• Aşksız yaşamak neye yarar Wilhelm? Sihirli fener ışıksız olur mu? Feneri yakar yakmaz,beyaz duvarda renk renk resimler görürsün. Bunlar birer düşten başka bir şey olmadığı hâlde, çocuklar gibi onları seyredip hayran kalır,mesut oluruz.
  • Fener dediğin bizim mahallenin ötesi, dalgalar kıyıya okkalı vurur, ilk buluşma ilk öpüşme yeri. Çok pehlivan gibi gidip mal gibi dönmüşlüğüm var. Öyle çok ekilmişim ki orada, şimdi baksam 'ben ormanı' serilidir.
    Güray Süngü
    Sayfa 77 - İz Yayıncılık, 1. Baskı, Muhayyel:13, İstanbul 2016
  • Kan ağladı bu yürekler, uykusuz geçti geceler. Başını öne eğme aldırma Fener, çok yakında güneşli günler.
  • Bir "athene noctua" kondu köydeki evin damına. Badallardan üçer beşer atlayarak vardım avluya ve benim adım yok, yaşımı da bilmiyorum, gözlerimin rengini de. Orada duruyor, gece, gözleri dışında geri kalanı belli belirsiz. Kesik kesik ötüyor, "ciiiiyuuuuoookk"..... "ciiiiiyuuuuooouuuukk".. Eskiler, ne kadar eskiler bilmiyorum, bir evin damına bir kukumav konarsa, o evden cenaze çıkar derler. Bu eskiler de bir şeyleri bir şeylere yormaya ne kadar meraklılar. Sanki biz değiliz?

    Bu kukumav denen canlı kar topundan daha ağır değildir. Gece kuşu, akşamcı, sefakar ve sever çekirgeyi. Sarılı kahverengili ceketi ve pasparlak gözleri, dişi athene noctua'ların yüreklerini hoplatır. Şu an ise gözlerini Asgard dağına dikmiş. Evimiz Asgard Dağı'nın eteklerinde, aramızda yüzyıllar süren yalnızlıklar döşeli yollar var ve de bulutlar. Sanki dağ gökyüzüne kurulu. Bizden umudu kesmiş dağda yaşayanlar, bizi görmüyorlar bile. Asgard'ın tepesinde hayal ediyorum kendimi, önümde bulutlardan bir deniz. Denizin altında, eteğinde ölümü bekleyen zavallılar ve kukumav. Doğmayı bekleyen çocuklar, bir bilseler geldikleri dağın eteği nasıl bir dünya? Ah çocuklar, ne de umutlu bakarsınız Asgard'a. Ama siz bizim umurumuzda bile değilsiniz ki? Ötesini hayalim almıyor, duvara çarpıp Asgard'dan düşüyorum dağın eteklerine. Doğmayı bekliyorum.

    Çamlar salınıyor rüzgarla, dalları, pürleri, kozalakları dans ediyor ve şarkı söylüyor. Çamların türküsü bu, nerede duysam tanırım. Yanık is kokulu, çam sakızı belenmiş, reçine kokulu diğer yarısı. Genzimi yakıyor okyanus tuzuyla karışan çam kokusu. Toprakta pişip heybeme doluyor. Adını bilmiyorum, adımı bilmiyorum ve de rengini, tadını. Kozalaklar düşüp toprağa karışmak istiyor bense iskeleye iniyorum koşa koşa. Avuçlarımda okyanus tuzlu çam kokusu var. Bir gemi demir alıyor, iki yelkenli, güvercin gövdeli, martı kanatlı bir mavi-beyaz gemi. Mavi ormandan çıkıp geliyorum, herkes çekip gidiyor bense onlara okyanus tuzlu çam kokusu verme derdindeyim. Aramızda uzun yollar var, ıssızlıklarla örülü ve ben adımı bilmiyorum.

    Mavi bir gece sonrası, kukumavın sesi ile uyuyan ben, açık pencereden giren soğuk rüzgar ile uyanıyorum. Seher yeli bu olsa gerek, hani şu evleri yıkan, sevenleri ayıran, yürekleri soğutan... benim gibileri uykusundan uyandıran. Kıpırdanan perdeyi izliyorum, bakışlarım yavaş yavaş çarşafa uzanmış koluma doğru kayıyor. Damarlar sarmış, her yeri yara bere çizik içinde. O kadar hasarın ortasında, hala yaşamak isteyen bir kaç damar, kan taşıyor parmaklarıma. Parmaklarım ki, kukumav kadar anlamsız, direniyor hala ve hala yaşamak istiyor. Senle anlaşamıyoruz ve sen başka istiyorsun, ben başka.

    Denizin içinde bir ada, adanın üstünde bir deniz feneri, kırmızı ışığı, beyaz boyalı duvarları. Hayal ediyorum, denizin üzerinde çizgiden yollar yapmışım, koşarak ilerliyorum, çünkü yüzme bilmiyorum. Suda koştuğumu görseler kesin bunu da bir anlama yorardı eskiler ve yeniler, yani hepiniz, hepimiz. Düşündüklerimin, yaptıklarımın ve hayallerimin bir şeylere yorulması beni çileden çıkarır. Halbuki, isteyen herkes suya çizgiler çekip deniz fenerine doğru koşabilir, bunu yapan bir tek ben değilim ki? Koşarım koşarım fener uzaklaşır, ışığı beni okyanusun derinlerine çeker, çizdiğim yol çöker, düşerim suya ve ben yüzme bilmiyorum.

    Her şey birden beliriveriyor zihnimde, kukumav beni izlerken. Her şey o zaman başladı, çatıya bir kukumav kondu, yaşlılar buna bir anlam verdi ve o evde biri öldü, henüz biri bile değildi, bir "şey"di. Adı yok, gözünün rengini de bilmiyorum ve yaşını da. Çünkü henüz yaşı yoktu.

    Dama bir kukumav kondu, arkasında tabak gibi ay, sadece bir karaltı. Gözleri üzerime dönüyor, çekirgeleri sever. Canımı kurtarmanın derdindeyim, zıplarım, kaçarım ama saklanamam. Kukumav sessizce kanatlarını süzüyor üzerime doğru. Pençelerindeyim.

    Mavi duygusuz ve ruhsuz bir sabaha uyanıyorum. Bileğimde hala atmaya devam eden bir kaç damar var. Bana nispet, hala yaşamak istiyor ve ben adımı bilmiyorum, yaşım da yok. Mavi sabahta okyanustan gelen tuzlu rüzgar kanatlarımı okşayıp geçiyor. Çekirgeleri severim ve tüller kıpırdanıyor. Tuzlu havada mavi sabah başlıyor, mavi gece yorucu geçmiş ve deniz fenerine yollar çizip koşmaya başlıyorum.
  • İçimin tünellerine girer girmez bir fener alıyorum elime. Buralar çok karışık. Kaç defa geldim. Gene de hep kayboluyorum.