• 144 syf.
    ·1 günde
    "Mehmet Yılmaz" etkinlik aracılığıyla karşıma çıkan pek değerli yazarımız. Kendisini tanımama vesile olan herkese teşekkür ederim. Evet geçte olsa tanıştım kendisiyle, ilk okuduğum kitabı "Yola Düşen Gölgeler" oldu ayrıca kendisinin imzalı kitabını okumak daha da memnun etti beni. Yazarımızın mütevazılığı da çok hoşuma gitti.

    Gel gelelim Yola Düşen Gölgelere; haddim midir bilemiyorum. Duygularımı kelimelere nasıl aktaracağım onu da bilmiyorum ama şunu söyleyeyim şuan kitabın etkisindeyim. Okurken anlatıcının yanında âdeta beraber yolculuk yapıyormuş gibi hissettim. Kitabı okurken çok fazla kendimi bulduğum cümleler oldu not aldığım, altını çizdiğim cümle çok fazlaydı.

    Bir otobüste yolculuk yapanların ne kadar farklı hikayeleri olabilirmiş bunu sorgulattı bana, kitap; hüzün, keder, aşk, savaş mağdurları, haksızlıklar vs. birçok yaşam. Ne gariptir ki bu duyguları hissedebildim tuhaf bir etki içerisindeydim kitabı okurken zaten su gibi aktı elimde.

    Yazar aslında toplumca kanıksadığımız, göz yumduğumuz birçok olayı duru bir şekilde bize yansıtmış. Bu duygular dışında da pek bilgim olmayan olaylar hakkında bilgi sahibi oldum. Bosna ile alakalı hep kulaktan dolma bilgilerim vardı yazar sayesinde bilgilendim ve dikkatimi çekti daha çok araştırdım. Buna da vesile oldunuz.
    Yazar kendisini de yansıttığını hissettim. Bariz olarak Samsunspor kendini belirtiyor. Aynı zamanda kendisinin naif ve duygusal bir kişiliği olduğunu çıkarabildim.

    Ben geç bir saat olduğunu farkındayım ama özellikle kitabın etkisindeyken teşekkür etmek istedim.

    Son olarak vesile olan İnci Hanıma da teşekkürlerimi iletiyorum.Emeğinize sağlık, ilginiz için ve özel olarak imzanız için çok teşekkür ederim benim için özel bir kitap olacak, gözüm gibi bakacağım kitaba, yıllar sonrada hatırlayacağım bana böyle güzel duygular yaşattığınız için çok teşekkür ederim.
  • 268 syf.
    ·3 günde·8/10
    Sırça Köşk, Canım Aliye, Ruhum Filiz, Kürk Mantolu Madonna ve şimdi de İçimizdeki Şeytanı okudum.
    Gerek Ömer ve Macide'nin iç dünyasını, gerekse o dönemin toplumsal yapısı ve ilişkilerin en ince detaylarına kadar kusursuz bir şekilde anlatmış Sabahattin Ali. Burada belirtmeden geçmeyeceğim. Sabahattin Ali'nin analizleri Zweig'a benzetiyorum. Bu kitapta çok daha fazla hissettim.
    Hayatımızda sorunlar, başarısızlıklar olduğu zaman hakikati göremeyip hep başkalarını ya da bir şeyleri suçlarız. Yazarda "içimizdeki şeytanı" suçlamış. Aslı nedir? Kitaptan bir alıntı tam da cevabını vermekte: "İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var."
    Sabahattin Ali'nin o dönem yaşadığı umutsuzluğu, yaşadıklarından dolayı hastalıklı ruh halini Ömer üzerinden bizlere anlatmış. Ömer, iradesizliğinden dolayı ne arkadaşlarından elini ayağını çekebiliyor ne de Macide'ye verdiği sözleri yerine getirebiliyor. Hikaye boyunca da kaybedenler kulubünün iç sıkıntılı üyelerinden biri olmaktan kurtulamıyor. Özünde iyi bir insan olmasına rağmen kendi deyimiyle daha çok yontulması gerekiyor. Ee tabi buna da irade gerekiyor. Ömer'e üzülmedim sadece acıdım. Macide'ye acıdım. Rüzgar nereye esiyorsa oraya savruluyor. Macide, hikayemizdeki çoğu kadın gibi silik, gölgede kalmış, şefkatli ve cefakâr bir kahraman.
    Hikayeye girip çıkan kişilerle; bir yandan toplumun çarpık ahlak anlayışı diğer yandan mahalle baskısını, rüşvet, adam kayırmacılık, sanatın yozlaştığı, siyaset adı altında toplumu birbirine düşürme, fos çıkan kahramanlıklar, kolay yoldan para kazanma gibi toplumsal olayları okuyoruz. Ayrıca yapılan bazı eleştiriler felsefi nitelikte olmuş.
    Bedri'den bahsetmeden olmaz. Bedri içlerinde en mantıklı olan. Ayrıca naif ve hassaz bir karakter.
    Beni en çok etkileyen kısımlar, veznedarın Ömer'e verdiği ders, Macide'nin mektubu (olayların özeti niteliğindeydi) ve kitabın başındaki Selim İleri'nin yazısı.
    Son olarak en yakın zamanda Peyami Safa ve Atsız'ın kitaplarını okuyacağım. Bu kitaptan sonra okumam gerektiğini düşünüyorum.
    Sabahattin Ali'nin okunması gereken kitaplarından.
  • 132 syf.
    ·10 günde·Beğendi·8/10
    Daha önce başarılı olamadığınız bir konuda denemeye devam etmek için bir bebeğin ilk adımlarını atarkenki inadına ihtiyacınız vardır. Daha önce başarılı olduğunuz bir konuda başarısız olduğunuzdaysa bir yaşlının “bu adımı daha önce nasıl attığımı biliyorum.” demesini sağlayan deneyimine…

    Üst üste yaşanan başarısızlıklardan sağ çıkıp tekrar denemenin bana kalırsa tek bir geçerli motivasyonu olabilir: daha önce başarmış olmak. Hem başarıyı hem başarısızlığı pek çok kere deneyimlemiş olmanın, yaşlıların sahip olduğu kaderciliğin altında yatan esas neden olduğunu düşünüyorum. Yaşlılar çok defa, başarısızlığın ardından başarının yine geldiğine şahit oldukları için, yarına gençlerden daha fazla güvenirler.

    Yaşlı balıkçının işi öğrensin diye yanına verdikleri çocukla beraber oynadığı naif bir oyun var. “Yemeğe param yok” değil de, “Daha aç değilim.” demek gibi… Para yokken “Bugün ben ısmarlıyorum.” dendiğinde, “E hadi bu seferlik böyle olsun.” demek gibi… Karşındakinde olmadığını bildiğin zaman onu gücendirmeden ihtiyacını verebilmeyi sağlayan bir oyun bu. Şakalaşmalı, uğraşmalı, “Ben seni bilirim, sen beni bilirsin”li; karşındakine ihtiyacını hissettirmeli, karşındakinin ihtiyacını söyletmeden karşılayıvermeli bir oyun. Birbirini kibarca gözettikleri bu oyunu izlemek insana “ah be!” dedirtse de gülümsetiyor. Kimse ihtiyaç sahibi olmasa keşke ama ihtiyacı olanın bir gözeteni olması kadar da güven verici bir şey yok.
  • Bütün seslerin boğuk geldiği bir andı. Sesi hariç, bütün seslere sağır olmak istedim. O güne kadar hatırımda kalan, ezberlediğim bütün sesleri kökünden söküp, zifiri karanlığa atmak geçti içimden.
    Ellerini yüzüme yaklaştırdı. Susturduğu bütün hisleri şimdi dile gelmişti. Parmakları inceydi, teni kumral, ruhu yorgun, gözleri dolu, saçları küt, ömrü siyah bir kadındı. Saçlarım, yavaşça, parmaklarının arasından akıyordu. Elleri, yüzümü tuttu. Başım avuçlarının arasında küçülürken, vücudunu alacakaranlığın koynuna sakladı. Kalp atışları hızlandı. Başını hafifçe kaldırdı, gözlerime baktı. Gözlerinde ufalanan koskoca bir dünya vardı. Bu bakışı o güne kadar hiçbir kadında gördüğümü hatırlamıyorum.
    Gözlerinin önündeki bulutların arasında parçalı bulutlu bir gökyüzü vardı, bugüne hiçbir insan gözünün görmediğini hissettiriyordu. Gökyüzünü kimseye açmamıştı. Yeryüzünde hayata dair en naif ve en tatlı koku beyaz ojeli ince uzun parmaklarının arasında gizlenmişti. Başımı kendi başının hizasına getirdi. Yaklaştırdı. Burnu, burnuma dokundu. Kaşları hafif yukarı kalktı, parmak uçları dudaklarımı sıyırdı geçti.
    Bir şeyler söylemek istediğinde önce sessizliğe gömülürdü. Çok tanımıyordum, buna izin vermiyordu. Ellerini yüzümde hissederken, alacakaranlıktan saklanamayan tek nesne ojesinin yarısı, zamana yenik düşmüş tırnaklarıydı.
    Alnından süzülen ter, boynunu sıyırdı. Köprücük kemiğinin hizasında dağıldı. Eğildim, köprücük kemiğini öptüm. Hayatımda, geçmiş zamana dair, en çok kıskanacağım andı. Huzur şimdi ete kemiğe bürünmüştü ve ismini fazla kimsenin telaffuz etmediği kuytu bir Akdeniz şehrinde vücudumun sol yanına uykuya teslim olmak üzereydi. Deniz kokusu tenine sinmişti. Kumral teni, bal rengi gözleri merakla bana bakıyordu. Uçuk pembe dudaklarının üzerine kendi elleriyle çizdiği bordo dünyası dudaklarında birikenleri anlatıyordu.
    Dokunurken ellerim titredi. Ellerimi çektim. Saçlarının arasına ellerimi attım, okşayamadım. Öpmeye korktum, öpemedim. Bugüne kadar dokunduğum her ten için, ayrı öfkelendim kendime. Kulaklarımın ezberlediği her ses için ayrı nefret ettim o an. Kısacık bir an. Saniyenin onda biri kadar bir nefret parçası.
    Parmaklarını, parmaklarıma kattı, sol elini boynumdan çekti. Serçe parmağıyla alnıma düşen saçımı sıyırdı. “günler geçecek, belki bu yüzüne başka eller dokunacak…” sesi kısıldı, sesi titredi, sesi inceldi. Kalp atışlarım ölümle yaşam arasında gidip geldi. “ama sen benim dokunduğum ilk adam kalacaksın.” Daha çok canım yandı, daha çok kızdım kendime. Sarılmak istedim, kollarım hareketsizdi. Canlı kalan son yanlarımla sarıldım. Tükenmeye yüz tutmuştuk.
    Bu gece, tam üç sene oldu. Hıçkırarak, ilk ve son kez bir kadın için avazım çıktığı kadar ağladım. Bugün herkesten çok, kendi geçmişimi kıskandım. Aynaya bakamadım. Aynalardan kaçtım. Dudaklarının izi silindi, parmak uçlarının kokusunu unuttum, sesini seneler oldu duymadım. Çok özledim.
  • 184 syf.
    ·3 günde·8/10
    ŞUNU OKUMA, BU FAZLA POPÜLER, ŞU ŞÖYLE SIĞ BLA BLA BLA...

    ALİ LİDAR :
    Öfkeli ama naif,
    Keskin ama kırılgan,
    İsyankâr ama hassas,
    Kaplan görünümlü bir kedi :))
    Huzursuzluğunda kördüğüm olmuş ve kimse onu çözmesin istiyor.
    Biraz sadist
    Biraz mazoşist
    Biraz alengirli
    Ama tesirli!
    En çok da annesinin oğlu :))
    Uykusuz gecelerin çarpan kalbi,
    Türk edebiyatının absürt şairi, filozofu ve yazarı... :))
    ...
    Zihne rağmen kalp,
    Bana rağmen sen,
    Şüpheye rağmen güven,
    Gerçeğe rağmen hayal,
    Günaha rağmen ihtiras,
    Ölüme rağmen yaşam...
    ...
    Sizi alıp başka diyarlara götürmeyecek bu kitap.
    Bir aşkın içinde ayrılık acısı çekmeyeceksiniz.
    Bir cinayete tanıklık etmeyeceksiniz.
    Bir savaşın mağlubu olmayacaksınız.
    Bir meyhanede sizi bekleyen bir rakı kadehi de yok.
    Bir teselli verecek arabesk de.
    Kan sıçrayan duvarlar da...
    Sadece edebiyat var!
    Hayata rağmen edebiyat...
    ...
    Kitap geniş bir biyografik inceleme kitabı.
    20 “sevdiği ölü”yazarı; yaşamlarını, eserlerini, eserlerinin konularını, sanata ve edebiyata kazandırdıklarını subjektif bir bakışla anlatmış.
    Derinlikli anlatımlar ve geniş bir okuma birikiminin sonucu bilgi edinmek isteyenler keyifle okuyacaktır. Ulaşılmak istenen hedef kitlenin de belli bir okuma birikimine sahip olması gerek diye düşünüyorum.
    Yazarların yaşadıkları dönemlerin sosyolojik yapısıyla ilgili tespitler de kitabın araştırma aşamalı ve sürece dahil olduğunu gösteriyor.
    ...
    Ben de birkaçını seçeyim :

    GEORGE PEREC : Yaşam kullanma kılavuzu sunan bir yazar
    https://hizliresim.com/JZD1QW

    GEORGE ORWELL : Bir diktatörlük düşmanı
    https://hizliresim.com/GmDVPb

    THOMAS MANN : Modernist edebiyatın ustası
    https://hizliresim.com/ADzanB

    SABAHATTİN ALİ : Hoffman’ın ve Benjamin’in içlerindeki şeytandan bizim içimizdeki şeytana
    https://hizliresim.com/EmDogg

    SUAT DERVİŞ : Cumhuriyet Burjuvazisinden toplumcu gerçekçiliğe dervişane bir yöneliş
    https://hizliresim.com/v6P9br

    UMBERTO ECO : Yüzyılımızın büyük entelektüellerinden biri yahut genç bir yazar
    https://hizliresim.com/8azBdW

    PEYAMİ SAFA : Doğunun ve duygunun savunucusu
    https://hizliresim.com/ADzayq


    BULGAKOV: Büyülü gerçekçilik akımının hakiki öncüsü
    https://hizliresim.com/oXVv6R
    ...

    Ali Lidar : Kendisinden söz ettiği nadir satırlardan biri :

    Velhasıl en çok yaşadığım duygu hali bu; dünya ağrısı çekiyorum. Anlamını bilmediğim zorunluluklarım, sorumluluklarım var, kendi küçücük dünyama sığınmam mümkün değil; yaşadığım şehirde müthiş bir uğultu var, enerjilerinin ve mutluluklarının nedenini bir türlü anlayamadığım pek çok insan bilmeden yükleniyorlar omuzlarıma ama kaçış yok. Kaçışın olmadığını, yaşamımın ben istemesem de bu doğrultuda, bu sınırlar dâhilinde devam edeceğini, etmesi gerektiğini de yine Perec yüzüme vuruyor; “En yüksek tepelerin doruğuna ne diye tırmanasın ki, sonradan inmek zorunda kalacak olduktan sonra.”
    ...

    Tanpınar yaşarken istedikleri değeri görmeyen yazarlar için “ sükût suikastı mağduru “ ifadesi kullanırmış, umarım ve dilerim ki Ali Lidar uzun yaşasın, çok yazsın, herkes tanısın, sessizliğe mağlup değil , edebiyata ses olsun...

    Son söz :

    “Bir insan nasıl sevilir hatırlamıyorum.
    Öğret bana.
    Tut elimden, gözlerimin içine bak, okula başlamış çocuğa alfabeyi öğretir gibi, kırk yıllık Budist’e namaz kılmayı öğretir gibi, sabırla öğret bana seni sevmeyi. Merhameti ve şefkati elden bırakma.
    Öyle bir bak ki bana, hırçınlığım gözlerinin buğusundan utanıp kendi kendini yok etsin...”
  • 192 syf.
    ·Beğendi·9/10
    "Başındayız biliyorum, sonu da yok bu yolculuğun. Nöbet sırası bizdeymiş gibi geldi bana. Çünkü gördüm ki en çorak toprakta biten ayrıkotu bile bir şeyler aktarmakta kuşağına... - Tayfun Talipoğlu

    Yukarıda ki metni okuyunca hatırladınız değil mi birden ;) Bir Yol Hikayesi :)

    Latife Tekin uzun yıllar verdiği aradan sonra iki kitabı birden raflara sürdü,bunlardan biri Sürüklenme.Evet Sürüklenme bir yol hikayesi,Latife Tekin'in usta kalemi ile can bulmuş üç karakterin girdikleri yolda merakları,heyecanları,düşündükleri ve sonunda varabildikleri yer...

    Latife Tekin çok konuşuldu bu kitabı ile,iyiki de konuşuldu yoksa bu kadar merak edip alıp okumazdım,ara vermemeli yazmaya,edebiyat onun yazmadığı her cümle ile kayıplar yaşıyor emin olun.

    Okuduğum aslında naif bir dille yazılmış,felsefi bir yapısı da olan,yoksulluk öyküsü,yokluğun,işçiliğin,yoksullukla kurulan düşlerin,düşüncelerin,yapılan planların alt metinde anlatılan öfkesi ile karşılaştım,öyle bir öfke anlatımı var ki işte bu anlatım Latife Tekin'in usta düşünce ve kaleminin anlatımı,her yerde okuyamazsınız.

    İnsanların,özellikle yoksul ve hayalci insanların birbirine nasıl kenetlendikleri,birbirini gözledikleri,yapmak isteyip yapamadıkları ama mutlaka yapacaklarına inandıkları şeyleri,değişimlerini kısaca toplumsal gerçekleri edebi bir kalemden okumak zevkli.

    Kendi kararlarını kendi verdiğini sanan,istekleri olmayınca kendi hayatına bile yabancılaşan,öfkelenen ama bunun farkında bile olmayan insanların anlatımı Sürüklenme.
    Aslında yaşadığını sanıp hayatın rüzgarında sürüklenenlerin kitabı...

    Bu kitap hakkında fazla yazılabilecek bir şey yok aslında,Latife Tekin ben yazayım okusunlar ama sadece düşünebilsinler ancak düşündüklerini yazıya dökemesinler demiş sanırım ;) İşte tam da böyle oldu,bu kitabı okudum,düşündüm ama yazıya dökemedim.İnceleme/Yorumumu dikkate almayın lütfen,bu kitap çok daha iyisini hakediyor inanın.

    Ellerine Sağlık Latife Tekin...

    ALINTI
    ------------------------------------

    Zamanı niye kazıyorsunuz böyle? Bırakmıyorsunuz ki geçmiş geçmişin koynunda uyusun.

    -----------

    Hayatın üstüne titremeyi bilmeyenler, oyalanmak sanır bunu.

    -----------

    Geleceğimiz tehlikeye girdiğinde hayat her türlü sarsıcı uyarıyı yapar bize.

    TANITIMDAN
    -----------------------------------

    Latife Tekin, Manves City’yle aynı anda yayımladığı Sürüklenme’de Türkiye’nin bu acımasız ve hoyrat günlerine ayna tutuyor. Manves City’yle birbirine el uzatan Sürüklenme, süregelen toptan yıkıma karşı yeni mücadele yollarının, çaresiz yetişkinlerin, sahipsiz, yoksul, yalnızlaştırılmış gençliğin ve onların yeni bir hayat kurma, sürüklenirken tutunma çabalarının romanı.

    Hepinize Keyifli Okumalı,Bol Kitaplı Günler ;)
  • 448 syf.
    ·5 günde·4/10
    Kesinlikle kitabı büyük bir beklentiyle aldım. Yazarıyla Instagram'da mesajlaşmıştım ve cidden çok tatlıydı bu da kitabı alma düşüncemi daha da sağlamlaştırmıştı. Aldım, okudum, bitirdim. Şimdi ise yoruma geçelim kitaba 10 üzerinden puan verecek olursak eğer en fazla 4 alabilir. O da kızların arkadaşlığınadır zaten. Kaan yani baş karakterimiz o kadar dengesiz bir adam ki cidden kıza saçma sapan tepkilerde bulunuyor. Bugün iyiyse yarın dünyanın en kötü insanı oluyor. Kaan'ın karakteri bildiğimiz, bad boy.Cidden kıza öyle bir şey yaptı ki kitabın sonunda daha doğrusu kız öyle bir şey öğrendi ki cidden o an kızdan çok daha fazla sinirlendim.Emin olduğum tek şey eğer bunların doğruluğu 2.kitapta kanıtlanırsa şu an da aklımda oluşan düşünceye yüzde doksan eminim o da Kaan'ın Çakıl'ı hak etmediği. Cidden 2.kitapta da Kaan böyle davranmaya devam ederse, Çakıl'ın öğrendiği şeyler gerçekse düşüncem kesinlikle doğru bir sonuca varacak ve ben gönül rahatlıyla "Sen Çakıl'ın hak etmedin Kaan Barlas," diyebileceğim. Kitabı beğenmememin nedeni ciddi anlamda Kaan'dı. Evet çok güzel ve naif davrandığı sahneler var ama bunlar azınlıkta. Ve kesinlikle yeterli değil. Kitapta tek beğendiğim Çakıl, Başak,Ece, Arda ve Johhny oldu. Bu yan karakterler olmasaydı kitap okunmazdı.