• Bu kitabı yeni doğacak olan yeğenime 15. yaş gününde hediye etmeyi düşündüm. Çünkü okurken kendimi 15 yaşında felsefeyle tanışmış bir kız çocuğu gibi hissetmek harika bir histi. Çok keyifli ve sürükleyici bir roman. Kurgusu eğlenceli. İçerdiği felsefe dersleri biraz yüzeysel fakat genel geçer bir felsefe genel kültürü verir nitelikte.
  • EBÛ HHAYYÂN TEVHîDî
    (Nişnbûr 930-Şiraz 1023)

    Bağdat'ta fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ebû Hayyân, babası "tevhîd" denen bir tür hurma sattığı için Tevhîdî diye ünlenmişti. Küçük yaşta annesini kaybeden Tevhîdî kendisine pek de iyi davranmayan amcasının yanında yetişti. İlerleyen yaşlarında dönemin en büyük mantık ve gramer hocalarından ders alma şerefine erişen Tevhîdî, Ebû Saîd Sîrâfi'den Arap grameri okudu. Daha sonra Aristo* mantığını Arap diline uyarlayan ünlü bilgin Ali bin Îsâ Rummânî'ye çıraklık eden Tevhîdî, eserlerindeki diyalektik başarısını bu ustaya borçludur. Eğitiminin ilerleyen dönemlerinde ünlü hukukçu Merverrûzî'den hukuk, Yahyâ bin Adiyy ve Ebû Süleyrnan Sicistânî'den** felsefe dersleri alan yazarımız o çağın bilim ve felsefe alanında yetkinleşmiş otoritelerinden biri olmaya başlamıştı bile. Onun felsefi formasyonundaki en büyük pay, dönemin ilim, fikir ve sanat adamlarına evini açan Sicistânî'nindir. Tevhîdî'nin hocalarından biri de İslam dünyasının en büyük sumerinden Cüneyd-i Bağdâdî'nin talebesi Ca'fer el-HuIdî'dir.

    * Aristoteles (İÖ 384-322): Mantık biliminin, akılcı ve bi limsel görüşlerin öncüsü sayılan Eski Yunanlı filozof. Aristotelesçilik: Aydınlanma Çağı'nda önemini yitiren Aristotelesçiliğin etkileri yine de birçok kültür alanında sürmektedir. Aristotelesçilik Arap ve Türk düşünürler tarafından da ele alınıp yorumlanmış Kîndî, Fârâbî, İbn Sinâ, İbn Rüşd aracılığıyla İslam dininin düşünce yapı sı içinde son derece önemli bir yer almıştır.

    ** Ebü Süleyman Sicistânî: Doğum tarihi tam olarak bilinmemekte, 990 yılı civarında öldüğü sanılmaktadır. Adud ed-Devle'nin çok değer verdiği bir Arap bilgini ve filozofudur.
  • “Bir ressamın yalnızca resim yapma tutkusu değil aynı zamanda resmettiği insanlara dair de tutkusu olmalı.”
  • “Her insan kendiyle kuşatılmıştır.”
  • Örgün eğitimin getirilerinin mi yoksa götürülerinin mi daha fazla olduğu sorusu şu günlerde birçok kişinin zihnini meşgul ediyor. Çocukların vakitlerinin büyük bölümünü ders saatleriyle ve ödevlerle meşgul eden okulun aldığı vakit, dönütleriyle kıyaslandığında ortaya çıkan tablo pek çok kişiyi tedirgin ediyor.
    Örgün eğitimin norm haline geldiği modern hayatta eğitim ve öğretim üzerine imal-i fikirde bulunan John Holt, ilk defa 1977’de Growing Without Schooling dergisinde yayımlanan yazısında Okulsuz eğitim kavramını ortaya attı. Bu tarihten sonra bu kavram üzerine pek çok şey yazılıp çizildi. İşte Ben Hewitt’in, oğulları Fin ve Rye’ın eğitim serüvenini işleyen Okulsuz Büyümek kitabı söz konusu literatürün güzide örneklerinden biri.
    Ben Hewitt, yazarlıkla geçimini sağlayan, eşiyle beraber kasabadan aldıkları yüz atmış dönümlük bir arazide, kendi inşa ettikleri evde mütevazi bir hayat yaşan birisi. Amerikan eğitiminin çocukların, çocukluklarını yaşamasına, ruhlarının ve zihinlerinin tam olgunluğa ulaşmasına izin vermediğini düşündüğünden iki oğlu Fin ve Rye’ı okula göndermemiş. Bu kitabında da çocuklarının okul dışındaki öğrenme biçimlerini ve öğrendiklerinin içeriğini anlatıyor. Aslında yalnız bunlarla yetinmeyip çiftlikleriyle kurdukları bağı, oradaki çalışmalarının değiştirdiği ve geliştirdiği yaşam biçimi anlayışını ve bunlara ilaveten kendisinin ve eşinin hayat hikayelerini anlatıyor. Ve bu yüzden kitapta anlatılan birçok hikaye, bunların çocukların öğrenimleriyle bir alakası olmadığı intibaı uyandırıyor. Sanırım bu, yazarın eğitim – öğretim tasavvurunun bizden farklı olmasından doğan bir karışıklık. Kitabın ilerleyen sayfalarında daha net anlaşılıyor ki yazar, paylaştığı hikayelerle çocuklarının öğrenimi arasında güçlü bağlar olduğuna inanıyor. Söz uzadıkta ifsat olurmuş. Girizgahı fazla uzatmadan kitabın bölümlerine geçelim.
    İlk bölümde okulun eşi ve kendi hayatında oynadığı rolden bahseden yazar, çocukları için okulsuz eğitimi seçme süreçlerinden kısaca bahsediyor. Ardından okulsuz eğitim kavramı üzerine düşüncelerini aktarıyor. Bu bölümden anladığımız kadarıyla yazarımız, aslında bu kavramdan pek de hoşlanmıyor. Çünkü onun nezdinde bu kavram bir şeylerin tersini yapmak anlamına geliyor ve reddetme içeriyor. Oysa o bir şeyin tersini yapmak yerine kapsayıcı, orta yolu özendiren, aktif, çocuğun doğal merakı ve öğrenme isteğiyle ilerleyen, bedeni, ruhu ve aklı besleyecek bir öğrenme üzerine çaba sarf ettiğini söylüyor.
    Bir de belirtmekte fayda var: Yazar, okulun gereksiz, vakit öldüren bir kurum olmadığını bilakis birtakım faydalarının da bulunduğunu teslim ediyor ve fakat çocuklarının eğitiminde izlediği yolun daha verimli olduğunu düşünüyor.
    Okulsuz eğitim kavramıyla ilgili endişelerini belirttikten sonra yazar, bu kavramın hakkını verdiği birçok şeyin de var olduğunu belirtiyor. Örneğin kısa ve özlü olduğundan, koca bir kitaba ihtiyaç duymadan iki kelimeyle, duyan kişide genel bir kanı yaratabiliyor. Bunun dışında tetikleyici bir kavram olduğuna ve insanları üzerine düşünmeye sevk ettiğine dikkat çekiyor.
    Sonraki bölümde Hewitt, kendi okul macerasından, okulu bırakma sürecinden, akabindeki yıllarda uğraştığı işlerden, daha sonra eşi olacak Penny’le tanışmasından ve eşinin de okulu bırakma sürecinden bahsediyor.
    Bu kısım çocukları için okulsuz eğitim modelini seçen Hewitt ve Penny’nin bu kararı almasında, kendi hayat tecrübelerinin ne denli rol oynadığını göstermesi açısından manidar.
    Kitabın büyük bölümü -doğal olarak- kitabın ana konusu olan Fin ve Rye’ın büyüyüp gelişmeleri ve öğrenim süreçlerine ayrılmış. Debdebeli şehir hayatının gürültüsünden vareste bir çiftlikte büyüyen bu iki kardeşin ilgilendikleri ve değer verdikleri şeyler, şehir hayatında çocukluğunu geçirmiş bir okuyucu için oldukça calibi dikkat. “Dünyada üç şeye sahip olsaydın bunlar ne olurdu?” sorusuna “Birkaç kapan, bir eşek ve bir kulübe.” yanıtını veren, kendi ektiklerini biçen, sarımsak ve patates hasadı yapan, çiftlik hayvanlarını kesebilen, çakal, kokarca, sincap vs. avına çıkan, avladığı hayvanların derisini yüzebilen çocuklardan bahsediyoruz. Tüm bunların şehirde okuluna gidip gelen ve kalan vakitlerini tablet veya Xbox oyunlarıyla geçiren çocuklara aşina birisi için garip gelmesi gayet doğal.
    Fin ve Rye, anne ve babalarına gündelik işlerinde yardım ediyorlar. İşlerini bitirdiklerinde yapmak istedikleri balık tutma, kulübe inşa etme, ava çıkma vs. birçok şeyde özgürler. Kitabın büyük bölümünde de çocukları özgür bırakmanın ve onlara güvenmenin eğitimdeki önemine vurgu yapılıyor. Hewitt’in felsefesine göre, çocukların öğrenebilmeleri için onlara öğretilmesi gerektiği ve öğretmenin uzmanların işi olduğu yanlış bir varsayım. Ona göre çocuklar birinin onlara öğretmesine ihtiyaç duymadan kendileri öğrenebiliyorlar ve onlar için öğrenmek nefes almak kadar doğal ve bariz bir iş. İşte bu, Hewitt ve örgün eğitimi savunanlar arasındaki temel felsefe farkına işaret ediyor.
    Görebildiğim kadarıyla Fin ve Rye için çiftliğe özel hocalar gelmiyor. Okuma – yazmayı, sanat ve elişi çalışmalarını onlara öğreten anne ve babaları. Sadece bazı bölümlerde onlara rehberlik edecek yönderlerden bahsediliyor. Bu kimseler herhangi bir konuda deneyim kazanmış, danışan kişinin hedefine ulaşmasını sağlayacak yolu bulmasına yardımcı kimse olarak anlatılıyor. Fin ve Rye’ın bu kişilerden müzik ve spor dersleri aldıklarından bahsediliyor.
    Pek çoğumuzun aklına Fin ve Rya’nın akranlarının okuldaki seviyelerinden geride olup olmadıkları sorusu gelebilir. Yazarımız bu soruya şöyle cevap veriyor: “Fin sekiz yaşına gelene değin okumayı bilmiyordu ve Rya da onu neredeyse bir yıl geriden takip ediyor. Okula giden veya gitmeyen yaşıtlarının bildiği birçok şeyi bilmedikleri de çok açık. Bunlardan bir kısmını öğrenmeye ihtiyaç duydukları zaman öğrenecekler, bazılarını da hiçbir zaman öğrenmeyecekler.” Anlaşılan o ki yazar okula giden yaşıtlarıyla çocuklarının karşılaştırılmasını doğru bulmuyor. Anladığım kadarıyla bunun arkasında, o yaşlardaki çocuklara okulda öğretilen şeylerin gerekli ve asıl olduğu düşüncesi yatıyor. Oysa Hewitt’e göre çocukları kendi istekleri doğrultusunda işlerine yarayacak şeyleri öğreniyorlar ve bunu topluma kendilerini ispatlamak için veya karşılığında ödül almak için yapmıyorlar. Hewitt okul sisteminin içinde bulunduğu döngüyü şöyle özetliyor: “Okulda iyi performans sergileyen çocuklar öğretmenler, ebeveynler ve toplum tarafından onaylanır, ödüllendirilir. Bu takdir ve ödüllendirme iyi hissettirir ve böylece çocuklar da daha fazlasını isterler, kim istemez ki? Sistemin nasıl çalıştığını öğrenmiş ve kendilerini bu sistemde performans sergilemek üzere eğitmişlerdir” Hewitt’in başarı algısı ise toplumdaki genel algıdan çok daha farklı.
    Kitabın ilerleyen bölümlerinde yazar, çocuklarının öğrendiği şeylerin bir listesini sunuyor. Bunlar arasında; para idaresi, matematik, zaman yönetimi, biyoloji ve yer bilimleri, anatomi (hayvanların iç organlarının tanınması ve deri yüzme vs.), etik, ekip çalışması, coğrafya, okuma ve yazma, insan ilişkileri bulunuyor.
    Son bölümde yazar okura birtakım tavsiyelerde bulunuyor. Bunlar arasından şunları sayabiliriz; haberleri (televizyon haberleri, internet haberleri vs.) dinlemeyin, evde vakit geçirin, çocuğunuzla birlikte bir şey yapın, çocuklarınızın oyunlarından uzak durun, çocuklarınızı işe yarar olmak için donatın, onlara güvenin, tercihlerini önemseyin, uyum sağlamaktan korkmayın.
    Son olarak kitabın olumsuz yönlerinden de kısaca bahsedelim. Kitap şehirde yaşayan ve okulsuz eğitim modelini uygulamak isteyen okuyucuya fazla hitap etmiyor. Çünkü aktarılan hayat hikayesi daha önce de anlatıldığı gibi kasabada bir çiftlik evinde geçiyor. Şehir hayatındaki uğraşların ve yönelimlerin köy ve kasabalardakilerden ne kadar farklı olduğu da izahtan varestedir. Kitabın diğer bir eksik yanı ise hikayelerin anlatımında tarihsel bir sıralamanın gözetilmemiş olması. Örneğin Fin’in sekiz yaşındayken yaşadığı bir olaydan bahsedilen bölümden hemen sonraki bölümde doğumunun anlatıldığını görebiliyorsunuz. Bu da okuyucunun zihninde bir kargaşaya yol açabiliyor.
  • Okul saatleri kısaltıldı; disiplin gevşetildi; felsefe, tarih ve dil dersleri iptal edildi; İngilizce ve imla dersleri giderek ihmal edildi, sonunda da nerdeyse tamamen boşlandı.
    Ray Bradbury
    Sayfa 76 - İthaki