• Marx, Engels, Lenin ve Stalin demokratik halk devrimine, tarım devrimi de demektedirler. Çünkü bu devrim, geniş köylü yığınlarını feodal boyunduruktan kurtaracak ve derebeylik yönetimine son verecektir. Marksist ustalardan sadece Mao bu devrime (tarım devrimi kavramından ayrı olarak) köylü devrimi demektedir. Mao'nun bu devrimi bu şekilde adlandırmasının nedeni, devrimin sadece tarım devrimi olmasından dolayı değildir; ana nedeni, temel mücadele alanının kırlar olmasından dolayı devrimin temel kitle gücünü köylülerin teşkil etmesidir.

    Özetlersek, bu devrimde köylülerin temel gücü teşkil etmesinin ana nedeni, devrimin tarım devrimi olması değil de, kırların temel savaş alanı olmasıdır. Bir başka deyişle, emperyalizmin işgali altındaki ülkelerin demokratik devrimlerinde halk savaşının zorunlu bir durak olmasından dolayı köylüler temel güçtür!
  • 14. yüzyılın başlarında Avrupa Devletleri, henüz siyasi birliklerini tamamlayamamıştı. Özellikle Batı Avrupa’da derebeylik (feodalite) rejimi hüküm sürmekteydi. Yahudilere karşı katı bir düşmanlık anlayışı vardı. Müslümanlar dahi kafir olarak görülüyordu. Ortaçağ Avrupası’nda kendi insanlarına dahi en acımasız kurallar reva görülüyordu. Engizisyon denilen “Şeytan” mahkemesi insanlara haketmedikleri cezaları en acımasız yöntemlerle infaz ediyordu. Kadının zerre değeri dahi yoktu. Kocaların, karıları üzerinde yerine göre sınırsız yetkileri vardı. İşte böyle bir ortamda fırtınalı bir aşk hikayesi okuyoruz. Haksızlığa baş kaldırışın hikayesi. Özgürlüğün arayışı. Dogmatik kuralların insanlarca nasıl değiştirilişini görüyoruz. Aslında tıpkı bugün olduğu gibi gücü elinde bulunduranların onu kaybetmemek için koydukları saçma sapan kuralları nasıl da Tanrı’ya bağladıklarına şahit oluyoruz. Evet, şahit oluyoruz. Çünkü Falcones, öyle bir hissettiriyor ki tarihle romanın iç içe geçmiş halini elinizde tuttuğunuzu hissediyorsunuz. Hadi itiraf edelim, saklamanın bir anlamı yok. Hepimiz, hayatımızda bir kere olsun demişizdir; “keşke şu eski Avrupa” zamanlarında yaşasaydım. Televizyonun, internetin olmadığı, insanların mutlu oldukları zamanda.” Kitap, size bunu hissettiriyor. Sayfaları çevirdikçe sanki tarihin tozlu yollarında yürürken buluyorsunuz kendinizi. Zaten konunun ortaçağ Hıristiyan geleneği içerisinde geçiyor oluşu başlı başına sizi içine çekiyor. Kabul etmek gerek, adamlar kendi dinlerine olmayan bir gizem havası katmayı iyi beceriyorlar. Bu da belki kendi dinimize duymadığımız ilgiyi duymamıza neden oluyor. Sadece o barok/gotik tarzı mimarileri bile merak uyandırmaya yetiyor. Falcones de bunu iyi biliyor olmalı ki, kitabında betimlemelerle anlatmayı eksik etmiyor. Bernat(baba) ve Arnau(oğul)’nun hikayesini okudukça özgürlüğe olan tutkununuzun ateşlenmemesi mümkün değil. Adeta onlarla beraber ortaçağ Avrupası’nın o acımasız kurallarına, insanlığını kaybetmiş feodal beylerine, yozlaşmış din geleneğine karşı mücadele etme isteği duyuyorsunuz. Köylülere karşı olan küstah bakış açılarını gördükçe çıldırmamak elde değil. Köylüleri korkunç, ahlaksız, mide bulandırıcı, arsız ve cahil olarak gören feodal düzeni gördükçe “köylü, milletin efendisidir” diyen bir lidere sahip olmaktan gurur duydum açıkçası. Her ne suretle olursa olsun lütfen aklınızla hareket edin. Vicdan, önemli ve gereklidir ancak yanıltabilir. Akıl ise eğer doğru kullanırsanız size faydalı bir yoldaş olabilir. Tarihin kanlı ve tozlu sayfaları, kendilerini Tanrı’ya hizmet ediyorum diyerek tanıtan insanlarla doludur. Bakınız Engizisyon mahkemeleri, Adolf Hitler, FETÖ, DEAŞ… Bu tarz insanlar aklımızın ve vicdanımızın sahibi olmak için çabalarlar. Tek düşünceleri bizleri kötülüklerden ve Şeytanın fenalıklardan kurtarmak olan iyi niyetli insanlarmış gibi kendilerini tanıtırlar. Tanrı’nın askerleri olduklarını ve sadece kutsal kitaplarda yazılanları uyguladıklarını söylerler. Sakın inanmayın. Sizler cemaat kulları değilsiniz. Aklı ve bilimi temel almış, insanlığa faydalı olmayı arzulayan ve kendini (eğer inançlı biriyseniz) Tanrı’nın yoluna adamış özgür bireylersiniz. Dünya bir ortaçağ zamanını daha kaldıramayacak kadar özgürlüğe alışmış durumda. Bunu çok iyi öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Arnau Estanyol, aşkından vazgeçmedi. Doğruları haykırmaktan korkmadı. Ölümden çekinmedi. İyi insan olmaya ve insanların insan gibi yaşaması gerektiğine inandı. Her acı çeken insan, ezilmişliğini başkalarını ezerek hafifletmeye çalışırken o, bunun tam tersini yaptı. Dünyayı iyilikler kurtaracak… Ama insanlık her zaman olduğu gibi bunu da büyük bir yıkımın sonunda anlayacak. Ne yazık ki…
  • Üzerinde yaşayanlarla birlikte toprakların derebeyine ait olduğu, elde edilen ürünün bir kısmının kendisine verildiği, buna karşılık onun da toprağı üzerinde yaşayan insanların güvenliğini sağladığı ortaçağdaki toprak düzeni.
  • Doğudaki beyler ise aralıksız devam eden bir derebeylik geleneğini sürdürmektedirler. Köklü feodal yapının ürünü olduklarından ekonomik güçlerini aşiret bağlarıyla, akrabalık ve şeyhlik kurumlarıyla sağlamlaştırmışlardır.
  • 752 sayfalık bu eser, Orta Çağ'daki Soyluların kendilerine gördükleri tüm hakları Tanrı'ya, İsa'ya ve Kilise'ye bağlamaları ve Kilisenin bu davranışları onaylamasını, köle ticareti ve kendilerinden olmayanı kafir ve lanetli ilan etmelerini okurken, Barselona'nın en ücra köşesine yolculuk yaptırıp, ö dönemin karanlık sokaklarında nefesimi tutarak yürümemi sağladı...

    Betimlemelerin, araştırmalar ile yazıldığı, gerçek kişiler ve olaylar ile örülmüş olan bu eser; sayfaları daha bir merak ile okumama sebep oldu...

    14. Yüzyılda geçen olay büyük bir katedralin yapılışını konu alsa da, o dönemin beylerinin insanlar üzerinde sırf kendi zevk ve hırsları uğruna yaptıkları zulmü gözler önüne seriyor...

    Derebeylik düzeninde toprakla birlikte satılan kölelerin, insan yerine konulmayan Yahudilerin, Engizisyon Mahkemelerinde görev yapan papazların, Papa'dan aldıkları sözde ayetleri hiç bir gerekçe göstermeden halkın üzerinde baskı ile denemeleri ve onları mahkum etmek için itirafa zorlamalarını, özellikle kadınların değersizliğini okurken aslında asırlardır neredeyse hiç bir şeyin değişmediğine şahit oldum...

    Kitabın konusu ise...
    Bernand Estanyol düğün günü Feodal Beyin eşine zorla sahip olma hakkına karşı gelemeyip, bunun o dönem beylerin yasal hakkı oluşunu bilse de, kendisine emir veren beyin buyruklarına uymak zorundaydı. Ne kadar toprak sahibi olsa da Beyin kölesi olduğunu biliyordu. O geceden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmamış, karısı ile arasında görünmeyen duvarlar örülmüştü...
    Kilise ise Beylerin yaptığını zina veya tecavüz olarak kabul etmeyip, kadın daha sonra zina yaparsa onlara ceza vermekte gecikmiyordu...

    Bernard Estanyol, toprak Beyinin karısına layık gördüğü hayatı kabul etmeyip, oğlu Arnau'nun daha özgür yetişmesi ve arkasında bıraktığı sırlar ile özgürlük vaat eden Barselona'ya gitme kararı alsa da orada yaşayacağı hayatı asla tasvir edemeyecek ve karşılaştığı her zorluğa sadece oğlu Arnau'nun kendi yaşadıklarını yaşamaması adına katlanacaktı...Hesap edemediği ise oğlunun hayatındaki zorlukların özgürlük adına nasıl bir son ile buluşacağıydı...

    Tarihin tozlu ve karanlık sokaklarında gezintiye çıkmak isteyenlere tavsiye ederim. Eser Uluslararası çok satanlar listesinde olmayı hak ediyor...