• Özgürlükler ancak hasta bir toplumsal bünyede serpilip gelişir: Hoşgörü ve güçsüzlük eşanlamlıdır. Herşeyde olduğu gibi, siyasette de besbellidir bu. Bu hakikati sezinlediğimde ayağımın altındaki toprak kaymıştı. Şimdi bile hâlâ, "bir özgür insanlar toplumunun
    üyesisin," diye istediğim kadar söyleneyim, bundan duyduğum kibirle beraber, o korkunç inancımdan gelen bir ürküntü ve boşunalık duygusu var hep. Bütün çağlar boyunca, özgürlük, bir mistiğin hayatındaki vecd anlarından fazla bir yer tutmaz. Onu kavrayıp dile getirmeyi denediğimiz anda elimizden kaçar: Hiç kimse sarsıntıya uğramadan yararlanamaz on-
    dan. Ümitsiz bir şekilde ölümcüldür, kurulur kurulmaz önkoşul olarak gelecekten yoksunluğunu koyar ortaya ve tüm harap olmuş kuvvetleriyle kendi kendisinin yadsınması ve can
    çekişmesi yönünde çalışır.
  • 101 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    John Steinbeck'ten okuduğum ilk kitap oldu.
    Yazarın Meksika halk hikayesinden esinlenerek yazdığı bu roman oldukça sürükleyici, zengin  tasvirlerle birlikte şiirsel bir üslup benimsemiş ve çok sade ama etkileyici bir dil kullanmış.

    Eser, bir koyda sazlık kulübelerde yaşayan ve inci avcılığı ile geçinen bir ailenin hayatını konu ediniyor.

    Baş kahraman Kino ve ailesi her sabah olduğu gibi erkenden uyanıp kahvaltılarını ediyorlar bu sırada beşikte yatan küçük bebekleri Coyotito' nun bulunduğu yerde bir akrep farkediyorlar tam müdahale edecekken ne olduğunu anlamadan akrep bebeği ısırıyor. Annesi Juana endişeyle bağırırken komşular eve doluyor ve bebeğin bir akrep tarafından ısırıldığını öğrenince ümitsiz bir şekilde aileyi teselli etmeye çalışıyorlar çünkü yetişkin insanı bile öldüren akrebin minik bir bebeği kolayca zehirleyebileceğinden korkuyorlar. Juana kocası Kino'ya bebek için doktor çağırmasını söylüyor fakat komşular, doktorun kasabada böyle bir kulübeye gelip bebeği muayene etmesinin mümkün olmadığını söylüyorlar. Daha sonra hep birlikte doktora gidiyorlar fakat bebeği muayene edecek doktor kibirli ve aşağılayıcı bir şekilde "Ben veteriner değilim, doktorum" diyerek yanlış yere geldiklerini söylüyor. Kino ve Juana ise ellerinde küçük yavruları Coyotito ile birlikte gururları incinmiş,  umarsız bir şekilde evlerine dönüyorlar. Juana da bir yandan bebeğin vücudundaki zehri emerek dışarı atmaya çalışıyor. Kino da oğlunu iyileştirecek bir çözüm yolu bulmaya çalışıyor.
    O gün de işi olan inci avcılığına çıkıyor fakat bu kez koydaki hiç kimsenin daha önce bulamadığı büyüklükte bir inciye denk geliyor, tabi bu haber de koydaki herkesin kulağına gidiyor ve bulunan inci üzerinden ince hesaplar yapılıyor. Orada bulunan halk kendileri gibi fakir olan Kino'nun onları da düşüneceğini hayal ederek kendileri de inciden pay çıkarmaya çalışıyorlar. Bu sırada keşfedilen inciyle beraber Kino'nun da ihtiyaçları ve fikirleri değişiyor daha önce sadece oğlunun iyileşmesini istese de eline geçen fırsatla tüfek almak gibi başka istekler duyuyor.

    Kitapta; insanların hedeflerine ulaştıkça daha fazla şey istediği ve arzuladıkları şeyleri ele geçirdikçe ihtiraslarının daha da arttığı anlatılmış, yazar yer yer toplumdaki sosyal sınıf ve statü farklılığına dikkat çekmiş. Fakat her şeye rağmen insanın umudunu hiçbir zaman yitirmemesi her zaman mücadele etmesi gerektiği mesajını vermiş.

    John Steinbeck geç de olsa kalemiyle tanıştığım bir yazar oldu bu kitap vesilesiyle. Okunmasını herkese tavsiye ederim.
  • Marksist terminolojide alt-yapı olarak adlandırılan üretim araçlarının ve ilişkilerinin üst-yapı yani kültür, hukuk, din gibi kurumlarla olan sıkı bağı ve hatta alt-yapının bizzat üst-yapıyı belirlediği, Marks ve Engels tarafından tarihsel ve antropolojik temellendirmelerle gösterilmiştir.

    Modern burjuva toplumunun hafifliği ve müphemliğini “Katı olan her şey buharlaşıyor” diyerek isabetli bir biçimde betimlemişlerdir.

    Gerçekten öyle, katı olan her şey buharlaşıyor. Postmodern kaçkınlar bir ideale adanmaktan dehşet duyarcasına ürküyor, apolitikleşiyor ya da Türkiye için konuşursak, yüzeysel bir Erdoğan düşmanlığıyla politikleşiyor. Tabi Erdoğan düşmanlığı gerekli olsa da sömürü düzenini hedef almayan ve düzeni muhafaza eden bir muhaliflik yararsızdır.

    Dedik ya, katı olan her şey buharlaşıyor. Toplumsal problemlere ve insanların yaşadığı acılara duyarsızlaşmış ya da en fazla temelsiz bir aktivizm yapan burjuva toplumunun son nesil postmodern evlatlarıyla doluyor her yer.

    Modern mobilyalarla düzülmüş ama bön ve çirkin kafelerde dedikodu yaparak vakit geçiren ortasınıf genç ve yaşlılar ya da ötekileştirilmiş, yoksulluğa ve suça itilmiş, meyus, kederli ve ümitsiz insanlar, yeni toplumun tipik bireyleri oluyor.

    Gerçekten katı olan her şey buharlaşıyor. Spinoza’nın “Libido Sciendi” si yani bilgi için duyulan arzu da buharlaşıp, yerini kapitalist gelişmenin zorladığı vıcık vıcık bir akademik iş bölümü alıyor.

    Eğitim endüstirileşiyor, diploma avcıları peydah oluyor. Öğrencilerin ve akademisyenlerin kollektivizminin yerini yüzeysel ve çirkin duygularla kuşatılmış bir rekabet hissi ve kariyerizm alıyor.

    Sosyalistleri maddiyatçı olmakla suçlayan, sözde dindar düzenin sahipleri en büyük maddiyatçılığı yaparken bu uğurda çirkinleştirmedikleri, acı ve sömürü götürmedikleri yer bırakmıyorlar.

    Kar amacıyla yapılan aşırı üretim çılgınlığı, bu ürünlerin pazarlanabilmesi için gerekli olan reklamcılık sektörünü ortaya çıkartıyor, böylelikle tüketim ideolojisi durmadan pompalanıyor. Kar uğruna insanların zihinleri tereddütsüz zehirleniyor ve kuşatma altına alınan bireyler atomize ve pasif hale getiriliyor.

    Meta-fetişizmi alıp başını giderken, emeğine ve kendisine yabancılaşmış halkın, öğrencilerin, emekçilerin ruhları paramparça, bölünmüş haldeyken ve bu bölünmüşlüğün içinde, ruhsal buhranlarla mücadele ederek bir yandan da karın tokluğuna çalışacak bir işi bile zor bulup kendisini gerçekleştiremeden yitip gidiyor.

    Bu örnekler çoğaltılabilir. Kokuşmuşluğu ayyuka çıkan ve böylelikle bu kokuşmuşluğu açık ve seçik hale gelmiş olan düzenin değiştirilmesi gerekiyor.

    Önce kar değil, insan ve doğa diyen bir toplumsal düzenin inşa edilmesi bir zorunluluktur.

    Kaybedilecek, harcanacak bir insan bile olmamalı. Üretim planlı bir biçimde yapılmalı ve her bireyin ihtiyacı giderilmeli. Eğitim ve sağlık hizmetinden sadece parası olanlar değil herkes faydalanmalı.

    Yüksek teknoloji araçları dev şirketlerin karına kar katmak için ya da masum insanların katledilmesinde ve sömürülmesinde değil tüm insanların ortak çıkarları doğrultusunda kullanılmalıdır.

    Adına ne derseniz deyin, bu kokuşmuş düzenin daha iyi bir alternatifi mevcuttur ve bu alternatif toplumsal düzen, Marks ve Engels tarafından bilimsel-sosyalizm olarak adlandırılıp, felsefi, iktisadi, siyasi ve ahlaki yanlarıyla kavramsallaştırılmıştır.

    İşte toplum ve tarihin bilimi olan Marksizm budur ! Ve tabi Marksizm, Marks’ın sözleri değil onun ortaya koyduğu bilimsel-nedensel araştırma yöntemidir. Post-modern kaçkınlar sapkın dinsel ayinleri andıran konser ve partilerinde eğlenedurup, sefil hayatlarını yaşasınlar. Kendilerine ve insanlığa olan inançsızlıkları ve kendi basiretsizlikleri sebebiyle bizi hayalperestlikle itham etsinler.

    Düzenin sahipleri tarafından kiralanmış, bilimsel ahlaktan ve sorumluluktan uzak akademisyenler, Marksizmi çarpıtıp kendi yarattıkları samandan korkuluğa saldıradursun,biz gençler,aklı ve insanı merkeze alan teknoloji temelli bir toplumsal formasyon için çabalamalı ve bu toplumu kurmanın yollarını aramalıyız. Marksizmi ve diğer bilimleri öğrenip, tartışmaya, halka indirmeye devam etmeliyiz
  • Mekke ehâlisi imân etmiyor. Müslümanlara çok sıkıntı veriyordu. İşkenceyi arttırıp işi azdırmışlardı. Resûlullah çok üzüldü. Hicretden bir yıl önce, elliiki yaşında idi. Zeyd bin Hârise’yi alarak Taif’e gitti. Tâif halkına bir ay nasihat etti. Hiç kimse imân etmedi. Alay ettiler, işkence yaptılar, yuhaladılar. Çocuklar taşa tuttular. Ümitsiz, üzüntülü, yorgun geri dönerken mübârek bacakları yaralandı. Zeyd’in başı kan içinde kaldı. Tâif’den uzaklaştılar. Çok sıcak bir saatte yorgun bir halde yol kenarında oturdular. Bir bağ yanında istirahat edip, yaralarının kanlarını sildiler. Yakınlarında bulunan bağın sahibi, Rebîaoğullarından Utbe ve Şeybe adında zengin iki kardeşti. Peygamberimizi (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ve Zeydi (radıyallahu anh) görüp, köleleri Addas ile iki salkım üzüm gönderdiler. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) üzümü yerken besmele çekti. Üzümü getiren köle Addas Hıristiyan idi. Besmeleyi işitince şaşırdı. Yıllarca buralardayım. Kimseden böyle söz duymadım. Bu nasıl sözdür?) dedi. Resûlullah: “Sen neredensin?” buyurdu. Addâs: Nineveliyim, dedi. Resûlullah: “Yunus aleyhisselâmın memleketinden imişsin” buyurdu. Addâs: Sen Yunus’u nerden tanıyorsun? Onu, buralarda kimse bilmez, dedi. Resûlullah: “O benim kardeşimdir. O da, benim gibi Peygamber idi” buyurdu. Addâs: Bu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin sahibi yalancı olmaz. Ben inandım ki, Sen Allah’ın Resûlüsün, dedi. Müslüman oldu, Yâ Resûlallah, yıllarca bu zalimlere, bu yalancılara kölelik ediyorum. Herkesin hakkını yiyorlar. Herkesi aldatıyorlar. Hiç iyi tarafları yok. Dünyalık toplamak, şehvetlerini yapmak için her alçaklığı göze alıyorlar. Onlardan nefret ediyorum. Sizinle birlikte gitmek, size hizmetle şereflenmek, cahillerin, ahmakların size yapacağı saygısızlıklara hedef olmak, mübârek vücudunuzu korumak için fedâ olmak istiyorum, dedi. Resûlullah, tebessüm buyurdu: “Şimdi efendilerinin yanında kal!” Az zaman sonra, adımı her yerde işitirsin. O zaman bana gel.” buyurdu. Bir müddet istirahat edip, Mekke’ye yürüdüler. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Tâif’den Mekke’ye döndüğü sırada Mekke’ye varmadan Nahle adındaki bir yerde bir müddet istirahat etti. Bu sırada namaza durmuştu. Nusaybin cinlerinden bir grup oradan geçerken Peygamberimizin (sallâllâhü aleyhi ve sellem) okuduğu Kur’ân âyetlerini duydular ve durup dinlediler. Sonra Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ile görüşüp müslüman oldular. Muhammed aleyhisselâm onlara “Kavminize varınca benim imâna davetimi onlara da söyleyin, onları imâna davet edin” buyurdu. O cinniler kavimlerine gidip bunu bildirince, işiten cinnilerin hepsi imân ettiler. Bu husus Kur’ân-ı kerîmde Cin sûresinde bildirilmektedir. Bu hadîseden sonra Mekke’ye yürüdüler. Muhammed aleyhisselâm Mekke’ye doğru gitmekte iken, başının üzerinde kendisini gölgeleyen bir bulutu ve biraz sonra da Cebrâil aleyhisselâmı gördü. Cebrâil aleyhisselâm (Yâ Muhammed, şüphesiz ki, Allahü teâlâ kavminin sana ne söylediklerini işitti, dedi.) Sonra bir melek göstererek, (Şu melek, Allahü teâlânın dağları emrine verdiği melektir. Kavmin hakkında ne dilersen ona emredebilirsin) dedi. Dağlara müvekkil melek: Mekkenin iki tarafında bulunan Ebû Kubeys ve Kuaykın dağını göstererek (Yâ Muhammed! Eğer şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine kapanıp birbirine kavuşmasını istersen, emret, kavuşturayım) dedi. Muhammed aleyhisselâm “Hayır! Ben insanlara rahmet olarak gönderildim. Allahü teâlânın bu müşriklerin sulbünden imân edecek, Allaha şirk koşmayacak bir nesil çıkarması için duâ ederim” buyurdu.

    Karanlıkta Mekke’ye girdiler. Birkaç ay Mekke’de çok sıkıntılı geçti. Her taraf düşman idi. Gidilecek bir yer yoktu. Doğruca amcası Ebû Tâlib’in kızı Ümm-i Hânî’nin Ebû Tâlib mahallesinde bulunan evine geldi. Ümm-i Hânî, o zaman imân etmemişti. Kimdir o dedi. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) “Amcan oğlu Muhammedim. Kabul edersen, misafir geldim,” buyurdu. Ümm-i Hânî: Senin gibi doğru sözlü, emin, asil, şerefli misafire can fedâ olsun. Yalnız, teşrif edeceğinizi önceden bildirseydiniz, birşeyler hazırlardım. Şimdi yedirecek birşeyim yok, dedi. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) “Yiyecek, içecek istemem. Hiçbiri gözümde yok. Rabbime ibadet etmek, yalvarmak için bir yer bana yetişir” buyurdu. Ümm-i Hânî, Resûlullah’ı (sallâllâhü aleyhi ve sellem) içeri alıp, bir hasır, leğen, ibrik verdi. Gelen misafire ikram etmek, onu düşmandan korumak, Araplar için en şerefli vazife sayılırdı. Bir evdeki misafire zarar gelmesi, ev sahibi için büyük yüzkarası olurdu.

    Ümm-i Hânî düşündü. Bunun Mekke’de düşmanları çok. Hatta öldürmek isteyenler var. Şerefimi korumak için, sabaha kadar onu gözeteyim dedi. Babasının kılıcını alıp, evin etrafında dolaşmağa başladı. Resûlullah, o gün çok incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmağa, af dilemeğe, kulların imâna gelmesi, se’âdete kavuşmaları için duâya başladı. Çok yorgun, aç, üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi. O anda, Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma: Sevgili Peygamberimi çok üzdüm. Mübârek bedenini, nazik kalbini çok incittim. Bu halde, yine bana yalvarıyor. Benden başka, hiçbirşey düşünmüyor. Git! Habîbimi getir! Cennetimi, Cehennemimi göster. O’na ve O’nu sevenlere hazırladığım nimetleri görsün. O’na inanmıyanlara, sözleri, yazıları ve hareketleri ile O’nu incitenlere hazırladığım azapları görsün. O’nu ben teselli edeceğim. O’nun nazik kalbinin yaralarını ben gidereceğim, buyurdu. Cebrâil (aleyhisselâm), bir anda Resûlullah’ın yanına geldi. Mışıl mışıl uyuyor gördü. Uyandırmağa kıyamadı. İnsan şeklinde idi. Mübârek ayağının altını öptü. Kalbi, kanı olmadığı için, soğuk dudakları, Resûlullah’ı uyandırdı. Cebrâil (aleyhisselâm)’i hemen tanıdı ve (Ey Cebrâil kardeşim. Böyle vakitsiz niçin geldin. Yokta bir hata mı ettim, Rabbimi gücendirdim mi? Bana acı haber mi getirdin?) buyurdu ve Rabbinin darılacağından çok korktu. Cebrâil (aleyhisselâm): Ey bütün yaratılmışların en üstünü! Ey Yaratanın sevgilisi; Ey peygamberlerin efendisi, iyilikler menbaı, üstünlükler kaynağı olan şerefli peygamber! Rabbin sana selâm ediyor. Seni kendine davet ediyor. Lütfen kalk. Buyur, gidelim, dedi. Kâ’be yanına geldiler. Orada, bir kimse geldi. Göğsünü yardı. Kalbini çıkardı. Zemzem suyu ile yıkadı. Yine yerine koydu. Sonra Cennetten gelen Burak adındaki beyaz hayvana binip, bir anda Kudüs’de, Mescid-i Aksa’ya geldiler. Cebrâil (aleyhisselâm) kayayı parmağı ile deldi. Burak’ı oraya bağladı. Geçmiş peygamberlerden bazısının ruhları insan şeklinde orada idi. Cemaatle namaz için Âdem (aleyhisselâm), Nuh (aleyhisselâm), İbrâhim (aleyhisselâm) peygamberlere, imâm olmalarını sıra ile söyledi. Hiçbiri kabul etmedi, özür dilediler. Cebrâil (aleyhisselâm), Habîbullahı ileri sürdü. Sen varken, başkası imâm olamaz, dedi. Namazdan sonra, mescidten çıkıp bilinmeyen bir Mirac ile, bir anda, yedi kat gökleri geçtiler. Her gökte bir büyük peygamberi gördü. Cebrâil (aleyhisselâm) Sidre’de kaldı ve kıl kadar ilerlesem, yanar, yok olurum dedi. Sidret-ül-müntehâ, altıncı gökte bulunan büyük bir ağaçtır. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Cenneti, Cehennemi, sayısız şeyleri görüp, Refref adındaki bir Cennet yaygısı üstünde olarak Kürsi, Arş ve Ruh alemlerini geçip, bilinmeyen, anlaşılmayan, anlatılamıyan şekilde, Allahü teâlânın dilediği yüksekliklere ulaştı. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Rabbi ile konuştu. Hiçbir mahlûkun bilemeyeceği, anlayamayacağı nimetlere kavuşup, bir anda, Kudüs’e ve oradan Mekke-i Mükerreme’ye, Ümm-i Hânî’nin evine geldi. Yattığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi. Dışarda dolaşan Ümm-i Hanî uyuklamış, birşeyden haberi olmamıştı. Kudüs’ten Mekke’ye gelirken Kureyş’in kervanına rastladı. Kervandaki bir deve ürktü, yıkıldı. Sabah olunca, Kâ’be yanına gidip Miracını anlattı. İşiten kâfirler alay etti. Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış dediler. Müslüman olmağa niyetli olanlar da vazgeçti. Birkaçı sevinerek Ebû Bekir’in evine geldi. Çünkü, bunun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular: Ey Ebû Bekir! Sen çok kere Kudüs’e gidip geldin, iyi bilirsin, Mekke’den Kudüs’e gitmek gelmek, ne kadar zaman sürer dediler. Ebû Bekir: İyi biliyorum. Bir aydan fazla, dedi. Kâfirler bu söze sevindi. Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay ederek ve Ebû Bekir’in de kendileri gibi düşüneceğini zannettiler. Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı ve itimâd gösterdiler.

    Ebû Bekir (radıyallahu anh) Resûlullah’ın mübârek adını işitince, (Eğer O söyledi ise inandım. Bir anda gidip gelmiştir) deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlayamadı. Önlerine bakıp gidiyor ve (Vay canına, Muhammed neyaman büyücü imiş. Ebû Bekir’e sihir yapmış) diyorlardı. Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullah’ın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle (Yâ Resûlallah! Miracınız mübârek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Mübârek yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur, inandım. Canım sana fedâ olsun!) dedi. Ebû Bekir’in sözleri kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) o gün Ebû Bekir’e (sıddîk) dedi. Bu adı almakla derecesi bir kat daha yükseldi. Kâfirler bu hâle çok kızdı. Mü’minlerin kuvvetli imânına, Peygamberin (sallâllâhü aleyhi ve sellem) her sözüne hemen inanmalarına, O’nun çevresinde pervane gibi toplanmalarına dayanamadılar. Resûlullah’ı mahcup, mağlup etmek için, imtihan etmeğe yeltendiler. Yâ Muhammed (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Kudüs’e gittim diyorsun. Söyle bakalım. Mescidin kaç kapısı, kaç penceresi var, gibi şeyler sordular. Hepsine cevap verirken, Hazret-i Ebû Bekir, öyledir Yâ Resûlallah derdi. Halbuki, Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Buyururdu ki, (Mescid-i Aksa’da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. O anda Cebrâil (aleyhisselâm), Mescid-i Aksa’yı gözümün önüne getirdi, pencerelerini görüyor, sayıyordum. Sorularına, hemen cevap veriyordum). Yolda, develi yolcular gördüğünü söyledi. İnşâallah Çarşamba günü gelirler buyurdu. Çarşamba günü güneş batarken, kervan Mekke’ye geldi. Fırtına eser gibi olduğunu bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hâl mü’minlerin imânını kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düşmanlığını arttırdı. Hicretten bir yıl önce Receb ayının 27’sinde Cuma gecesi vuku bulan bu mu’cizeye Peygamberimizin (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Mi’racı denir. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Mi’raca ruh ve bedeni ile uyanık iken çıktı. Peygamberimize (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Mi’rac gecesinde nice ilâhi hakikatler gösterildi ve beş vakit namaz bu gecede farz kılındı. Mi’rac Kur’ân-ı kerîmde İsra sûresinde ve Hadîs-i şerîflerde bildirilmektedir.
  • " - Tanrı aşkına daha fazla öldürmeden yakalayın beni, kendimi artık kontrol edemiyorum... "

    Bu ümitsiz bir yalvarıştı. İşkence çeken bir ruhun, insanlık dışı davranışlarına sessiz tepkimesiydi...
    Ahmet Fuat
    Sayfa 27 - Yason Yayınları
  • 104 syf.
    ·4 günde·5/10
    Kitabın orijinal adı Illmitz imiş, roman kahramanının birkaç günlüğüne geldiği Avusturya'nın Macaristan sınırında bir kasabası. Bu kasabayı ailesinin kökleri oraya dayandığı için seçtiğini söylüyor ve huzursuzluklarına bir son vermek ümidiyle kimseye söylemeden yola düşüyor. Bu bilgilerden dolayı Türkçe ismi Kökler, Yollar ve Yitik Benler olmuş ama anlatı bu ismin altını çok doldurmuyor kanımca. Huzur bulmak için geldiği bu yerde zihnindeki huzursuzluklarla vakit geçirmeye devam ediyor kahraman.

    Kitabın başında ‟Arada sırada sizi düşünüyorum, sizin beni eğitim gezisi için uzaklara gittiğimi sanmanızı ...” demesinden ve Cecilia ile gittikleri orman gezisini anlatışından dolayı kahramanın ailesiyle yaşayan bir genç kız olduğunu düşünerek okudum kitabın ortasına kadar. Cecilia'nın sevgilisi olduğunu öğrenince anladım yanlışımı. Belki bu yanlış anlamam yüzünden belki de fazla detaya girilmediği için kahramanın cinsiyeti pek hissedilmiyor kitapta.

    Küçük yaşta yaşadığı üzücü olay varoluş olanaksızlığını içine geçmeyen bir yara olarak yerleştirirken kendi varoluş olasılığıyla ne yapacağını bilemeyen bir yetişkine dönüştürüyor kahramanı.

    Kardeşi Agnese kahramanın kendisinden daha ilginç bir karakter gibi geldi bana, hatta sonradan hana gelen biyolog da.

    Anlayarak, hakkını verebilmiş olmayı dilediğim vurucu bir sonu var ama maalesef ben anlayamadım sanırım. Yitik benler alemine ait de buradaki hayatında o yüzden mi kaçak? Rüyalarındaki renklilik ve yatarıcılığa rağmen kahraman fazlaca ümitsiz ve depresif.

    Hiç önemli bir ayrıntı değil ama takılmadan edemedim, evini o halde bırakıp seyahate çıkan bir kahraman aynı zamanda gitmeden önce evine naftalinler yerleştiren bir kahraman olamaz sanki.

    Susanna Tamaro'nun ilk romanıymış bu. Benim de okuduğum ilk kitabı oldu, bir başka kitabını daha okumak istiyorum.

    Kitapta geçen :
    kuş: balaban
    kunt: dayanıklı, sağlam (...kunt apartmanım...)
  • " ...Fazla ümitsiz insanlar, ağır hastalıklara benzerler ve hastaya her zaman daha kuvvetle sarılırlardı."
    Reşat Nuri Güntekin
    Sayfa 94 - İnkılâp yayınları, 39. Baskı