• Alman mülazımı, "Von Bengendorf"un ancak Beşiktaş önlerine gelindiği zaman açılması şartıyla eline teslim etmiş olduğu bu zarftan çıkacak emri bir an evvel anlamak için sabırsızlanıyordu.
    Genç mülazım minimini makine dairesinde iki büklüm bir halde zarftan çıkan gizli emri şöyle okudu:

    "Derhal Enver Paşa'nın Kuruçeşme sarayına gidilecek. Rıhtıma yanaşılacak. Motoru bekleyen dört kişi motorbota alınacak ve Kuzguncuk istikametinde son süratle seyredilecek. Yolda üst üste bir kırmızı ve bir yeşil fener taşıyan bir sefineye rast gelir gelmez yolcular bu işareti taşıyan sefineye teslim edileceklerdir.
    Hamiş: Motorbotta hiç bir ışık bulunmayacaktır. Bir kırmızı ve bir yeşil işareti verecek olan sefine-i harbiye bir torpido muhbiridir. Okunduktan sonra bu emirname yakılacaktır."

    Mülazım gözleri hayretten büyümüş bir halde bu satırları okuyup bitirdikten sonra kendi kendine mırıldanır gibi:
    Hım!.. dedi, Her Bengendorf kaçakçılığa başlamış galiba! Ne esrarengiz ve acayip vazife bu...

    Ve dümen başında duran nefere yüksek sesle şu emri verdi:
    Başı Boğaza ver!...
  • “Hüseyin Avni Paşa’nın Mithat Paşa konağında kat­le­­dildiği gece kulları da orada bulunmaktaydım. Olayın ayrıntıları ile anlatılması emrini almam üzerine tanık olduğum olaylar aşağıda anlatılmıştır.
    O vakit devletin idaresi üç kişinin yani Rüşti, Mithat ve Avni Paşaların elinde idi. Hükümet ise ortak kabul etmediğinden her biri diğerini defedip tek başına hükümet etmek sevdasında bulunmaları esasen normaldi.
    Asker, Avni Paşa’nın elindeydi. Kaptan-ı Derya Kayseri’li Ahmet Paşa’da onun gölgesi hükmündeydi ve deniz kuvvetleri onun elindeydi. Binaenaleyh Rüştü ve Mithat Paşaları aradan çıkarıp kendisi diktatör olmak sevdasında bulunduğu anlatılır. Zaten kötü huylu, korkunç bir insandı.

    Mithat Paşa ise genç, Türkler arasında sayılan birkaç şahsın liderleri mevkindeydi. İngiltere sefareti Mithat Paşa’ya ziyadesiyle sahip çıkıyordu…
    Oturduğumuz sofanın sağ tarafında Avni ve Kaptan Paşalar oturuyorlardı. Sofanın alt tarafında bir odaya açılan bir kapı vardı. O kapının sağ tarafındaki sandalyede ben oturuyordum. Alt tarafımda Rıza Paşa, onun alt tarafında Mithat Paşa oturuyordu. Karşımızda Raşit Paşa, Şerif Hüseyin Paşa ile Maliye Nazırı Yusuf Paşa oturmuşlardı. Halet Paşa iki taraf arasında gidip gelmekteydi.

    O sırada merdivenlerden kaputu sırtında bir subay çıkıp üzerimize geldi ve yaklaştığı sırada ‘davranma Serasker Paşa’ diye hızla yürüdü. Raşit Paşa’nın hizasına gelir gelmez elindeki rovelver tabancasını Avni Paşa’nın sinesine ateşledi. Mithat Paşa ile Rıza Paşa hemen harem kapısına kaçıp, sıvıştılar. Şerif Hüseyin Paşa ile Yusuf Paşa ise yan odaya kaçtılar. Ben de arkalarından aynı odaya girdim. O sırada selamlık merdiveninden sofaya doğru bir kalabalık çıkmakta ve avludan tabanca sesleri işitilmekteydi. İsyancı bir grubun meclisi bastığı aklıma geldi. Odanın diğer kapısından çıkmak istedim. Meğer sofanın kiler merdiveninin başına varmışım. Hademeden bir grup, silahlı olduğu halde kapıyı tutmuşlardı. İçlerinden birini tanıdım. Onun yardımıyla aşağı indiğimde kendi uşağıma rastladım. O da bir bıçak bularak müdafaa durumuna geçmişti. Yukarıda tabancalar sıkılıyor ancak ne olduğunu bilemiyorduk.

    Çerkes Hasan’ın yalnızca ferdi olarak konağı bastığı kimsenin aklına gelmiyordu. Uşak ve fener getiren arabacı ile avluya çıktık. Bu arada Koska’daki askeri bir müfreze gelip konağa girdi. Bende geri dönüp durumu öğrendim. Mithat Paşa ve Yusuf Paşa ile ben kulları selamlık dairesine kaçtığımızda Avni Paşa ağır yaralanmış olduğu halde revolverini çıkarmaya çalışırken Çerkes Hasan üzerine doğru yürüyünce Kaptan-ı Derya Kayseri’li Ahmet Paşa arkadan yanaşıp kollarını kavrayarak tutmuş, Rüştü Paşa hemen yerinden kalkıp arkadan kaçarak Raşit Paşa’nın yanındaki odaya girmiş. Halet Paşa ile aynı odada birleşmişler. Çerkes Hasan ise kendisini tutmakta olan Ahmet Paşa’nın önce kulaklarını yırtmış, arkasından kendisini kavrayan parmaklarını Çerkes kamasıyla doğrayarak silkinip kurtulmuş, avını kaçırmış avcı gibi tekrar Avni Paşa’yı büyük salonda yakalayarak, sıktığı bir iki kurşunla yetinmeyip, kamasıyla öldürmüştür. Sonra sofaya geri dönmüş sandalyede oturan Hariciye Nazırı Raşit Paşa’yı görünce başına bir kurşun sıkmış, Paşanın hiç kımıldamadan oturduğuna bakılırsa daha evvel korkusundan can verdiği anlaşılmıştır. Çerkes Hasan, sonra Rüştü Paşa’nın bulunduğu odanın kapısına yüklenmişse de açamamış, odanın diğer kapısına hücum etmişse de o kapıyı da Halet Paşa muhafaza etmiştir. Çerkes Hasan, Rüştü Paşa’ya ‘sen milletin babasısın, Rıza Paşa da velinimetimdir. Size bir şey yapmayacağım. Kayserili’yi verin’ demiş. Rüştü Paşa da ‘evladım şimdi çok hiddetlisin savuş git’ demişse de Çerkes Hasan bu defa kapılara kurşun sıkmaya başlamıştır. Mithat Paşa’nın Ahmet Ağa ismindeki uşağı arkadan sokularak Çerkesi ensesinden yaralamış, O da geri dönerek uşağa tabanca sıkıp öldürmüştür. O arada müdahale eden bir subayı da çizmesinden çıkardığı tabanca ile vurup öldürmüştür. Bu kısımları ben görmedim. Bunlar duyduğum şeylerdir. Olaydan sonra Rıza Paşa’nın saraylı Çerkes hanımının ‘Çerkes Hasan elleri nur olsun ne iyi etmiş’ dediğini işittim.
  • Hala düşte gibiydim. “UFO’ların bizim yansıtmalarımız olduğunu sanırız, oysa biz onların yansıtmalarıymışız.

    Büyülü fener beni C.G. Jung olarak yansıttı ama bu aracı kim kullanıyor?” diye düşündüm
  • O kadar karanlıktayım ki inan bana, ruhuma bir fener taksan kendimi bile aydınlatamam...
  • İçimin tünellerine girer girmez bir fener alıyorum elime.
    Buralar her zamanki gibi karışık.
    Kaç defa geldim.
    Gene kayboluyorum.
  • Büyük insanlığın toprağında gölge yok
    sokağında fener
    penceresinde cam
    ama umudu var büyük insanlığın
    umutsuz yaşanmıyor.
    Nazım Hikmet Ran
    Sayfa 20 - Yapı Kredi ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları