• Ya Louis Pasteur kimya dersinin en iyi öğrencisi olmadığı için fen alanına uygun olmadığına karar verip sonra da başka bir meslek seçseydi?
    Ya Beethoven'a “umutsuz ahmak" diyen öğretmeni onu değersiz biri olduğuna ikna etmeyi başarsaydı? Ya bu deha, umudunu kaybedip tek bir nota bile bestelemeseydi? Hepimiz için ne büyük bir kayıp olurdu.
    Dürüst olalım. Herhangi bir zamanda bir şeyler yapmaya çalışmış her insan zaman zaman başarısızlığa uğramıştır. Ve sizin de yine başarısızlıklarınız olacak. İstediğiniz kadar zeki, yetenekli ya da becerikli olun, fark etmez. Başarısızlıktan kaçınmanın tek yolu bir köşede oturup hiçbir şey yapmamaktır.
  • 368 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Sonda gelen rahatlama hissi var ya... Bay Terupt fen öğretmeni olarak işe giriyor. En sevdiğim an ise bay Terupt'ı kurtarın posterleriyle kaplanmış araba.
  • 110 syf.
    Edebiyat öğretmeni kızıma zorunlu okuyacaksın sınav olacaksınız bu kitaptan demiş. Fen lisesi 9.Sınıf öğrencisinin okuyup yorumlayabileceği bir kitap değildi, içinde 17 hikaye vardı, anlatım dilide sokak ağzıydı, o kadar argo kelimeyle dolu bu kitabıyla 1969 yılında TDK ödülünü almış yazarımız Orhan Kemal bence bu ödülü hikayelerinin konusuyla değil, noktalama işaretlerini düzgün kullanmasıyla almıştır tebrik ederim. Okuduğum sadece iki hikaye eksiklerine rağmen iyi sayılırdı, önce ekmek ve elli kuruş. Şimdi o sınavda kızım ne yapar bilmem ama ben kesin beğenmediğim kitabı övgüyle anlatmazdım. Bana bir şey katmadı kızıma ne katmış göreceğiz.
  • Mesleğine aşık, derdi öğrencilerin beyni olan öğretmenlerin öğretmenler gününü kutlarım. Nişan yüzüğünün ve cetvellerin sağlamlığını öğrencilerin elleri ve kafası üzerinde tecrübe edenlerin ise bir an evvel eğitim öğretim camiasından ıskartaya çıkartılmasını temenni ederim. Öğretmen kökenli yazarlar bile vardır böyle mesela Solcuların yere göğe sığdıramadığı şair Ahmet Telli, bizim "Tekfurun kızı" Holofira'yı alamayan Orhan Gazi ruhlu şair Süleyman Çobanoğlu'nun babasının suratına müdürken zarf fırlatmış. Tavra bak... Bu tavır seneler sonra Çobanoğluna şu makaleyi yazdırmıştı:
    Bknz;
    Şu öğretmenlere yönelik pohpohlama üzerine biraz kafa yormakta fayda var.

    Yılın öğretmeni seçilmek ne demektir? Kim hangi kıstaslara göre bu sıfata hak kazanır?

    Öğretmenlerin “kutsal” olduğuna kim karar vermiştir?

    Bunları bilmiyorum.

    Eğer şu “Bana bir harf öğretenin…” düsturundan bahsederseniz ben de derim ki: Bu sözün fen ve tabiat ya da vatandaşlık bilgisi öğretmeni için söylenmiş olduğunu hiç sanmıyorum!

    ***

    İlk öğretmenlerimi zar zor hatırlıyorum. İlk sopamı ise çok iyi…

    Orta mektepte bir Ulvi Hoca vardı. Başka bir dersin hocası olduğu hâlde, boş geçen Müzik dersimizi tuttular ona verdiler.

    Ulvi Hoca, tam bir “Türkiye vatandaşı” idi. Düttürü kabilinden, flütle “baltalar elimizde” garabetini çalmayı reddederek “Bırakın lan kitapları!” dedi, “Adam gibi şarkı söyleyelim!”

    Başladık: “Ey büt-i nev eda/ Olmuşum müptela/ İltifat et bana aşıkım yar sana…”

    İşte, bu şarkı sırasında gözleri heyecanla parlayan bir temiz yürekli adam, bu “yaralı bilinç”, teneffüslerde haylazlık edenleri neyle döverdi bilir misiniz?

    Mizber pullukların tarlalara tohum akıtan hortumlarıyla!

    Bir yatılının karşı karşıya kaldığı insan, “ cemiyet içinde bir öğretmen” değildir.

    O bir belletici ile baş başadır, bütün zaaf ya da kuvveti ile çıplak bir ruhun karşısında.

    Orada akla kara belli olur.

    Veli toplantılarında el pençe divan durup akşam etütlerinde aslan kesilenler vardır.

    Komünist deyip kızanlar vardır, faşist deyip dövenler vardır.

    Ergenlik çağındaki gençlere, hayran olduğu kızın önünde sille tokat girişenler vardır.

    Adı “halkçı-toplumcu-öğretmen-şair Ahmet Telli” olup da kayıt için boyun buran babanızın suratına sarı evrak zarfını fırlatanlar vardır.

    Robert ile Tarsus Amerikan’ın öğrencileri tam makyaj gezerken sizin bir tutamı aşan saçınızın ortasından katil makaslarla tren yolu açanlar vardır.

    Darda kalana borç vereni de vardır, yere düşenin başını sıvazlayanı da.

    “Kutsal”dan bahsetmeyin.

    Öğretmen de bildiğiniz gibi bir âdemdir.

    ***

    Bu ne iğreti bir bakıştır ki öğretmen ve asker ve polis ve hatta gazetecilik kutsaldır.

    Fakat rençberlik, dülgerlik, nalbantlık, işportacılık, fırıncılık, bozacılık, hattatlık, şairlik ve çöpçülük kutsal değildir.

    Öğretmenler olmayıverse bile şu bildiğimiz bütün lüzumsuz ıvır-zıvırı bize televizyon ve gazeteler öğretirler. Ne yani, yıllarca Edebiyat ve Türkçe, Milli Güvenlik ve Turizm, Kooperatifçilik ve Coğrafya okuduk da ne oldu? 24 Kasım sululuklarına filan gerek yok. Gerçeği şu yedi yaşında kara kara Mussolini kılıkları giyen bebeler biliyor. Üniversiteyi bitirip de birden kendini işsiz güçsüz, sapkın ve kandırılmış bir toplumun içinde bulan gençlik biliyor. Bizim mekteplerin hiçbir soruya cevap vermediğini bilen herkes “kutsal”lığın ucuz olmadığını biliyor.

    Cevap gerekiyor.

    Öğretmenlik, kutsal bir tersliktir gerçekte.

    Bize, yaygın bir şerre karşı nasıl dikleneceğimizi, nasıl tersleneceğimizi öğretene “kırk yıl köle” olalım.

    Bordro mahkûmu mustarip memurlara değil
    Süleyman Çobanoğlu
  • Hikaye 1936 yılında Denizli´nin Acıpayam ilçesinde görevli öğretmenlerin pikniğe gitmeleriyle başlıyor. Öğretmenler piknik yaparken keçilerini otlatan küçük bir çoban çocukla karşılaşır. Çobanı yanlarına davet edip çay ikram ederler ve ismini sorarlar.Küçük çoban ürkek bir sesle cevap verir: Hüseyin...
    Hüseyin’e öğretmenler yanlarındaki gazeteyi verip okumasını isterler. O tarihlerde okuma yazma bilenlerin sayısı o kadar azdır ki... Okuma öğrenenlerin diplomaları bizzat valiler tarafından imzalanır...
    Hüseyin okuma bilmediği için gazeteyi eline almayı kabul etmez...Öğretmenler bu kez yaşını ve neden okula gitmediğini sorar...
    12 diye cevap verir ve ekler: 3 yaşımda annemi kaybettim, 11´imde de babamı...
    Hüseyin ile süre sohbet eden öğretmenler, çocuğun aslında çok zeki olduğunun farkına varırlar. Mutlaka okuması gerektiğini tembih ederler...
    Hüseyin, karşılaştığı öğretmenlerin verdiği destek ve heyecanla Denizli’de parasız yatılı okumaya başlar.
    Bir süre sonra katıldığı bir matematik yarışmasında Hüseyin’e bir kitap hediye edilir. Hüseyin kitabı bir gecede bitirir.Ertesi gün Fen Bilgisi öğretmenine gider, "Bu kitapta eksiklik var” der...
    Öğretmen şaşırır. Çünkü Hüseyin’in bahsettiği eksiklik, Görecelilik Teorisi hakkındadır. Söz konusu teorinin önemli bir parçasının kitapta olmadığını fark etmiştir Hüseyin.Fen öğretmeni konuyu İTÜ´nde kendi hocası olan rahmetli fizik profesörü Nusret Kürkçüoğlu’na mektup yazarak iletir. Nusret hocadan şu yanıt gelir: “Hüseyin liseyi bitirince İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği´ne gelsin”

    Ve Hüseyin mezun olunca İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği´ne gider. Denizlili öksüz ve yetim çoban Hüseyin, orada da birtakım çalışmalar yapar ve çalışmalarını hocaları anlayamaz. Hocalarından biri, "Bu çalışmalarını bilse bilse Amerika Boston´daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü´nde (MIT) görevli Prof. Dr. Morse bilir´ deyip mektupla ona gönderir.
    Prof. Morse’dan da şöyle bir cevap gelir: “Hüseyin’in bu yaptığını 5 sene önce bir grup buldu, ama bunu Hüseyin’in tek başına bulması olağanüstü bir şey. Biz Hüseyin’in tüm masraflarını karşılayacağız, Amerika’ya gelsin”

    Yıl 1952... Hüseyin yüksek elektrik mühendisi olmuştur. Anne baba yok. Köyünün insanları son derece fakir. Bir gazete kampanya yapar ve toplanan parayla Hüseyin Amerika´ya giden bir gemiye bindirilir.
    Hüseyin, MIT’te Prof Morse’un karşısına geçer. Morse, Hüseyin’in tez hocası olacak ama Hüseyin’in İngilizcesi de iyi değil. Anlayamıyor pek Morse’un dediklerini. Hocasına “Write on the blackboard” der. Prof. Morse da Hüseyin’in tez konusu olacak konuyu tahtaya yazar ve Hüseyin de bunu defterine geçirip üniversiteden ayrılır.
    MIT’te genelde tez konuları 5 senede, 9 senede bitirilebiliyor olmasına rağmen Hüseyin çalışmasını 3 ay sonra bitirip hocasının karşısına çıkar. Morse birkaç gün sonra tezi inceleyip Hüseyin’i çağırır. “Senin tezin bitti. Ancak burası MIT. Biz burada böyle hemen doktora diploması veremeyiz. Sen git istediğin dersleri al, 2 sene sonra gel” der.
    Hüseyin 2 sene sonra doktorasını alıp bu kez Princeton Üniversitesi´ne gider. Orada ünlü fizikçi Albert Einstein ile birlikte çalışır.

    Birkaç yıl sonra Boston’a geri dönüp icatları destekleyen bir firmada çalışmaya başlar. Burada bilgisayarlar ile konuşmanın onlara talimat vermeye yönelik projeler yürütür. Sesle kumanda edilen bilgisayarı ilk defa 1960’ların başında Hüseyin Yılmaz yapar.1958 yılında, çalışmalarını yakından takip ettiği Albert Einstein’in kendisi kadar ünlü fonksiyon teorisinde eksikler tespit eder ve bunu bir mektupla kendisine bildirir. Ancak mektup ulaşmadan Einstein ölür.Yılmaz, bu hatayı ünlü bir bilim dergisinde yayımlayınca akademik dünyada adeta kıyamet kopar. Bilim dünyası ikiye bölür ve Einstein’in kuramına karşı Yılmaz kütle çekim kuramı da literatüre girer. 27 Ocak 2013´te ise ABD´de vefat eder.

    Bugün dünyada çok popüler olarak kullanınan Siri, Google Now, Cortana gibi bütün programlardaki sesli komut sistemin mucidi Prof Dr Hüseyin Yılmaz´dır.



    Bir öğretmen bütün dünyayı değiştirebilir...