• Sonuç
    Cumhuriyet'in kurulmasını izleyen sosyal ve siyasi devrimler ile 1937'de anayasal bir ilke olan laiklik ilkesi, yeni kurumlar, yasal düzenlemeler ve uygulamalarla hayatın her alanındaki ilişkileri yeniden düzenlemeye başlamıştır. Laikliği İslam ile ve geleneksel yaşam tarzı ile uzlaştıramayan güçler zaman içinde örgütlenerek siyasi yaşamı etkilemeye başlamışlardır. Bu güçler laik sisteme karşı olsalar da, laikleştirici güçlerle de bazen işbirliği yaparak mücadele etmişlerdir. Zaman zaman anaysal ilkelerin dışına çıksalar da, genelde sistem içi yöntemlerle (örneğin parti kurmak) İslami davayı sürdürmüşlerdir.
    Hükümetler, laiklik karşıtı şeriat yanlısı güçlere karşı karmaşık ve çelişkili yanıtlar vermiştir; kimi zaman laiklik ilkesini güvence altına alabilmek için yeni anayasal düzenlemeler getirmiş, kimi zaman da laiklik ilkesini temelde zedelemeyen, fakat uzun dönemde siyasi sonuçları sorgulanabilecek ödünlere başvurmuşlardır. Bazen sistem karşıtı şeriat yanlısı güçlere karşı ''resmi İslam''ı güçlendirme yöntemini uygulamışlardır. Din ve devlet arasındaki bu karmaşık ilişkiler, devlet bünyesinde (genel yönetim içinde) yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın laiklik ilkesine aykırılığı, tartışmalar yaratmış ve bu durum laikliği çelişkilerle dolu bir zemine oturtmuştur. Anayasa Mahkemesinin laiklik konusundaki kararlarını inceleyen Dinçkol '' Kararlarda, laiklik ilkesinin, batıda uygulanan biçimiyle ülkemizde uygulanmasının mümkün olmadığı belirtilerek, bu da dinsel ve toplumsal nedenlere bağlanmıştır'', sonucunu çıkarır. Türkiye'deki tarihi, siyasi ve sosyal koşullar, dini işlerin yönetiminin başka ellere bırakılmasına elverişli olmadığı inancını yerleştirmiş ve devletin din işlerine müdahalesini meşrulaştırmıştır. Din ve devlet arasındaki çelişkiler, sosyal, siyasi ve ekonomik krizlerin yaşandığı son 10 yılda derinleşmiş ve siyasi belirsizliklere yol açmıştır.
  • 375 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    Yazar, gerçekten yazdığı romanlarında, yaşanılan bölgenin kültürünü ve yaşam şeklini çok iyi inceleyen biri. Kitap; Dogu'nun din, ahlak ve kültür açısından, Batı gözüyle kurgulanmış bir hikâyesi...
    Gerçeklik içeren hikayeler, eğer doğrunun ne olduğu sorgulaması ve yeni bir yaşam felsefesi kazandırma amaciyla, edebiyat eseri olarak tüm dünyada popülarite kazaniyorsa, ben bunu tarafsızlık ve iyi niyet ölçüleri içinde yazıldığına inanarak, okuyup değerlendiremem.

    Tarihsel ve kültürel gerçekliklere dayanması romana akıcılık, renklilik sağladığı gibi, okuyana kendinden önermeler de sunmaktadır.
    Bir müslüman ailenin, kadına bakış açısı, evlilik ilişkileri, çok eşlilik, kadının toplum içindeki kurallara hapsedilmiş yaşamı romanın ilk bölümünde Hasan'in doğumu ve çocukluk yıllarının anlatılırken hikayelesiyor.

    Sonrasında gelen bölümde, kuşatma altında bir şehir olan Granada'nin ve yaşayan halkın durumu anlatılırken de, aslında "Estağfurullah" adındaki bir din adamı ile Ebu Hamr adında bir hekimin halk ile olan ilişkileri anlatılmakta, bunu yaparken de aslında İslâm'in toplum yaşamındaki yobazlık ve dogmaları, akıl süzgecinden geçirilerek sunulmaktadır

    Daha sonrasında, Hasan'in hayatını anlatmaya devam eden roman;, farklı şehirlerde yaşanan hayat kesitlerini anlatırken, yine o bölgenin kültürü, toplumsal yaşamı hakkında detaylı bir anlatım ve hikaye içermektedir. Özellikle Cezayirdeki anlar anlatılırken Barbaros Hayrettin hakkındaki tasvirleri, Kahire ve Mısır'daki süreç hikaye edilirken Yavuz Sultan Selim ve Osmanlılar hakkındaki, tarihi ve tam bir eleştirel bakış açısı ile ele alınan kurgu ve anlatımlar, edebiyat adına ne derece bilinçli bir çalışma sergilendiğini kanıtlamaktadır....

    Taraflı hazırlanmış kurgu hikaye dahi olsa, kültür, inanç ve toplum yaşamını bu derece iyi gözlemleyerek, bu denli güçlü bir anlatımla bir edebiyat eseri olarak ortaya koymak ta, kesinlikle takdir edilmesi gereken bir başarıdır. Batı, gücünü edebiyat ve kültür sanat alanlarında da göstermiştir, kendi düşünce sistemine uygun bir felsefe ve tarih te yaratmak için elinden geleni yapması çok doğal bir şeydir...

    Hikayedeki bazı noktalar, kendi kültürümüzdeki hatta inanç sistemimizdeki kabul edilemeyen ve akılcı düşünce tarafından eleştirilen bazı yönleri ortaya koyarak bizi üst aklın istediği doğrultuda düşünmeye sevk etmektedir....

    Bu tür eserlere belki de farklı bir anlayışla bakmayı da öğrenmeliyiz. , Kendimizi ne kadar az tanıdığımızi ve belki de toplum olarak sadece bu yüzden - eleştiren ve sorgulayabilen bir kişilikte olmamamızdan - çağı ve gelişimi bir kaç yüzyıl geriden takip etme nedenlerini gözümüze sokan bu tür eserleri, bir düşman veya emperyalizmin kültür saldırıları olarak görmek yerine; iyiyi güzeli özleyen ve arayan ve kendi öz eleştirisini yapabilen bir toplum olma vasfını kazanmaliyiz artık.

    Eskilerin bir sözü vardır. "Altını olan kuralı koyar."
    Bu; edebiyat, kültür ve sanat için de geçerlidir...
  • “Nerde olursak olalım ilim ana yurdumuzdur, cehalet yabancı bir yer.”

    İbn Rüşd, Felsefe-Din İlişkileri
  • 368 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Moda Cinayetleri -Çağatay Yaşmut
    Sevgili arkadaşım Mine’nin vesilesiyle tanıştığım , kalemini çok beğendiğim Çağatay Yaşmut’un hem #türkpolisiyeokumaturu ay kitabımız hemde Komiser Galip ile tanışma kitabım olan Moda Cinayetleri tek kelimeyle efsaneydi .
    Normal de polisiye de daha fazla gerilim daha fazla kan beklerim ama bu kitapta o kadar çok sevdiğim özellik oldu ki çok vahşete gerek kalmadı.
    Okurken keşke kitabın başında yer alan “bu kitaptaki karakterler ve olay örgüsü tamamen kurgudur.” İbaresi yer almasa dedim. Çünkü O kadar gerçeğe uygun Kİ yazdıkları insan ister istemez içinden geçiriyor gerçeklik payının çok olduğunu ve bizden olduğunu...
    Komiser Galip’i çok sevdim . Klasik odun bir polis abimizdi kendisi Özellikle Mustafa’yı okurken gülmekten öldüm . Tülay’a olan aşkı beni korkuttu da biraz yalan değil. Bütün karakterlerin kadınlarla olan ilişkileri sorunluydu cidden okurken acaba nasıl düzelir ki ? Yada bu adamlarla sağlıklı ilişki kurulur mu ? diye düşündüm ister istemez.
    En sevdiğim yerler kitaptaki din ve felsefe bölümleriydi . Hep bu tarz açıklamaları merak etmişimdir yazar sayesinde araştırmaya nereden başlayacağıma karar verdim. Özellikle Recep Hocayı kitapta gördüğümüz yer beni düşündürdü . Ve Recep Hocam sen neymişsin dedim Kitabın sonunda hiç beklemediğim bi yerden geldi . Katilde cinayet nedeni de beni çok şaşırttı. Uzun zamandır okuduğum en iyi Türk polisiye kitaplarından biriydi .
    Yazarımızı bu konuda tebrik ediyorum . Kalemine sağlık ... Benim Komiser Galip ve Çağatay Beyle tanışmama neden olan arkadaşım Mine’ye de attı teşekkür ediyorum . Gerçekten serinin diğer kitaplarını okumak İÇİN sabırsızlanıyorum .
    Okuyun , okutun ...
  • "İbni Rüşd bütün gecelerini felsefe okumakla geçirir, yorulduğu zaman ise tarih veya şiir okuyarak gönlünü eğlendirirdi."
  • İbn Rüşd, kadını erkekle eşit tutar. Kadın, erkeğin sahip olduğu bütün haklara ve ehliyete sahiptir. Bazı bakımdan erkeklerden zayıf durumda olan kadın bazı bakımlardan ondan üstündür. Mesela musikide durum böyledir. İbn Rüşd kadının iyi bir asker olabileceğini öne sürer, Afrika'daki bazı kabilelerden misaller verir. Devlet işlerinde kadınların çalışmasında bir sakınca görmez, kadınların görevlerinin sadece çocuk doğurmak ve emzirmekten ibaret olmadığını, kadınlara yüklenen işlerin, onlardaki akli melekeleri ve büyük işlere olan kabiliyetleri yok ettiğini, fazilet ve yüksek şahsiyet sahibi meşhur kadınlar bulunmamasının sebebinin bu olduğunu, kocalarına yük olan kadınların ot gibi yaşadıklarını ifade eder.
  • “... islâm dünyası İbn Rüşd’ü mağlup ve mahkum sayarken, onun fikirleri Batı’da rönesans hareketinin vücuda gelmesine imkân veren zemini hazırlıyordu.”