Ama belki de bütün hayatlar böyleydi. Görünüşte en yoğun ve yaşamaya değer hayatları yaşayanlar bile en nihayetinde kendilerini böyle hissediyorlardı belki. Dönümler boyu hayal kırıklığı, tekdüzelik, acı ve rekabetin içinde tek tük birkaç mucize ve güzellik vardı. Belki de hayatın anlamı bundan ibaretti. Kendine tanıklık eden bir dünya gibi olmak. Nora'nın ve abisinin anne babasını mutsuz eden şey başaramamak değil, başarılı olma beklentisiydi belki.
Bu hayat tavizsiz, çok yoğun bir hayattı. O an hava eksi on yedi dereceydi, kutup ayısının onu yemesine ramak kalmıştı ve kök yaşamındaki sorun biraz da o yaşamdaki hareketsizlikti belki.
Nora o yaşamda artık sıradanlığın ve hayal kırıklığının, kaderi olduğunu düşünmeye başlamıştı.
Doğanın bir parçası olmak yaşama isteğinin de parçası olmaktı. Bir yerde uzun zaman kaldığınızda, dünyanın ne kadar büyük ve uçsuz bucaksız olduğunu unutuyordunuz. O enlem ve boylamların uzunluğunu algılayamıyordunuz. Kendi içimizdeki uçsuz bucaksızlığı da algılayamadığımız gibi.
Hayatlarının çoğunda, en azından fiziksel olarak rahattı herhalde. Ama buna rağmen buradayken yepyeni bir şey hissetmeye başlamıştı. Ya da uzun zamandır bastırdığı eski bir şey. Kutuptaki manzara ona her şeyden önce gezegenlerin birinde yaşayan bir insan olduğunu hatırlatmıştı. Hayatta yaptığı her şey -satın aldığı, uğruna çalıştığı, tükettiği hemen her şey- onu kendisinin ve bütün insanların, dokuz milyon türden yalnızca biri olduğunu idrak etmekten bir adım daha uzaklaştırmıştı.