığını, ötekinin okuyacak kadar bile zekaya sahip olmaması çok üzücü. Kelimeleri herkes biliyor. Yalnız, bu masum kelimeler bir araya gelince, içinden çıkılmaz ağlar örüyorlar." (syf 579)

    Kitaptan herkes almak istediğini aldı; kimi romantik cümleleri aldı, kimi başkaldırışı aldı, kimi dostluğu kimisi aşkı aldı, kimi Turgut'u kimi Selim'i kimi Günseli Selim'i kimisi de Olric'i aldı.

    Hayatım boyunca elimden düşürmeyeceğim bu kitaba can veren(pek çok nefes aldığını zannedenden daha canlı bana göre bu kitap) "kötü yaşarım diye hiç yaşamadım" diyen Canım Oğuz Atay ışıklar içinde uyu.

    Etkinliği düzenleyen Haruni'ye teşekkürlerimle...
  • - Böyle bir şaheser hakkında ne inceleme ne de yorumda bulunmak haddime bile değil ama içimden geçenleri belirtmek istedim..

    Nihat: "Ne istediğini bilsen canın sıkılmaz!" dedi.
    Ömer, yalvarır gibi cevap verdi: "Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım..."
    Nihat güldü: "Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır..

    - İçimizdeki Şeytan'ı nasıl incelemeye başlar ki insan? Yazarın bu kalemi, büyüleyici kelimeleri ve duygular arasında geçişindeki pürüzsüzlüğü karşısında çok fazla kelime var söyleyebileceğim ama resmen hepsi içimde gelgit oluşturuyor. Hangisini seçeceğim konusunda kararsızlıklar yaşıyorum. Sanırım şu ana kadarki en zor incelemem bu olacak.

    - Ömer, Macide, Emine Teyze, Galip Amca, Semiha, Bedri, Nihat ve diğerleri..
    Bu karakterleri yazar kitabın içinden alıp bizim mahallemize yerleştirmemiş bence, her okuduğumuz karakteri özümseyeceğimiz kelimelerle bizim içlerimize yerleştirmiş..
    Her karakterde içimizdeki şeytana ait izlere rastlıyoruz o yüzden aslında her karakter biraz da bizi anlatıyor diyebilirim.

    - Ömer.. Seni ilk tanıdığım andan itibaren içindekilerin çok farklı olduğunu hissetmiştim. Vapurda Nihat'a ''Şu anda ömrümün en ehemmiyetli dakikalarını yaşıyorum.'' dediğin andan ve sonrasından itibaren izah etmeye çalıştığın o duygu yoğunluğundan başlayarak en son sayfaya kadar hep senin yanındaydım. Daha güzel şeyleri nasıl yaşayabilirdin diye merak ediyorum ama bunun imkanı olmadığını ikimiz de bu kitabı okuyan herkeste gayet iyi biliyordu. Seni düşününce aklıma gelen ilk şey Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar kitabındaki ''Hikmet Benol'' karakteri oldu. Hisleriniz, kafanızın içindeki cümleler, hareketlerin.. Hepsi ama hepsi neredeyse onunla benzer. Kesinlikle bir kan bağınız olmalı. O da yoksa can bağınız var ve hislerinizle birbirinize bağlı olduğunuza eminim diyebilirim..

    - Macide.. O kadar saf ve temiz duygular içinde hiç beklemediği anda vuruluyor. Öyle kelime salvoları var ki vurulmazsa ayıp olurdu zaten. Öyle güzel cümlelerin ve duyguların var ki, insanların hayatı yaşadığı duygular kadar güzel olsa diye düşünüyoruz ama olmuyor maalesef. Öyle kırılma noktaları oluyor ki insan kendinden de, ne kadar büyük olursa olsun duygularından da vazgeçebiliyor. Bu sanki kaderin bize kurduğu bir paradoks gibi. Mektubunda anlattıkları eminim hepimizin içine dokunan ve kabullenemediğimiz, hayatımızı esir eden gerçeklerle dolu.

    - Bedri.. Tekrar karşılaşmak istediğim karakter.. Şaşırmadım doğrusu. Yazarın duygularını en belirgin şekilde hissettiğim karakter sendin. Patlamalarında çok şey gizli. Çok şey biriktirmiş ve bunların açığa çıkmasını dört gözle bekledim. Ne kadar berrak bir şekilde anlatıyordun içimize dokunacak şeyleri. En etkileyici şeylerdi belki senin kelimelerin. Az ama öz.

    - Bahsetmek istediğim temel karakterler bunlar, diğerleri hakkında da söylenecek çok şey var ama onları ve kitap hakkındaki düşüncelerimi şimdi genel olarak anlatmak istiyorum.

    - Bu kitabı okumaya başladığımda başta duygusal şeylerin anlatıldığı, aşık genç, mahallenin güzel kızı gibi şeylerden bahsetmeye devam edip sonunun da duygusal bir birleşmeyle ve mutlulukla sonlanacağı izlenimine kapılıyorsunuz. Kapılmayın. Savrulacaksınız çünkü. Duygu denizi sizi içine alıp sağa sola savuracak. Duygular ön planda. Karşılıklı olarak veya sadece akıldan geçen düşsel duygular..Duygusal ve derin psikolojik tahlilleri ile ''Stefan Zweig'' i anımsattı bana yazar. O anın duygusunu harika bir şekilde içimize işletecek kelimeleri seçmek için özenli bir çalışma halinde olması gerekli(diye düşündüm). Söz konusu Sabahattin Ali olunca hiçte şaşılacak bir şey değil ama..

    - Kitabın içinde birden fazla kitap gizli ve hepsini okumuş gibiydim resmen. İnsanın içindeki şeytanın başına ne gibi belalar açabileceği(bütün karakterler açısından), nasıl bizi uçurumların kenarına getirip, itip itmemek konusunda kararsız kalıp hislerimizin bizimle dalga geçtiği, avucuna alıp oynattığı bir kitap oldu. En aydınından en cahiline, en fakirinden en zenginine nasıl içimizdeki insafın da(bizi kötülüğe sürüklediği) kötülüğün de belirli şartlar oluştuğunda açığa çıkabileceğini gördük. Benim kitap hakkındaki görüşüm ''Aslında hepimiz içimizde bir şeytanla yaşıyoruz ve ortaya çıkarmak için uygun anı bekliyoruz...''

    - Fark ettiğim bir şey daha, bu kitapta aslında yazarın hayatının da çok büyük kesitleri var. Yaşadığı dönemdeki kendi sıkıntılarını esere, karakterlerin diliyle anlatmış. Çok ince bir dil kullanarak. Bedri'nin söyledikleri aslında hem okul müdürü hem de o anki yaşadıklarını açıklıyordu bizlere. Müdüre söyleyemediği şeylerin çoğu ve o an içinde tuttukları, sonradan söylediği her şey yazarın kendi sitemiydi aslında. ''Öyle sayfalar okuyorsunuz ki bir cümle gibi geliyor, ve öyle cümleler var ki, sayfalarca yazılsa anlatılamayacak gibi...''

    - Kitabın bana göre en can alıcı cümleleri ve anlatmak istediklerinin özeti..

    ''Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz. "

    - Sabredip okuyanlara teşekkür ederim.

    Bonus: https://i.hizliresim.com/mMqM3Y.jpg

    - Bu kitabı okumama vesile olan arkadaş grubuna çok teşekkür ederim. Onlar öyle güzel insanlar ki, birbirlerini sevmelerine ve sıcaklıklarını hissettirmelerine ne mesafeler ne zaman ne de başka şeyler engel olabiliyor. Hepsi birer karınca gibi resmen. Kendilerinden çok daha fazlasına gücü yeten ve bir araya geldiklerinde koloni oluşturacak kadar güçlü ve birbirine sımsıkı bağlı bir arkadaş grubu. Gülüşündeki samimiyet, duygusal derinlik, kararsızlık ve yaşadıkları zorluklar, birbirlerine umut oluşları ve ellerinin, yüreklerinin kenetlenip birbirini hiç bırakmayışları resmen bana bu dünyada hala güzel şeylerin barındığına ve yeşereceğine dair umut veriyor. Beni de aranıza katıp bu güzel kitabı okumamı sağladığınız için hepinize tek tek teşekkür ederim.