• 219 syf.
    ·15 günde·Beğendi·7/10
    Ey Atinalılar ! Siz ne yaptınız yahu ? Öğrencisi Platon 'un ( Eflatun) dilinden
    Sokrates'in 2400 yıl önce maruz kaldıklarını okuduk.Gerçi Sabahattin Ali'nin Markopaşa'sında 50-60 yıl öncesini anlatırken de okumuştum benzer çarpık insanlaşmayı.Meğer cahilliğin,çıkarın,laçka ilişkilerin hükmü daha da eskilere dayanıyormuş.Zannımca daha eskisi vardır da adı yoktur bu zulümün sadece.

    İnfazina karşı sözleri ile dik durmuş.Filozofluğuna leke sürdürmeden baldıran zehiri ile göçmüş bu dünyadan.
    İnanışına göre reenkarnasyona göndermeler yapması,buna ciddi ciddi inanması dikkatimi çekti.Farklı geldi bana.Böyle bir düşünceye sahip olduğunu yeni öğrendim.
    Düşüncelerine ,duyu organlarından daha çok güvenen bir filozof Sokrates.Duyu organlarının ve bedeni arzuların felsefenin düşmanı olduğunu aktarıyor öğrencilerine.
    Ayrıca Sokrates'in kehanet yeteneğinden bahsettiği bölüm ,kendisine karşı ciddiyetimi bir ara kaybettirdi desem yalan olmaz.

    Ruhun öncesi ve sonrasına dair inanışların taaa buralardan geldiğini de düşünüyorum.Cenneti,suça göre farklı cehennemleri tasviri,farklı kollara ayrılan ırmakları ve benzerlerini farklı inanış tarzlarında da daha önce okumuştum.
    Ayrıca bedenini düşman olarak anlatırken öyle ki; bir ara Mevlana kitabı mı okuyorum acaba dedim kendi kendime !

    Veee en komik bulduğum bölüm ,Sokrates ölüme giderken eşinin sızlanmaları üzerine hiddetli bir şekilde '' götürün şunu buradan'' dediği bölüm oldu.S
    Bedeninin ihtiyaçlarına en uzak olmaya çalışan insanlardan biri ki, o bile çekmiş kadınlardan :) :)
    Kızmayıııın :)
  • 239 syf.
    YAZ SICAĞINDA "BULANTI" MI? BAŞINA GÜNEŞ GEÇMİŞ OLSA GEREK... (SPOILER İÇEREBİLİR)

    Bu tip ruh hallerinde yazılmış kitapları okumayı pek sevmem, hele hele yazın hiç sevmem. Ama kışın olsa öyle mi? Al bu kitabı, geç pencerenin dibine, hava da müsait zaten, okudukça göm kendini depresyona. Artık çıkar mısın o depresyondan, ikametini oraya mı aldırırsın bilinmez. Neyse... Bu sayede de yazlık ve kışlık kıyafetler misali, kitapların da yazlık-kışlık olarak ayrılması ve de kışlık kitapların, böylesi bunaltan sıcakların olduğu dönemlerde dolaplara tıkıştırılması fikrini iyiden iyiye gözden geçirmeye karar verdim. Eyleme geçer miyim? Hava sıcak, bir ara düşünürüz...

    Karakterimiz Antoine Roquentin. Kendisini bomboş hissediyor. Ha bir de "bulantı"sı var pardon. Boş mideyle bulantıdan da anca safra çıkar haliyle, canına yazık be abim. Birbiri ardına okuduğumdan mıdır bilinmez, Roquentin'in sıkıntısını gördükçe, aklıma Momo kitabındaki şu alıntı geldi: "Önceleri pek farkına varılmaz. Günün birinde insanın canı artık hiçbir şey yapmak istemez. Hiçbir şeyle ilgilenmez, kurur gider. Ve bu isteksizlik geçici değildir. Hatta giderek artar. Günden güne, haftadan haftaya daha kötü olur. Kendinden hoşlanmaz, içi bomboştur, dünyayla bağdaşamaz. Sonraları bu hisler de kalmaz, hiçbir şey hissetmez olur. Bütün dünyaya yabancılaşmıştır, kimse onu ilgilendirmez olmuştur. Ne kızgınlık duyar, ne hayranlık. Ne sevinmesini bilir, ne üzülmesini. Gülmeyi de, ağlamayı da unutmuştur. Böyle bir insanın içi kaskatı kesilir. Artık hiçbir şeyi, hiç kimseyi sevemez. Bu durumda, artık hastanın iyileşmesine olanak yoktur. Dönüş kalmamıştır. Bomboş, kül rengi bir yüzle, nefretle çevresine bakar, tıpkı duman adamlar gibi. Onlardan biri olup çıkmıştır. Hastalığın adına gelince, buna öldüren can sıkıntısı denir." Karakterimiz de bu hastalığa yakalanmıştı bence: Öldüren can sıkıntısı. Zaten bana kalırsa, Rollebon'un hayatını yazmaya niyetlenmesi de, öldüren can sıkıntısı halinin, ölmeden önceki son can çekişmelerinden birinde ortaya çıkmıştı. Nihayetinde de sonuç vermedi zaten, hastayı kaybettik. Peşinen söylemek gerekirse, karakterin bu durumu beni pek de sarmadı. Fakat kitabın da hakkını yememek, içeriğindeki harika tespitleri görmezden gelmemek adına, kitabı iki açıdan değerlendirmek istedim. Olay örgüsü ve kahramanın başından geçenler açısından bakacak olursak, pek de sürükleyici ve de ilgi çekici olmayan bir hikaye okudum. Fakat kahramanımızın olaylar ve de durumlar hakkında yaptığı tespitler ve yer yer yaptığı tasvirler bakımından kitap tatmin edici düzeydeydi. (Amma çok "ve" ve "de" kullandım yahu.)

    Kitap hakkında yakınmaya hakkım olmadığı halde yakınacağım bir diğer husus ise, Fransa tarihinden, hatta yerel tarihinden şahsiyetler ve onların hikayeleriyle bezeli kısımların sıkıcılığıydı. Halihazırda akıcılığı olmayan bir kitapta böylesi detaylara boğulmak, insanı iyice koparıyor kitaptan. Hele de o, Bouville sergi gezisi bölümünde izleme hızını x2 yapan seyirciye bağladım desem yeridir. Bu arada Oda Yayınları baskısından okudum bu kitabı, çok fazla yazım hatası var. Bazı alıntılarımda özellikle hataları düzeltmedim. Eğer imkanınız varsa bu yayından okumamanızı tavsiye ederim.

    "Rollebon'la ilgili kitabımı yazmıyorum artık; bu iş bitti, bu kitabı yazamam artık. Eee, şimdi yaşantım ne olacak?"
    Yukarıda da bahsettik, Rollebon'un hayatını yazmaya girişme işi, tamamen boşluktan çıkmak adına çaresiz bir debelenme haliydi ve boşluktan çıkamayacağını anladığında, çaresizce bu cümleyi kurdu Roquentin. Bulantı da böyle gelir bana kalırsa. Boşlukta kalır insan. Saçma sapan şeylerde arar hayatın anlamını. Meşgale edinir kendine, olmadık şeyleri. Var olmak için, var olmayandan dahi medet umar hale gelir. Veya varlığını duymamak için... Roquentin de böyle demişti zaten: "Bay de Rollebon ortağımdı benim: Var olmak için bana ihtiyacı vardı, ve varlığımı duymamak için, benim de ona ihtiyacım vardı." Rollebon için var olan Roquentin. Ve nihayet, ondan kendi varlığını kurtardığında yapması gereken de açıktı: Var olmak istiyorsan, harekete geç. Kitap Kurdu da buna benzer bir cümle kuruyor zaten. Kitap boyunca yaptığı en akıllıca hareket olsa gerek.

    "Kulak kesiliyorum: Şu an bütün dileğim başkalarının dertlerini dinleyip onlara acımak, sanırım bir değişiklik olacak bu benim için." Kendi sıkıntısının belirsizliğinden utanç duyması, Roquentin'i başka birinin sıkıntısını dinlemeye itiyor yalnız bu da tehlikeli bir durum. Kendini sıkıntısı olmayan biri kabul edip sürekli başkalarının derdini dinleyenler, bir süre sonra sıkıntıya düşseler dahi sıkıntıları, dinledikleri insanlar tarafından pek de kaale alınmaz. Kimseye ücretsiz terapi yapmaya kalkmayın. İşi profesyonellere bırakın, onlar da ekmek yesin, sonuçta yıllarca dirsek çürütmüşler bu işin mektebinde.

    Kitap Kurdu ile Roquentin'in sohbetinde, Kitap Kurdu'nun insanlara inancını şuna bağlamak istedim: İnanç bağlamında soyut bir varlığa inanmaktan ziyade somut, görüntüsünü, sesini, soluğunu hissedebileceği bir şey aradı ve bunu da insanlarda buldu. Ayrıca aynı zorluklardan geçerken keşfettiği insan sevgisi, bu bağlamda gayet normal göründü gözüme. Sürekli insanlarla, özellikle de kendisiyle aynı fikirde veya kendisinin onlarla aynı duyguları paylaşabileceğine inandığı insanlarla birlikte olma çabası, çocukluğunda kendisini anlamayan bir aileye sahip olmasına karşı tepki niteliğinde olabilir. Varoluşunu bu şekilde ispat ediyor.

    "Yaşarken yalnızdım, ölünce daha da yalnız kalacaktım." Bu da tam Sartre'lık bir söz. Yine de hayranları, onu haklı çıkarmamak adına ellerinden geleni yapmışlar, hala da sevenleri onu okuyarak yad etmeye devam ediyorlar. Bir nebze huzur bulmuş olmalı ruhu... https://www.youtube.com/watch?v=Fe91KVvGG2I

    Ve Anny... Roquentin'in "bulantı"sının mimarı kesinlikle. Bütün o karmaşık felsefenin, paradoksun, zıtlıkların, varoluşun ve hiçliğin başrolünde o var. Kendini, gittiği yere ait hissetmeye çabalayan, bunun için de odalarını hep kendi eşyalarıyla dolduran, "an"ların seçkin olması gerekliliğinden dem vuran kadın, uğradığı değişimi Roquentin'e ispat etmeye çalışıyor. Elbette ki onun aynı kaldığına inanarak. Aslında amacı, ardında bıraktığı enkazın ne durumda olduğuna, yol üstündeyken bir göz atmaktan başka bir şey değil. Ve bana kalırsa da enkazından gayet memnun. Yine de kendisinin değişimi ve umarsızlığı, bir yere veya birine bağlı hissetmeyişi, mimarı olduğu enkaz karşısında içini kıvançla dolduruyor.

    30 yaşındaki Roquentin'i 30'undayken okumak, tesadüf oldu benim için. Lakin benim yılda 14.400 Frank gelirim yok. Bu adam elindekinin kıymetini cidden bilmiyor. Tamam, para her şeyin ilacı değil diyebilirsiniz lakin şu durumda, içinde bulunduğu sıkıcı hayatı düzene sokmak ve yeni bir başlangıç yapmak adına çıkış bileti gibi bir şey. Ve nihayetinde o da bu bileti kullanıyor. Ayrılık öncesi yabancılaşma halini tasviri ise... Öyle işte...

    Son bölümde, sevdiği şarkının yazılış evresini hayal edişi güzeldi. Ve varoluşun, kendi deyimiyle "o günahın" en güzel şekilde nasıl gerçekleşebileceğini idrak etmişti Roquentin: Müzikle. Çünkü sesler, enerjisi azalsa da kaybolmaz.
  • 1) Arnolfini’nin Evlenmesi.
    Jan Van Eyck ArnolfiniJan Van Eyck – 1389-1441 – HOLLANDA
    Sanatçının bu resmi tarihi açıdan da bir ilk olma özelliğine sahip. Bu tablo, evlenme anının resmedilmesi nedeniyle, bir nevi ‘evlilik cüzdanı’ niteliğinde. Eseri bu kadar önemli kılan detay ise ayna. Duvardaki ayna, müthiş bir akis tekniğiyle anı derinleştirmek için kullanılmış. Aynaya dikkatlice bakıldığında, Van Eyck’ın da resmin içinde olduğu görülür. Ressam, kendini ‘an’a dâhil ederek, resim sanatına farklı bir boyut kazandırdı.

    2) TUIN DER LUSTEN – Zevkler Bahçesi.
    Hieronymus Bosch – 1450-1516 – HOLLANDA
    Sanatçı bu eserinde bütün kuralları yıkarcasına resmettiği çıplak insanların keyifli anlarını, fantastik bir öykü içinde verir. Tabloda, bir yanda dünya nimetlerinden zevk alan insanlar, diğer yanda günahları yüzünden cezalandırılanlar dikkat çeker. Tablo aynı zamanda Orta Çağ insanında hakim olan karabasan ve ölüm düşüncesine de vurgu yapmaktadır.

    3) BIRTH OF VENUS – Venüs’ün Doğuşu.
    Sandro Botticelli – 1445-1510 – İTALYA
    Sanatçı 1485’te yaptığı ‘Venüs’ün Doğuşu’ adlı eseriyle, kariyerinde üst basamaklara tırmanmıştır. Yapıtta, tanrıça Venüs’ün bir deniz kabuğundan doğduğu ve çıplak güzelliğiyle etrafındakileri büyülediği an resmedilir. Botticelli’nin Venüs tasviri, diğer sanatçılardan farklı olarak biraz erotiktir. Göğsünü ve cinsel organını tam kapatamamış olması dikkat çekicidir. Bu kapatma biçimi sonra birçok heykeltraş tarafından taklit edildi. Sanatçının diğer eserlerinden bazılarının yakıldığı, ancak yasak olmasına rağmen pagan etkisi taşıdığı açıkça görülen bu eserine dokunulmadığı bilinir.

    4) MONA LISA.
    Leonardo Da Vinci – 1452-1519 – İTALYA Mona-Lisa.
    1503-1506 yılları arasında yapılan Mona Lisa’nın yüzündeki hem mutlu hem de hüzünlü ifadenin sırrı, bugün bile tam anlamıyla çözülebilmiş değil. Portrede oturur halde görünen Lisa Gherardini sfumoto tekniğiyle (renk ve tonlar arasında yumuşak geçişleri sağlayan gölgeleme yöntemi) resmedilmiştir. Bu tekniği ilk kez da Vinci kullanmıştır.

    5) SCHOOL OF ATHENS – Atina Okulu.
    Raffaello Sanzio – 1483-1520 – İTALYA
    Raffaello, kariyerindeki en önemli eseri ‘Atina Okulu’ freskinde, eski Yunan filozoflarını tasvir eder. Tam ortada yan yana Eflatun, Aristo ve Sokrates bulunur. İdealar dünyasından mutlak düşünceye kadar felsefenin büyük argümanlarının içinde saklandığı eserde ressam, sanat çevresine rüştünü ispat etmiştir.

    6) CREATION OF ADAM – Adem’in Yaratılışı.
    Michelangelo Buonarroti – 1475-1564 – İTALYA
    Kendini heykeltıraş olarak tanımlayan Michelangelo’nun en önemli eserlerinden ‘Adem’in Yaratılışı’, yaratılış efsanesindeki büyük ayrılmayı ve birbirine ancak parmak ucu kadar yakın ama bir o kadar ayrı düşmüş Tanrı ve Adem’in hikâyesini konu alır. Hıristiyanlıkta Tanrı’nın Adem’e hayat üflemesinin betimlendiği sahnede, birbirine değen işaret parmakları, Tanrı’nın Adem’i kendi suretinden yarattığına gönderme yapar.

    7) THE NIGHT WATCH – Gece Bekçileri.
    Harmensz van Rijn Rembrandt – 1606-1669 – HOLLANDA
    Yüzbaşı Frans Banning Cocq ve Teğmen Willem van Ruytenbuch komutasındaki şehir muhafızlarının gece devriyesinin anlatıldığı tablonun en önemli özelliği, ışık oyunları sayesinde esrarlı bir hava yaratılmış olmasıdır. Tabloda, Barok tarzın en önemli özelliklerinden ışık gölge karşıtlığının, ressam tarafından ustaca kullanılması sayesinde, tüm figürler canlıymış gibi algılanır.

    8) GIRL WITH A PEARL EARING – İnci Küpeli Kız.
    Johannes Vermeer – 1632-1675 – HOLLANDA
    ‘Kuzey’in Mona Lisa’sı’ olarak adlandırılan ‘İnci Küpeli Kız’ tablosundaki genç kızın masumiyeti ve bakışlarındaki etkileyicilik, ressamın başarısını arttırmıştır. Tablonun ana objesi inci küpe ön plana çıkarken, ressamın tablolarında eksik olmayan mavi ve sarı renkteki örtü dikkat çeker.

    9) THE SWING – Salıncak.
    Jean Honore Fragonard – FRANSA
    Ressam eserlerinde, erotizm, toplumsal düzendeki çarpıklıklar, ‘an’ın resmi ya da aldatma gibi güncel temaları işledi. En önemli tablosu olan ‘Salıncak’, halinden memnun bir adamın, salıncakta sallanan genç kızın bacakları arasındaki gizli şeye baktığı anı anlatır. Eserde Fragonard, o dönemin kadınlarının, kabarık elbiseler giymesine karşın iç çamaşırı kullanmayarak, erkekleri kendine bağladığına gönderme yapar.



    10) THE THIRD OF MAY 1808 – 3 Mayıs 1808.
    Francisco Goya – 1746-1828 – İSPANYA
    Goya, eserini Fransızların 1808’de Madrid’i işgali sırasında, Napolyon’un askerlerine direnen ve çaresiz kalan İspanyolların anısına resmetmiştir. Tablo, kanlı bir savaşı resmederek, tarihe ışık tuttuğu için önemlidir.

    11).LE BAIN TURC – Türk Hamamı.
    Jean Auguste Dominique Ingres – FRANSA
    Sanatçı Oryantalizme katkıda bulunan ‘Türk Hamamı’ tablosuyla dikkatleri üzerine topladı. Osmanlı topraklarında hiç bulunmamasına rağmen, bu kadar ustalıkla resmedilen çıplak kadınlarla dolu hamam, bazı çevrelerce alkışlanırken, bazılarınca olumsuz eleştirildi. 25 kadının çıplak biçimde hamam sefası yaptığı eseri, Le Figaro Dergisi ‘19’uncu yüzyılın en erotik resmi’ ilan etti.


    12) VASE WITH TWO SUNFLOWERS – Vazoda On İki Ayçiçeği.
    Vincent Van Gogh – 1853-1890 – HOLLANDA
    Sanatçının en ünlü tablolarından biri olan ‘Vazoda On İki Ayçiçeği’, parlak sarı rengi ve hemen tuvalden çıkacakmış gibi canlı oluşuyla sanatseverlerden tam not aldı. Vazoda görünen 12 ayçiçeği, gerçekliğinden çok, ressamın kendi iç dünyasındaki yansıması olarak tuvale taşındı. Ressamın, sade fon önünde ayçiçeklerine akıcı fırça vuruşlarıyla canlılık kattığı gözlemlenir.


    13) THE SCREAM – Çığlık.
    THE SCREAMEdvard Munch – 1863-1944 – NORVEÇ
    ‘Çığlık’, korkan, umutsuz ve karamsar bir insanın yüzüne verdiği ifadedeki mükemmelliğiyle dikkat çeker. Doğanın çığlığı olarak da anılan eserde ressam, gün batımı esnasında, trabzanlara yaslanmış insanın, doğanın sesini duyduğu andaki ifadesini resmeder.

    14) LES DEMOISELLES D’AVIGNON – Avignonlu Kadınlar.
    Pablo Picasso – 1881-1973 – İSPANYA
    20’nci yüzyılın en geniş vizyonlu sanatçısı olarak ünlenen Pablo Picasso’nun en çarpıcı resimlerinden ‘Avignonlu Kadınlar’, kübizmin ve modern sanatın başlangıcını simgeler. İnsan yüzünün temsilinin tüm kuralları, bu tabloda yıkılmıştır. Yüzdeki simetrinin reddedildiği eser, arkaik ve primitif sanattan izler taşır.

    15) THE KISS- Öpücük.1907-1908
    Gustav Klimt – 1862-1918 – AVUSTURYA
    ‘Öpücük’, anın ve mekânın dışında, bir yerde birbirlerinden geçercesine öpüşen bir çiftin tasviridir. Tabloda, Klimt’in vazgeçemediği çizgiler ve dekoratif süslemeler dikkat çeker. Kadın ve erkeğin dünyasındaki farklılığa dikkat çeken ressam, kadını çiçekler arasında tıpkı bir ilkbahar gibi resmederken, erkeği daha sert çizgiler ve geometrik desenlerle yansıtır. Kadın ne kadar kırılgan ve yumuşaksa, erkek o denli sert ve nettir.

    16) BLACK SQUARE – Siyah Kare.
    Kasimir Malevich – 1879-1935 – RUSYA
    Sanatçının ‘Black Square’ adını verdiği etkileyici tablosunda siyah kare sezgi, beyaz alan da onun ötesindeki boşluktur. Malevich, bir şeyin değil, hiçbir şeyin resmi olarak bilinen bu tabloyu, aynı dönem ‘sıfır biçim’ olarak yorumladı.



    17) LA PERSISTENCIA DE LA MEMORIA – Belleğin Azmi.
    Salvador Dali – 1904-1989 – İSPANYA-1931
    Salvador Dali, sürrealizmin önemli temsilcilerinden biridir. Dali, hayatı boyunca bin 500’den fazla resme ve onlarca heykele imza attı. Sanatçının en ünlü tablolarından ‘Belleğin Azmi’, eriyen cep saatleri sembolizminde, zamanı ve belleği kullanır. Yapıt, Dali’nin ‘yumuşaklık’ ve ‘sertlik’ anlayışına önemli bir örnektir. Bir ağustos güneşi sıcağında eriyen Camembert peynirinden ilham alarak yağlı boya ile çalıştığı eser, değişmez ve katı olan zaman anlayışını protesto niteliğindedir.

    18) THE TWO FRIDAS – İki Frida.
    Frida Kahlo – 1907-1954 – MEKSİKA
    1939 15 yaşında geçirdiği ağır trafik kazasında ciddi şekilde sakat kalan Frida Kahlo, geri kalan hayatını hastaneler ve ameliyatlar arasında geçirdi. Frida’nın hemen her tablosu, hayatı boyunca çektiği acılardan feyz aldı. Kadınların toplum içinde karşılaştıkları zorlukları ve erkek egemenliğinin altında kalan kadın imajını tablolarına yansıttı.

    19) NIGHTHAWKS – Gece Kuşları.
    Edward Hopper – 1882-1967 – ABD 1942
    Sanatçının eserlerinde daha çok günlük Amerikan hayatının yalnızlığı yer aldı. Barlar, restoranlar ve hatta benzin istasyonları bile Hopper’ın ilgi odağı oldu. Manhattan’daki bir restorandan esinlenerek çizdiği ‘Gece Kuşları’ tablosu, Amerikan resim tarihinin önemli eserlerinden biri. Tabloda, gece geç bir saatte, şehir uyumasına rağmen, birbirine yakın duran ama hiç konuşmayan üç müşteri konu edilir. Ünlü Pearl Harbour saldırısı sonrası yapılan resimde, garsonun başındaki denizci şapkası, bu vahim olaya gönderme yapar. Birbiriyle hiç konuşmadan duran üç insanın aralarındaki kopukluk ve karamsar halleri, dönemin Amerikan toplumunun psikolojik yansıması sayılır.

    20) NAVE NAVE MOE.
    Paul Gauguin – 1848-1903 – FRANSA
    Hayatının büyük bir bölümünü Tahiti’de geçiren Paul Gauguin 1894’te yaptığı başarılı tablosu ‘Nave Nave Moe’, Tahitili iki genç kızın gün ortasındaki en saf halini anlatır. Kullandığı canlı renkler ve resmin doğallığı, ressamın başarısını perçinler. Sentetik teknik kullanan ressamın eserinde iki kız, kompozisyondan uzak, yapıştırma gibi durur.

    21- GUERNICA
    Guernica, Pablo Picasso tarafından 1937’de yapılan, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na ait 28 bombardıman uçağının 26 Nisan 1937’de İspanya’daki Guernica şehrini bombalamasını anlatan, 7,76 m eninde ve 3,49 m yüksekliğinde anıtsal tablodur. Saldırı sırasında 250 ila 1.600 kişi hayatını kaybetmiş, çok daha fazla sayıda kişi de yaralanmıştı.

    İspanyol hükümeti, Paris’teki 1937 Dünya Fuarı kapsamındaki Modern Hayatta Sanat ve Teknik sergisinin İspanya’ya ayrılan bölümünde sergilenmek üzere, Pablo Picasso’ya büyük bir duvar resmi sipariş etti. O sırada gerçekleşen hava saldırısından etkilenen Picasso, saldırıdan sonraki 15 gün içinde bu duvar resmini tamamladı. Tablo ufak bir dünya turu kapsamında çeşitli ülkelerde sergilendi ve beğeni topladı. Böylece İspanya’daki iç savaşa diğer ülkelerin ilgisi de çekilmiş oldu. Guernica, savaş trajedilerinin ve savaşın bireyler üzerindeki acı verici etkilerinin bir özetidir. Tablo zaman içinde, savaşın yarattığı trajedilerin anımsatıcısı, savaş karşıtı ve barış yanlısı düşüncelerin sembolü haline gelmiştir.
  • 936 syf.
    TARİHİN SPOILERI OLUR MU BILMEM, SIZ BILIYORSANIZ ONA GORE OKURSUNUZ!!!


    Eco’nun editörlüğünde hazırlanan bu yapıt, her şeyden önce bir kültür kitabıdır. Dolayısıyla ayrıntı denizinde boğuluyormuşsunuz gibi gelse de gerçekte Ortaçağ’a dair sarsılmaz görünen duvarlardan tuğlalar çekmeye yardımcı oluyor.
    Zira Ortaçağ zaten azımsanacak bir dönem değildir. Ben kitap ile birlikte dönem hakkında bilgiler derlemiş bulunmaktayım. Ciddi bir araştırma ile ben de emek verdiğim kanısındayım. Bu inceleme ile isteğim sadece, kitabı okuyacak olanlara ve Ortaçağ'a merakı olanlara bir nebze yardımcı olabilmektir.

    Başlayalım o zaman!

    Eco şu sorulara kulak vermemizi istiyor:
    ●“Ortaçağ ne değildir?”,
    ●“Ortaçağ’dan bize ne kaldı ve bu kalanlar güncel mi değil mi?” ve
    ●“Ortaçağ, yaşadığımız dönemden ne anlamda farklı?”

    Aslında bu sorular, kitabın tamamını ilgilendiriyor. Çünkü bütün bölümler belli yanlışları düzeltmek, bilgi ve belgeye dayanarak Ortaçağ’a dair kösnül anlayışın yerine doğrusunu ya da gerçeğini koymak için kaleme alınmış.

    Orta Çağın Dönemleri

     1. Erken Ortaçağ
     2. Yüksek Ortaçağ
     3. Geç Ortaçağ.

    Editör Eco ile yazarlar ilk önce Ortaçağ’ın bir yüzyıl olmadığında hemfikir. Yüzyıllar toplamı Ortaçağ, içinde pek çok farklı Ortaçağ’ı barındıran bir dönem. Hem de hayli uzun bir zaman dilimi. Üstelik yalnızca Batı’yı değil, Doğu’yu da kapsayan bir dönem. Felsefi, bilimsel, askeri, kültürel ve sosyal anlamda bir dolu coğrafyanın kaynaştığı, ayrı düştüğü ve birbirinden etkilendiği Ortaçağ’ı sadece Hıristiyanlığın penceresinden bakarak değerlendirmek ve “karanlık” diye nitelemek, Antikçağ’dan alınıp Rönesans ve Aydınlanma’ya aktarılanları bir çırpıda silmek anlamına da geliyor. Elbette Kilise Babaları’nın baskınlığı yadsınamaz ama gerek dilden gerek kültürel alışverişten doğan etkileşim de aynı oranda dikkat çekici. Hatta tüm keşmekeşe rağmen Ortaçağ’ın büyük entelektüeller yetiştirdiğini de bir kenara not etmek lazım. Zaten kitabın hemen her bölümü, bize uzun uzun listelerle bunları tanıtıyor.

    Orta Çağ Felsefesi

    Bir çok felsefe tarihi kitabında Ortaçağ'da felsefe yok sayılır ya da Ortaçağ'ın karanlık bir çağ olduğu değerlendirmesine bağlı olarak felsefenin de karanlığa gömüldüğü öne sürülür.

    Eco’ya göre, “çelişkileri gizlemeye eğilimli” Ortaçağ, düşünce dünyasında da büyük oranda mükemmelliği ifade etmeye; hemen her şeyi “Tanrı’nın gözünden göstermeye” uğraşır. Ancak şu mimin koyulması zorunlu: Ortaçağ’da kesin yenilgi veya zaferi görmek pek mümkün değil. Zaten o yüzden Eco “karanlık çağ” klişesi ya da nitelemesine soğukkanlı yaklaşıyor.

    Ortaçağ’ın hastalık, yokluk, büyük savaş ve kıyımlarla dolu olduğunu kimse göz ardı edemez. Ama tüm bunların ileriki dönemlerde geliştirilecek icatların ilk örneklerinin yaratılmasını sağladığını gösteren örnekler de kitapta mevcut.
    Öncelikle Ortaçağ uzak bir dönem değil. Çünkü Eco’nun da belirttiği gibi hâlâ onun mirasını kullanıyoruz. Pek çok bilimsel, tıbbi ve teknik mirasın yanında örneğin hükümet konakları bile Ortaçağ’dan günümüze hediye. Yine aynı şekilde bir dolu icat da öyle: Kâğıt, şömine, giysiler, satranç, gözlük ve pencere camı…

    Ortaçağ’ın hayal gücü de dikkat çekici. Bu anlamda dönemin insanlarının yaşadığı ortamın tasviri de önemli; Eco bu noktada bize yardım ediyor: “Ortaçağ insanları anlamlarla, atıflarla, üst anlamlarla dolu, Tanrı’nın her yerde göründüğü, doğal dünyasında simgesel bir dilin konuşulduğu, aslanların sadece aslan olmadığı, cevizlerin sadece ceviz olmadığı, hipogriflerin aslanlar kadar gerçek olduğu (çünkü daha üstün bir hakikatin varlığına inanılırdı), tamamı Tanrı’nın eliyle yazılmış gibi görünen bir dünyada yaşıyordu (…) Ortaçağ insanı, dünyayı dolduran bütün unsurlara -taşlara, bitkilere, hayvanlara- mistik bir anlam yükler.” Bunun anlamı açık: Doğrudan erişilemeyen Tanrı’nın simgeler yoluyla iletişim kurması. Yeni Platonculuk ve Kutsal Kitaplar sağ olsun.

    Sözün özü, Eco Ortaçağ’a tek bir anlayış ve merkezden bakmamak gerektiğini söylüyor. Yani Eco, Ortaçağ’ın çok yönlülüğünün, bilgiler yerine kanıların ve kanaatlerin etrafında gezinerek dogmalara mahkûm edilmemesi dileğinde bulunuyor. Böylece hem Eco hem de yazarlar, Ortaçağ’a ilişkin bir bilinç oluşturmaya çalışıyor.

    Ortaçağın Özellikleri

     1. Kamu otoritesinin bölünmesi,
     2. Feodalizmden kaynaklanan ademi merkeziyetçiliğin güçlenmesi
     3. İdeolojik üstyapılara dinin egemen olması
     4. Piyasa için üretim yapılmasının yaratılması
     5. Burjuvazinin kent ve ülke parlamentolarında temsil edilmesinin sağlanmasıdır.

    FEODALİTE (DEREBEYLİK) HAKKINDA...

    Ortaçağ Avrupası’nın siyasi düzeni feodaliteye dayanır. Kavimler Göçü’yle sarsılan İlkçağ’ın köleci düzeni yerini feodal beyliklere bırakmıştı. Feodalite rejiminde toprak sahiplerine senyör veya süzeren, bu topraklarda çalışarak hayatını sürdürenlere ise serf veya vassal .Bu, İlkçağ’ın köleleri yerine oluşan yeni bir sosyal sınıftı. Zira, feodalitenin de temeli eşitsizliğe dayanmaktaydı. Köylülerin hukuki hakları yoktu. Her senyörün kendi bölgesinde ayrı kurallar geçerliydi. Feodal rejimde soyluluk doğuştan gelen bir haktı. Soylular, devlet idaresi ve askeri işlerle uğraşırlardı.

    Hristiyanlık, kilise gibi örgütlü bir yapıya sahip olduğu için, kısa sürede tüm Avrupa’da yayılmıştı. Kilise endülüjans (cenneti vaat etme) ve aforoz (dinden çıkarma) yetkisine sahipti. Aforoz bir ülkenin tümüne de uygulanabilirdi. Buna enterdi Batı Hristiyanlığını temsil eden Katolik Kilisesi, dinî hakların yanı sıra dünyevi haklara da sahipti. Din adamları (rahipler) sınıfının nüfuzu oldukça genişti. Avrupa’da laik devlet anlayışı yoktu. Papa’nın krallara taç giydirmesi, aforoz yetkisini elinde bulundurması, Haçlı seferleri düzenlemesi gibi olgular Kilise’nin siyasi güç ve otoritesini gösterir. Ayrıca, Kilise’nin elinde geniş topraklar vardı.

    Düşünce alanında kilisenin koyduğu normlar geçerliydi ve bunlara aykırı düşünmek mümkün değildi. Bu düşünce tarzına dogmatizm Katolik Kilisesi, dini ve siyasi üstünlüğünü koruyabilmek için, aynı zamanda Ortodoks Kilisesi’nin varlık ve nüfuzunu kırmak istiyordu. Bu nedenle Avrupa’da mezhep savaşları eksik olmuyordu.

    Ortaçağ Avrupası’ndaki önemli siyasi güçlerden biri Frank İmparatorluğu Bu imparatorluğun toprakları üzerinde Merovenj ve Karolenj krallıkları kurulmuştu. Karolenjlerin zayıflaması üzerine iç çatışmalar çıktı. Verdün Antlaşması’yla Frank İmparatorluğu parçalandı (843). Almanya, İtalya ve Fransa’nın temelleri atıldı. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu kuruldu. Bu devletin başına geçen hükümdarlar, papanın elinden taç giyiyorlardı. Onlara otorite bahşeden makam Papalıktı. İmparatorluk sınırları içinde çeşitli bölgeler, farklı feodal beylerin hakimiyeti altındaydı.




    Sabırlı ve dikkatli okumalar...
  • "Eğer bir felsefi seçim olarak bu felsefi kategorileri yahut önemli felsefi kategorileri algıya ve algı vasıtasıyla dış dünyaya bağlayacaksam, orada klasik fiziğin dış dünya tasviri iflas ediyor. Bu kadar kanıksadığımız birtakım özelliklerin temelini algıya bağlayacaksam kuantum mekaniği gerekiyor; bunlar klasik fizikle tutarlı değil."
    -Prof. Dr. Ali Alpar
  • Felsefe bir şeyin "ne olup olmadığını" gösteren sihirli ayna görevi görür,insanın özgürleşmesi için güçlü bir öğretidir.Ayrıca insana her şeyden önce entellektüel bir keyif ve manevi bir haz verir.
  • 228 syf.
    Anahtar Kelimeler: Herbert George Wells, Dünyaların Savaşı, Bilim-Kurgu, Klasik.

    Herbert George Wells, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği inkılâplarda bilimsel kitaplarından yararlandığı aydınlardan biri. Ayrıca Nutuk’ta adı geçen tek yabancı aydın. Bu özelliğinin yanı sıra Wells, Jules Verne ile birlikte bilim-kurgu edebiyatının kurucularından. Wells’in 1898’de War of the Worlds romanı bir dönem “Merihliler Yeryüzünde” adıyla Türkçe’ye çevrilir. Günümüzde “Dünyaların Savaşı” olarak isimlendirilen roman genel ifadeyle Marslıların Dünya’ya gelerek burada insanlara yaşattığı yıkımı konu alır.

    Mars gezegeni üzerine birisi günümüzde ( #27316286 ) diğeri iki yüz yıl önce ( incelemeye konu olan) yazılmış iki bilim-kurgu romanını üst üste okuyunca ortaya kendiliğinden bir soru çıkıyor. Mars ile ilgili geçmişte yapılan bazı bilimsel gözlemler Mars’ta hareket eden canlıların olduğunu söylüyor. Geçmişin teknolojisi düşünüldüğünde bilim insanlarının görmek istediklerini gördükleri söylenebilir.

    Öte yandan günümüzdeki bilimsel çalışmalar ise Mars’ta canlı izine rastlanmadığını ancak bir dönem nehir ve göl gibi su kaynaklarının varlığını ve zamanla bunların yok olduğunu tespit etti. Acaba günümüzün teknolojisi Mars’ı gözlemlemek için geç kalmış olabilir mi? Teknoloji gelişene kadar Mars’ın evrimini tamamladığı ve gezegende yaşamın son bulduğu düşünülebilir mi? Dünyadaki su kaynaklarının giderek azalmaya, toprakların verimsizleşmeye, atmosferdeki dengelerin bozulmaya başladığı göz önüne alınırsa, Dünya’nın da uzunca bir zaman sonra evrimini tamamladığında Mars gibi çorak, -60 derece sıcaklıkta ve oksijensiz bir gezegene dönüşeceği söylenebilir mi? Özetle, insanlık Dünya’da yaşamın başındayken Mars yaşamın sonuna gelmiş demek için kanıt bulunabilir mi? Hem burada “yaşam” ve “canlı” nedir? Bildiğimiz anlamda “yaşam” ve “canlı” mı? Peki Dünya’mız dışında bilmediğimiz anlamda bir “yaşam” ve “canlı” var olmuş olabilir mi?

    Wells’in romanında insanın bilmediği anlamda bir yaşam ve canlılar var Mars’ta. Dünya’yı ele geçirmeye gelen Marslılar insan medeniyetinden daha gelişmiş üstelik. Wells kitabın hemen giriş cümlesinde Marslılar için “insanoğlundan daha akıllı, yine de onun kadar ölümlü varlıklar” derken hem bu gelişmişliği vurguluyor hem de kurgunun devamında dünyaların bu savaşında insanların pek de çaresiz olmadıklarının ipucunu veriyor. Burada okur, insanlığın Marslılarla mücadelede zorlanacağı, kayıplar vereceği ancak yine de Marslıları yeneceği anlamına ulaşabilir. Eğer bunu yaparsa kurgunun devamı için akışı takip etmekten başka yapacak bir şeyi kalmıyor.

    Roman, dünyayı kendinden ibaret sanan emperyal İngiliz zihniyetinin ürünü olarak yorumlanmaya açık. Öyle ki, Marslılar Dünya üzerinde işgal için yalnızca İngiltere’yi seçiyor. İlk başlarda bu seçim sosyalizmi benimseyen yazarın kendi sömürgeci ulusuna ders vermek istediğini düşündürse de ilerleyen bölümlerde yazarın -belki de bilinç dışının yazara oynadığı oyunla- İngiltere ve insanlığı özdeşleştirdiği söylemleri kuvvetlendikçe bu pek masum durmuyor. Öyle ki, söylemlerin uzandığı nokta şu: “İngiltere insanlıktır. İngiltere düşerse Dünya düşer ve İngilizleri ancak doğaüstü güçler yenebilir.” Wells böyle düşünebilir. Çünkü ne Birinci Dünya Savaşı ne de Kurtuluş Savaşı oldu o dönemde.

    Marslıların tasviri de özellikle dikkat edilmesi gereken bir yan. Mekanik ahtapotlara benzeyen araçlarının içinde dünyayı yakıp yıkan Marslılar, yuvarlak vücutlu, tuhaf gözleri olan, insan kanıyla beslenen ve yalnızca zeka yetisi olan fantastik yaratıklar olarak tasvir ediliyor. Asıl önemli olan daha ilk andan itibaren henüz bir savaş başlamadan Marslıların düşman olarak tanıtılması. Bir diğer bilim-kurgu yazarı Arthur Clarke’ın ön sözde belirttiği gibi “her yabancı düşmandır” bakışı dünyalar arasında olması ihtimal olan münasebetin düşmanlık olacağı gibi de bir kanı oluşturuyor. Dolayısıyla Wells’in kurgusu gezegenler arası tanışma için hiç de olumlu bir başlangıç değil.

    Wells’in romanının izleksel açıdan hayli güçlü olduğu bölümler de var. Efendisi olduğu dünyada diğer canlıların yaşam haklarına saygı göstermeyen insan, kendisinden daha güçlü olan Marslıların dünyasında birer kafes böceğine dönüşüyor. Öte yandan Marslılar karşısında bu kadar aciz kalan insanlığı kurtaransa insan nazarında pek de bir önemi olmayan bakteriler. Bakterilerin gelişmiş Marslıları öldürmesi, önemli olanın gücü elde bulundurmak olmadığına işaret ediyor.

    İnsanlığın Marslılar karşısındaki aczini sembolize eden karakter olarak bir papazın seçilmesi de ilginç. Papaz, bütün bu olayların dünyada acı çeken insanlara göz yumduğu için insanlığa Tanrı tarafından verilen bir ceza olduğunu ifade ederken en sonunda da deliriyor. Bu iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi dinin öğretilerine uymayan insan cezalandırılır. İkincisi din ve din adamları dahi Marslılar karşısında aciz.

    Eser birincisi on yedi, ikincisi on bölümden oluşan iki kitaptan oluşuyor. Bir başka ifadeyle alt bölümlere ayrılmış iki ana bölümden: Marslıların Gelişi ve Marslıların Kontrolündeki Dünya. Eserin bölümlere ayrılması ve dilinin basitliği okumayı kolaylaştırıyor. Bir bilim-kurgu romanının aksine Wells’in romanında bilimsel terim kullanımı çok az. Bu, romanın yazıldığı dönemdeki bilimin seviyesine bağlanabilmekle birlikte Marslılardan her anlamda geri olan insanlığın bilinmeyen bir durumu tarif edememesinin normal olduğu şeklinde de yorumlanabilir. Öyle ya Marslılar insanlara daha önce hiç görmedikleri makineler ve eylemlere geliyor. Fikri ya da maddesi olmayanın adı da olmaz. Zaten Wells de bunu vurgulamak istercesine bu bilinmeyen nesneleri “şey” olarak dillendiriyor. Burada Wells’in insanlığın Marslılar konusundaki cehaletini okura verebilmek adına çok yerinde bir hamle yaptığının hakkını vermek gerek. Az sayıda olan bilimsel terimler de o nesnenin fiziki görünüşlerine bakılarak yapılan betimlemelerden ibaret. Örneğin, insanları yakıp kavuran ışık için “ısı ışını”, Marslıların dünyaya ayak bastığı silindir şeklindeki araçları için de “silindir” kelimelerinin kullanılması gibi.


    Bugünün bilim birikimiyle bakıldığında romandaki bazı bilimsel alt yapının zayıf olması –yer çekimi, atmosfer ve basınç farkı vs.- kitabın iki yüz yıl önce yazılmasıyla açıklansa da bazı teknik kusurlara kılıf bulunamıyor. Örneğin ben anlatıcı kullanılmış olmasına rağmen ben anlatıcıyla aynı zamanda aynı mekânda bulunmayan bir başka karakterin tanrısal anlatıcı yeteneklerinin kullanılarak ben anlatıcı tarafından sunulması. Ben anlatıcı şahit olmadığı olayları nasıl bu kadar detaylı ve eş zamanlı anlatabiliyor?

    Bir diğer teknik eksiklik de dramın yeteri kadar sağlanamaması. Kitabın uzunca bir bölümü –özellikle ilk ana bölüm- onlarca aksiyonun betimlenmesiyle geçiyor. Bu noktada tamamen bir hareketlilik var. Dahası yazar bu olaylar içindeki her bir nesneyi uzun uzun betimliyor. İngiltere’nin kenar şehirlerinden Londra’ya kadar uzanan bir işgal var ve yazar bu işgalin her bir zerresini uzun uzun anlatıyor.

    Romanın dramatik unsurlar ve felsefi söylem bakımından ancak son üç dört bölümde güçlendiğini söylemek mümkün. Dolayısıyla okurun kaz gelmesi için birçok tavuğu feda etmesi gerekiyor. Bu çıkarımları yazarın okura bıraktığı düşünülebilir. Ancak bir edebi eserde aksiyonun belli bir dozda kalması ve asgari bir dram ve felsefenin de bulunması gerekir. Aksiyon açısından göreceli olarak doyurucu olan romanın son bölümlerindeyse dram ve felsefe fazlasıyla var. Wells’in, bütün dram ve felsefeyi sona sakladığı söylenebilir. Yine de Wells’in dramı ve felsefi söylemi önemseyen okur kesiminin beklentisini ne kadar doyurduğu tartışmaya açık.

    Kurgu içerisinde yazarın mekânı olayların akışına göre şekillendirdiği görülüyor. Marslıların insanları katlettiği anlarda hava kapanır, karanlık çöker. Marslıların yenildiği anlarda ise hava aydınlanır ve güneş doğar. Dolayısıyla Wells, gerilimin tırmanışına göre labirent mekanları da açık mekanları da yerinde kullanıyor.

    Özetle Dünyaların Savaşı, ilklerden olması bakımından bilim-kurgu edebiyatı için önemli bir eser. Teknik açıdan kusurlar barındıran eserin izlek bakımından altı çizilmesi gereken bölümleri olduğu kadar yine izlek bakımından üstü çizilmesi gereken bölümleri de var. Dili, hem bilimsel terimlerin azlığı hem de sade kullanılışıyla okuru zorlamıyor. Okurun işini kolaylaştıran bir başka etken de kitabın bölümlere ayrılmış olması. Kusurlarının bazıları iki yüz yıl önce yazılmış olmasına bağlanabilecek kitap, birtakım olumsuz izleğe karşın insanlığa Dünya’daki konumunu hatırlatmakta ve insanların bu gezegendeki diğer canlıları yok sayan keyfi uygulamalarına eleştiriler getirmekte.