• İşgal ettiği yüksek sansür kürsüsü, ona en yüksek otoriteyi ve önemi kazandırıyor.
    Bu kürsüyü idare etmesindeki amaç, bilime düzen, uyum ve zenginlik kazandırmak, bilimin soylu ve faydalı çabalarını mümkün olan en yüce hedefe yönlendirmektir:

    Yani tüm insanlığın mutluluğuna.
  • -Herkes dikildi,
    On ayak parmağının ucunda, çılgınca bir hayretle.

    PİSKOPOS HALL, HİCİVLER


    Ben büyük bir adamım -daha doğrusu öyleydim-; ancak ne Junius'un yazarıyım, ne de maskeli adamım; çünkü benim adım, öyle inanıyorum ki, Robert Jones'tur ve Fum-Fudge şehrinde bir yerlerde doğdum.

    Yaşamımın ilk eylemi iki elimle birden burnumu kavrayışımdı. Annem bunu gördü ve bir dahi olduğumu söyledi; -babam sevinç gözyaşları döktü ve bana Burunoloji üzerine bir risale armağan etti. Kitabı daha pantolon giymeye başlamadan yalayıp yuttum.

    Şimdi, bu bilimde ilerlemeye başlamıştım; ve kısa süre sonra burnu yeterince göze batan bir adamın, yalnızca burnunun dikine giderek bir aslan olmaya hak kazanabileceğini anladım. Ancak ilgim yalnızca teorilerle sınırlı değildi. Her sabah burnumu birkaç kez çekiştiriyor ve yarım düzine kadar yutkunuyordum.

    Ergenliğe ulaştığımda babam, günün birinde çalışma odasına gelmemi rica etti.

    "Oğlum," dedi, ikimiz de oturduktan sonra, "varoluşunun temel amacı nedir?"

    "Baba," diye yanıtladım, "Burunoloji üzerine çalışmaktır."

    "Peki öyleyse Robert," diye sordu, "nedir Burunoloji?"

    "Efendim," dedim, "burunların bilimidir."

    "Peki bir bumun anlamının ne olduğunu," diye devam etti, "söyleyebilir misin bana?"

    "Burun, babacığım," diye yanıtladım, epey yumuşamış olarak, "bin farklı yazar tarafından çeşitli biçimlerde tanımlanmıştır." (Burada saatimi çıkardım.) "Şimdi öğle vakti ya da o sıralar - gece yansından önce hepsini tek tek ele almış oluruz. Başlayalım o halde: - Burun, Bartholinus'a göre o çıkıntıdır - o
    yumrudur - o fazlalıktır - o -"

    - "Yeterli, Robert," diye sözümü kesti iyi yürekli yaşlı centilmen. "Bilgilerinin fazlalığı karşısında yıldırım çarpmışa döndüm - gerçekten - ruhum üstüne yemin ederim." (Bu esnada gözlerini kapadı ve elini kalbinin üstüne koydu.) "Buraya gel!" (Bu esnada beni kolumdan tuttu.) "Artık eğitiminin sonuna gelmiş olduğun söylenebilir - başının çaresine bakmanın vakti geldi de geçiyor - ve yalnızca burnunun dikine gitmekten daha iyi bir şey yapamazsın - yani- yani - yani -" (burada beni tekmeleyerek merdivenlerden indirdi ve kapı dışarı etti.) - "yani evimden defol git, Tanrı seni korusun!"

    İçimde tanrısal ilhamın o fısıltısını hissedince bu beklenmedik bahtsızlığın aslında epey hayrıma olduğuna karar verdim. Babamın öğüdünü tutmayı aklıma koymuştum. Burnumun dikine gitmekte kararlıydım. Burnumu hemen oracıkta bir iki kez çekiştirdim ve ardından Burunoloji üzerine bir kitapçık
    yazdım.

    Tüm Fum-Fudge ayaklanmıştı.
    "Şaşırtıcı deha," dedi Quarterly.
    "Kusursuz fizyolog!" dedi Westminster.
    "Zeki adam!" dedi Foreign.
    "iyi yazar!" dedi Edinburgh.
    "Derin düşünür!" dedi Dublin.
    "Büyük adam!" dedi Bentley.
    "Yüce ruh," dedi Fraser.
    "Bizden biri!" dedi Blackwood.
    "Kim olabilir?" dedi Mrs. Bas-Bleu.
    "Ne olabilir?" dedi büyük Miss Bas-Bleu.
    "Nerede olabilir?" dedi küçük Miss Bas-Bleu. - Ama bu insanları hiç önemsemedim - tek yaptığım bir ressamın dükkanına girmekti.

    Tanrı-Beni-Korusun Düşesi oturmuş portresi için poz veriyordu. Falan-Filan Markisi Düşes'in kanişini tutuyordu; Şu-Bu Kontu kadını nüktelerle eğlendiriyordu; ve Ekselansları Dokunma-Bana sandalyenin arkasına eğilmişti.

    Ressama yaklaştım ve burnumu kaldırdım.

    "Ah, ne güzel," diye iç geçirdi Soylu Bayan.
    "Olur şey değil!" diye peltek peltek konuştu Marki.
    "Ah, şok edici!" diye inledi Kont.
    "Ah, tiksinç!" diye hırladı Ekselans.
    "Onun için ne kadar istiyorsunuz?" diye sordu ressam.
    "Burnu için!" diye haykırdı Soylu Bayan.
    "Bin paund," dedim oturarak.
    "Bin paund mu?" diye sordu ressam düşünceli düşünceli.
    "Bin paund," dedim.
    "Güzel!" dedi kendinden geçmişçesine.
    "Bin paund," dedim.
    "Garantisi var mı?" diye sordu, burnu ışığa doğru çevirerek.
    "Var," dedim, şiddetle sümkürerek.
    "Epey orijinal bir şey mi?" diye sordu, burnuma derin bir saygıyla dokunarak.
    "Pöh!" dedim, burnumu bir yana kıvırarak.
    "Hiç kopyası alınmadı mı?" diye sordu, bir mikroskopla incelerken.
    "Hiç alınmadı," dedim, burnumu yukarı kaldırarak.
    "Takdire şayan!” deyiverdi, hareketin güzelliği karşısında kendini tutamayarak.
    "Bin paund," dedim.
    "Bin paund mu?!" dedi.
    "Kesinlikle," dedim.
    "Bin paund mu" dedi.
    "Tam olarak," dedim.
    "İstediğini alacaksın," dedi. "Ne virtû bir parça!" - Böylece bana hemen oracıkta bir çek yazdı ve burnumun bir eskizini çizdi.

    Jermyn Sokağı'nda bir yer tuttum ve Kraliçe Hazretlerine "Burunoloji"nin doksan dokuzuncu basımını, burnumun bir portresiyle birlikte gönderdim. Galler Prensi, o zavallı küçük
    hovarda, beni akşam yemeğine davet etti.

    Hepimiz aslanlardık ve recherches idik.

    Modern bir Platoncu vardı. Porphyry'den, lamblicus'tan, Plotinus'tan, Proclus'tan, Hierocles'ten, Maximus Tyrius'tan ve Syrianus'tan alıntılar yaptı.

    Bir insani-yetkinlikçi vardı. Turgot'dan, Price'tan, Priestley'den, Condorcet'ten, De Stael'den ve "Sağlığı Bozuk Hırslı Öğrenci"den alıntılar yaptı.

    Sör Pozitif Paradoks vardı. Tüm budalaların felsefeci olduğunu ve tüm felsefecilerin budala olduğunu gözlemlemişti. Sonra Aestheticus Ethix vardı. Ateşten, birlikten ve atomlardan; ikiye bölünmüş ve önce-var olan ruhtan; benzeşme ve uyumsuzluktan; ilkel zekadan ve homoömeria'dan söz etti.

    Theologos Theology vardı. Eusebius'tan ve Arianus'tan; sapkınlıktan ve Nice Dini Meclisi'nden; puseyicilikten ve birözcülükten; Homoousios'tan ve Homoouiosios'tan bahsetti.

    Rocher de Cancale'dan Fricassee vardı. Kızıl dilli Muriton; veioute sauce'lu karnabahar; Aziz Menehoult tarzı dana eti; salamura d la Aziz Florentin; ve en mosaiques portakal jöleleri üstüne konuştu.

    Bibilus O'Bumper vardı. Latour'a ve Markbrünen'e; Mousseuax ve Chambertin'e; Richebourg ve Aziz George'a; Haubrion, Leonville ve Medoc'a; Barac ve Preignac'a; Grave ve Aziz Peray'a değindi. Clos de Vougeot'ya kafasını salladı ve Seri ile Amontilado arasındaki farkı gözü kapalı anlattı.

    Floransah Senyör Tintontintino vardı. Cimabue'den, Arpino'dan, Carpaccio'dan ve Argostino'dan - Caravaggio'nun kasvetinden, Albano'nun hoşluğundan, Titian'ın renklerinden, Rubens'in kadınlarından ve Jan Steen'in nüktelerinden dem vurdu.

    Fum-Fudge Üniversitesi Rektörü vardı. Ayın Trakya'da Bendis, Mısır'da Bubastis, Roma'da Dian ve Yunanistan'da Artemis olarak adlandırıldığı görüşündeydi.

    İstanbul'dan gelen bir padişah vardı. Meleklerin atlar, horozlar ve boğalar olduklarını; göğün altıncı katındaki birinin yetmiş bin kafası olduğunu; ve dünyanın sayısız yeşil boynuzu olan, gök mavisi bir inek tarafından taşındığını düşünmeden edemiyordu.

    Delphinus Polyglott vardı. Bizimle Aeschylus'un yitik seksen üç tragedyasına; Isaeus'un elli dört söylevine; Lysias'ın üç yüz doksan bir konuşmasına; Theophrastus'un yüz seksen risalesine; Apollonius'un Konik Arakesitleri'nin sekizinci kitabına; Pindar'ın ilahilerine ve ditiramplarına; ve Homer Junior'ın kırk beş tragedyasına ne olduğu üstüne konuştu.

    Ferdinand Fitz-Fossillus Feltspar vardı. Bize dünyanın içindeki ateşler ve üçüncü zamana ait oluşumlar; gaz, sıvı ve katı haldeki maddeler; kuvars ve marn; şist ve siyah turmalin; jips ve trep; talk ve kalk; blent ve hornblent; mika arduvazı ve konglomera; siyanür ve lepidolit; hematit ve tremolit; antimon ve kalseduan; manganez ve daha bir sürü şey üstüne her şeyi anlattı.

    Ben vardım. Ben kendimden bahsettim - kendimden, kendimden, kendimden - Burunoloji'den, kitapçığımdan ve kendimden. Burnumu havaya kaldırdım ve kendimden bahsettim.

    "Olağanüstü akıllı adam!" dedi Prens.
    "Kusursuz!" dedi konukları ve ertesi sabah Soylu Bayan Tanrı-Beni-Korusun beni ziyarete geldi.
    "Almack'ın yerine gelecek misin, tatlı şey?" dedi çenemin altına hafifçe dokunarak.
    "Şerefim üstüne," dedim.
    "Burnunla birlikte mi?" diye sordu.
    "Yaşadıkça," diye yanıtladım.
    "Öyleyse işte sana bir davetiye, şekerim, orada olacağını söyleyeyim mi?"
    "Sevgili Düşes, tüm kalbimle geleceğim."
    "Pöh, hayır! -Tüm burnunla gelecek misin?"
    "Her zerresiyle aşkım," dedim; böylece burnumu bir iki kez çekiştirdim ve kendimi Almack'ın yerinde buldum.
    İçerisi nefes alınmayacak kadar kalabalıktı.

    "Geliyor!" dedi biri merdivenden.
    "Geliyor!" dedi biri daha yukarıdan.
    "Geliyor!" dedi biri daha da yukarıdan.
    "Geldi!" diye haykırdı Düşes. "Minik aşkım geldi!" -Ve beni iki eliyle sıkıca kavrayarak burnumdan üç kez öptü.
    Belirgin bir heyecan dalgası bir anda ortalığa yayıldı.

    "Diavolo! diye bağırdı Kont Capricornutti.
    "Dios gitarda! diye mırıldandı Don Stiletto.
    "Mille tonnerres! dedi Grenouille Prensi.
    "Tausend teufel! diye homurdandı Bluddennuff Seçmenler Kurulu Üyesi. Bu yenir yutulur şey değildi. Kızdım. Bluddennuff'un üstüne yürüdüm.

    "Bayım!" dedim ona, "siz bir Habeş maymunusunuz."
    "Bayım!" diye karşılık verdi, bir duraksamadan sonra, "Donner und Blitzen!" Ben de bunu istiyordum zaten. Birbirimize kartvizitlerimizi verdik. Ertesi sabah Kireçtaşı Çiftliği'nde tabancayla burnunu uçurdum - sonra da arkadaşlarımı buldum.

    “Béte!” dedi birincisi.
    "Salak!" dedi ikincisi.
    "Ahmak!" dedi üçüncüsü.
    "Eşek!" dedi dördüncüsü.
    "Avanak!" dedi beşincisi.
    "Sersem!" dedi altıncısı.
    "Defol!" dedi yedincisi.

    Bütün bu olanlar karşısında yerin dibine geçmiştim, bu yüzden babama gittim.
    "Baba," diye sordum, "varoluşumun temel amacı nedir?"
    "Oğlum," diye yanıtladı, "hâlâ Burunoloji üstüne çalışmaktır; ama Seçmenler Kurulu Üyesi'ni burnundan vurmakla hedefini şaşırdın. Zarif bir burnun var, orası öyle; ama ona bakarsan Bluddennuff'un hiç burnu yok. Sen kınandın, o ise günün kahramanı oldu. Kabul ediyorum, Fum-Fudge'da bir aslanın
    büyüklüğü burnunun boyutlarıyla doğru orantılıdır - ama, Tanrı aşkına! Burnu olmayan bir aslanla kimse boy ölçüşemez."
  • 157 syf.
    ·7/10
    "de ki işte", Oruç Aruoba'nın okuduğum ilk kitabı. Kitap, Ölüm(de), Yaşam(ki) ve Felsefe(işte) olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Kitabı okumayan rastgele bir kişiye kitabın bölümlerini saysak, en çok "Ölüm" başlığının ilgisini çekeceğini söyler sanırım. (Felsefecilerin hemen hemen hepsi ölümü ve ölümden sonrasını sorgulamıştır. Çünkü ölüm mutlak bir sondur -yaşamsa vaktin dolana kadar geçirmen gereken namütenahi bir karanlık-. Ölüm içeriği çok geniş bir mefhum olsa da, ötesi bilin(e)mediğinden, ezelden beri hep bir bilinmeyen olarak kalmıştır. İnsanlarsa hayatlarında bilinmeyen şeyler istemezler.) Kitabı okumadan önce bölümlerinin araştırmasını yapmıştım, bilmeme rağmen bir yorumda bulunmayarak, nötr kalarak okudum. Bölüm bölüm gidecek olursam:

    1. Ölüm(de): Bu bölümün beni hemen hemen hiç -bir kısım hariç- etkilemediğini söyleyebilirim. Aruoba'dan önce bu konu hakkında görüş bildiren felsefecilerden çok daha anlamlı ve etkileyici şeyler okumuştum. Ölüm hakkında yenilik getirmesini beklemek haksızlık olur sanırım, fakat, insan ölümü Sokrates, Bacon, Hegel, Schopenhauer, Nietzsche, Heidegger v.b. feylesoflardan dinleyince bir yenilik arıyor haklı olarak. Ben bulamadım, o yüzden bu bölüm çok fazla ilgimi çekmedi diyebilirim.

    2. Yaşam(ki): Yaşam ölüme göre çok daha geniş bir alana sahip hayatımızda, öyle ya da böyle, nasıl olduğunu anlamasak da, yaşıyoruz. (Rıfat Ilgaz'ın "Yaşıyoruz" adlı şiirinde dediği gibi: "Yaşıyorum, yaşıyorum işte/At kıçında sinek gibi") İyi ya da kötü. Yaşamı incelemek ölümü incelemeye göre çok daha kolay, en azından yaşamda çok daha fazla somut argümana sahibiz. Gözlem yeteneği edebi ve aynı zamanda ebedi eser yaratıcısı için çok önemli yere bir sahip. Aruoba bu bölümün belli başlı yerlerinde bunu kanıtlamış. Bu bölümü, "Ölüm" bölümüne göre biraz daha iyi buldum fakat yine tam anlamıyla beğendiğim söylenemez. Bölüm epigrafı* yerinde ve etkileyiciydi.

    3.Felsefe(işte): Felsefe bölümünü okurken Aruoba'nın felsefi bilgisine gıpta ettim. Özellikle sayfanın alt kısmına, ufak puntolarla yazdığı kısımlar gerçekten ilgi çekiciydi. Sokrates'tan Platon'a, Hegel'e, Nietzsche'ye, Camus'ye(dolayısıyla Sisifos'a) ve en önemlisi de Wittgenstein'a kadar birçok feylesofun adı geçiyor. En önemlisi dedim çünkü aralarında Aruoba'yı en çok etkileyenin Wittgenstein olduğunu düşündüm. Tractatus'u birçok yerde örnek teşkil ederken gördüm. (Zaten eseri Türkçe'ye Aruoba çevirmiş) Nasıl bu kanıya vardığımı açıklamam gerekirse, birincisi, yukarıda da söylediğim gibi, Tractatus'un birçok yerde örnek teşkil etmesi, ikincisi ise şu iki pasaj(Ufak bir bilgi vereyim, ilk pasaj için, Wittgenstein, "dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını belirler" demiş ve dili herkes için tek ve mutlak anlam taşıyan bir forma dönüştürmeye çalışmıştır; ikinci pasaj için, bizzat Aruoba yazmış, "Tractatus'u İngilizce'ye çevirenler, Wittgenstein'dan, Önsöz'de geçen 'biri'yle ilgili açıklama isterler; o da, bununla, kitabını tek bir kişinin gerçekten anlayarak okumasını kastettiğini söyler: Kitap, 'onu anlayarak okuyan birine [yani, tek bir kişiye] haz verebilirse', amacı da yerine gelmiş olacaktır."):
    "Felsefenin dil ile çok özel bir ilişkisi vardır:-
    Her insan etkinliğinin içinde, yanında, arkasında
    yer alan dil, insanın en temel etkinliği olarak,
    felsefenin hem biricik aracı, hem birinci konusudur -
    üstelik de, felsefe yapan kişinin yaptığının,
    en temelde de en üstte de,
    kendi yaşadıklarını dilegetirmek olduğu düşünülürse,
    dil, önemli bir anlamda, işte, felsefenin ta kendisidir."
    "Çünkü felsefe, kendisi olanaklı en genel anlama
    sahip olduğu halde, ancak tek kişi için anlamlıdır."

    *Deniz yolculuğunda, tekne demir atınca;
    sen de su taşımak için karaya çıkınca,
    yolda giderken başka birşey de yapabilir,
    diyelim, midye toplayabilir ya da
    kalamar yakalayabilirsin; ama, gözünü sürekli
    geminin üstünde tutmalı,
    hep dönüp dönüp bakmalısın, acaba dümenci
    seni çağırıyor mu diye. Çağırınca da,
    başka herşeyi hemen olduğu gibi bırakıp
    koşmalısın, ki tekneye, koyunlar gibi,
    ayakların bağlı atılmayasın.
    Yaşam da böyledir.
    -Epiktetos

    Not: Tırnak içinde yazdığım kısımları kitapta nasılsa öyle yazdım, noktalamasına varıncaya kadar.
  • 256 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Öncelikle kitabın farklı bilim adamlarının makalelerinden oluşması kitabın okuyucuya farklı bakış
    açıları kazandırmasında yardımcı olmuş. Kitabın sayfa sayısı tatmin edici, ne çok uzun ne çok kısa. Zaten 6 farklı makale olması kitaptan belli bir süre sonra kopmayı önlemiş. Kitabın en beğendiğim özelliği yazarlarının tutunmuş olduğu objektiflik tarafları. Yani kendi düşündükleri düşünceleri okuyucuya zorla dayatmamışlar. Vermek istedikleri bilgiyi vermişler ve karar kısmını okuyucuya bırakmışlar. Kitabın benden bu kadar düşük puan almasının sebebi ise kitabın dilinin hayli ağır olması. Kitabı tam teşekküllü okumanız için belli bir fizik ve felsefe altyapısına sahip olmanız gerekmekte.
    Kitabın ana konusu, kitabın isminden de anlaşılacağı gibi Allah’ın varlığının felsefi ve bilimsel açıdan
    ispatlanabilirliğinin mümkün olup olmadığının tartışılması. Buna göre Allah’ın varlığının felsefi ve bilimsel anlamda açıklanabilmesi için bilim adamlarının ve felsefecilerin tartıştığı günümüzdeki en yaygın 2 teoriye bakmamız gerekir. Bunlardan biri çoklu evren hipotezi diğeri ise tek evren hipotezidir. Çoklu evren söz konusu olduğunda evrenin rastlantı sonucu olduğu bakış açısı daha anlaşılır gibi görünebilir. Bu hipoteze göre o kadar fazla evren vardır ki bizim evrenimizin aralarından sadece bir tanesi olduğunu ve bizim de bu kadar fazla evren arasında rastlantı sonucu oluştuğumuza odaklanır. Ama unutulmamalıdır ki eğer çoklu evren söz konusu ise bizim evrenin rastlantı sonucu mu yoksa bir mükemmel tasarım sonucu mu olduğunu asla gözlemleyemeyeceğiz gerçeğini göz ardı etmemize engel değildir. Diğer hipotez olan tek evren yani mükemmel tasarıma odaklı hipoteze baktığımızda ise rastlantı sonucu oluştuğunu söylemek aptallık olur. Çünkü evrenimizde biyolojik bir yaşamın rastlantı sonucu oluşması evren kadar geniş bir yazı tahtasının üzerine bir nokta belirleyip onu yeterli uzaklıktan bir okla vurabilmek kadar zordur.
    Sonuç olarak Allah’ın varlığını bilimsel açıdan belki de hiçbir şekilde ispat edemeyeceğiz. Ama şunu
    biliyoruz ki bu denli önemli bir konu üzerinde durduğumuza göre bize sunulan verilerin mantıksal açıdan en uygun olanını seçip onun üzerinden yürümemiz gerektiğidir. Bu da bizi direkt olarak bir yaratıcıya götürmektedir. Çünkü bizim bu dünyada oluşumuzun bir amacı vardır. Bunu ise her insanda olan ve diğer canlılarda olmayan insanlar için evrensel nitelikte ortak hazlarımızın olduğuna yorumluyoruz. Yaşam, korkuların giderilmesi, mutluluk, gaye, şüpheden uzak bilgi edinme ve başkaları tarafından iyi davranılma arzuları bizi Allah’ın varlığına inanmamızı sağlayan en önemli deliller.
  • 272 syf.
    Bilim ve onu temsil eden bilim adamlarının amacı, ulaşmak istediği nihai sonuç objektif gerçekliktir. Eskiden bilim nesnel varlığın (3 boyutlu varlık alemi) objektif gerçekliğini izah etme üzerine yoğunlaşmıştı. Öznel varlığın (subje ve onunla ilgili olgular) yorumlanması daha çok felsefecilerin üstlendiği konuydu. Artık şimdi bilim adamları din(!)den sonra felsefeyi de yetersiz bularak, var olan, olup biten her şeyin bilimsel açıklanabileceği inancindadırlar. Son zamanlarda çıkan eserler ve hatta elimde okuyup incelemesini yapmakta olduğum bu eser de bende böyle bir izlenim bırakmıştır.

    İsminden belli olduğu gibi kitap beyin'imizi konu edinmiştir. Bu kitabın farkı, beynin anatomi veya fizyoloji kitaplarında bahsedilen yapısı ve fonksiyonlarından bahsetmiyor olmasıdır. İnsanın subjektif gerçekliginin en çok tezahür ettiği yer beyindir. Düşünüyoruz beyinde, acı çekiyoruz beyinde, görüyoruz beyinde, duyuyoruz beyinde, karar veriyoruz beyinde...vb. İşte bu kitapta, bu ve bu türden beyinde gerçekleşen, nesnel diyemediğimiz, boyut biçemediğimiz gerçekliğin altında yatan, olup biten objektif gerçekliği sorgulamak ve açıklığa kavuşturmak amaçlanıyor. Yazarın kendi ifadesiyle; "derin bir sorgulama düzeyi yakalamak." Okurken elinizde olmadan böyle bir sorgulama düzeyi yakalayacaksınız.

    Kitabın bazı yerlerinde "yok artık" demiştim. Yazar, dilimizle hatta kol ve bacaklarımızla da görebilecegimizin nörolojik olanağından bahsediyor. Bunun gibi nice şey. Kafatasımızın içinde bu ķüçücük fiziksel malzemenin inanılmaz "işler çevirmesine" çok farklı bakış açısı ortaya koymakla D.Eagleamen beni büyülemiş durumdadır.

    Sorguladım ve bir anlamda da ürktüm kendimden. I am a the brain man!