Hükümdarlar tarih okumalılar ve tarihteki ünlü kişilerin girişim ve eylemlerini öğrenmeliler.
Sayfa 58
" O kelimeler hep benimle. Beni hiç yalnız bırakmıyorlar, sağ olsunlar. Bazen onların arasından seçiyorum. Konuşuyorum onlarla, "Bu hafta sen mi çıkmak istersin, sen mi?" diye. Kimisi "Ben hazırım." diyor, kimisi "Yok önce arkadaş çıksın, ben arkasından gelirim." diyor. Bazen bağlantılar da oluyor. Bunu kendi kütüphaneme benzetiyorum. İnsan her kitabı alıp kütüphanesine koymaz. Kendi ihtiyacına, ihtisasına, ilgisine göre kitap alır. Elbette her kitap kıymetlidir ama son tahlilde insan kendi ilgileri çerçevesinde kitap seçer. Yeni bir kitap aldığımda kütüphaneme koymadan önce oradaki kitaplara şöyle bir bakıyorum. "Size yeni bir arkadaş geldi. Nereye koyalım, hangi bölüme gitsin?" diye soruyorum. Onlar da bir "Hoş geldin." diyorlar. Tarih kitabıysa tarih bölümü şöyle bir açılıyor, "Tarih bizde zengin, gel bakalım hangi dönemi ele almışsın?" diyor. Felsefe kitabıysa felsefe kitapla- rı arasında şöyle bir yer açıyorum. Ontoloji mi, epistemoloji mi, etik mi? Hangi bölüme koyalım diye bakıyorum. Şiir ya da edebiyat kitabıysa ona göre bir yer açılıyor. Birbirlerine "Bak sen!" falan diyorlar. Onlarla böyle konuşuyoruz. Kelimelerle muhabbetimiz de öyle."
Reklam
Din, tabiatı gereği bir noktadan sonra sorgulamayı durdurmak zorundadır, zira daha fazla ilerlemeye muktedir değildir. Fakat felsefe, her daim ilerlemektir. Bu sebeple bu iki pratik de gelişim evrelerinde birbirlerinden uzaklaşmaya başlamış ve yetişkinlik dönemlerinde ise hasım haline gelmişlerdir. Aksini iddia edenler, inandıkları din her ne ise, onun tarihini inceleyip; sorgulamak ya da felsefe yapmak yoluyla dinin kurallarına aykırı sonuçlara ulaşanların din adamlarınca kesilmiş kellelerini sayabilirler.
Sayfa 225 - Mitra YayınlarıKitabı okuyor
Bilgeliğin peşinden koşanlar, felsefe ruhlarını kavrayıncaya kadar, biçare bir mahkum gibidirler. Ruh ve bedenleri birbirine yapışmıştır. Gördükleri şeyi sanki hapsedilmişler gibi, o bedenin yardımıyla demirler arasından görürler. Gerçek bir bilgisizlik içindedirler. Felsefe bu mahkumiyetin korkunçluğunu görmüştür. Hapislik tutkuların bir eseridir. Hapis bağların sıkılaşmasına yardımcı olur. İşte bilgeliğin peşinden koşanlar, felsefenin ruhun cesaretini yavaş yavaş artırdığını ve insanları kurtarmaya çalıştığını bilirler. Felsefe göz, kulak ya da diğer duyu organlarının algıladıklarının sahte olduğunu ona gösterir. İnsanı mümkün olduğunca bunlardan uzak tutmaya çalışır. O, insana tüm dikkatini içe yöneltmesini ve sadece düşünsel bağlam üzerinden kavramaya yönelmesini, diğer gördüklerinin sahte şeyler olup farklı şekillerde görünebileceklerine inanmasını söyler. Çünkü bu türden şeyler görülebilir ve duyulabilir olarak adlandırılmalarına karşın, özleri gereğince görülemez ve duyulamazlar. Gerçek filozof böyle bir kurtuluşâ karşı çıkmamak gerektiği düşüncesinden hareketle, ruhunu zevk, tutku, arzu ve korkulardan mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışır. Çünkü bu türden zevk, tutku, arzu ve korkuların, çeşitli aşırılıkların sonucunda ortaya çıkan kötülüklerin, her şeyi yakıp yıkmanın dışında başka bir kötülük daha meydana getirdiğini hesaba katar. İşte bu kötülük kötülüklerin en büyüğü olup, gerçekte göz ardı edilir.
Hakikat olmasaydı, hakikatin olmadığı doğru olmayacaktı. Nietzsche'nin istediği gibi, her şey yanlış olsaydı, her şeyin yanlış olduğu yanlış olacaktı. Sofistlik bu şekilde çelişkilidir (kuşkuculuk değil) ve felsefe olarak kendini yok eder.
Hindu kahinleri çok önceden dünyanın sınırsız ve kısıtsız, ha­yal dahi edilemeyecek kadar fazla potansiyel ve olasılıkla dolu olduğunu fark ettiler. Bilim, matematik ve mantıkla dünyayı ölçmeye kalkmak nafiledir. Nesnel dünyadan daha önemli olan şey her bireyin öznel dünyasıdır. O yüzden Hindu kahinleri dikkatlerinin çoğunu coğrafya, tarihten çok felsefe ve metafiziğe çevirdiler.
Sayfa 206 - Doğu Batı Yayınları
Reklam
1,000 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.