• 192 syf.
    ·8/10
    18 Şubat, Pazartesi.

    “İnceleme yazmalısın “ dedi birincisi.
    “İnceleme yazmalı mısın ? “ diye sordu ikincisi.
    “İnceleme de neymiş” diye alaya aldı üçüncüsü.
    Dördüncüsü ve beşincisi umursamaz bir tavırla sigaralarından bir nefes daha çektiler.
    Altıncısı orda mıydı emin değilim.

    19 Şubat, Salı.

    Bu incelemeyi yazarken tüm oda ve odadaki nesneler ben idi. Onlar ne kadar bense, ben de o kadar onlar idim. Ben aslında var mıydım? Ah, keşke bir sivrisinek olsaydım ve katilim olacak eli arayıp dursaydım. Umursamazdı insanlar zaten beni. Ben ne idim ki? Öldürülmesinin cinayet sayılmadığı bir yaşam için gerçekten “yaşıyor” denebilir miydi?

    22 Şubat, Cuma.

    Dünden beri aynı soru kafamda. İlla cinayet sayılması için bir insanı mı öldürmeli? Bir sivrisineğinin canı alırken övündüğünüz vicdanınız nerede diye düşündünüz mü? Ben de düşünmedim. Bu saatten sonra düşünür müyüm? Bilmiyorum. Aslında asıl soru, hiç düşünmüş müydüm? Hem de bir sivrisineğin gözüyle...

    25 Şubat, Pazartesi.

    Yaptığınız her seçimin kaderinizde etkili olduğunu bilirken nasıl karar verirsiniz? Evinizin kapısından dışarıya adım attığınızda sağa veya sola dönüş seçimini yaptığınızda hayatınız aynı olacak mı sanırsınız? Sağa dönmek sonsuz ihtimal...Sola dönmek sonsuz ihtimal yaratır. Ya önemsiz gibi görünen o seçim sizin kaderinizi belirliyorsa? Ya ben bu incelemeyi yazma kararı aldığımda tüm hayatım değiştiyse? Bu riski alamazdım. İncelemeyi yazmayacaktım.

    32 Şubat, Pazartesi

    Yazmaya karar verdiğim andan beri çok gün geçti. Artık yazmalıydım.Aldım önüme kağıdı. Kağıt da artık bendim. Kalem zaten ben olmaktan hiç vazgeçmemişti. Akan mürekkep hayatımın anlarıydı. Hapsolduğum o an. Tüm geçmiş, gelecek şimdiki anda hapisti. Ve ben bu anın hem sahibi, hem kölesiydim yani bu an nasıl sizin için bu andan ileriye gidemeyecekse de benim için hem geçmiş hem gelecek idi. Yoruldum. Yarın devam ederim.

    33 Şubat, Salı.

    Tüm varoluşsal kaygılarımın getirdiği yorgunluk vücudumu artık ele geçirdi. İnceleme yazmak için fazlasıyla yorgunum.. Sanki dünyanın yaratılışından beri yaşıyormuşum gibi...

    34 Şubat, Çarşamba.

    Bugün kalktım. Yorgun değildim. Kalemi de aldım elime. Ama bu el benim miydi? Sanki bana emanet edilmiş gibiydi ve bana ait olmayan bu elle bir inceleme yazsam yazdıklarımın ne kadar bana ait olduğunu iddia edebilirdim ki? Neyse bunu düşünmekten de yoruldum. İncelemeyi yeterince erteledim,bir gün daha geç olmasından bir şey olmaz. Hem edebiyat yapmayı da beceremem...

    36 Şubat, Cuma.

    Kitabı okuduğumdan beri öyle uzun süre geçti ki ne anlattığını hatırlamıyorum. Sanırım artık kitap hakkında söz sahibi değilim. Önceden öyle miydim ? Bir gün daha böylece geçti.

    39 Şubat, Pazartesi.

    Üç gündür kitabı unutarak hatırladım. Bir hikaye anlatıyordu. En az -yapabilseydim- benim yapabileceğim incelemenin barındırdığı kadar felsefe barındıran bir kitap. Okuduklarımı anlamıyorum diye yazarında anlamadan yazdığı önyargısına sahibim sanırım. ( Belki de Schopenhauer yine haklıdır: Sadece süslü sözlerle beni kandırmıştır.)Ama yinede bu hareketimden dolayı kesinlikle herkesin olduğu bir mahkeme kurulmalı ve herkes her şeyiyle gelmeli. Yazar kitabı, kalemi, hayatındaki herkesi, kitabı yazarken kullandığı masayı ve hatta kitabı yazdığı odayı da yanında getirmeli. Hakim mi? Hakim zaten her anımızda bizimle. Onu dışarıda arayanlar da haklı ama içinde arayanlar daha haklı. İncelemeyi yazmama yada yazmamama Hakim karar vermeli.

    40 Şubat, Salı.

    Hakim kitabın zaten yeterince felsefe koktuğunu, yazılanların altlarındaki anlamları anlamak için birden fazla konuda yeterlilik sahibi olmanın gerektiğini, olay örgüsünün zamandan bağımsız anlatıldığını, yazarın kitaba dahil olup karıştığını, karakterlerin yazarın haberi olmadan kendi düşüncelerinin olduğunu, yazarın bazen taş, bazen balık, bazen sivrisinek olup bir türlü tam insan olmadığını anlattığı için incelemeyi yazmamam konusunda karar kıldı. Beni büyük bir yükten kurtardı.
  • 574 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Herkese merhaba. Sizlere çok severek okuduğum ve hiç bitmesini istemediğim bu güzel kitabdan bahsedicem. Bu güzel kitabı bitirmek hiç istemedim ve tam 6 günde bitirdim. Hergün belli bir 200,150, 50.. sayfa şeklinde okudum. Bu kitap hakkında diyecegim cok sey var aslında ama tabikide ustu kapali seklinde yorumlayacağım. Bu kitabın yeri bende farklı olacak dedim ve bunu ilk sayfadan beri hissediyordum sanki. Bu kitabı avuçlarınızın arasında tutmalısınız. Okurken hissetmelisiniz.Kitap 2. Dünya Savaşı sırasında varlığını sürdüren Nazi Almanyası'nı konu alıyor. Bu defa Yahudileri anlatmıyor kitap, Yahudilere yapılanları haklı da çıkarmıyor elbette. Bu defa baktığımız pencereden Alman yoksullarını görüyoruz; olaya bir de onların gözünden bakıyoruz. Konu hakkında pek bir şey söylemek istemiyorum. Bütün olay Kitap Hırsızı Liesel Meminger'in yaşadıkları. Bütün her şey. Hayatına girenler, hayatından çıkanlar, çevresinde vuku bulan olaylar, kendi düşünceleri, istekleri, yaptıkları... Liesel ve çevresindekiler hakkında her şey. Kitabın tasarımı... Bölüm başlarındaki açılmış kitap logosu, bölüm içerisine yerleştirilmiş küçük açıklamalar, pasajlar, çizilmiş resimler... Kendi içinde fazlasıyla orijinal, fazlasıyla ince düşünülmüş bir eserdi. Her biri ayrı ayrı güzeldi benim için. Çok hoşuma gitti.Bütün karakterler ince elenip sık dokunmuştu resmen. Her biri ayrı ayrı hatırlanabilecek nitelikte özgünlüğe sahipti.Çoğunu unutmayacağım, bunu biliyorum. Yazarın kelimelerle dansı, ortaya koyduğu düşünceleri, gerçeklikleri... Kitapla alakalı o kadar çok şeyden bahsedebilirim ki...Bu kitabı beğenmemin sebebi konusu değil, kelimeleriydi. Karakterlere yazarın yaşattıklarıydı. Benim için, özel kılan bu noktalar oldu. Gerçekten bu güzel kitap benim için çok ayrı bir yeri oldu bende. Kesinlikle herkesin okumasını çok isterim. Tamamı ile kusursuz bir kitap. Herkese tavsiye ediyorum. Mutlaka alıp okuyun.
  • 592 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    | Yusuf Yüzlü Demir Yürekli ~ Şeyma Demir |
    °
    İçinde çığlıkları olan, dışında kelimeleri yutan kızımız Erva. Bu tanımı o kadar çok sevdim ki Evlerinin bahçesindeki salıncakta akşam otururken birden genç bir çocuğun bahçeye dalıp hararetle konuşmasına ve arkasından polis siren duyunca saklanan çocuğu izliyor. Korkarken ona fark edilememeye çalışıyor ama artık çok geç. Tabii bu ilk ve son karşılaşma değil.
    Kısa süre sonra yeniden karşılaşıyorlar ve aslında Demir'in planlarıyla işler bambaşka noktaya gidiyor. Kuzen ve arkadaşları Oğuz, Ebrar ve Ali ile Erva'yı kaçırıyor sonra da peşinde olduğu işlerde dikkat çekmemek için Erva'yı hayatına dahil ediyor. Kitap boyunca o işleri, Erva'nın yaşadıkları ve haklı olarak gözyaşlarını okuyoruz. Yıllar boyunca önemsediği tek şey olan namusu ve dinine bağlılığını okuyoruz.
    Dini işleyen, dine bağlı bir karakteri barındıran güzel bir hikayeydi. Demir'e karşı hissettikleri, Demirin kitabın büyük bir çoğunluğunda tam bir ayı oluşu ama bunların yanında o iğrenç babası haricindeki ailesi çok güzeldi. Ama kitaptaki en favori karakteri Ali Hem eğlenceli, hem minnoş hem de tatlı bir karakterdi. En baştan beri Erva'ya yaklaşımı ve o eğlenceli yapısı gözümde onu zirveye çıkardı.
    Aksiyon, iğrenç baba sorunu ve hislerin kabullenme süresi azıcık uzundu ama yine de sıkılmadan okuduğumu belirtmem gerek.
    Hani hep başlardaki kötü adam değişir minnoş bir şey olur ya, Demir ya da ölen annesinin kullandığı ismiyle Yusuf da öyleydi. Ama bu klişe bir değişimden uzaktı. Bir insanın yavas yavaş hatta zorlanarak yaşadığı bur değişimdi. Hislerinde Demir'den Yusuf'a geçişini keyifle okudum. Yalnız aklıma takılan tek konu nefret ettiğim bir diğer karakter Ebrar. Birden ortadan kayboldu. Tamam bu durumdan fazlasıyla memnunum ama ne olduğunu da merak etmiyor değilim.
    Tekrar kitaba dönersek dini ögeleri işleyerek oluşturulan çok tatlı bir kitaptı. İnsan okurken hem aşkı hem nefreti hem de intikam duygusunu iliklerine kadar hissedebiliyor.
    Çok uzatmadan mutlaka şans verin diyorum.
    Ve yorumumu noktalamadan kapağın güzelliğine aşık olduğumu da belirtmeliyim. Keyifli akşamlar!
  • 1210 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Atatürk her zaman akıl ve bilime dayanmış, pragmatik bir siyaset izlemiş ve ulusal egemenlik merkezli hareket etmiştir. Onun düşünce dünyası her türlü dogmatik ve totaliter ideolojilerden uzak ve özgürlükçü bir yapıya sahiptir. Zaten kendisi de bu özelliğini “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletin en büyük ve atalarımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım.” şeklinde dile getirmiştir. Voltaire, Montesquieu, Comte ve J.J. Rousseau gibi düşünürleri severek okumuş, hepsinin tecrübe ve bilgilerinden bir fikir sahibi olmuştur. Pekiii, biraz temele gitmek istiyorum. Bu insan nasıl Atatürk oldu? Öncelikle doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Selanik... Burası ezan sesleriyle çan seslerinin birbirine karıştığı bir şehirdir. Çok inançlı ve çeşitli etnik grupların bir arada yaşadığı bir merkezdir. O kadar ki Mevlevi dervişlerinin yaptıkları ayinlere Hıristiyan ve Yahudiler de gönül rahatlığıyla katılabilirler. Osmanlı ülkesindeki şehirler içinde okul ve kışlaların en yoğun bulunduğu bir şehirdir. Herkes politik inançlarını korkusuzca dile getirebilirdi. Haliyle böyle bir şehirde büyümekle sofuluğun merkezi olan bir şehirde büyümek arasında insanlığa verilebilecek katkı açısından dağlar kadar fark vardır. -Sofuluğun zararlarını anlatmaya gerek yok sanıyorum- Mustafa Kemal, aşk evliliğinden doğmuş bir bebektir. Ali Rıza Efendi’nin “bu sarışın kız senin nasibindir” rüyası, Zübeyde Hanım’la evlenmesiyle neticelenmiştir. Zor bir evliliktir çünkü baba Ali Rıza, Osmanlı Gümrük Memurudur. Yunanistan sınırında bir yerlerde görev yaparken ailesiyle arasında 120 km bir mesafe vardır. Yine de aralarındaki aşktan bir eksilme söz konusu değildir. Annesi ilahilerle mahalle mektebine başlamasını isterken babası yeni usullerle çağdaş eğitim almasını istemektedir. İkisinin de isteği olur önce mahalle mektebi ardından Şemsi Efendi Mektebi. Sonra da zaten sırasıyla Selanik Mülkiye Rüştiyesi, Selanik Askeri Rüştiyesi, Manastır Askeri İdadisi, İstanbul Harp Okulu ve İstanbul Harp Akademisi... O yıllar harp okulunda okumak cidden zor iştir. Kendinizi zindanda hissedebilirsiniz. Namık Kemal ve onun gibilerin eserlerini okumak hatta isimlerini dillendirmek bile suçtur. Dönem hürriyet ve aydın fikirlerin devridir. Ve öyle baskıyla, jurnallerle engellenebilecek zaman da geçmiştir. Ayrıca devlet idaresi iyi işlememektedir. Suiistimaller alıp yürümüş, memurlar ve subaylar maaşlarını alamamaktayken saraya mensup sırmalı hafiyelerin maaşları haricinde keseler dolusu altın aldığı doğal olarak bu genç Harbiyelileri de olumsuz yönde etkilemektedir. Mustafa Kemal, edebiyat ve tarih okumayı seviyordur ve bilgi birikimi edinebilmenin ancak bu yolla mümkün olacağının farkındadır. Ayrıca yabancı dile de merakı -özellikle Fransızca- neticesinde Osmanlı ülkesinin içinde bulunduğu durumu da idrak edebilmektedir. Her genç delikanlı gibi Mustafa Kemal de aşık olmazsa olur mu? Olmaz tabi. Bu aşkın adı Emine’dir. Paşa kızıdır. -Bir müdür kızı da biz bulsak öhöh şey neyse ne diyorduk- Sonuçta genç delikanlı adam; Harbiyeli üniformasını da giymiş üstüne olmuş jilet gibi. Bizim toplumun kızları üniformaya da meraklıdır hani biraz. Emine de bizim sarışın, renkli gözlü delikanlıya tutulur. Mustafa Kemal de ona tutulur tabi. Karşılıksız bir aşk değildir bu ama kader işte kavuşturmamıştır aşıkları. “Bekle beni der, sana geleceğim.” der demesine, Emine de bekler beklemesine ama kader bir kez daha ağlarını örer. Emine kaza geçirmiş, yüzü de harap olmuştur. Mangal yüreklidir Mustafa Kemal, olsun der yine de evlenirim ama olmaz işte Emine istemez, yakıştıramaz kendini Harbiyelisine. Abdülhamit’in yaratmış olduğu istibdat ve jurnalcilik rejimi, özgürlükleri fazlasıyla sınırlandırıyordu. Hele hele özgür ruhlu bir insansanız bu duruma karşı isyan etmemeniz mümkün değildir. Mustafa Kemal de çocukluğundan beridir belli ki özgürlüğüne fazlasıyla düşkündür. En ufak bir hürriyet kısıtlanmasına dahi göz yummak onun kitabında yoktur. Bizim sarışın Bozkurt’un aklında da hep Makedonya vardır. Zira orası Osmanlı’nın Avrupa’ya en yakın kapısıdır. Doğal olarak da özgürlük düşüncelerinin kol gezdiği kritik bir noktadır. Eğer bir Hürriyet mücadelesi başlatılacaksa burası olsa olsa Makedonya olur. Ki zaten burası Mustafa’nın da memleketidir. İnsan o kadar ayrı kaldığında nasıl olur da özlemez memleketi değil mi? Hele böylesine özgür bir memleketi. O günlerde Harbiye’yi üstün dereceyle bitirenler Harp Akademisi’ne başlarlar.
    Mustafa Kemal de onlardandır. Mezun olur, ordu saflarına katılır. Ancak şuraya değinmek gerekir ki mezuniyetten 4 yıl sonrasıdır. 1909 yılının harp akademisi mezunları, konferansa katılırlar, Mustafa Kemal onlara şu tarihi öngörüde bulunur: “Vaziyet, Balkanlar’da bir savaş çıkacağını göstermektedir. Bu takdirde dört küçük devletin (Bulgar, Sırp, Yunan, Karadağ) hücumuna uğrayacağımızı, bu ordular birbirleriyle birleşmeden tıpkı Napolyon’un savaşlarda yaptığı gibi hepsini teker teker mağlup etmemiz lazım geldiğini söyleyebilirim. Diğerleri Bulgarlarla anlaşamazlar, bu yüzden ilk mücadelenin Bulgarlara karşı lazım olması gerekir.” Bundan 3 yıl sonrası 1912 yılı I.Balkan Savaşı, daha başka söze gerek var mı! Kaldığımız yerden devam edelim. Harbiye’den mezun olur olmaz tutuklanır. Dedik ya her yer Hafiye dolu diye. Yıldız Sarayı’na durmadan jurnal giden bir dönem. Okulda gazete çıkarmışlar bir kere, doğal olarak adları çıkmış. Fiziki takibe almışlar, hepsi aynı evde durunca, demişler bunlar teşkilat tevkif edin. Birkaç ay yatmışlar hapiste sonra bırakmışlar. Dönemi anlamak için şöyle izah edelim. Falih Rıfkı Atay’ı duymuşsunuzdur. Abdülhamit’in son dönemlerini yaşamıştır, şöyle söyler: “İstanbul’da hayat denebilecek ne varsa Hıristiyanlarda ve Yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncıklarını iyileşemez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. Ah ben memleketten önce ölsem! Memleket bizim ömrümüze de yetse!” -Neyse, bu aralar el üstünde tutuluyor bu dönem, başımız ağrımasın.- Ama mimlenmiş bir kere Mustafa Kemal, rahat bırakırlar mı? Saray işe el atmış bizimkilerin tayinlere müdahale etmiştir. Ali Fuat Beyrut’a, Mustafa Kemal (30.Süvari Alayı) ve Müfit (29.Süvari Alayı). Tayin mi sürgün mü siz karar verin. Nerede Makedonya nerede Suriye. Ancak iyi de olur çünkü burası Mustafa Kemal’in staj yeri olur. Sınavlarda sorarlar, not alın burayı. Ancak orada işler karışıktır. Bir kesim asker Osmanlılık adını kullanarak kendilerine bir soygun düzeni kurmuşlardır. Bizimkiler bu düzeni bozar, hayatları tehlikeye girer ama halkın da güvenini kazanırlar nihayetinde. Ama hayat Osmanlı tebaasına zor, aynı bölgedeki yabancı asker ve ahalisine kolaydır. Eeee bu adamlar da genç nihayetinde. Eğlenmek onların da hakkı kardeşim. Her gün savaş, her gün savaş planlarıyla geçmez hayat. Arada bir Beyrut’a giderler, eğlenirler. 23-24 yaşlarında genç delikanlı subay bunlar. Biz de yaptık okul yıllarında yani, hayat zor. Peki, gelelim şu İttihatçılık meselesine. 1876 yılında ilan edilen anayasa, Osmanlı-Rus harbi bahane edilerek II.Abdülhamid tarafından yürürlükten kaldırılmıştı. Sonra da yukarıda bahsettiğimiz istibdat dönemi başlamıştı. Aydın kesimler ve iyi eğitim almış insanlar, bu durumun bir an evvel sona ererek yeniden özgür düşünce ve hürriyet için yoğun bir çaba içerisine giriştiler. İşte tarihte bu hareketi yürütenlere Jön Türkler denmektedir. İttihat Terakki örgütü de bunlardan biriydi ve bu örgütün en önemli özelliği Mason/Carbonari bir yapıya sahip olmasıydı. Gizli bir örgüttü. Bu özelliği de Talat Bey’den kaynaklanmaktaydı. Zira Talat Bey bir masondu ve mason teşkilatının tüm üyeleri de desteğini İttihat Terakkiye aktarıyordu. Ayrıca asker kişilerin de bu örgüte katılımının hızla artması örgütün, diğer örgütlerden daha güçlü olmasına yol açıyordu. Şam’da daha stajyer bir kurmayken kurmuş olduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin de zaman içerisinde farklı şehirlerde açılan şubelerinin İttihat ve Terakki’ye katıldığını bizzat kendisi şöyle anlatır: “Bu oldu bittiği kabul zorunda kaldım ve ben de İttihat’ın bir üyesi oldum.” Ancak Mustafa Kemal akılcıdır. Ordunun siyasette yeri olmadığını düşünür. Bu nedenle de örgüt üyeleri içerisinde sıklıkla düşman kazanır. Örgüte ve çalışma şekline ağır eleştiriler getirir. Hatta bir keresinde bu durumdan rahatsız olan Enver, Binbaşı Hafız Hakkı’ya “Mustafa Kemal fazla ileriye gidiyor, bu duruma bir çare düşünülmeli” demiştir. Sonuç, bir kez daha sürgün. Mustafa Kemal Trablusgarp'ta. Ancak İttihat Terakki’nin planı tutmamış, Mustafa Kemal buradan öldürülerek ya da onuru kırılmış bir asker olarak dönmek yerine artık kente valisiyle, ordu kumandanı ve jandarma ile polis egemendir, yani hükümet ve devletin otoritesi kurulmuştur. Öte yandan nüfusu ve otoritesi kırılmış bir Şeyh Mansur söz konusudur. Tabi bu arada 31 Mart ayaklanması çıkar. Derviş Vahdeti
    ve taraftarları, hürriyet ve eşitlik düşüncesinin anlamsız olduğunu, şeriata dönülmesi gerektiğini söyleyerek rejime karşı isyan ederler. II.Abdülhamid’in de desteğini alan isyancılar İstanbul’u ele geçirmiş, İstanbul sokaklarında 11 gün boyunca asayişsizlik kol gezmiştir. İttihatçıların hiçbiri ortalıkta yoktur. Bu noktada gene bizim Türk kahramanı Mustafa Kemal devreye girecektir. Tanınmış kişilerin hiçbirinin üstüne sorumluluk almak istemediği bir noktada, Hüseyin Hüsnü Paşa’yı bu işin başına geçmesi için inandırır ve Mahmut Şevket Paşa’ya da kabul ettirir. Hareket ordusuyla beraber İstanbul semalarına gelinince bakılır ki isyan, birkaç bin isyancıyı yakalamaktan ibarettir. Hal böyle olunca ortalıkta görünmeyen süper kahramanlar ortaya çıkar ve hareket ordusunun başına geçerler. Gazetelerde de hep onların adı geçer. Mustafa Kemal’i anan kimse yoktur. Sonuç olarak II.Abdülhamit tahttan indirilir, İttihatçılar güçlü bir biçimde iktidara sahip olur. Üniversite sınavına hazırlananlar bilirler ki tarihte bir konu başlığı vardır, 20.yy başlarında Osmanlı Devleti diye. Trablusgarp savaşından başlatılır genelde. İşte bu Trablusgarp Savaşı, Mustafa Kemal’in çıraklık dönemi savaşıdır. Artık 31 Mart irticai ayaklanması bastırılmış, padişah devrilmiş, Mustafa Kemal’se politikanın ayak oyunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ordu, iyice siyasete bulaşmış durumdadır. Mustafa Kemal’e göre ordu ve siyaset, birbiri içerisine girmiş iki ayrı kavramdır. Zaten bu görüşleri nedeniyle İttihat Terakki içerisinde istenmeyen adam ilan edilmiştir. Ayrıca İttihatçı kadrolarca da birkaç kez suikasta maruz kalmıştır. Ancak her seferinde ve başkaca birçok seferinde sanki “yapacağın daha çok iş var” denircesine ölümden hep kıl payı kurtulmuştur. Hani bir keresinde demişti ya “Allah, Enver’in batırdığı ülkeyi kurtarmaya beni memur eyledi.” Diye, işte Allah’ın yazdığı kaderden başka ne gelebilir ki insanın başına. Ancak sonuçta o da bir insandı ve gerçek şu ki engeli aşamamanın verdiği yılgınlık, bıkmışlık ve yorgunluk “askerliği bırakır, kurtulurum” düşüncesine kaptırmıştı onu. -Bakın ben bir emniyet mensubuyum. Babam da öyleydi. Bu mesleğin muhteviyatını çok iyi biliyorum. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Teşkilat personelinin yüzde doksanı daha iyi bir iş buldu mu bırakıp gidiyor. Bulamadığındaysa her zaman aklında “bırakıp kurtulacağım” düşüncesi oluyor. Kalan yüzde on mu? Onlar zaten referanslarının ikili ilişkileri sayesinde, konjonktür neyse ona ayak uydurarak hiçbir zaman adaletsizlik ve haksızlıkla yüzleşmiyor.- Şimdi, buradan hareketle, Mustafa Kemal de TSK içerisinde eleştirel düşünen, sorgulayan ve oldukça da sivri dilli bir kişiliktir. Yani sistem için tehlikeli bir adamdır. Bu yüzden de modern çağ tabiriyle mobbing ve daha fazlası her zaman hep onu buluyor. Hani bir laf vardır “meyvesiz ağaç taşlanmaz” diye. Dönemin dünya ordularındaki bilinen subay kavramına terstir. Rasyonel düşünüp, pragmatist bir şekilde hareket edebilen biridir. Bu da diğer herkesin takdirini kazandığı gibi nefret ve kıskançlığını da tetikliyor. Haliyle istifa etmek tek kurtuluş gibi duruyor. Normal karşılanmalı. İstibdat zihniyetini sona erdirerek, Hürriyet ve Terakki getireceğini söyleyen İttitat Terakki rejimi, yeni bir istibdattan başka bir şey getirmemişti. Bu arada Trablusgarp tehdit altındaydı. Çünkü İtalyanlar, Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarını alarak iç deniz yapmak, aynı zamanda da Trablusgarp’ı sömürgesi yapmak istiyordu. İşgal başlar. Gönüllü kahramanlarımız çok zor şartlar altında varırlar Trablusgarp’a. Mustafa Kemal, Derne Komutanıdır. Burada elde ettiği başarılarla dikkat çeker. Emperyalizme ilk tokadı burada vurur. Ne yazık, farkına varamazlar. Trablusgarp ve sair surette Balkan Savaşları, onun çıraklık dönemi savaşlarıdır. Özellikle Trablusgarp, komutanlık vasıflarının ortaya çıktığı dönemdir. Bir gün Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Bingazi’ye giderken bir falcıya rastlarlar. Falcı, Mustafa Kemal’in avuç içine bakar, çizgilerini okur. Falcı, bir anda ayağa fırlar. Sen “padişah” olacaksın, “15” yıl hüküm süreceksin der. Açıkçası, Mustafa Kemal gibi ben de fala inanmam. Ama bilirsiniz, fala inanma falsız da kalma demişler. Ve evet, Çanakkale. İman dolu göğsün, demirden zırhlara galip geldiği yer. Mustafa Kemal’e Atatürk olma yolunu açan savaş. Taarruzun değil ölmenin emir olduğu savaş. “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz-on metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler
    onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor.” Bu savaş, öyle bir savaştır ki tek amacı vardır; ya zafer ya zafer! Kendi içerisinde mağlubiyetler olacaktır. Ancak kesin sonuç zafer olduğu sürece, sona doğru giden yolda yaşananların bir önemi yoktur. Çünkü bu savaşın adı Topyekün Savaştır. Çanakkale’deki ordunun komutanı Limon von Sanders’dı. Ancak bu adamın sorunu, bir Alman olarak Türk ordularının başında olmasıydı. Hiç bilmediği bir memlekette hiç tanımadığı bir milletin askerlerine emretme yetkisi bu adama verilmişti. Ve bu adam, düşmanın Gelibolu Yarımadası’ndaki noktalardan hangisini ya da hangilerini çıkarma yeri olarak seçeceğini yanlış tahmin etmişti. Mustafa Kemal, bu gerçeği Balkan Savaşları sonunda öngörmüş ve ona göre de tedbirlerini daha o zamandan kafasında kurgulamıştı. Hatta kendisine kumsallara istihkam yapmak gerek diyenleri şiddetle eleştirip “İstediğiniz kadar tel örgü engelleri koyunuz. Parçalar çıkarım...” demişti. Usta bir askerdir kendisi. Savaş stratejisinden iyi anlayan, idrak gücü oldukça yüksek bir komutan. Aynı zamanda tam bir komutan. Verdiği emirlerde kendinden emin, tereddüttü yok. Bu askerine de güç ve kuvvet veriyor. Komutanına güvenen asker, verilen emir ölüm bile olsa koşa koşa gidiyor. Çanakkale’ye dair bir komutan değerlendirmesi yaparsak eğer, “Ian Hamilton, elindeki gücü etkili olarak hedefe yönlendiremeyen, yaratıcı olmayan kalıpçı bir komutandır. Limon von Sanders Prusya ekolünde yetişmiş, planlama yeteneği olan bir subay ancak kendi milletine ait olmayan bir orduya komuta ediyordu ve bir Türk değildi. Enver Paşa, Osmanlı orduları Başkomutan vekili. Ama harp yönetim yeteneği olmayan, sadece bulunduğu mevkiinin kendisine verdiği güçle harita üzerinde muharebe planlaması yapabilen biri.” Enver Paşa’nın ricası üzerine bir grup gazeteci, yazar ve şair, Çanakkale cephesini ziyarete giderler. Gezi sırasında İngilizler, bir tepeyi yaylım ateşi ve bombardımana tutarlar. Grup sorar, Esat Paşa cevaplar: “Bütün mermiler Cesaret Tepesi’ne yöneliktir. Her gün öğle zamanı oldu mu oranın Tümen Komutanı Mustafa Kemal, askerine bando ile yemek yedirir. Ve İngilizleri kıyıda dar bir yere mıhladığı için mızıka sesini duyan İngiliz gemileri, Mustafa Kemal’e ateşle cevap verirler. Yemek bitince bando kesilir, İngilizler de sırf hiddetlerinden açtıkları ateşi keserler.” İngilizlere vurduğu tokat yetmezmiş gibi bir de onlarla dalga geçmeyi de bilmiştir. Yaşa Mustafa Kemal Paşa! Mustafa Kemal’i ötekilerden farklı kılan kıyıya egemen olan tepeleri tutarak, düşman askerlerini çıktıkları kıyılara hapsetmesidir. Hırslıdır ancak nerede durması gerektiğini bilecek kadar da akıllıdır. Saldırıda önde, çekilirken en arkada duran Mustafa Kemal’in, Anadolu’da efsaneleşmemesi beklenemezdi zaten. Çanakkale’den sonra 1917 yılında Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığında Falkenhein vardı. Bu komutanlığın karargahı Almanların emrindeydi. Türklere hiçbir görev verilmiyor, hatta Osmanlı üniforması giymesi gereken Alman subayları, Alman ordusu üniformalarıyla görev yapıyordu. Emir verdikleri ise bizim askerlerimizdi. Bize hep Almanlar şöyle dostumuz, Almanlar böyle dostumuz bilmem ne diye anlatıldı. Halbuki bu adamların asıl amacı bölgede arkeolog, istihbaratçı gibi sıfatlarla çalışarak, Türklerle Araplar arasındaki çatışma ve çekişmeyi artırarak savaş sonrası dönemde Irak ve Suriye’nin Alman egemenliğine girmesinin yolunu açmaktı. Buradaki Yedinci Ordunun Komutanı Mustafa Kemal’di. Türklerin kahramanı oynanan oyunun farkındaydı. Enver ve Talat’a gönderdiği raporlardan duruma isyan etmiştir. Almanların ihtiraslarının tutsağı olmayı ve arkadaşlarının kanlarının boş yere akmasını görmeyi reddetmiştir. Türklüğün korunmasının temel vazife olması gerektiğini ve buna göre planların yapılarak hayata geçirilmesi ivediliğini ifade etmiştir. İstanbul sessiz kalmıştır. Bakın Mustafa Kemal anılarında bu konu hakkında neler yazmış: “Felaketin coşkun bir nehir gibi, Türkiye üzerine aktığını görüyordum. Nasıl tahammül edip susabilirdim? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve tüm tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Yurdumun düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İstedim ki benden öncekilerin yanılmalarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşen Türkiye’yi çıkarabileyim. Her
    türlü sonuçları önceden kabul ederek, biraz başkaldırıcı şekilde kendimi Ordu Komutanlığından af ve hatta vekili de bizzat atayarak görevime son verdim. Bu oldubittiyi üst makamlara bildirdim. Sonunda oldubittiyi kabul ettiler. Fakat bu istifamın aynı makamlara ve belki bütün ulusa anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan olağan bir nedenle çekilmiş olduğumu yaymak için, beni merkezi, Diyarbakır’da bulunan eski orduma, İkinci Ordu Komutanlığına atama yaptılar. Dıştan bazı mazeretler göstererek onu da reddettim. Güçlü olarak duyurmak istediğim feci durumu, basit işlerdenmiş gibi saydıklarını gösterir bir hareketle, bir ay kadar kısa bir süre için izinli olduğumu bildirdiler.” Kahramanımız Yedinci Ordu Komutanlığından istifa etmiş, aman sesini çıkarma diyerek İkinci Ordu Komutanlığı verilen teklifi de reddetmiştir. İstanbul’a gidecektir. Gidecek gitmesine de yol parası dahi yoktur. Zaman içerisinde edinmiş olduğu birkaç atını satarak en azından yol parasını çıkarır. “Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücretini verecek kadar param olmadığını bilmiyor muşum.” Mustafa Kemal’in dönüşünden 15-20 gün sonra İngilizler 110 bin kişilik bir kuvvetle saldırarak Kudüs’ü ve bütün Filistin’i aldılar. Mevcut durumu iyi okuyan kahramanımız bir kez daha haklı çıkmıştı. Falkenhein gitti, Limon von Sanders geldi. Ama bu sefer Yedinci Ordunun Komutanı yeniden Mustafa Kemal yapıldı. Halep’e döner dönmez işe başladı. Birlikleri yeniden düzenledi, Nablus muharebesine hazırlanmaya başladı. Ancak durum hiç de iyi görünmüyordu. İklim çok sertti. Askerler bite bulanmış, gıdadan ve sudan mahrumdu. Çöl sıcağında paçavraya bürünmüş askerler sinek gibi ölüyordu. Maneviyat pek kalmamıştı. Öyle ki kamyonlu devriyelerimiz, firari askerlerimizi öldürüyordu. İngilizlerin durumuysa tam anlamıyla mükemmeldi. Ellerinde her türlü imkan vardı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Arapları da İngilizlerle birleşmişlerdi. Arabistanlı Lawrence’ın önderliğinde ordumuza şiddetli darbeler indiriyorlardı. Ama bizim de Türklerin kahramanı Mustafa Kemal’imiz vardı. Mustafa Kemal, İngilizleri çözümlüyor, Sanders’a raporluyor, Sanders’sa çuvallıyordu. Mustafa Kemal’in sözlerine itimat etmeyen Sanders’ın karagahı bile basılır, canını zor kurtarır. Osmanlı orduları ağır yenilgi alır. Çare yoktur, Mustafa Kemal gene ipleri eline alacak, emir dinlemezcesine ordularımızı yok olmaktan kurtaracaktır. Anadolu sınırlarına kadar başarılı bir geri çekiliş yapılır. 30 Ekim 1918’de Mondros’un imzalanmasıyla ateşkes ilan edilir. Savaş sona erer. Ordularımız silah bırakır, İngilizler stratejik noktaları işgal ederler. 13 Kasım 1918, Haydarpaşa İstasyonu, İstanbul. Aynı gün sadece topraklarımızı işgal etmek için değil aynı zamanda bir milleti yok etmek için ülkemizi işgale gelen 61 parçalık düşman donanması yavaş yavaş boğaza yerleşmeye başlamıştır. Halbuki her şey ne güzel başlamıştı. Her ne kadar İtilaf devletleriyle müttefik olmak istemişsek de topraklarımızın zenginliğinin ve Allah’ın savaşçısı bir millet olmanın karşılığını alıyorduk. Enver ve çevresi savaşı Almanların kazanacağına inandılar. Topraklarımızı kurtaracak, bir de üstüne kaybettiklerimizi alacak ve borç yükünü üstümüzden atacaktık. Kim bilir belki yeniden güçlü bir imparatorluk olacaktık. Ama bugün boğazın o ışıltısı yerini gemi bacalarından çıkan kapkara dumanlara bırakmıştı. Mustafa Kemal, Haydarpaşa Rıhtımında kendisini bekleyen Kartal İstimbotuna biner. Rasim Ferit bu acı durum karşısında “Hata ettim, İstanbul’a dönmemeliydim.” Diyerek, üzüntüsünü belli eder. Türk’ün babası olacak, vatanın kurtarıcısı kahraman Türk, alev alev yanan gözlerle dev zırhlılara bakar; “Geldikleri gibi giderler!” der. Uzak diyarlardan yurdundan atmaya geldikleri bu millet, başbuğunun önderliğinde ikinci kez Ergenekon mucizesini gerçekleştirecek, düşmanı 30 Ağustos 1922’de denize dökecektir. Ama ekibimiz gelecekten habersiz bir şekilde kaderlerinde belli olana kararlı bir şekilde ilerlemektedir. Zamanın gözde mekanı Pera Palas’a gelirler. Bir İngiliz Generali, Anafartalar Kahramanı ile tanışmak ister, masasına çağırtır. Tanrı’nın Kırbacının torununa masama gel demek... Bizim Bozkurt’un gözleri parlar; “Onlar ülkemizde misafirler. Biz ev sahibiyiz. Türk’ün geleneğinde misafir, ev sahibinin ayağına gelir.” Enver, Cemal, Talat... Alman denizaltısı ile ülkeyi terk eylemişlerdir. Bu işlerin Vahideddin ile olmayacağı da barizdir. İngilizlerin esiri ve
    hizmetkarı olmuş, akıldan yoksun bir padişahın vatanın geleceğini düşünmesi mümkün müdür? Ya da tarih boyunca hangi çılgının boynuna zincir vuracağına şaşan Türk, devleti ve milleti kendine ait bir mal sayan ailenin, beceriksiz ve esir bir son üyesinin boyunduruğunda mı kurtuluşa gidecektir. Tarih böyle bir şeyi yazmamıştır ve yazmayacağı gibi her zaman da cezasını vermiştir. Hiç kızmayın bana, ben Türk’üm ve özgürlük benim karakterimdir. Bu yüzden beni kendisinin malı ve kulu sayan bir zümrenin himayesinde yaşayamam. En azından modern çağ ve modern sonrası çağda bu mümkün değil. İnsan haklarının ne olduğunun dahi pek bilinmediği bir dönemde imparatorlukların ve imparatorların gölgesi kabul edilebilir. Ama bugün değil. Kaldı ki o dış mihrak denilen yapıların ulus devletleri hedef tahtasına koyduklarını da düşünecek olursak, özgür bireyler olarak yaşamanın ne kadar mühim olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktır. Mustafa Kemal ve işgal İstanbul’una geri dönelim. Zaman kaybetmeksizin çalışmalara başlamak lazımdı. Öncelikle vatanın kurtuluşu için ustaca bir diplomasi yürütüldü, zaman kazanıldı. Şartlar olgunlaşınca artık Anadolu’ya gitme vakti geldi. Mustafa Kemal istediğini almıştı. 9.Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya gidecek, Samsun ve ahalisine atılan iftiraya inanarak Türkleri direnişten men edecekti, ona verilen görev buydu. Devletin ona verdiği görev Türkleri durdur, direnişçileri çöz, önde gelenlerini hapset, silahlarını al ve direnişi başlamadan durdur. Milletinin ve 7 bin yıllık Türk tarihinin ona verdiği görevse git Anadolu’yu kurtar, düşmanı yurttan at, kahraman ol ama bireysel kahramanlıklara aldanma, gelecek için milletinle yeni baştan başla ama kaldığın yeri unutma. Onlar gene gelecekler. Yarım kalanı bitirmek için türlü entrikalara başvuracaklar. Unutma, Atan Bilge Kağan ne demişti: “Üstte mavi gök çökmedikçe, alta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir... Ey Türk! Titre ve kendine dön!...'” O, Türk milletini toplayıp, bu toprakları vatan tuttu. Yanılsaydı zaten ya devleti ya emperyalizm onu öldürürdü. Bazen devlet varlığı için millete hizmet gerekir. Bazen de millet için devlete hizmet. Bu millet, kahramanla eşkıyayı ayıracak ferasete sahiptir. Ben bir devlet görevlisiyim ama son nefesime kadar milletimin emrindeyim. Devlet her zaman milletten üstün tutuldu ama bu millet her zaman devletini baş tacı etmiştir. Devletimiz 16 kez yıkılmış, 17.kez devlet kurmuşuz. Mustafa Kemal’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki, dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakarlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.”
  • 270 syf.
    ·Beğendi·5/10
    Müslüman Tolstoy, Dr. Arif Arslan

    Dr. Arif Aslan'ın çevirisini yaptığı "Hz. Muhammed, Tolstoy, Gizlenen Kitap" yayınlandığında Tolstoy'un Hz. Muhammed'i anlattığı ve bugüne kadar gizlenmiş bir kitabının olduğunu düşünerek hemen almış ve okuduktan sonra da kafamda kitabın doğruluğu hakkında bazı şüpheler oluşmuştu.

    Daha sonra Acar Burak Bengi tarafından yazılan "Tolstoy'un Cevabı/2005" ve "Sansürlenen Tolstoy/2007" adlı kitapları yayınlanınca benim gibi kuşkuları olanların haklı olduğunu gördüm.

    İşin aslı Tolstoy'un gizlendiği iddia edilen kitap:
    * 1910 yılında Tolstoy'un kendi yayınevinde basılmış,
    * orijinalinin "Muhammed'in Hadisleri" başlığını taşıdığı, başlığın altında daha küçük harflerle "Kur'an'a Girmemiş Olanlar", onun da altında "Derleyen": L.N.Tolstoy" yazdığı,
    * SSCB döneminde, 1928 ile 1958 yılları arasında, Tolstoy'un bütün eserlerinin, en basit gündelik notları ve müsveddelerinin bile 90 ciltlik bir külliyat halinde yayınlandığı, gizlendiği iddia edilen derleme kitabın da külliyatın 40. cildinde yer aldığını öğrendim.

    Ve gene sonra bu kitabı gördüm. "Müslüman Tolstoy". Bunu da aldım. Bu sefer kitap çeviri değil bizzat Dr. Arif Arslan tarafından yazılmış. Yazarı sanırım televizyon programlarından hepimiz tanırız. "İslam - Goethe Türk Soyundan Geldiği Ortaya Çıkan Ünlü Alman Yazarın Müslümanlık Risalesi" adlı kitabın da yazarıdır kendisi. Önce kitapta anlatılanlardan bahsedeyim yazara da değineceğim birazdan.

    Kitap üç bölümden oluşuyor ki birinci bölüm "Aforizmalar" adı altında Tolstoy'un özdeyişlerinden çok yazarın ahlak bilgisi dersi şeklinde anlatılmış. Kitap toplamda 200 sayfa, bunun 121 sayfası ahlak bilgisi dersi şeklinde... kitabın adı bence bu anlamda "Arif Arslan'dan din bilgisi" olmalıydı.
    * İkinci bölümde; Tolstoy'un, 1908 yılında Abdullah El-Sühreverdi’nin Hindistan’da basılmış “Hz.Muhammed’in Hadisleri” kitabından okuduğu hadislerden tertip ettiği risale (kitapçık), (17 sayfa)
    * Üçüncü bölümde ise Tolstay'a gelen ve onun yazdığı mektuplar ile İslamiyete bakışı anlatılıyor ki (15 sayfa), gerisi basında, internette paylaşılan şeyler..
    Kitap aslında toplamda 40 sayfa olmalıymış ancak yazarımız fırsat bu fırsat kendi reklamını da yapmış bol bol..

    Yazarın ve hatta bu görüşü savunanların üstüne kalın harflerle basarak Tolstoy’un Müslüman olduğunu iddia ettiği kanıtlar şunlar;
    - Tolstoy'un eserlerinde ahlaki değerlere fazlasıyla sahip çıkması,
    - Okuduğu kitaptan esinlenerek seçtiği hadisler ki bunlar çoğunlukla "Allah inancı, fakirlik, eşitlik, ölüm ve iyi insan olma gibi konuları" içeren hadisler, (Tolstoy, bu risalesini 1909 yılında neşrettiği halde kitap Rusları etkilememesi için devlet tarafından bilinçli bir politikayla gözlerden uzak tutuldu şeklinde bir iddiası var yazarın)
    - "Hz Muhammed” kitabını Rusça’dan Azericeye çeviren Prof. Dr. Telman Hurşidoğlu Aliyev'in kitabında, bir Arapla evlenip İslam’ı kabul etmiş Valeriya Porohova isimli Rus bir kadının anılarına da yer verdiği, on bir yıl eşiyle Suudi Arabistan’da yaşayan bu bayanın, "Tolstoy’un son zamanlarında İslam’ı kabul ettiğini ve bir Müslüman gibi toprağa verilmeyi vasiyet ettiğini", "Tolstoy’un İslami usullere göre defnedildiğini ve mezarının başında Hristiyanlığın sembolü olan Haç’ın da yer almadığını belirttiğini yazdığı,
    - Tolstoy'un kuzenine yazdığı mektupta;
    * "Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da benim için Muhammedilik, Haça tapmaktan (Hıristiyanlık’tan) mukayese edilemeycek kadar yükseklikte duruyor. Eğer insan, seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her bir insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammedeliği; tek Allah’ın ve onun Peygamberini kabul ederdi…”
    * "Muhammed her zaman Evangelizmin (Hristiyanların) üstüne çıkıyor. O, insanı Allah saymıyor ve kendini de Allah ile bir tutmuyor. Müslümanların Allah’tan başka ilahı yoktur ve Muhammed O’nun peygamberidir. Burada hiçbir muamma ve sır yoktur.” ifadelerini kullandığı,
    - Son olarak ta eşi Sofya Tolstoy ile arasında geçtiği iddia edilen diyalog;
    * Müslümanların Allah'tan başka ilahı yoktur ve Muhammed onun peygamberidir. Burada hiçbir muamma ve sır yoktur. Benim için açıktır ki Müslümanlık daha iyidir. Müslümanlık, kıyas kabul etmez derecede Hristiyanlıktan üstünlüktür. Müslümanlık bana çok yardım etmiştir.

    Tolstoy'un Müslüman olup olmadığını ancak Allah bilir, ancak bence hiç de önemi yok olup olmadığının..
  • 112 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Bizim dünyamıza farklı bir bakışla bakmamı sağlayan, yer yer güldüren, yer yer düşündüren, yer yer de "Aa! Ne kadar haklı." dedirten ve sonunda iyi ki de okudum dediğim bir kitaptı. İsmi ve anlamı oldukça ilgi çekici. Bir kabile reisinin Papalagi üzerine söyledikleri ve kabilesine öğütlerinden oluşuyor. Papalagi yani Avrupalı, gelişmiş, modern dediğimiz insanlar. Dışarıdan görünen yüzüyle çağdaşlığın eleştirisi ve tasviri diyebilirim aslında bu kitaba. Çünkü kılık kıyafetten tutun da izlediğimiz sinemaya kadar bir eleştiri söz konusu ve anlatım şekli oldukça farklı. Biraz gülünç fazlasıyla düşündürü bir eser oldu benim için. Farklı bir bakış açısı için okunmalı diyorum.