Bedenimiz var olduğu ve ruhumuz onun gibi bir kötülükle yorulmuş halde bulunduğu sürece,hiçbir şekilde arzuladığımız, gerçek adını verdiğimiz şeye bizi tatmin edecek kadar sahip olamayacağız.
Felsefe,ruhu kesin ihtiyaç duymadığı sürece duyularından uzak durmaya, kendisinden başka kimseye güvenmemeye ve gerçek varlıkları sadece kendisinin algılayabileceğine ikna ederek dikkatini toplamasını,kendi içine yoğunlaşmasını teşvik eder.
Her acı ve mutluluk,bir çivi gibi ruhu bedene çiviler onu bedene yapıştırarak maddi özellikler kazanmasını sağlar ve bedenin doğru saydığı şeyleri kendisinin de doğru saymasına neden olur.
İnsan düşmanlığı,insanlar hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan bir insana sonsuz güven duyup, onu kesinlikle doğru, düzgün ve güvenilir sandıktan sonra kurnaz, güvenilmez ve sandığımızdan farklı olduğunun anlaşılması ile ortaya çıkar. Bu hayal kırıklığı,özellikle en yakın ve samimi saydığımız arkadaşlarımızla birkaç kez tekrarlandığında bütün insanlardan nefret etmeye ve hiçbirinde en küçük de olsa sağlıklı bir özellik bulunmadığına inanmaya başlarız.