• Bundan yaklaşık 1600 yıl önce Mısır’ın İskenderiye kentinde korkunç bir cinayet işlenir; ‘iffetsiz’ ve ‘günahkâr’ olmakla suçlanan bir kadın toplumun gözleri önünde ‘öfkeli’ bir güruh tarafından linç edilir. Taşa tutulan, parçalara ayrılıp yakılan kadın, matematikçi, gökbilimci, filozof Hypatia’dır.
    Büyük İskender’in M.Ö. 332 yılında kurduğu İskenderiye, yüzyıllarca barış içinde yaşadı. M.Ö. 30’larda Roma’nın hâkimiyetine geçen kentte barış ortamı M.S. 300’lerde bitti. Limanları, bilginleri, kültür merkezi, dev kütüphanesi ve üniversitesiyle İskenderiye o dönem ticaretin ve aydınlanmanın merkeziydi. Başında ünlü matematikçi Theon’un bulunduğu okulda kızı Hypatia da matematik, felsefe ve astronomi dersleri veriyor, Platon, Aristo ve Oklid’in fikirlerini tartışmaya açtığı bu dersler dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerle dolup taşıyordu…
    Kentin dokusu Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinin ardından hızla değişti. İktidara egemen olan Hıristiyanlar, Pagan ve Yahudiler başta olmak üzere farklı inançlara sahip kim varsa hedef aldı.
    Kentte ardı ardına cinayetler işlenirken Hypatia çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Her gün bir çember çizerek; dünyanın, güneşin, gezegenlerin hareketlerini yeniden hesap ediyor, öğrencilerine “Bizi birleştiren şeyler ayıranlardan daha fazla; tüm insanlar eşittir, kardeştir…” tavsiyesinde bulunuyordu.
    ***
    İskenderiye Üniversitesi’ni inançsızlığın merkezi olarak gören Hıristiyanlar, Serapis tapınağı, müze ve dev kütüphanenin yok edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Kitapların parçalandığı, heykellerin yıkıldığı, insanların öldürüldüğü kanlı saldırıda yüzyılların bilimsel birikimi de yok edildi. En sevdiğini; babasını da kaybeden Hypatia, artık yapayalnızdı…
    Ancak babasına söz verdiği gibi gerçeği aramaktan asla vazgeçmedi. Hypatia “Dünya hareket ederken daire mi çiziyor, elips mi, yoksa güneş dönüyor dünya yerinde mi duruyor” diye düşünürken kötülük yerinde durmuyor, örgütleniyordu…
    ***
    İskenderiye Patrikhanesi’nin ise o bilimsel çalışmalarını sürdürürken Hypatia’ya duyduğu kin her geçen gün artıyordu.
    Eski öğrencisi olan kent valisinin onun tesirinde olduğunu ve bu sayede farklı inançların korunduğunu düşünüyordu.
    Hypatia’nın öldürülmesi için tezgâh kuruldu. Başpiskopas Kril’in talimatıyla papaz pazar ayininde bir konuşma yaptı; kadının toplumda olması gerektiği yeri tanımladı önce, asla bir erkekle eşit olamayacağını, erkeğe akıl veremeyeceğini, kıyafetlerinden hareketlerine kadar dikkat edeceğini anlattı uzun uzun. Ardından Hypatia’yı hedef göstererek İskederiye’de haddini aşmış bir kadının yaşadığını, büyücü, günahkâr bir şeytan olduğunu söyledi.
    Kalabalık soluğu Hypatia’nın kapısında aldı.
    Önce saçından sürüklediler. Haypatia’yı çırılçıplak soyup en acı şekilde nasıl ölebileceğini tartıştılar; biri “Taşlayalım”, diğeri “Derisini yüzelim” dedi, öteki ateşe vermekten bahsetti. Karar veremediler, sırayla hepsini yaptılar…
    ***
    Tarihte bilinen ilk kadın matematikçi olan Hypatia’nın yazdığı kitaplar kütüphane saldırısında yok edildi. Feminist sanata da konu olan Hypatia hakkında çok sayıda roman, Oyun ve şiir yazıldı… Hypatia’yı “Bağnazlığın masum bir kurbanı” diye tarif eden Voltaire, öldürülmesini ise ‘sorgulama özgürlüğünün yok ediliş simgesi’ olarak görmüştür.
    ***
    Derler ki Hypatia’nın katli sadece bir bilim insanın ölümü değil daha fazlasıdır; aydınlıkla karanlığın savaşında bir dönemeç kabul edilir.
    Hypatia’nın; insanlığa büyük bir dersi daha vardır; tüm karanlığa inat ‘Göğe bakalım…’

    Alıntı
  • 287 syf.
    ·35 günde·Beğendi·10/10
    “Aşırı dindar kişiler, tüm çağlarda faal insanların yaşamını zorlaştırmaya, mümkün olduğunca onları yaşamlarından bezdirmeye çalışmışlardır. Gökyüzünü karartmak, güneşi söndürmek, sevinci şüpheli hale getirmek, umutları dengesizleştirmek, çalışan eli felç etmek… Bunlar onların nasıl yapılacağını en iyi bildikleri işlerdir.”

    Kitabın tam adı Tan Kızıllığı: Ahlaksal Önyargılar Üzerine Düşünceler’dir. Bir başka müstesna Nietzsche eseri olan bu kitap ahlak felsefesi üzerine yazılmıştır. Beş kitap ve kısa kısa 575 bölümden oluşmaktadır. Bu yüzden okuması daha keyifli çünkü bölüm bölüm değerlendirme ve çevrenizdekilerle konuya daha da odaklanarak tartışıp, paylaşabilme imkânı sunuyor. Bu eserde Nietzsche, toplumsal ahlak yargılarını eleştirel bir bakış açısıyla inceliyor. Sizi ahlaksal önyargıların karanlığından kurtarıp tan kızıllığına kavuşturuyor.

    Manidar bir şekilde “En ahlaklı kişi kimdir?” sorusunun cevabını toplumun ağzından; “Yasalara en çok uyan kişi!” olarak cevaplıyor. Devamında ise; “Özgür insan ahlaksızdır, çünkü o her bakımdan geleneğe değil, kendisine bağlı olmak ister.” der Nietzsche. Gelenekleri, yetiştiğimiz toplumlar gereği uyduğumuz/uydurulduğumuz kuralları sık sık eleştirir. Bu kural ve geleneklerin aslında ne kadar tehlikeli, gelişime kapalı ve insan sorgulayıcılığının önünde ne derece büyük bir engel olduğunu açıklar. Geleneği şöyle tanımlar; “Bize yararlı olan şeyleri emrettiği için değil, bize emrettiğinden dolayı itaat ettiğimiz yüksek bir otoritedir.”

    Wagner ile yollarını ayırdıktan sonra yazdığı bu kitabı biraz da biyografik bir mesele haline getirerek bir sanatçı tipi olarak ele aldığı Wagner’i sık sık eleştirir. Rousseau’yu “ahlak tarantulası” ilan ederken, Kant’ın ahlak fanatikliğini sürekli olarak yerer.

    Zevkle, bir çırpıda okuduğum bu Nietzsche eserinin “Ahlak Bilimi Dersleri” adı altında okullarda bile okutulması gerektiğini belirtmeliyiz.

    Keyifli okumalar.

    Sanatla kalın…

    Selçuk Korkmaz
  • 128 syf.
    Son zamanlarda adını sıkça duyduğum bir yazar, radyocu, televizyoncu, gazeteci-köşe yazarı, Meksika sınırı programının sunucusu (medyanın her yerinde var yani) felsefe okumuş, felsefe dersleri veren biri(ymiş).

    Bu yazarın okuduğum ikinci kitabı, ilki bir adam girdi şehre koşarak'dı. O kitap bir denemeydi ve buna nazaran daha olmuş gibiydi. Ve bence yazar roman yazmasın, belki Sunay AKIN tarzında daha başarılı olabilir.

    Bu olmamış hem öyle olmamış ki; deneme gibi başlayıp, romana evrilen, çok berbat bir kurguyla yazılmış belki burada ülkede "editörlük" denilen işinde ne kadar vasat olduğunu belgeleyen bir eser olmuş.

    Kitabın ilk üç veya dört bölümü deneme, yazarın aforizmalarını dile getirdiği bölümler, sonra yazar birdenbire romana çeviriyor kitabı, annesi kanser oluyor, annesinin kanser oluşunun üzüntüsü arasında yazar bir kadına olan aşkını anlatmaya başlıyor, sonra bir vukuat işleyip nezarete düşünce pat diye bir başka kadın giriyor romana :)

    Sanırım bir romandaki en önemli öğelerden biri de kahraman yaratmaktır, burada olayda geçenler kitaba patır patır düşüyor ve aynı hızda yok oluyorlar, kahramanın intihar girişimi sonrası olayları anlatan kişi; sevgili, baba, abla ve son olarak kafes yapan usta oluyor.

    Elbette olabilir ama bende, ancak bir risale olabilecek boyuttaki bir eserden bir kitapçık olsun çabası olduğu hissini uyandırdı. Bir sayfanın tümünde hayat hayat hayat araya sıkıştırılmış ölüm sözcüğü; bir sayfanın tümünde bulmaca gibi bütün “izm”lerin kelime ayırmaksızın verilmesi; sonra olayları anlatan kişilerin çoğalarak zaten anlaşılan şeylerin gereksiz bir şekilde uzatılması…

    Bununla beraber kurgunun berbatlığıyla tezat oluşturacak bir coşkunluk var, yer yer şiir gibi yazılmış hissi veren mısraya çalan satırlar okuyorsunuz. Yazar acayip cümleler devşirmiş, derin bir hissiyat var, yüreğe dokunan sözler var.

    İlk kitaptaki; İslami hassasiyet, Filistin ve Kudüs vurguları bu kitapta da hissediliyor. Sanırım okumadığım eserlerinde de bu ritüellere okur rastlayacak.

    Hadi, Kuş olup gidenlere gelsin :)

    Umutlarımı;
    göç eden kırlangıçların, geri gelmeye ömrü vefa etmeyen kanatlarına bağladım...
    Akşamın kızıllığında ağladım!
    Oysa ben, seni
    Serçenin bir damla gözyaşı kadar sevmiştim...
  • 35 farklı üniversiteden Felsefe Bölümü başkanları ve öğretim üyelerinin katılımıyla düzenlenen çalıştayda, Türkiye’de felsefe öğretimi masaya yatırıldı ve bir de rapor hazırlandı. Sonuç: Felsefe şart!..
    Raporda yer alan kararlar;
    . İlköğretimde Felsefe,
    . Ortaöğretimde Felsefe ve
    . Yükseköğretimde Felsefe
    olmak üzere üç ana başlıkta toplandı.
    İşte sonuç raporu:
    İlköğretimde Felsefe
    UNESCO 2007 Raporu’nda belirtildiği üzere çocukların erken yaşta eleştirel düşünme becerisi kazanmalarında önemli bir faktör olan felsefe eğitiminin ilköğretim döneminde programlarda yer alması gerekliliği üzerinde durulmuştur. Bu kapsamda;
    1. Üniversitelerin felsefe lisans programlarına “Çocuklar için Felsefe / Çocuklarla Felsefe” dersinin konulması,
    2. Bu dersin içeriğinin (müfredatının) Türkiye’deki Felsefe Bölümlerinin oluşturacağı bir komisyon tarafından belirlenmesi,
    3. Üniversitelerin sürekli eğitim merkezleri gibi ilgili birimlerindeki “Çocuklar için Felsefe / Çocuklarla Felsefe” eğitmenliği sertifika programlarının yaygınlaştırılması ve bu programları yürütecek eğitimcilerin asgari felsefe lisans derecesine sahip olmasının sağlanması,
    4. TRT gibi kamu veya özel medya kuruluşlarıyla “Çocuklar için Felsefe / Çocuklarla Felsefe” dersinin içeriği ile uyumlu materyallerin tedariki için işbirliğinin sağlanması,
    5. Çocuklara yönelik üretilen gerek yazılı gerek görsel programların içeriklerine ilişkin bir standart geliştirilmesi bu standardın belirlenmesinde düşünme becerilerinin katkısının esas alınması,
    6. Belediyeler ve sivil toplum örgütleri bünyesindeki çocuklara ve gençlere yönelik açılan bilgi evi, bilgehane ve yetişkinlere yönelik meslek edindirme kursları gibi eğitim merkezlerinde verilen düşünmeye dayalı derslerin yürütülmesinde Felsefe Bölümlerinden yardım ve destek alınması,
    7. Milli Eğitim Bakanlığının 7. veya 8. sınıflar için seçmeli olarak koyduğu “Düşünme Eğitimi” dersinin zorunlu hale getirilmesi ve bu ders ile “Değerler Eğitimi”, “Hukuk ve Adalet”, “İnsan Hakları ve Demokrasi” derslerinin de yine felsefe bölümü mezunları tarafından verilmesi,
    8. TÜBİTAK destekli bilim merkezlerinde çocuklara yönelik “Eleştirel ve Bilimsel Düşünme” faaliyetlerinin düzenlenmesi ve bu faaliyetlere felsefe bölümlerinin destek vermesi,
    Ortaöğretimde Felsefe
    1. 2017-2018 yılında Talim Terbiye Kurulu Başkanlığının ilgili kurul toplantısında liselerde 2 saat olan ve 11. sınıflarda okutulan Felsefe dersine, haftalık 2 saat ders daha eklenmiş ve bu dersin de 10. sınıfta okutulması kararlaştırılmıştır. Bu kararla birlikte liselerde Felsefe dersleri 4 saate çıkarılmış, ayrıca 11 ve 12. sınıflarda seçmeli olarak okutulan Sosyoloji, Psikoloji ve Mantık dersleri korunmuştur. Öğretmen norm kadrolarında ciddi bir artış getirmesi beklenen bu karar, Milli Eğitim nezdinde her zaman vurgulanan eleştirel ve yaratıcı düşünceyi teşvik yönünden olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Bu olumlu gelişmenin sürdürülmesi,
    2. Mevcut programda 10. sınıflarda “Felsefeye Giriş” ünitesi ile beraber “Sistematik Felsefe”nin belli başlı disiplinleri; 11. sınıfta ise “Felsefe Tarihi” işlenmektedir. Fakat “Felsefe Tarihi” üniteleri, yaygın olarak bilinen dönemlere göre değil; herhangi bir dönem ya da filozof farkı gözetmeksizin kronolojiye dayanarak belirlenmiştir. Bu düzenleme, bir yandan Sistematik Felsefe ünitelerinin başta yer alması nedeniyle felsefe eğitiminin mantığı, bir yandan da dönemlendirme nedeniyle felsefenin genel bütünlüğü bakımından sorunlu bulunmuştur. Önerimiz; 10. sınıfın ilk bir aylık döneminde “Felsefeye Giriş” ünitesi işlenerek “Felsefe Tarihi”nin içinde taşıdığı zenginliğe uygun bir şekilde hazırlanacak bir program çerçevesinde 10. sınıfın sonuna kadar bitirilmesi, 11. sınıfta ise “Sistematik Felsefe”nin önemli disiplinlerinin verilmesi ve ders kitaplarının buna göre düzenlenmesidir. Bu öneriye dayanarak 10. ve 11. sınıflarda okutulan Felsefe dersi öğretim programının gözden geçirilerek yeniden düzenlenmesi,
    3. Felsefe ders kitabı komisyonlarında o sahada uzmanlaşmış felsefecilerin bulundurulması ve lise felsefe kitap editörlüğünün muhakkak surette felsefe alanında uzman bir öğretim üyesi tarafından yapılması gerekmektedir. Ayrıca felsefe ders kitabı MEB’deki öğretmenlerin görüşleri alınmakla beraber onlara yazdırılmamalıdır. Bu bağlamda ders kitaplarında müşahede edilen olumsuzlukların giderilmesi için bu hususların dikkate alınması ve ders kitaplarının yazım sürecinde üniversitelerin felsefe bölümleriyle irtibatın sağlanması,
    4. “Doğru düşünme sanatı” olarak tanımlanan Mantık biliminin düşünce ve medeniyet dünyamızda sahip olduğu önemi ve düşünme ve karar verme süreçlerinde gençlerimize sağlayacağı katkıyı dikkate alarak Mantık ve Eleştirel Düşünme dersinin zorunlu hale getirilmesi,
    5. 9. sınıfta seçmeli Bilgi Kuramı dersinin seçilmesinin teşvik edilmesi, bu derslerin içeriğine uygun şekilde işlenmesi sağlanarak felsefe öğretmenleri tarafından verilmesi,
    6. Üniversiteye yerleştirme sınavlarında yapısal olarak Felsefe ve Mantık sorularının oran olarak arttırılması ve bu soruların bütün YKS alanları için zorunlu hale getirilmesi,
    7. YKS, ezbere dayalı ve çoktan seçmeli bir mantıktan, düşünmeye ve çıkarıma dayalı bir mantığa evrilmiştir. Yükseköğretimde gençlere kazandırılmak istenen kavramlaştırma yeteneği YKS’de ölçülmekte, bununla birlikte gençlerimize kavramlaştırma ve kavram tanıma becerisine ilişkin herhangi bir eğitim verilmemektedir. Bu nedenle 12. sınıflara mahsus olmak üzere haftada en az 2 saat “kavram tanıma”, “anlama ve yorumlama” içerikli bir ders konulması ve bu dersin kitabının da felsefe alanında uzman bir akademisyen komisyonu tarafından hazırlanması,
    8. Felsefe öğretmenlerinin felsefe alanındaki yeni gelişmelerle irtibatlarını güçlendirmek amacıyla düzenli bir şekilde hizmet içi eğitim kapsamında verilen eğitimlerin arttırılması ve bu eğitimlerin Felsefe Bölümleri ile irtibat halinde yürütülmesi,
    Yükseköğretimde Felsefe
    1. Felsefe Bölümü mezunlarının istihdamı sorununun aşılabilmesi için lisans eğitimi sırasında bu öğrencilere sertifika programları düzenlenmelidir. Bu amaçla, istihdam olanaklarını çeşitlendirmek amacıyla, piyasa beklentilerine uygun ofis yönetimi, web sayfası tasarımcılığı, ileri düzey bilgisayar kullanıcılığı, rehberlik türünden ek eğitimler verilmesi, ayrıca MEB’e bağlı örgün kurumların dışında da yaygın eğitim kurumlarında (mesela halk eğitim merkezlerinde) “felsefe, mantık, sanat, estetik ve düşünme sanatı kursları” düzenlemesi ve bu dersleri vermek üzere kadrolu “usta öğretici” felsefe mezunlarının istihdam edilmesi,
    2. Sürekli eğitim merkezlerinin felsefe ile ilgili verdiği sertifikalar, felsefe bölümlerinin lisans ve lisansüstü programlarının yasal hak ve yetkilerinin yerine geçecek bir belge haline getirilmemesi ve bu sertifika programlarında felsefe dışı personel istihdamının kısıtlanması,
    3. Felsefe Bölümlerinde hem Fen Bilimleri hem de Sosyal Bilimler alanlarında yan dal ve çift anadal olanaklarının önü açılmalıdır. Bu amaçla felsefe bölümlerindeki derslerin kredisi/AKTS oranları değiştirilmelidir. Felsefe Bölümlerindeki zorunlu ders sayısının azaltılarak, buradan doğacak boşluğun başka bölümlerden alınanserbest seçmeli dersler ya da çift anadal-yandal programlarıyla doldurulması önerilmektedir. Bu minvalde Felsefe Bölümlerinin diğer bölümlerle işbirliği olanaklarının geliştirilmesi,
    4. Felsefi Danışmanlık veya Felsefi Rehberlik alanlarının felsefe mezunlarına istihdam alanı olarak belirlenmesi gerekmektedir. Buna dayanarak kamu ve özel sektördeki Etik Kurullarda örgün felsefe lisans programlarından mezun olanların üye olarak görevlendirilmesinin sağlanması,
    5. İlk ve Ortaöğretimde PISA ve TIMSS sınavlarındaki başarı durumumuzun büyük oranda eleştirel düşünme, yazma ve okuma eksikliğinden kaynaklandığı görülmektedir. Milli Eğitim Bakanlığının 2023 Vizyon Belgesi’nde sıkça vurgulanan eleştirel bakış açısının genel olarak eğitimciler ve oradan da öğrencilere kazandırılmasında Felsefe Bölümlerinin merkezi bir konuma erişmesinin sağlanması,
    6. Üniversitelerimizdeki bütün lisans programlarında birinci sınıfta Felsefeye Giriş dersinin zorunlu dersler arasına alınması ve bu derslerin kadro imkânları çerçevesinde sadece Felsefe Bölümleri tarafından verilmesi,
    7. Üniversitelerde Felsefe Bölümü dışında verilen Estetik, Bilim Felsefesi, Düşünce Tarihi, Tarih Felsefesi, Etik, Eğitim Felsefesi gibi derslerin felsefe kodlu olarak Felsefe Bölümleri tarafından verilmesi,
    8. Açıköğretim Fakültesi Felsefe ve Sosyoloji programı mezunlarının örgün eğitim mezunlarıyla aynı hak ve yetkiye sahip olmamaları gerekir. Bu bakımdan Açıköğretim Fakültesinin ikinci üniversite olarak okunması ve aynı zamanda bu bölüm mezunlarının örgün öğretim mezunlarının sahip olduğu öğretmenlik hakkına sahip olmamalarının sağlanması,
    9. 16 kredi Sosyoloji dersi alan Felsefe mezunlarına, Sosyoloji mezunlarıyla aynı istihdam haklarının (aile danışmanlığı, arabuluculuk, kaymakamlık vb.) tanınması önem arz etmektedir. Felsefe derslerinin, azam-ı istifade için, felsefe mezunları tarafından verilmesi gerekmektedir. Liselerdeki mevcut Felsefe Grubu derslerine sadece Felsefe Grubu öğretmenlerinin atanması ve bu branştan olmayanların bu derslere girmemesi,
    10. Son yıllarda İlahiyat Fakültelerinde görülen felsefeye yönelimin arttığını görmek sevindiricidir. Ama ne var ki bu fakültelerde lisans düzeyinde verilen Sistematik Felsefe ders saatleri ve hatta Felsefe Tarihi derslerinin kredi saatleri son derece yetersizdir. Bu derslerin çoğu zaman branş dışı hocalar tarafından verildiği de bilinmektedir. Bu ders saatlerinin artırılması bir zarurettir. Lisans düzeyinde yetersiz kredi ile mezun olan İlahiyat çıkışlı öğrencilerin master ve doktora düzeyindeki felsefe çalışmalarında bu nedenlerden ötürü zorlanmalarının önüne geçecek akademik önlemler alınmalıdır. Diğer taraftan “felsefe çıkış”lıların diğer fakültede olduğunun aksine bu fakültelerde Araştırma Görevlisi, Okutman ve Öğretim Görevlisi olarak istihdamlarının engellendiği bilinen bir konudur. Bu haksızlıklar giderilmelidir. Doktora ve doçentlik çalışmalarını İlahiyat Fakültelerindeki Felsefe ve Din Bilimlerinde yapanların felsefeciden çok ilahiyatçı olduğu bir gerçek olduğuna göre; YÖK ve ÜAK bu akademisyenlere teolog/felsefeci unvanı vermeli ve bu kimseler pür felsefecilerden tefrik edilmelidir. Felsefe Bölümlerinde istihdam imkânlarının master ve doktora alanları ile sınırlandırıldığı ayrıca belirtilmelidir. Burada dikkat çekilmek istenen husus, 4 yıl Felsefenin tüm dallarında öğrenim gören biri ile sınırlı sayıda felsefe dersi almış birisi arasındaki farktır. Bu çarpıklık iki farklı “Felsefe Doçentlik Kriteri”ni doğurmuştur. Söz konusu çarpıklığın giderilmesi,
    11. Felsefe lisans programına öğrenci alımında eşit ağırlık (TM) puan hesaplamasının yerine sözel (TS) puana dayalı olarak yerleştirme yapılması,
    12. Felsefe Bölümleri arasında işbirliği ve koordinasyon sağlanması bakımından yılda bir defa Felsefe Bölüm Başkanları Çalıştayı düzenlenmesi ve Çalıştayı düzenleyecek üniversitenin adaylar arasından son Çalıştayda belirlenmesi uygun görülmüştür.
    Yukarıda sözü edilen hususlarda varılan ortak kanaat, başta üniversitelerin Felsefe Bölümleri olmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu ve yükseköğretim kurumları yetkililerine saygıyla sunulur.
    Tespit ve önerileri değerlendirmek MEB ve YÖK”e kalıyor…

    Abbas Güçlü
  • Zira hayattaki bütün kötülükler bir “hayat anlayışı”ndan ileri gelir. Olgunlaşmış bir siyaset adamı, eski Sofistlerin çalışmalarını derinleştirmeli ve şan dersleri almalıdır; - bir de yolsuzluk dersleri...
  • Kuş Risalesi: Kuşlara, avcıya ve tuzaklara dair…
    M. Nedim Hazar

    Filmin kahramanı kuşlardır.

    Ayaklarındaki iple beraber göçe başlayan bir kuşun ait olduğu sürüyü takip ederiz bir buçuk saat boyunca. Finalde öylesine sert bir sahne vardır ki, bir de filmin belgesel olduğunu düşünürsek. İnsanın ne kadar zalim olduğuna dair muazzam bir belgeye dönüşür Kanatlı Uygarlık…

    İbn-i Sina’yı bilirsiniz.

    Tam adı: Ebu Ali el-Hüseyn bin Abdullâh bin Ali bin Sinâ’dır…

    Tıp alanında yedi asır boyunca temel kaynak eser olarak süre gelen El-Kanun fi’t-Tıb (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı ile ünlenmiş ve bu kitap Avrupa üniversitelerinde 17. asrın ortalarına kadar tıp biliminde temel eser olarak okutulan kitabın müellifidir.

    Hakkında binlerce kitap, film, belgesel yapılmıştır.

    İbn-i Sina’nın sadece tıp alanında değil başta felsefe olmak üzere, Geometri (özellikle Öklid geometrisi), mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim konularına hakim bir alim olduğunu çok kişi bilmez.

    Bu alanlarda 200’den fazla kitap, 240’ı hala günümüzde okutulan 400’den fazla bilimsel makale kaleme almıştır.

    Ve enteresandır hakim olduğu alanlardan biri de kuşlardır. Risalet’üt-tayr tarihi bağlamda kuşlarla ilgili belki de ilk metindir.

    Bu kitapta İbn-i Sina, ayakları bağlı yola çıkan zorlu ve aşılmaz gibi görünen dağları aşarak büyük hükümdarının (Melik i azam) şehrine giden kuşların hikayesini anlatır.

    Sühreverdi’nin Farsça ’ya tercüme ettiği bu risalede İbn-i Sina, tüm hikâyeyi sıradan bir kahraman olan kuşlardan bir kuşa anlattırır. İsterseniz bir miktar kitabın diliyle okuyalım:

    “Yemyeşil tarlalar, uçsuz bucaksız ovalar ve masmavi bir gökyüzü.

    Görünürde bir tür cennet misali topraklar.

    Önce avcılar belirdi.

    Birden fazlaydılar ve ovaya tuzaklar kurdular korkuluklar da koymuşlardı.

    Tuzakların en önemli özelliği ise üzerine serpiştirdikleri yemlerdi. Her kuşun nefsini çekerdi bu yiyecekler.

    Sonra tüm avcılar çalıların arkasına gizlenip beklemeye başladı.

    O esnada biz ise oranın üzerinde uçuyorduk.

    Avcılar bizi görünce kandırıp, aldatmak için güzel ıslık çalmaya başladı.

    Baktık ki güzel, hoş bir yer.

    Hiç şüphelenmedik.

    Avcıların tuzağına doğru uçmaya başladık.

    Ve kısa süre içinde tuzaklara yakalandık.

    Bir de gördük ki, tuzağın halkaları boyunlarımıza, ilmekleri de ayaklarımıza geçivermiş.

    Bu belâdan kurtulmak için hep birlikte hareket etmek istedik. Hareket ettikçe bağlar ayaklarımıza daha da oturdu. Çok geçmeden bu sıkıntıyı kabullendik.

    Garipti ama sanki hepimiz ölüme razı olmuştuk!

    Hepimiz kendi derdimize düştük. Birbirimizi umursamadık. Daha sonra “nasıl kurtulabiliriz” diye çareler aradık!

    Bir süre böyle kaldık, giderek birinci vazifemiz olan kurtulmayı unuttuk, kafesin darlığına razı olduk.

    Aradan zaman geçti. Bir gün bu bağların arasından dışarıya bir göz attık. Arkadaşlarımızdan bir topluluk başlarını ve kanatlarını tuzaktan çıkarmışlar, bu dar kafeslerden kurtulmuş uçmaya koyulmuşlar. Her birinin ayağında 0 tuzak ve iplerden bir parça kalmış, fakat gövdelerinin uçmasına engel olmuyordu.

    Ben bu durumu görünce, ilk görevimi hatırladım. Yaptığıma üzüldüm ve onların geldikleri yere serbestçe dönebilmelerine imrenerek canımı bedenimden ayırmak istedim. Onlara seslendim, yalvarıp yakardım ve “Yanıma gelin Ve bir çare bulmak için bana yol gösterin, sıkıntıma ortak olun; artık canıma tak etti.” dedim. Kuşlar, avcıların tuzaklarını hatırladılar. Korkup benden kaçtılar. Onlara, eski dostluğumuz ve hoş sohbetlerimizi yeminlerle hatırlattım. Buna rağmen içlerindeki şüphe gitmedi. Bana yardım hususunda gönülleri mutmain olmadı.

    Tekrar eski sözleri hatırlattım ve düştüğüm çaresizliği gözlerinin önüne serdim. Yanıma geldiler. Benim durumumda iken o halden nasıl kurtulduklarını, üzerlerinde kalan bağlarla nasıl rahat edebildiklerini sordum. Kendi buldukları çare ile bana da yardım ettiler. Boynumu ve kanadımı tuzaktan kurtardım. Kafesin kapısını açtım, dışarı Çıktım. Bana, “Bu kurtuluşu ganimet bil.” dediler. Ben de, “Bu bağı ayağımdan alınız.” dedim. Onlar. “Eğer gücümüz yetseydi, Önce kendi ayağımızdan çıkarırdık. Hiç kimse kendisi hasta bir doktordan ilâç ve çare istemez. İlaç alacak olsa bile fayda bulamaz.” dediler.

    Sonra ben de onlarla birlikte uçtum. Onlar bana, “Önümüzde uzun yollar, güvenliği olmayan korkunç ve dehşetli menziller var. Belki de şimdiki halimizi bile kaybeder, önceki duruma tekrar düşeriz. Çok sıkıntı çekmeliyiz ki, bir çırpıda korkunç çukurlardan kurtulup doğru yola koyulabilelim.” dediler.”

    Perrin’in anlattığı öykü ile şaşırtıcı benzerlikler içeren bu metin, aslında Fransız yönetmenin verdiği mesajı çok daha derinlikli ve estetize ederek okuruna sunmaktadır…

    Hikaye şöyle devam eder…

    Kuşlar iki yol ayrımına gelmiştir.

    Sulak ve yeşil bir vadiye varırlar. Uçarak tuzakları geçerler. Hiçbir avcının ıslığına iltifat etmezler. Önlerinde, zirvesine gözlerin ulaşamayacağı yükseklikte sekiz dağ belirir. Birbirlerine, o dağlara inmenin güvenli olmayacağını, her bir dağda kendilerini öldürmeyi bekleyen toplulukların bulunduğunu, onlarla meşgul olarak oradaki nimetlerin güzelliklerine ve 0 yerlerin rahat ve huzuruna kapılıp kalırlarsa geçidin başına varamayacaklarını söylerler. Bir hayli eziyet ve meşakkat çektikten sonra altı dağı aşıp yedinci dağa ulaşırlar. İçlerinden bir kısmı, dinlenmelerinin gerektiğini, uçacak güçlerinin kalmadığını, zaten düşmanlar ve avcılardan uzaklaştıklarını, çok mesafe kat ettiklerini, bir süre dinlenmenin kendilerini maksada erdireceğini, şayet bu meşakkat ve sıkıntı artacak olursa kendilerinin helâk olacaklarını söyler.

    Dağa inerler. Orada, göz alıcı bağ ve bahçeler, güzel binalar, görkemli saraylar, meyveli ağaçlar ve akarsular görürler, kuş sesleri işitirler. O meyvelerden yiyip sulardan içerler, yorgunluk atacak kadar kalırlar. Nihayet gitme Vaktinin bildiren bir ses işitilir. Tekrar uçmaya başlarlar, sekizinci dağa varırlar. Tepesi gökyüzüne ermiş olan dağa Yaklaştıklarında kuşların nağmelerini işitirler. Çeşit çeşit nimetler görürler. O yerin valisi kendilerini misafir edip, ağırlar. Ona başlarına gelenleri ve çektikleri sıkıntıları anlatırlar.

    Vali durumlarına çok üzülür. Sıkıntılarını gidermek için can-ı gönülden yardımcı olacağını söyler. Ve şöyle der:

    “Bu dağın tepesinde bir şehir vardır. Hazret-i Melik oradadır. Huzuruna varan her mazlumun sıkıntısı ve maruz kaldığı zulüm yok olur. Onun hakkında ne söylesem eksiktir!”

    Valinin` bu sözleri kuşları rahatlatır. Onun işaretiyle Hazret-i Melik’in huzuruna gitmek için şehre doğru Yola koyulurlar. Görevli, onlar gelmeden önce Melik`e haber verir. Huzura alınmaları için emir verilir. Kuşlar huzura çıkarlar. Perdeler kaldırılır. Bir odaya girerler. Uzaktan Melik`in cemalinin nuru görünür. Kuşların gözleri kamaşır, akılları başlarından gider. Melik lütfedip akıllarını geri verir.

    Kuşlar başlarından geçenleri, çektikleri sıkıntıları Melik`e arz ederler. Kendisine hizmet edebilmek için ayaklarındaki bağ kalıntılarını çıkarmasını isterler. Melik, “Ayaklarınızdaki bağı, onu bağlayan çözebilir. Ben size bir elçi göndereceğim, ayaklarınızdaki bağı çözmeleri için onları çağırsınlar.” der.

    Perdedarlar, “Dönmek gerek!” diye seslenir.

    Melik’in huzurundan ayrılıp onun elçisiyle birlikte yola koyulurlar.

    Feridü’d-din Attar’ın Mantiku’t-tayr ile beraber insanlığa dair dersleri kuşların evreniyle akılda kalıcı ve kulağa küpe edilesi bir şekilde anlatan muazzam bir hikayedir Kuş Risalesi…
  • Aklın, pek çok açık penceresi olan bir oda gibi olmalı. Bırak değişik rüzgarlar dört bir yandan içeriye girsin, ama içlerinden bir tanesinin seni uçurup götürmesini de kabul etme.