• 14. yüzyılın başlarında Avrupa Devletleri, henüz siyasi birliklerini tamamlayamamıştı. Özellikle Batı Avrupa’da derebeylik (feodalite) rejimi hüküm sürmekteydi. Yahudilere karşı katı bir düşmanlık anlayışı vardı. Müslümanlar dahi kafir olarak görülüyordu. Ortaçağ Avrupası’nda kendi insanlarına dahi en acımasız kurallar reva görülüyordu. Engizisyon denilen “Şeytan” mahkemesi insanlara haketmedikleri cezaları en acımasız yöntemlerle infaz ediyordu. Kadının zerre değeri dahi yoktu. Kocaların, karıları üzerinde yerine göre sınırsız yetkileri vardı. İşte böyle bir ortamda fırtınalı bir aşk hikayesi okuyoruz. Haksızlığa baş kaldırışın hikayesi. Özgürlüğün arayışı. Dogmatik kuralların insanlarca nasıl değiştirilişini görüyoruz. Aslında tıpkı bugün olduğu gibi gücü elinde bulunduranların onu kaybetmemek için koydukları saçma sapan kuralları nasıl da Tanrı’ya bağladıklarına şahit oluyoruz. Evet, şahit oluyoruz. Çünkü Falcones, öyle bir hissettiriyor ki tarihle romanın iç içe geçmiş halini elinizde tuttuğunuzu hissediyorsunuz. Hadi itiraf edelim, saklamanın bir anlamı yok. Hepimiz, hayatımızda bir kere olsun demişizdir; “keşke şu eski Avrupa” zamanlarında yaşasaydım. Televizyonun, internetin olmadığı, insanların mutlu oldukları zamanda.” Kitap, size bunu hissettiriyor. Sayfaları çevirdikçe sanki tarihin tozlu yollarında yürürken buluyorsunuz kendinizi. Zaten konunun ortaçağ Hıristiyan geleneği içerisinde geçiyor oluşu başlı başına sizi içine çekiyor. Kabul etmek gerek, adamlar kendi dinlerine olmayan bir gizem havası katmayı iyi beceriyorlar. Bu da belki kendi dinimize duymadığımız ilgiyi duymamıza neden oluyor. Sadece o barok/gotik tarzı mimarileri bile merak uyandırmaya yetiyor. Falcones de bunu iyi biliyor olmalı ki, kitabında betimlemelerle anlatmayı eksik etmiyor. Bernat(baba) ve Arnau(oğul)’nun hikayesini okudukça özgürlüğe olan tutkununuzun ateşlenmemesi mümkün değil. Adeta onlarla beraber ortaçağ Avrupası’nın o acımasız kurallarına, insanlığını kaybetmiş feodal beylerine, yozlaşmış din geleneğine karşı mücadele etme isteği duyuyorsunuz. Köylülere karşı olan küstah bakış açılarını gördükçe çıldırmamak elde değil. Köylüleri korkunç, ahlaksız, mide bulandırıcı, arsız ve cahil olarak gören feodal düzeni gördükçe “köylü, milletin efendisidir” diyen bir lidere sahip olmaktan gurur duydum açıkçası. Her ne suretle olursa olsun lütfen aklınızla hareket edin. Vicdan, önemli ve gereklidir ancak yanıltabilir. Akıl ise eğer doğru kullanırsanız size faydalı bir yoldaş olabilir. Tarihin kanlı ve tozlu sayfaları, kendilerini Tanrı’ya hizmet ediyorum diyerek tanıtan insanlarla doludur. Bakınız Engizisyon mahkemeleri, Adolf Hitler, FETÖ, DEAŞ… Bu tarz insanlar aklımızın ve vicdanımızın sahibi olmak için çabalarlar. Tek düşünceleri bizleri kötülüklerden ve Şeytanın fenalıklardan kurtarmak olan iyi niyetli insanlarmış gibi kendilerini tanıtırlar. Tanrı’nın askerleri olduklarını ve sadece kutsal kitaplarda yazılanları uyguladıklarını söylerler. Sakın inanmayın. Sizler cemaat kulları değilsiniz. Aklı ve bilimi temel almış, insanlığa faydalı olmayı arzulayan ve kendini (eğer inançlı biriyseniz) Tanrı’nın yoluna adamış özgür bireylersiniz. Dünya bir ortaçağ zamanını daha kaldıramayacak kadar özgürlüğe alışmış durumda. Bunu çok iyi öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Arnau Estanyol, aşkından vazgeçmedi. Doğruları haykırmaktan korkmadı. Ölümden çekinmedi. İyi insan olmaya ve insanların insan gibi yaşaması gerektiğine inandı. Her acı çeken insan, ezilmişliğini başkalarını ezerek hafifletmeye çalışırken o, bunun tam tersini yaptı. Dünyayı iyilikler kurtaracak… Ama insanlık her zaman olduğu gibi bunu da büyük bir yıkımın sonunda anlayacak. Ne yazık ki…
  • Üzerinde yaşayanlarla birlikte toprakların derebeyine ait olduğu, elde edilen ürünün bir kısmının kendisine verildiği, buna karşılık onun da toprağı üzerinde yaşayan insanların güvenliğini sağladığı ortaçağdaki toprak düzeni.
  • İlk baskısı 1969 yılında yapılan Komünist İmam, Hasan Kıyafet'in en bilinen romanı. Araştırmama göre Türkiye'de en çok okunan 100 roman arasında yer alıyor. Ama nasıl oldu da bu kadar geç haberim oldu ve bu kadar geç okuyabildim şaşkın üzgünüm. Çünkü hem konusu, hem şiirsel anlatımı, hem akıcı dili sayesinde en çok okunan 100 roman arasında olmayı gerçekten sonuna kadar hak eden harika bir roman.

    Kitabın ilk sayfasını açar açmaz Komünist İmam’ın “Dağlar hak yemez. Haksızlığa geçit vermez” sözüyle karşılaşıyoruz. Tabi o an insanın aklında şu soru canlanıyor; acaba bir Köroğlu hikayesi mi okuyacağım? Evet, kitabın tarifini vermek gerekirse Yaşar Kemal'in İnce Memed'inden süzülmüş bir Köroğlu hikayesi bu. Bir yanda Bolu Bey'inin ruhunu temsilen halka zulmeden, onları korku damarından kavrayıp zenginliğine zenginlik katan Hasan Ağa, diğer yanda Köroğlu'nun ruhunu temsilen, Hasan Ağanın nenesini, kardeşini diri diri yaktığı, babasını öldürdüğü, evini ocağını dağıttığı imam hatip lisesi kaçkını komünist imam Umur. İnce Memed'de eşkiya Memed, sömürünün sebebi, Anadolunun feodal-derebeylik şubeleri olan ağaları vurur, kırar, döker, öldürür ama yıktığı düzenin arkasından yeni bir düzen kurmaz. Hasan Kıyafet ise İnce Memed'i Umur'un ruhunda bir adım daha ileri taşır ve yıktığı ağalık düzenin yerine, köylünün kendisinin efendisi olduğu, eşit üretim ve eşit tüketim olanaklarının sağlandığı yeni bir düzen kurar. Kitaptaki İnce Memed ruhunu ve kitapla ilgili düşüncelerini Hasan İzzettin Dinamo Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan yazısında şöyle dile getirmiş:

    “Hasan Kıyafet, sınırdan sınıra sürülmüş yaratıcı öğretmenlerimizden biri. Ancak, sahipsiz yurt gerçeğinin de umut bağladığı zengin kafalı, sanatçı aydınlarımızdan biri. Çok yoksul, çileli köy gerçeğinin kıskacından, daha doğrusu, mengenesinden zorlukla kurtulup kendini yitirmemiş olanlardan biri. Birkaç yıl önce İmece Yayınlarından çıkmış olan GOMİNİS İMAM adlı romanı elime geçti. Çok rahat okudum. Kovboy romanı gibi hızlı. Yaşar Kemal'in çok hızlı İNCE MEMET dünyasından geçip gelmiş bir sanatçı kafanın, biraz daha ilerdeki mevzilere ulaşmış romanı. İNCE MEMET'teki Eşkiya MEMET, vurur kırar, öldürür, ancak yeni bir düzen getirmeyi düşünmez. Ağaları ortadan kaldırsa da onların egemenliğinden kurtulan köylünün yıkık dünyasını ne biçim kalkındıracağını, onaracağını, daha Türkçesi, yeniden kuracağını bilemez. Oysa, Kıyafet'in romanında bir imam hatip okulu öğrencisi olan Umur, yeni devrimci düşüncelerin serpintisiyle aydınlanarak okulunun kendisini götürdüğü amaçların büsbütün tersine bir gidiş tutturur. Yıktığı ağalığın yerine neyi koyacağını çok iyi bilir."

    Kitapta beni vuran kısım ve bununla ilgili komik bir anımı anlatmak istiyorum size. İnsanın en güçlü ama aynı zamanda en büyük zaafları olan korku ve umut duyguları. Burada üzerine konuşmak istediğim konu ‘ Korku ‘. '' Korkulacak tek şey korkunun kendisidir.'' der Franklin Roosevelt. İnsanı esir edebilecek, kafasında kendi yarattığı prangalara mahkum edebilecek, onu kontrol edebilecek yegane duygudur korku. Onun içindir ki İstiklal Marşımız '' Korkma! '' diyerek başlar. Çünkü ancak bütün korkularından kurtulabilmiş insan, özgür insandır. Ancak o her türlü dogmadan, her türlü düşünce hapishanesinden, her türlü baskıdan, zulümden kurtulabilmiştir. Kitaptaki Hasan Ağa karakterinin ve bizlerin hayatında hasan ağalığa soyunmuş her zorbanın asıl gücü, bu korku kılıcını halka karşı çok iyi kullanabilmesinden gelir. Niye bilmiyorum ama Hasan Ağa ile ilgili okuduğum her kısımda Hasan Ağa kafamda bir köpek olarak canlandı. Aslında bu tarz zalimlerin hayvanlara benzetilmesine temelde karşıyım. Zira bir hayvanın iradesiz masumiyetine karşı, iradesiyle kötülüğü seçmiş insanoğlunun tercihleri arasında hiçbir benzerlik yok. Ama kültürel kodlama ve şartlanmanın etkisi sanırım Hasan Ağa halen kafamda bir köpeğe benziyor. Köpek demişken, size korku ve köpek unsurunun bir arada olduğu anımı anlatayım. Efendim bahse konu anı; bir adet 10 yaşlarında zehra, bir adet tarla, gevrek gevrek gülen bir amca, yaklaşık on kadar köpek, korkularıyla yüzleşince topuklarını neticesine vura vura koşan bir adet kız arkadaş ve bir adet de hayvan leşi gibi fantastik öğeler içermekte. Küçükken bir köpekle bir tarlada koşturmalı 5,6 tur attığım için oluşan acayip bir köpek korkum vardı. Bu korkum baya uzun süre devam etti. Hani bir köpek görsem 300 metrelik kavis yapıyorum öyle korkmak. Neyse bir gün ben ve bir arkadaşım tarlaya ot toplamaya gittik. Tarlada dedemlerin tarlası, başında çiftlik var, biz de tarlanın bir ucundayız. Biz hiçbir şeyden habersiz tin tin yol alırken amcam balkondan bağıra bağıra elleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama uzak olduğu için duyamıyoruz. Tabi biz yürümeye devam ettik. Tarlanın sonunda birden karşımıza bir çukur çıktı. İçinde de en az 10 tane köpek önlerinde de bir leş ona dalmış iştahlı iştahlı yiyorlar. Ben dondum kaldım. Köpekler önümde hırlıyor. O arada ben arkamı bir döndüm, ben donmuşum ama benim arkadaş topuklamış, en az bir yüz metre kadar ilerlemiş, ben ise hala projektör görmüş tavşan gibi köpeklerle bakışıyorum. Sonra artık yaşama iç güdüsü herhalde ben de kaçmaya başladım. Köpeklerin büyük kısmı ne kovalayacağız bu çırpı bacaklıyı nasıl olsa et önümüzde diye beni kovalamayıp leşe abandı. Ama ikisinin karnı çoktan doymuş olmalı ki beni kovalamaya başladı. Görseniz tazı gibi nasıl koştuysam artık bize fark atan arkadaşa ben önde köpekler arkada yetiştik. Bunlar neredeyse bacağımdan parça kopardı koparacak, dedim başlayacağım korkusuna. Nasıl olsa ısıracaklar bari bir şansımı deneyeyim. Bir iki daş sallayayım da bari savaşırken öldü desinler. Köpekler kovalarken birden durup köpeklere döndüm yüzümü. Tabi hayvancağızlar pavlonun köpeği misali birden odaklanamadılar duruma. Bir dumur da onlar yaşadı. Şaşkınlıklarından faydalanıp aldım elime taşları bunları kovalamaya başladım. Komik olan kısım bu, ben köpekleri önüme aldım ama köpekler de benim deminki arkadaşı önüne almasın mı  Arkada ben, ortada köpekler, önde de benim arkadaş birbirimizi kovalayıp duruyoruz. Uzaktan bakan kornası eksik düğün konvoyu sanır. Bütün bu olan biteni de amcam naklen yayın balkondan izliyor ama adam yarılıyor gülmekten. Allah'tan en sonunda köpekler yoruldu ve konvoydan çıktı da öyle bitirdik koşturmayı. O gün bugündür köpeklerden korkmuyorum. Tabi o kadar adrenalini ejdarhalardan kaçarken salgılasam muhtemelen bugün onları görsem onlardan da korkmayacak hale gelirdim :/

    E bu kadar anlattın da bu kıssadan ne hisse aldın, olayın sonunda ne oldu derseniz; Ben köpek korkumdan kurtuldum, beni orada bırakıp kaçan arkadaşım 25 yaşında hala yaşadığı bir köpek korkusuna sahip oldu, ha bir de ertesi gün olay bütün okula yayıldığı için kahraman olmuştum :) Köpeklere ne olduğunu bilmiyorum ama :( Çocuk aklımla yaşadığım bu olaydan çıkardığım kıssadan hisse; insan korkularına asla yenik düşmemeli, onlara özellikle düşüncelerini esir etmemeli. Çünkü kim ne derse desin korkularımız bizim dışımızdaki varlıkların oluşturduğu duygular değil. Bunu biz kendi kendimize yapıyoruz. Boynumuza semer vurup bizi esir alan hasan ağalar ya da köpekler değil, bizim kafamızda oluşturup kendimizi içine hapsettiğimiz korku hapishaneleri. Ve biz günün hasan ağalarından korkmaya devam ettikçe o hapishanenin parmaklıkları daha da kalınlaşıyor ve bizim korku esaretimiz de hayatımız ile birlikte daha da karanlıklaşıyor.

    Buradan rahmetli bir arkadaşın da dediği gibi, anılarımla arama bir set çekip kitaba dönecek olursam; kesinlikle daha fazla bilinmeyi, daha fazla okunmayı, daha fazla değer görmeyi hak eden bir kitap. Beni kitapta rahatsız eden tek unsur, verilmek istenen fikrin bazı yerlerde aşırı derece insanın gözüne gözüne sokulmasıydı. Ama bu ufak kusur bile kitabının konusuna ve anlatımına gölge düşürmüyor, bunu da belirtmeden bitirmeyeyim. Keyifli okumalar.


    Not: Kitabın yazarı Hasan Kıyafet köy enstitülerinde yetişmiş biri. Burada da kendisinin bu konudaki düşüncelerini anlattığı bir video mevcut. Onun için de keyifli izlemeler. https://www.youtube.com/watch?v=inw4YjTVxnk
  • Doğudaki beyler ise aralıksız devam eden bir derebeylik geleneğini sürdürmektedirler. Köklü feodal yapının ürünü olduklarından ekonomik güçlerini aşiret bağlarıyla, akrabalık ve şeyhlik kurumlarıyla sağlamlaştırmışlardır.
  • 752 sayfalık bu eser, Orta Çağ'daki Soyluların kendilerine gördükleri tüm hakları Tanrı'ya, İsa'ya ve Kilise'ye bağlamaları ve Kilisenin bu davranışları onaylamasını, köle ticareti ve kendilerinden olmayanı kafir ve lanetli ilan etmelerini okurken, Barselona'nın en ücra köşesine yolculuk yaptırıp, ö dönemin karanlık sokaklarında nefesimi tutarak yürümemi sağladı...

    Betimlemelerin, araştırmalar ile yazıldığı, gerçek kişiler ve olaylar ile örülmüş olan bu eser; sayfaları daha bir merak ile okumama sebep oldu...

    14. Yüzyılda geçen olay büyük bir katedralin yapılışını konu alsa da, o dönemin beylerinin insanlar üzerinde sırf kendi zevk ve hırsları uğruna yaptıkları zulmü gözler önüne seriyor...

    Derebeylik düzeninde toprakla birlikte satılan kölelerin, insan yerine konulmayan Yahudilerin, Engizisyon Mahkemelerinde görev yapan papazların, Papa'dan aldıkları sözde ayetleri hiç bir gerekçe göstermeden halkın üzerinde baskı ile denemeleri ve onları mahkum etmek için itirafa zorlamalarını, özellikle kadınların değersizliğini okurken aslında asırlardır neredeyse hiç bir şeyin değişmediğine şahit oldum...

    Kitabın konusu ise...
    Bernand Estanyol düğün günü Feodal Beyin eşine zorla sahip olma hakkına karşı gelemeyip, bunun o dönem beylerin yasal hakkı oluşunu bilse de, kendisine emir veren beyin buyruklarına uymak zorundaydı. Ne kadar toprak sahibi olsa da Beyin kölesi olduğunu biliyordu. O geceden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmamış, karısı ile arasında görünmeyen duvarlar örülmüştü...
    Kilise ise Beylerin yaptığını zina veya tecavüz olarak kabul etmeyip, kadın daha sonra zina yaparsa onlara ceza vermekte gecikmiyordu...

    Bernard Estanyol, toprak Beyinin karısına layık gördüğü hayatı kabul etmeyip, oğlu Arnau'nun daha özgür yetişmesi ve arkasında bıraktığı sırlar ile özgürlük vaat eden Barselona'ya gitme kararı alsa da orada yaşayacağı hayatı asla tasvir edemeyecek ve karşılaştığı her zorluğa sadece oğlu Arnau'nun kendi yaşadıklarını yaşamaması adına katlanacaktı...Hesap edemediği ise oğlunun hayatındaki zorlukların özgürlük adına nasıl bir son ile buluşacağıydı...

    Tarihin tozlu ve karanlık sokaklarında gezintiye çıkmak isteyenlere tavsiye ederim. Eser Uluslararası çok satanlar listesinde olmayı hak ediyor...