• Düşünüyorum da,
    Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
    Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
    Naif yönlerimizin keşfedilmesi,
    Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
    Korkularımızın paylaşılması
    Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
    Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız
    Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
    Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizin göstermeden. Deniz minareleri, midyeler.
    Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
    Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?
    Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
    Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
    Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
    Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
    Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
    Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
    Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
    O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
    Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
    Korkaklığımı, sevgi isteğimi
    En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem
    Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
    Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
    Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
    O da çözülecek belki.
    Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince
    Oysa bir görebilsek bunu.
    Kalmadı böyle insanlar demesek.
    Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
    Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak.
    Ne olur bir darbe daha alsak.
    Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğu.
    Denesek.
    Risk alsak.
    Yanılsak.
    Fark etmez.
    Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
    Ve kucaklaşsak yeniden.
    Tıpkı eskisi gibi.
    Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.
    O zaman fark edeceğiz.
    Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
    Neler biriktirdiğimizi,
    Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
    Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
    Vakit az, paylaşmak, sarılmak için
    Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
    Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
    Sırtmızda ağır küfeler, her gün katlanan.
    Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
    Sevgiye çok ihtiyacımız var.
    Ufakta kara bir kış görünüyor.
    Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
    Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı.
    Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
    Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
    Hem hepimiz bir yıldızız.
    Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.
  • 269 syf.
    ·7/10
    Anar’ın efsunlu kitaplarından biri Suskunlar.

    Kitabın sürükleyiciliği bir yana asıl efsun kitapta çok fazla Osmanlıca kelime olmasına rağmen, yazarın kullandığı üstatlık derecesindeki cümleler sayesinde sözlük ihtiyacı duymadan bahsetmek istediği şeyi anlayabiliyorsunuz.

    Kitapta musiki başrolde olduğundan kitap boyunca kulağınızda bir beste çalınıyor. Bir çok kişi ney sesi duyacaktır ama ben bir kabak kemane sesi duyuyordum ( Hadi yine iyisiniz kitap boyunca duyduğum taksimi sizinle de paylaşayım https://www.youtube.com/watch?v=XvHcibOh3iI )

    Yazar kitapta zamanı salıncak gibi kullanıyor. En marifetlisinden bir ileri gidiyor bir geri….Ama küçük kardeşi sallar gibi hoyratça değil; sevgiliyi sallar gibi nazikçe...

    Kitap boyunca tarihi olay ve şahsiyetlere çok naif selamlar gönderiliyor.

    Hele Hz İsa ‘ya gönderilen o selam aynı şiddetle insanın canını bir daha yakıyor.

    Gerçekten ya “ Ah Beybaba! Ah be Babalık! Niye Çamura yattın? “
  • 352 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    birisi bu kadına kitap son bölümleriyle ilgili yardımcı olmalı bu kadar tesadüf sizce de çok fazla değil mi ? :) hikaye gerçekten çok güzel kurgulanıyor umut dolu naif şirin bir şekilde ilerliyor.. Geliyor geliyor ve küt... hayal kırıklığı... umut aşılayan şeylere ihtiyacımız olan bir dönem de yine de kötü diyemeyiz.. herkesin bir mucizeye bir tesadüfe ihtiyacı var sonuçta değil mi ama :)
  • 336 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hayallerimin Arka Bahçesi en sevdiğim türler olan distopya-fantastik-bilim kurgu kitaplarımda yine bir tekrara düşme durumu yaşayıp,ara verdiğim bir zamanda kitap bloglarında dolanırken karşıma çıkmış bir kitap... Çok iyi yorumları görünce de dayanamayıp almıştım. İyi ki de almışım dedirtti bana... Kitaplığımda da baş köşede yerini aldı.

    Alix Frech... 8 yaşında, tam bir kitap kurdu, zeki, çok tatlı bir aileye sahip, meraklı bir kızımız... Tek eksiği bir babası olmaması. Bu boşluğu da büyükbabası, Yargıç, doldurmayı başarmış. Saygın bir aileden geliyor, ki bu yaşadığı Morganville kasabasında herkesin en büyük hedefi... Kasaba halkı kişileri, hatta çocukları bile geldiği aileye göre deyim yerindeyse fişliyor, her fırsatta dışlıyor demek yeridir herhalde... Aslında bu çok uzak olduğumuz bir şey değil tabii ki... Şu anki dünyamızın minyatürleşmiş halini düşünelim arkadaşlar :(

    "Sığla ağacı, mantarlı gövdesi tarafından içindeki kiraz ağacından maun ağacına kadar her şeyi taklit edebilme kabiliyetini gizleyen bir katran ağacıdır. Oysaki çoğu kişinin farkına varmadığı gerçek değeri onun köklü kızıl yüreğidir, sağlam ve dayanıklı yüreği. İnsanlar dışarıdan baktıklarında sadece onun sararmış lifli gövdesini görürler.

    Tıpkı Morganville kasabasının Nick Anderson'ı gördüğü gibi."

    Nick Anderson... Anlattığımız bu kasaba hayatından nasibini almış küçücük bir insan... Daha 10 yaşında... Babası kasaba dışındaki hurdalığın sahibi... Adamın sahip olduğu hurdalık, içindeki ahlaksız, kokuşmuş, pis kalbinin yanında halt etmiş aslında... Ahh o pisliği elime geçirseydim de parça pinçik etseydim ancak içim soğurdu heralde :( Ama Nick, ahh Nick... Bu adamın çocuğu olduğuna inanamayacaksınız. Çok küçük yaşta hızla büyümek zorunda kalmış bir çocuk... Hayatı cehennem gibi... İnanın okurken onu sımsıkı sarmak, pamuklara sarmalamak istiyorsunuz. Bizim kocaman yürekli Aliximiz ile karşılaşınca da dünyası aydınlanıyor sanki... Yargıç ve kızımız kasabanın tüm kınayan bakışlarına rağmen ona daha ilk saniyeden elini uzatıyor. Ama Nick o küçücük yaşına rağmen öyle şeyler görmüş ki başta inanmak istemiyor, hatta geri çevirmek istiyor. Taa ki bir akşam Nick kanlar içinde Alix'e gelene kadar... Paramparça olmuş sırtının yanında öyle gururlu bir çocuk ki dev gibi adamlara dudak ısırtacak cinsten hemde... İşte o gece her şey değişiyor. Hem Nick, hem de French ailesi için... Daha önce de çalışanlar için kullanılmış olan ahır Nick için kalacak bir yer olarak hazırlanıyor. Babası sarhoş olup zıvanadan çıkması muhtemel zamanlarda Nick gelip burada kalsın diye ondan söz alınıyor. Başta ön yargılı yaklaşan French ailesinin diğer fertleri de o geceden sonra sessız sedasız Nick'i aileye kabul ediyorlar. Alix de onun yaraları için kullandığı sığla merhemine sevgisini katarak onu iyileştirmeye çalışıyor.

    "Benim için özelsin, Ufaklık."
    "Sen de benim için öylesin."

    Ve biz o andan itibaren biliyoruz ki bu iki çocuğun hayat çizgileri öyle bir birleşiyor ki hiç ayrılmamacasına...

    Onlar böylesine kaynaşmışken yılar yılları kovalıyor. İkilimiz önce çok iyi arkadaş oluyorlar. Deyim yerindeyse beraber büyüyorlar, beraber olgunlaşıyorlar. Belki de her şeyin ilkini beraber keşfedip, beraber öğreniyorlar. Alix kimseye soramadığı sorularını ona soruyor, Nick kimseyle konuşmadığı kadar onunla konuşuyor. Arkadaşlığı, sevgiyi, aşkı, acıyı beraber yaşayıp öğreniyorlar. Yine de her şeye rağmen Nick kapalı bir kutu gibi... Alix onun ev hayatıyla ilgili kolay kolay bir şey öğrenemiyor. Aslında Nick için her şey öylesine zor ki... O, hayatın bazı gerçeklerini çok küçük yaşta, çok çirkin bir şekilde öğrenmiş. Ki bu yüzdendir ergenliğe girdikleri anda Alix onun için yanıp tutuşurken, Nick tüm kızlardan -özellikle Alix'ten- resmen köşe bucak kaçıyor. Ama bir süre sonra ikisi de kaçınılmaz olandan daha fazla kaçamıyor.

    İnanın onların masumiyetini, aşklarını okurken mest oluyorsunuz. Okurken hep ya kötü bir şey olur da ayrılırlarsa korkusu yaşıyorsunuz. Ama öyle bir anda başka yerlere savruluyorlar ki resmen kahroluyorsunuz. Alix yıllar sonra Nick ile karşılaştığında onunla birlikte sizin de yüreğiniz hopluyor. Onlarla birlikte sevip, onlarla birlikte nefret ediyorsunuz. Kitabı okurken bazı yerler bu tür için klişe gelebilir ama yazarın öyle bir anlatımı var ki karakterler ve duyguları içinize işliyor. Gözlerim dolu dolu okuduğum çok sayfa oldu.

    Nick ve Alix... Öylesine naif, öylesine masum bir ilişkileri var ki, onlar kendilerine kıydıklarında bile siz kıyamıyorsunuz. Bazı yerlerde sayfaları elleriniz titreyerek çeviriyorsunuz, bazı yerlerde sinir ve hırsla... Olaylar çığrından çıktığında bazen karakterleri bir temiz dövesiniz geliyor. Ah diyorsun Alix'e, nasıl göremezsin olanları, nasıl tahmin edemiyorsun, halbuki o kadar bariz ki!!! Off Nick Off diyorsun, nedir bu kahramanlık sendromlu erkeklerden çektiğimiz!!! Saç baş yoldurtan, Türk filmlerini solda sıfır bırakan bir hikaye var karşımızda... Ama öyle bir kaç günlük , bir kaç aylık aşk hikayelerinden değil, yazar bir ömrü sığdırmış bu kitaba... Her iki karakterin de çocukluklarını, gençliklerini, Alix'in yaşadıklarından sonra paramparça olmuş kalbiyle nasıl güçlü bir kadına dönüştüğünü, Nick'in perişan gidişinden sonra nasıl büyüleyici bir adam olarak döndüğünü okuyacaksınız. Duygusal bir kızım yahuu, kitaba karşı objektif olamıyorum. Bittiğinde de sarıldım içime sokasım geldi.

    Kitapla ilgili tek eleştirim bazı yerlerde gelecekle ilgili bilgi vermesiydi. Bir olay oluyor, "sonrasında şunun olacağını bilemezdim" gibisinden bilgiler veriliyor. Bir nevi olacakları önceden bildiriyor size... Ama yine de buna rağmen olacakları merak ediyorsunuz. Genel olarak bakacak olursam sır gibi saklanan tüm olayları ben çoktan tahmin etmiştim. Ama olsun, yazarımız da öyle bir son yapmış ki hikayede mutsuz kimse kalmamış. Şiddetle tavsiye edilir arkadaşlar... Herkese iyi okumalar :)
  • 164 syf.
    ·4 günde·9/10
    Kitabı okumayı uzun süredir istiyordum. Çok fazla yorum dinlemiştim ama kendi fikrim oluşsun istedim. Genelde kitabı okuyanlar ikiye ayrılıyor. Raif Bey'i sevenler ve ona çok kızanlar.
    Ben Raif Bey'e üzülen bir grup oluşturuyorum. Bu kadar ince naif bir karakterin kendini zorlama çabaları ve hayata bakışı çok hüzünlü.
    Kitabın bu kadar tutulmasını daha iyi anlıyorum.
    Okunulmasını da şiddetle tavsiye ediyorum.
  • AHMET SEZGİN’LE AŞK MEDENİYETİNE YOLCULUK…
    M. NİHAT MALKOÇ

    Kıymetli kalem erbabı Ahmet Sezgin’le internet marifetiyle tanıştım. İyi ki de tanışmışım. Zira “Aşk Medeniyetine Yolculuk” isimli nefis kitabından başka nasıl haberdar olabilirdim ki? Ses bayrağımız olan Türkçemizin şahikalarını görmekten mahrum kalırdım. Sağ olsunlar “fikir ve hissiyat süzmesi” diye tabir edebileceğim bu kıymetli kitabı, adıma imzalayıp tarafıma gönderme lütfunda bulundular. Kendilerine şükranlarımı sunuyorum.

    Kapağında, yapraklarını dökmüş bir ağaca doğru yürüyen ve arkasında simsiyah bir gölge bırakan bir adam resmi bulunan bu kitabı elime aldığımda sıradan bir kitapla yüz yüze olduğumu düşünmüştüm. Aşk üzerine bilindik ifadelerle ve kelime oyunlarıyla karşılaşacağımı sanmıştım. Fakat hiç de öyle olmadığını sayfaları d/çevirdikçe anladım.

    Kitap üzerin(d)e konuşmaya geçmeden evvel yazar Ahmet Sezgin’den kısaca bahsedeyim. Sezgin, Samsun/Terme’de dünyaya açmış gözlerini. Sırasıyla Terme İmam-Hatip Lisesi’ni ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirmiş. Birçok okulda görev yaptıktan sonra Terme Mehmet Akif Ersoy Anadolu Lisesi’nde karar kılmış. Burada, milletine ve memleketine bağlı nesillerin duygu ve düşünce hamurunu aşkla yoğurmaktadır. Kendisi bir ara “Mesaj” isimli bir kültür-edebiyat dergisi de çıkarmıştır.

    Ahmet Sezgin; deneme, inceleme ve şiir türlerindeki eserlerini ülkemizin saygın dergileri olan Güneysu’da, Mavera’da, İslamî Edebiyat’ta, Kırağı’da, Çınar’da, Kültür Dünyası’nda, Yedi İklim’de Türk Edebiyatı’nda ve Ayvakti’nde okuyucuyla buluşmuştur. Usta kalem, Terme Bilgi Gazetesinde köşe yazıları kaleme almaya devam etmektedir. İki çocuk babası şair ve yazar Sezgin’in “Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi, Güllerimi Ver Anne, Termeli Yazarlar ve Şairler Ansiklopedisi” isimli basılmış eserleri bulunmaktadır.

    Yazarın bana gönderdiği ve değerlendirmesini yapmakta olduğum “Aşk Medeniyetine Yolculuk” kitabı bu yılın Mayıs ayında Etüt Yayınları tarafından Samsun’da yayımlanarak okurla buluşmuş. Yani henüz dumanı üstünde… Körpe bir çocuk gibi doğal, saf, naif…

    Kahverenginin açık ve koyu tonlarının hâkim olduğu kitabın arka kapağında “Aşk medeniyetine yolculuk; vahye dayalı gül ve gönül medeniyetinin mimarisini, edebiyatını, musikisini; ahlak, kültür, ilim, felsefe, hayat tarzı ve teknolojisini yeniden inşa ederek medineye, hakiki medeniyete varma bilincine ermektir. /Aşk medeniyetine yolculuk, “kültürden irfana” ulaşabilmek için ay vaktinde düşünmektir. Muhteşem bir mâziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü”yü inşa edebilme gayretidir. Menfaat, kuvvet, nefret, cehalet, savaş ve zulüm uygarlığını terk edip hak, hakikat, kardeşlik, sevgi, adalet, barış, ilim, edep ve irfanla örülü aşk medeniyetine hicret etmektir” ifadeleri yer alıyor.

    “Aşk Medeniyetine Yolculuk” iki duraktan(bölümden) oluşuyor. Bu duraklar “Aşk Medeniyetine Yolculuk” ve “Nedesin Ey İnsanlık?” adlarını taşıyor. “Aşk Medeniyetine Yolculuk” adlı ilk bölümde “Aşk Medeniyetinin Çocukları, Yolumuzun Kandilleri Türk Klasikleri, Mutluluğun Sırları, Çile ve Sabırla Olgunlaşmak, Ruh Mayamız, Şiirlerle Gönül Yolculuğu, Tarih Şuuruna Ermek, Aşk Medeniyetine Yolculuk, Fethin Ruhu ve Fatih, Osmanlı’nın Yürek Adamları, Gönül Aynamız Eskimeyen Musikimiz, Ebedîlik Muştusu Ölüm, Bayrağımız, İstiklâlimizin Haykırışı Millî Marşımız, Mutluluğun Anahtarı Denge, Şair Nâbî’nin Hz. Peygamber Aşkı, İçimizdeki Kaf Dağı’na Yolculuk, Edep Yâ Hû, Gelin Canlar Bir Olalım, Güle ve Lâleye Hasret, Gerçek Aşka Çağrı” isminde yirmi deneme yer alıyor.
    Kitabın “Nerdesin Ey İnsanlık?” adını taşıyan ikinci bölümünde “Türkçenin Feryadı, Dalgalan Ses Bayrağım, Kâmus Namustur, Kelimelerin İsrafı ve Bozulan Dengesi, Kavram Kargaşası, Çağdaş Yokuşlarda Entel Takılmak, Kitap Okumayan Nesil, Neyi Nasıl Niçin Okumak?, Çırpınan Gençliğimiz, Erdemli Gençlik Yetiştirmek, Eğitim Davamız ve Öğretmen Meselesi, Taassup ve Hakikat, Mankurtlaşan Aydınlar, Farkı Fark Et(me)mek, Kimlik ve Kişilik Sahibi Olmak, Nerdesin Ey İnsanlık?, Teknolojiyle İnsanlığın Düşüşü, Mevlânâ’yı Anla(ma)mak, Hoşgör(me)mek, Ağlayabilseydik.” isimli yirmi nefis deneme var.

    Deneme türünde enfes bir üslupla kaleme alınan 160 sayfalık bu eser, beni söz burcunun zirvelerine götürüp hasretini duyduğum “Aşk Medeniyetine Yolculuk” ettirdi. Öncelikle söyleyeyim ki Ahmet Sezgin rehberliğindeki bu yolculuktan büyük keyif aldım.

    Mâziden iri güller deren Ahmet Sezgin; bizlere “İmâm-ı Gazalî, Ahmet Yesevî, Kâşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hâcib, Mevlânâ, Yûnus Emre, Fuzulî, Süleyman Çelebi, Şeyh Galib, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fâzıl…vb.” gibi yitik değerlerimizi hatırlatmakta ve kurtuluşumuzun bu değerlerimizi değer edinmemizde olduğunu söylemektedir.

    Hepimizin bir şekilde şikâyetçi olduğu manevî bozulma birden bire olmadı. İnsanlık önce maddeye sevdalandı, böylece mânâya küstü, onu unuttu. Her şeyin bir fiyatı olduğunu, satın alınabilir olduğunu sandı. Paranın huzur getireceğini düşündü. Maddeyi adeta putlaştırdı. Ne yazık ki aldandı. Kendi yaktığı kor ateşte yandı. Böylece gönüllerimizi süsleyen edep ziyneti rafa kalktı. Oysa aşk medeniyeti yolculuğuna çıkmak için edep olmazsa olmaz bir değerdi(r). Bunu unuttuk. Ahmet Sezgin “Edep Yâ Hû” adlı yazısında buna değinerek, şaşalı günlerimizden örnekler veriyor; bizi tez elden yitiğimizi bulmaya çağırıyor:

    “Hayatı bütünüyle kuşatan zarafet ve âhenk, edepti bir zamanlar. Güzel insanlar; üzerlerine yalnızca güzel elbiseler değil, insan olma hasleti yükleyen edep, alçakgönüllülük ve vakar libasını da giyerlerdi. Çünkü edep ehli için edep, en güzel elbiseydi. “Edeptir kişinin daim libası/ Edepsiz insan üryana benzer.” Söyleyen kadar sözü dinleyenlerin de arif olduğu kadim zamanlarda gönül meclislerini edep ehlinin aşkla damıtılmış muhabbetleri, nezaket, zarafet, sükûnet dolu halleri süslerdi. Edep ehlinin sükûtları bile edeptendi.”(s. 78)

    Sezgin’in büyük bir itinayla kaleme aldığı yazılar tüm zamanlara hitap etse de en güzel de günümüzün fotoğrafını yansıtıyor. Yaşananları hepimiz görüyor olsak da gerçek şair ve yazarlar onları gönül gözüyle temaşa ettikleri için, daha iyi yansıtıyor. Sezgin de onlardan biri. Ümmetin başsızlığının ve dağınıklığının sebep ve sonuçlarını hakkıyla ve layıkıyla idrak edebilmek için şu satırları okumak sanırım yeterlidir: “İnsanların çoğu; kendi ırk, inanç, mezhep, meşrep ve ideolojisinden olmayanlara at gözlüğü takarak önyargı ve genellemeyle yaklaşıyor. Bağnaz, “aklını kiraya vermiş” ön yargılı insanlar, bir insanın bir grubun fanatiği, sözcüsü olmadan da hakikati savunabileceğine ihtimal de veremiyorlar sanırım.”(s. 127)

    Bizi Aşk Medeniyetine Yolculuk’a çıkaran Ahmet Sezgin’in her satırı gönül telimize dokunuyor. Çöplüğe dönen gönüllerimize şifa reçetesi sunuyor. Kanayan yaramıza merhem oluyor. Bizi, labirente dönüşen ruhumuzda, yitiğimizi arayıp bulmaya çağırıyor.

    Usta kalem Ahmet Sezgin, Türkçeyi bir kuyumcu titizliğiyle ve eski bir İstanbul hanımefendisinin zarafetiyle, özenle kullanıyor. Cümleler kusursuz ve sağlam yapılarıyla dikkat çekiyor. Dilin bütün imkânlarına başvuruyor. Yazdıkları zaman zaman mensur şiir çizgisine yaklaşıyor. Kalemini adeta konuşturuyor; hatta bazen toplumsal bozulmanın getirdiği kederle kalem bir anlamda haykırıyor. Dilimizin en güzel örnekleri arasında yer almaya namzet bu güzel denemeleri okuduktan sonra “Türkçe ağzımda annemin sütüdür.” diyen Yahya Kemal’e hak vermemek mümkün değil. Zaman zaman kanat seslerini duyduğumuz kelimeler yerli yerinde, ne bir eksik ne bir fazla. Katıksız, saf, samimi, su misali.

    Bu kitapta birbirinden nefis kırk bir deneme var. Batının uçurumlarında asılı kalan yozlaşmış nesle çok güzel mesajlar veriyor. Bizi titreyip özümüze dönmeye çağırıyor. Bu belki son çağrıdır. Hem bu, bineceğiniz uçağı kaçırmak kadar basit değil. Aşk Medeniyetine Yolculuk’a çıkacağınız uçağı kaçırmanızın bedeli olarak, nefret yolculuğuna çıkacak uçağa binme mecburiyetinde kalabilirsiniz. Böyle bir durumda kin ve nefretin gayyalarında debelenmeyi göze almalısınız. Gelin Ahmet Sezgin’in rehberliğinde Aşk Medeniyetine Yolculuk’a çıkalım. Bu yolculuk içinizdeki fırtınaları dindirecek. Karakışlar gül yüzlü baharlara dönüşecek. Yitiğinizi bulacaksınız. Siz de bir yiğit misali düştüğünüz yerden tekrar ayağa kalkacaksınız. Kâbuslarınız tatlı düşlere dönüşecek. Bu yolculuk size iyi gelecek…
  • “ŞEHİRLERİN SULTANI SEYYAHLARIN AYNASINDA İSTANBUL”

    M.NİHAT MALKOÇ

    İstanbul, dünyanın en çok konuştuğu ve gıptayla seyrettiği bir dünya kentidir. Bu şehir filmlere, şarkılara, türkülere, romanlara, hikâyelere ve masallara konu olmuştur. Bugüne kadar İstanbul için neler söylenmedi, neler yazılmadı ki… Bundan sonra gelen nesiller de İstanbul’u dillerine pelesenk edecek, kalemlerine dolayacak… Fakat İstanbul hiç bitmeyecek, anlatıldıkça derinleşecek… Binlerce yıllık tarihî geçmişi olan bu şehir; şair, yazar ve araştırmacıların eserleriyle gelecek nesillere aktarılacak, adeta bir sevdaya dönüşecek…

    İstanbul bir hazinedir. Lale devri şairlerinden, bir İstanbul sevdalısı olan Nedim, İstanbul’u İran(Acem)’la kıyaslayan şu altın dizeleri ruh süzgecinden geçirerek ta bugünlere kadar iletir: “Bu şehr-i Sitanbul ki bî misl ü behâdır/Bir sengine yek-pare Acem mülkü fedadır/İstanbul’un evsâfını mümkin mi beyan hiç/Maksûd hemân sadr-i kerem-kâra senâdır” Nedim’in bu dizeleri, İstanbul’un bir taşını İran’dan üstün tutan bir bakış açısını yansıtır.

    Nedim’in bir zamanlar bir taşını İran’dan daha kıymetli bulduğu, şehirlerin sultanı İstanbul, UNESCO tarafından 2010 Kültür Başkenti seçilerek bütün dünyanın vitrinine çıkarılmıştır. Artık doğusuyla batısıyla bütün dünyanın gözleri İstanbul’umuzun üzerindedir.

    İstanbul, yerli yazarların bitmek bilmeyen bir ilham kaynağıdır. Bu şehir hakkında yazanların birçoğu da ecnebi kökenlidir. Bir şekilde İstanbul’a gelen, bu şehirde vazife gören veya geçerken bu mümtaz kente uğrayanlar, bu şehrin üzerine mercek tutmuşlardır. İşte bu ecnebi kişilerin kaleminden dökülenler, değerli araştırmacı-yazar Prof. Dr. Ümit Meriç tarafından bir araya getirilerek “Şehirlerin Sultanı Seyyahların Aynasında İstanbul” adıyla iki kapak arasına alındı. Son derece kaliteli basılan bu kitap Albaraka Türk tarafından okuyucuya sunuldu. Bir katılım bankası olan Albaraka Türk’ü bu kültür hizmetinden dolayı kutluyoruz.

    Yabancıların İstanbul’a bakışları bizim açımızdan çok önemlidir. Çünkü onlar bu tarihî medeniyet beşiğine kendi inançları ve kültürleri açısından bakarak kentimizi bellek süzgeçlerinden geçirmektedirler. Onların İstanbul’a dair kanaatleri bize yepyeni ve farklı ufuklar açacaktır. Bizlerin aidiyet duygusuyla baktığı bu şehir, yabancıların gözüyle gerçek mecrasını bulacaktır. İşte bu açıdan bakınca 93 yabancı seyyah yazarın İstanbul’a dair duygu ve düşüncelerinin anlatıldığı bu kitap çok önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Ekonomiye yön veren Albaraka Türk bu eserle kültürümüze ve İstanbul’umuza çok önemli bir armağan sundu.

    “Şehirlerin Sultanı Seyyahların Aynasında İstanbul” adlı eseri uzun araştırmalar ve uğraşlar sonucu bir araya getiren Prof. Dr. Ümit Meriç, çok kıymetli bir kültür ve medeniyet adamının, merhum Cemil Meriç’in muhterem kızıdır. Onun bu eserinde ve diğer eserlerinde babasının üslubundan derin izler bulunmaktadır. Babasının izinden giden bu değerli hanımefendi yazar, zengin kültürümüze hizmet etmede yorulmak bilmeden çalışmaktadır.

    Sosyolog ve akademisyen olan Prof. Dr. Ümit Meriç, “Şehirlerin Sultanı Seyyahların Aynasında İstanbul” adlı eserinde birçok yabancı aydının ve yazarın İstanbul’a dair görüşlerine yer veriyor. Yahya El Gazal’dan Gererd De Nerval’e, Nasır İbn El Ezher’den Ernest Hemingway’e kadar onlarca seyyahın kaleminden dökülen duygu ve düşünceler, gözümüzdeki ve gönlümüzdeki İstanbul siluetini daha da doyumsuz bir hale büründürüyor. Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”unun esrarlı güzelliği yabancı yazarlarca da tescil ediliyor. İstanbul’un güzelliği ve methi sınırları aşarak bütün dünyaya taşıyor. Kitaptaki fotoğraflar esere bambaşka bir görsellik kazandırarak hem göze, hem de gönle hitap ediyor.

    Prof. Dr. Ümit Meriç’in “Şehirlerin Sultanı Seyyahların Aynasında İstanbul” adını verdiği kitabı 397 sayfadan oluşuyor. Bu muhteşem eserde “Yahya El Gazal, Nasır İbn El Ezher, Mesudi, De Lonney, G. Josephus Grelot, Antonie Galland, Lady Montague, Gererd De Nerval, Alphonse De Lamartine, Marc Twain, Gustav Rasch, Edmonde De Amicis, Anna Grosser Rilke, Şibli Numani, Knut Hamsun, Reşid Rıza, Ernest Hemingway, Michel Butor ve Abir Zaki” gibi isimlerin İstanbul’a dair enteresan izlenimlerini büyük bir keyifle okuyoruz.

    Prof. Dr. Ümit Meriç’in yorucu ve titiz çalışmasının ürünü olan “Şehirlerin Sultanı Seyyahların Aynasında İstanbul” adlı eser bir çeşit şehir günlükleri çeşitlemesi olarak da görülebilir. Bu güzel kitap, merhum Genel Müdür Adnan Büyükdeniz’in aziz ruhuna ithaf edilmiştir. Zira kitabın oluşmasında ve basılmasında onun büyük teşvik ve katkıları olmuştur. Eserde merhum Büyükdeniz’in çektiği fotoğraflar da yer alıyor. Bu arada söz konusu kitabın başında Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve AlBaraka Genel Müdürü Fahrettin Yahşi’nin sunumları var. Daha sonra Ümit Hanım’ın “Başlarken” adlı Önsöz yazısı yer alıyor.

    Önsözler kitabın bir çeşit altın anahtarı hükmünde olan kuşatıcı yazılardır. Bu kıymetli kitabın yazarı Prof. Dr. Ümit Meriç, “Başlarken” adlı Önsöz yazısında İstanbul’la ve eseriyle ilgili olarak şu bilgileri veriyor bizlere: “Seyyahların İstanbul’u surlarıyla, saraylarıyla, kilise ve camileriyle, yalıları ve köprüleriyle bizim şimdi yaşamakta olduğumuz İstanbul’dur. Ne var ki, İstanbul’u ziyaret etmiş olan seyyahlar ölümsüz sayfaları ile asırların tozunu silmekte; ‘yerde her taşını öpüp başımıza koymak istediğimiz’ İstanbul, onlar sayesinde, gözlerimizin önünde katmerli bir gül gibi yaprak yaprak açmaktadır. Yabancı seyyahlar bazen hayran kalarak, bazen haset ederek, bazen bilgileriyle bizi aydınlatarak, bazen cehalet ve dikkatsizlikleriyle bizi şaşırtarak; binlerce, yüzlerce yıl öncesinin İstanbul’unu ve İstanbullularını bugüne taşımaktadırlar. Hakkında en fazla kitap yazılan dünya şehirlerinden biri olan İstanbul’un hafızasına, kaleme aldıkları eserlerle katkıda bulunan bütün o geçmiş zaman insanlarına, gönül aynalarına yansıyan İstanbul ve İstanbullularla bizi tanıştırdıkları ve ‘Şehirlerin Sultanı’nı bize daha çok sevdirdikleri için minnet duyuyoruz.”

    Nerden baksan büyük bir emeğin ürünü olduğu her halinden belli olan, usta yazar Ümit Meriç’in kaleme aldığı “Şehirlerin Sultanı Seyyahların Aynasında İstanbul” adlı bu değerli kitap iki ana bölümden oluşuyor: I. Bölüm: Konstantinopolis’ten Konstantiniyye’ye (680-1453); Doğu Roma Döneminde Seyyahlar/Seyahatnamelerde Konstantinopolis… II. Bölüm: İslambol’dan İstanbul’a(1453-2009); 15. ve 16. Yüzyılda İstanbul, 17. Yüzyılda İstanbul, 18. Yüzyılda İstanbul, 19. Yüzyılda İstanbul, 20. Yüzyıldan Günümüze İstanbul, Hükümdarlar Kronolojisi, Yazılı Eserler Bırakan İstanbul Seyyahları, Resim Açıklamaları…

    Bu anıt kitap öyle kolay hazırlanmadı. Eserin hazırlık süreci üç yıl sürdü. Ümit Meriç bu kitabı oluştururken İstanbul’a dair yazıların yer aldığı binin üzerindeki kitabı taradı, inceledi, bazılarını satır satır okudu. Neticede birçok malzeme birikti; biriken bu malzemeleri tasnif etmede, kullanmada çok titiz davrandı; tabir caizse ince eleyip sık dokudu. Neticede İstanbul’u farklı perspektiflerden yansıtan kıymetli bir kültür hazinesi çıktı ortaya…

    Bilindiği gibi İstanbul, birçok yazarın yazmakla kalemine onur kattığı bir esrarlı şehirdir. Bugüne kadar İstanbul’a dair beş binin üzerinde seyahatname yazıldığını söylersem bu ilginin boyutu anlaşılır. Kitabı vücuda getiren Ümit Meriç, İstanbul’a dair yazılarını kitaba aldığı kişilerin kısaca hayat hikâyelerinden bahsederek, o kişileri okuyucuya ana hatlarıyla tanıtıyor. Bu kitabın birinci bölümünde daha çok, İstanbul’a dair abidelere ağırlık veren Ümit Meriç, ikinci bölümde daha çok insanların sosyal hayatına dair manzaralara yer veriyor.

    Ümit Meriç’in “Şehirlerin Sultanı Seyyahların Aynasında İstanbul” adlı eseri İstanbul’un saklı mazisini gözler önüne seriyor. Bu mazi fotoğrafında bazen çelişkiler, uyumsuzluklar, sıradanlıklar ve sıra dışılıklar gözümüze takılıyor. Eseri okuduğunuzda dünkü İstanbul’la bugünkü İstanbul arasında dağlar kadar farkların olduğunu görüyorsunuz. Fakat yabancı seyyahların yazılarını okuduğunuzda dünkü İstanbul’un sıcaklığı sizi sarıyor. Bugünün metal soğuğu İstanbul’undan dünün ahşap sıcağı İstanbul’una kaçmak istiyorsunuz.

    Ernest Hemingway savaş muhabiriyken geldiği İstanbul için, “Sarhoşun kahkahası, müezzinin güzel dokunaklı çağrısıyla tam bir çelişki oluşturuyor.” demişti. Aslında bu çelişkiler İstanbul’un yazgısı… Bugün de İstanbul bir çelişkiler sahnesidir. Fakat bütün çelişkilerine, eksik yanlarına rağmen İstanbul, hasretin yangın yeri olan yüreğimizin saf, naif sesidir. Seyyahların gönül aynasından yansıyan İstanbul’u temaşa etmek istiyorsanız Ümit Meriç’in “Şehirlerin Sultanı Seyyahların Aynasında İstanbul” adlı eserini mutlaka okuyun…