1000Kitap Logosu

Feryad-ı Naz

17 Mef'úlu Mefa'ilu Mefa'ilu Fe'ûlun Mehbûbî bi dil bit me bi evrazî çi hacet 'Enqa bi xwe bitin firr û perwazî çi hacet Ne dûr e hebîba me çi feryad û fixan kin Wê guh li demîra dil e awazî çi hacet Go suxte murada xwe ji min telbe ke îro Min go ji kerîm telbe û daxwazî çi hacet Min nale refiq in xem û tehlî ne musahib Feryadî enîsê min e demsazî çi hacet Dildan û newaziş çi ne duşnamî bes in min Pur derd û cefa hurmet û î'zazî çi hacet Suhbet bi mey û çengê hebibê me bivêtin Feryad û fixanê me ne bes sazî çi hacet Razên me çi hacet weku xemmazî bizanin Eşkên me bes in dîdeyê xemmazî çi hacet Her lehze çi hacet ku bi nazan bikuji min Cana jixwe qurbana te me nazî çi hacet Ta çendî bi hicra xwe tu min tecrîbe înî Zêrê ji xwe xalis mehek û gazî çi hacet Hacet niye cana yedê beyda bi der anîn Înkarî di dîn da nebit icazî çi hacet Esrarê ezel dê di ebed bêne zuhurê Encama serencamê ji axazî çi hacet Ger lu'luyê mensûrî ji nezmê tu dixwazî Wer şi'rê Mela bîn te bi Şîrazî çi hacet 17 Sevgili kalpte ise uzakta aramaya ne hâcet Anka kendi gelecekse peşinden koşmaya ne håcet Bizden uzak değilse sevgili feryâd etmek niye Kulak vermişse kalbimize bağırıp çağırmaya ne hâcet Dedi ki ey tâlibim söyle nedir murâdın benden Kerem sendedir dedim murâd dilemeye ne hâcet İnleyişler yoldaşım, acı ve keder arkadaşım Feryad en yakın dostum, dosta sırdaşa ne hâcet Bunca iltifat ne ki sövüp say yeter bana Cefa öyle çok ki bende, saygı ve hürmete ne hâcet Sazlı sözlü mey meclisi isterse bizden sevgili Feryâd figân düşer bize hep, saza söze ne hâcet Neden bilsin ki sırrımızı gammazlar Gözümüzde onca yaş, gammazlara ne hâcet Beni öldürmek için her an bunca naz niye Sana canım fedâ ey yâr, onca naza ne hâcet Acep beni ayrılıkla bu kadar sınamak niye Altın safsa eğer, mihenge çekice ne hâcet Yed-i beyzâyı çıkarmaya ne gerek ey sevgili Din inkâr edilmezse mucizeye ne hâcet Ezel sırları çıkar ortaya nasılsa ebediyette Sonunda olacak şeyi baştan bilmeye ne hâcet Görmek istersen eğer nazmın en parlak incilerini Mela'nın şî'ri işte, Şirâzi'ye ne hâcet
5
Sadeleştirilmişi orjinalinden sonra!
Bir eşek var idi zâif ü nizâr Yük elinde katı şikeste vü zâr Gâh odunda vü gâh suda idi Dün ü gün kahr ile kısuda idi Ol kadar çeker idi yükler ağır Ki teninde tü komamışdı yağır Nice tü kalmamışdı et ü deri Yükler altında kana batdı deri Eydür idi gören bu sûretlu Tan degül mi yürür sünük çatlu Dudağı sarkmış u düşmiş enek Yorılur arkasına konsa sinek Toğranur idi arpa arpa teni Gözi görince bir avuç samanı Kargalar dirneği kulağında Sinegün seyri gözi yağında Arkasından alınsa pâlanı Sanki it artuğıydı kalanı Birgün ıssı ider himâyet ana Ya’ni kim gösterür inayet ana Aldı pâlanını vü saldı ota Otlayurak biraz yüridi öte Gördi otlakda yürür öküzler Odlu gözler ü gerlü göğüzler Sömürüp eyle yirler otlağı Ki çekicek kılın tamar yağı Boynuzı ba’zısınun ay bigi Kiminün halka halka yay bigi Böğrişüp çün virürler âvâze Yankulanurdı tağ ü darvâze Har-ı miskîn ider iken seyrân Kaldı görüp sığırları hayrân Geh yürürler ferâgat ü hoş-dil Gâh yaylâ vü kışla geh menzil Ne yular derdi ne gâm-ı pâlân Ne yük altında haste vü nâlân Acebe kalur u tefekkür ider Kendü ahvâlini tasavvur ider Ki birüz bunlarunla hilkatde Elde ayakda şekl ü sûretde Bunlarun başlarına tâc neden Bize fakr ü ihtiyâc neden Bizi ger arpa ok u yây itdi Bunlarun boynuzun kim ay itdi Didi bu müşkilümi itmez hal Meger ol bir falân har-i a’kal Var idi bir eşek firâsetlû Hem ulu yollu hem kiyâsetlû Çok geçürmiş zamâneden çağlar Yükler altında sızırup yağlar Nûh Peygamber’ün gemisinde ol Virmiş İblîse kuyruğıyla yol Dir imiş ben döşedimdüm döşeği Dirilürken ölüp ’Üzeyr eşeği Hoş-nefesdür diyü vü ihl ü fasîh Hürmet eyler imiş humâr-ı Mesîh Kurd korkar idi kulağından Arslan ürker idi çomağından Ol ulu katına bu miskîn har Vardı yüz sürdi didi iy server Sen eşekler içinde kâmilsin Âkıl ü şeyh ü ehl ü fâzılsın Anda k’ıslâh ide tapun şer ü şûr Har-î Deccâle diyeler ker ü kûr Menzil-i mü’minîne rehbersin Merkeb-i sâlihîne mazharsın Nesebündür mesel hatîblere Nefesün hoş gelür edîblere Sen eşeksin ne şek hakîm-i ecell Müşkilüm var keremden itgil hall Bugün otlakda gördüm öküzler Gerüben yürür idi göğüzler Her biri semîz ü kuvvetlü İçi vü taşı yağlu vü etlü Niçün oldu bulara enzâni Bize bildür şu tâc-ı sultanî Yok mıdur gökde bizüm ılduzumuz K’olmadı yir yüzinde boynuzumuz Her sığırdan eşek nite ola kem Çün meseldür ki dir benî âdem Har eger hâr ü bî-temîz oldı Çünkü yük tartar ol azîz oldı Bâr-keşlikde çün bizüz fâik Boynuza niçün olmaduk lâyık Böyle virdi cevâb pîr eşek K’iy bilâ bendine esîr eşek Bu işün aslına işit illet Anla aklunda yog ise kıllet Ki öküzi yaradıcak Hallâk Sebeb-i rızk kıldı ol Rezzâk Dün ü gün arpa buğday işlerler Anı otlayup anı dişlerler Çün bular oldu ol azîze sebep Virdi ol izzeti bulara Çalab Tâc-ı devlet konıldı başlarına Et ü yağ toldı iç ü taşlarına Bizüm ulu işimüz odundur Od uran içümüze o dûndur Bize çokdur hakîki buyrukda Nice boynuz kulağ u kuyruk da Döndi yüz derd ile zaîf eşek Zâr ü dil-haste vü nahîf eşek Didi sehl ola bu işün aslı Çünki şerh oldı bâbı vü faslı Varayın ben de buğday işleyeyin Anda yaylayup anda kışlayayın Nice yiyem odun ile letler Bulayın buğday ile izzetler Gezerek gördi bir gögermiş ekin Sanki dutardı ol ekin ile kîn Aşk ile değdi girdi işlemeğe Gâh ayaklayu gâh dişlemeğe Arpa gördi gögermiş aç eşek Buldı cân derdine ilâç eşek Değme kerret ki şevk ile karvar Toprağın bile götürür harvar Eyle yidi gök ekini terle Ki gören dir zihî kara tarla Yiyürek toydı karnı çağnadı Yuvalandı vü biraz ağnadı Başladı ırlayup çağırmağa Anup ağır yükin ağırmağa Dimiş ol âdemî ki hoş-demdür Niam oldukda bî-nagam gamdur Pes idüp cûş içinde eşvâkı Rast düzdi nevâ-yı uşşâkı Çeker âvâze tîz ider perde Hoş ser-âğaz ider muhayyerde Nice düzmek ki bozdı âhengi Perdesin açdı ol cihân nengi Çıkarur har çün enker-ül esvât Ekin ıssına arz olur arasât Ağaç elinde azm-i râh itdi Tarlasını göricek âh itdi Dâneden gördi yiri pâk olmış Gök ekinliği kara hâk olmış Yüreği sovumadı söğmeg ile Olımadı eşeği dögmeg ile Bıçağın çekdi kodı ayruğını Kesdi kulağını vü kuyruğını Kaçar eşşek acıyaruk cânı Dökilüp yaşı yirine kanı Uğrayu geldi pîr eşek nâgâh Sordı hâlini kıldı derd ile âh Yermürü inleyü didi iy pîr Har-ı rûbâh bigi pür-tevzîr Bâtıl isteyü haktan ayrıldum Boynuz umdum kulakdan ayrıldum Benem ol gâm yükinde har-ı leng Gussalar balçığında vâlih ü deng Ne yüküm bir nefes giderici var Ne biraz çekmeğine yarıcı var Har gedây-iken arpaya muhtâç Gözedürem k’urıla başuma tâc İster iken halâldan rûzî Varım itdüm haramîler rûzî Ger tonuzlara olmaya buyruk Âh gitdi kulağ ile kuyruk Hükm-i sultâna k’ola pâyende Çarh çâkerdürür felek bende Kim ola bâri bir iki eclâf K’ide tevk-i pâdişâha hilâf Şâh kahrı ne’ûzü-billâh eger Çarh baş çekse ide zîr ü zeber Göklere irdi nâle vü feryâd Dâd iy pâdişâh-ı âdil dâd Şeyhî uzatma nâle vü âhun Nüktedândur bilür şehen-şâhun Ger inâyetden istesen tevfîr Kılma devlet duâsını taksîr Nice kim bu zamâne-i nâ-sâz Câhile nâz vire ehle niyâz Ne kadar kim cihân-ı bî-ihlâs Ârifi hâric ide âmiyi hâs Ol şehün işi izz ü nâz olsun Düşmeninün gam ü niyaz olsun ● ● ● Zayıf bir eşek vardı Yük çekmekten anası ağlardı Bazen odun çeker, bazen su taşırdı Gece gündüz sıkıntılıydı O kadar ağır yükler taşıdı ki Yaralardan tüyü kalmadı Eti ve derisi de kalmadı Teri yükler altında kan gibi akıyordu Onu görenler Sanki bir iskelet gidiyor diyordu Dudağı sarkmış, çenesi düşmüştü Arkasına sinek konsa yoruluyordu Gözü bir avuç saman görünceye dek Teni kıyım kıyım doğranırdı Kargaların derneğini dinler Sineğin gezip dolaşmasını izlerdi Sırtında palan alınsa Geri kalan sanki bir köpekti Bir gün sahibi onu himaye eder gözetir Ona iyilik eder Sırtından palanını alır ve otlamaya salar Eşek otlayarak ilerler Otlakta yürüyen öküzleri görür Gözleri ateşli, göğüsleri gergin ve dolgun Otlağı sömürüp yerlerdi Ki kıllarını çekince kanları damlardı Bazılarının boynuzları ay gibi Kimisinin de halka halka yay gibi Böğürdüler mi dağlar Çın çın öterdi Miskin eşek gezip dolaşırken Sığırları görünce şaştı kaldı İçleri rahat yürüyorlar Bazen de dinleniyorlardı Ne yular dertleri vardı ne palan üzüntüsü Ne de yük altında hasta ve şikayetçiydiler Eşek bu hali garip buldu çok şaşırdı Kendi durumunu gözünün önüne getirdi Dedi ki “Biz bunlarla aynı yaratılışdayız Elde ayakta şekilde aynıyız Bunların başına taç giydirilmesi neden Bize bu ihtiyaç ve yoksulluk neden Gerçi bizi arpa özlemi ok ve yay haline getirdi Bunların boynuzunu kim ay etti Dedi ki “Eşeklerin en akıllısı falancadan Başkası bu müşkilimi halledemez Gerçekten de kavrayışlı bir eşek vardı Hem üst sınıfta hem zekiydi Yük altında yağları eritip Çok çağlar görmüş geçirmişti Nuh’un gemisine girerken Şeytana kuyruğuyla yol vermişti Üzeyr’in eşeği öldükten sonra dirilirken Yatağını ben serdiydim dermiş Sesi güzeldir, ustadır diye Mesih’in eşeği ona hürmet edermiş Kulağından kurtlar korkar Çomağından arslan ürkerdi Bizim miskin eşek o ulu eşeğin yanına vardı Yüz sürdü dedi ki ey yüce kişi Sen eşekler içinde en olgun eşeksin Akıllısın şeyhsin ehilsin, fazılsın Senin bulacağın çözümlerle kötülük ortadan kalkarsa Deccal eşeğine sağır, kör diyecekler Sen müminlere yol gösterici menzillerine götürücüsün Tanrı yolunu tutmuş kişilerin eşeği olma şerefine erdin Soyun sopun hatiplere konu oldu Ediblere de nefesin hoş gelir Kuşku yok sen eşeksin bilgesin büyüksün Benim bir sorum var kerem eyle bunu hallet Bugün otlakta öküzler gördüm Göğüslerini gererek yürüyorlardı Her biri semiz ve kuvvetli İçleri dışları yağlı etli Bize nedenini açıkla. Şu sultanlık tacı Niçin bunlara layık görüldü Gökyüzünde bizim yıldızımız yok mu Yeryüzünde boynuzumuz olmadı Eşek nasıl sığırdan aşağı olur Çünkü insanlar şu örneği veriyor Eşek hakir ve anlayışsız olsa da Yük taşıdığı için azizdir Madem yük taşımakta biz onlardan üstünüz Peki neden biz boynuza layık olmadık Pir eşek dedi ki Ey bela bağına tutsak olmuş eşek Bu işin aslını astarını dinle Aklında noksanlık yoksa nedenini anla Yaratan Allah öküzü yaratınca Öküzleri rızk nedeni kıldı Öküzler gece gündüz buğday işler Buğday otlar buğday dişlerler Aziz buğdaya bu öküzler besep olduğu için Allah bunlara o yüceliği verdi Devlet tacı başlarına kondu İçleri ve dışları yağ ile et ile doldu Bizim büyük işimiz odundur İçimize ateş koyan o değersiz nesnedir Gerçek buyruksa Boynuz bir yana kulak ve kuyruk bile bize çoktur Cılız, hasta, dertli eşek Pir eşeğin yanından dertleri artmış olarak ayrıldı Kendi kendine bu işin aslı kolaylaştı dedi Çünkü kitaptaki bölüm açıklandı Gideyim ben de buğday işleyeyim O işte yazlayıp kışlayayım Daha ne kadar odunla dayak yiyeceğim Oküzler gibi buğdayla uğraşıp yücelikler bulayım Giderken yeşermiş bir ekin tarlası gördü Sanki o ekine kin tutardı Aşkla tarlaya gidip işlemeye başladı Bazen ayağıyla çiğniyor bazen dişiyle yiyordu Yeşermiş arpayı gören aç eşek Can derdine ilaç buldu Arpayı istekle kavradığı her keresinde Toprağını da eşek yüküyle götürdü Ekini öylesine iştahla yedi ki tarla çıplak kaldı Görenler ne acayip ekilmemiş tarla derdi Yiye yiye karnı doydu müziğe başladı Yere yattı yuvarlandı ağnandı Söyleyip çağırmaya Ağır yüklerini anarak anırmaya başladı Bir nüktedan kişi demiş ki Nimetler ezgisiz olunca gam olur Sonra içindeki neşesi taşınca Nevva-yı uşşak makamını tutturdu Gitgide sesini yükseltti Muhayyer makamda anırmayı sürdürdü Cihanın yüz karası sesini öyle yükseltti ki Nağme düzmek bir yana ahengi bozdu Eşek seslerin en çirkinini çıkarınca Ekinli tarlanın sahibi sesini duydu Eline sopayı aldığı gibi yola çıktı Tarlasının halini görünce inledi Gördü ki tarla ekinden temizlenmiş Yeşil tarla kara toprak olmuş Küfretmekle yüreği soğumadı Eşeği döverek kendisini yatıştıramadı Bıçağını çekip başka yerlerini bıraktı Ama eşeğin kulağını ve kuyruğunu kesti Eşek gözyaşı içinde kan dökerek Canı acıyarak kaçmaya başladı Yolda aniden karşısına pir eşek çıktı Ne olduğunu sordu, eşek feryat figan Yalvarıp inleyerek dedi ki ey pir Koca tilki gibi kurnaz ve hilekar eşek Batıl isteyerek haktan ayrıldım Boynuz umdum kulaktan ayrıldım Gam yükünü çeken ve tasa balçığına Şaşkın sersem bir halde saplanan o topal eşek benim Ne ağır yükü kaldıracak halim var Ne de taşımama biraz yardım eden var Arpaya muhtaç yoksul bir eşekken Başıma taç konmasını beklerdim Helalinden rızk isterken Bütün servetimi haramilere kaptırdım Eğer o domuzlar için buyruk çıkmazsa Ah, gitti bizim kulak ile kuyruğumuz Padişahın hükmüne Felek kuldur köledir Bir iki baldırı çıplak da kim oluyor ki Padişahın nişanlı buyruğunun tersine hareket edebilsin Padişahın öfkesi ki eğer Felek başkaldırsa onu bile yerle bir eder Benim inleme ve feryatlarım göklere çıktı Adalet ey adil padişah adalet Şeyhi, inilti ve ahını fazla uzatma Senin şahlar şahı büyük padişahın nüktedandır, bilir Onun lütuf ve ihsanının artmasını istersen Devlet için dua etmekte kusur eyleme Varsın bu uygunsuz, ters işler yapan zaman Cahile naz, ehil olanlara da niyaz verirse de Fesat dünya her ne kadar Bilgiliyi dışarda tutup cahili has dostlar arasına soksa da O padişahın işi izzet ve naz etmek Düşmanın işi de gam çekmek ve yalvarmak olsun
4
Yemek Destanı
Takdir tecellîden erzak diledik Vardık çâr köşeyi devrân eyledik Bir mezat açıldı yemek içinde Vardık ol mezatta cevlân eyledik Sordum tellâl mezadında ne vardır Dedi sorma sermayesiz bir kârdır Limonî turuncî çiçeksiz bârdır Vardık ol meclisi seyrân eyledik Bismillah okundu ince taama Zağbal kuru kaymak durdu selâma Baklava bal börek koz içi helva Döktük orta yere harman eyledik Deli kuymak doldu doldu boşandı Peynir ile ziynetlendi döşendi Tel helvası bize hançer kuşandı Kurutlu haşılı kalkan eyledik İleriye bastı bizi barhana Ömrümün burcunu söktü tarhana İmansız borani dinsiz lahana El-aman elinden feryâd eyledik Erişte de der ki sıra benimdir Saclarda kavrulup yanan serimdir Kara kavut der ki Mevlâ kerimdir Nice dişsizleri mihmân eyledik Yumurta da der ki benim başçavuş Kurutlu kalacoş önümden savuş Piyazlı köfte der imdada kavuş Biz de bu meclise devrân eyledik Erişte çorbası kadı lokması Kokoç reçeliyle ömür dolması Yine imâm olmuş kelem dolması El göğüsde kalktık dîvân eyledik Boynunu büküyor sarığı burma Güneşin gözünü tutmuştu hurma Soğanlı biberli reyhanlı dolma Çıktık Kerbelây'ı seyran eyledik Kartol yahnisi da boynunu burar Mercimek galacoş sofraya sürer Ander lobiya da kendini kurar Nice kişileri tulhan eyledik Dut soyma kaysefe hele ne ise Kabak bin nâz ile girdi meclise Çil horoz börkünü giyindi herse Orda beş yüz horoz kurbân eyledik Pirinç vakarından çeker halayı Dedi zaptetmişem köşkü sarayı Koca bulgur kamaştırdı dünyâyı Orda beş yüz toklu büryân eyledik Ziron der ki söz başına gelince Benim kır serdarı köy köşesinde Bugün seyrederim meydân yerinde Nice koçyiğitler yeksan eyledik Aşık Celâli de aşka dalalı Et yahnisi' gelip bahse gireli Ömrümün burcunu söktü sirkeli Bu dolapta bir gün mihmân eyledik
1
Bayburtlu Celali Baba -Yemek Destanı
Bayburtlu Celali Baba'nın şiirleriyle tanışmayan varsa okumanızı tavsiye ederim. YEMEK DESTANI Takdir tecellîden erzak diledik Vardık çâr köşeyi devrân eyledik Bir mezat açıldı yemek içinde Vardık ol mezatta cevlân eyledik Sordum tellâl mezadında ne vardır Dedi sorma sermayesiz bir kârdır Limonî turuncî çiçeksiz bârdır Vardık ol meclisi seyrân eyledik Bismillah okundu ince taama Zağbal kuru kaymak durdu selâma Baklava bal börek koz içi helva Döktük orta yere harman eyledik Deli kuymak doldu doldu boşandı Peynir ile ziynetlendi döşendi Tel helvası bize hançer kuşandı Kurutlu haşılı kalkan eyledik İleriye bastı bizi barhana Ömrümün burcunu söktü tarhana İmansız borani dinsiz lahana El-aman elinden feryâd eyledik Erişte de der ki sıra benimdir Saclarda kavrulup yanan serimdir Kara kavut der ki Mevlâ kerimdir Nice dişsizleri mihmân eyledik Yumurta da der ki benim başçavuş Kurutlu kalacoş önümden savuş Piyazlı köfte der imdada kavuş Biz de bu meclise devrân eyledik Erişte çorbası kadı lokması Kokoç reçeliyle ömür dolması Yine imâm olmuş kelem dolması El göğüsde kalktık dîvân eyledik Boynunu büküyor sarığı burma Güneşin gözünü tutmuştu hurma Soğanlı biberli reyhanlı dolma Çıktık Kerbelây'ı seyran eyledik Kartol yahnisi da boynunu burar Mercimek galacoş sofraya sürer Ander lobiya da kendini kurar Nice kişileri tulhan eyledik Dut soyma kaysefe hele ne ise Kabak bin nâz ile girdi meclise Çil horoz börkünü giyindi herse Orda beş yüz horoz kurbân eyledik Pirinç vakarından çeker halayı Dedi zaptetmişem köşkü sarayı Koca bulgur kamaştırdı dünyâyı Orda beş yüz toklu büryân eyledik Ziron der ki söz başına gelince Benim kır serdarı köy köşesinde Bugün seyrederim meydân yerinde Nice koçyiğitler yeksan eyledik Aşık Celâli de aşka dalalı Et yahnisi' gelip bahse gireli Ömrümün burcunu söktü sirkeli Bu dolapta bir gün mihmân eyledik Celali Baba
2
536 syf.
·
81 günde
Şeyh Galib ve Hüsnündeki Aşk
Hüsn ü Aşk "Gayret dedi Aşk’a ey birâder Gel yol eri yolda olmak ister" Besmele-Hamdele-Salvele.. Merhum Şeyh Galib Hazretlerini Rahmetle yâd edelim. Hamd ile salvele getirip evvala; Hazretin ruhuna bir Fatiha armağan edelim. Elimden geldiğince ve kalemim yettiğince, bu şaheseri terennüme ve dahi izaha yelteneceğim. Haddimiz ile güreşe tutuşuyor ve teşebbüsümüzün "çocuk aklı işte!" şefkatiyle mazur görülmesini temenni ediyoruz. Derine inmeden, yüzeysel bir anlatı sunmaya gayret edeceğim. "Bir halk ozanına nazım ile destan yaz deseniz, bir çırpıda tamam eder ve fakat bir dilekçe yaz deseniz apışıp kalır" çıkarsamasına dayanarak söylüyorum ki; nesir hususundaki acziyetim zatımca malumdur. Tahammülünüzü istirham ediyorum. Şüphesiz sürc-i lisan edeceğiz, affola. *** Kadim edebiyatımızın, asırlar boyunca mazmunları ve bu mazmunlarla teşbihe sedrettiği Leyla ile Mecnun nüktesini aşındırdığı demlerdi. Divan şairleri ve halk ozanları evvela şiirlerinde Mecnun makamına çıkmaya çalışıyordu. Aşıkların kutbu olarak telaffuz edilen Mecnun, şairin aşkta çıkabileceği en ulvi makamdı ve bu makamın postnişini Mecnun idi. Bu yüzden şairler, Mecnun'a mürid olma yarışındaydı. Divan Edebiyatında Mecnun; "Hevâ-yı aşk ile Mecnûn kenâr-ı maksada erdi Uyupakla Felâtûn gark-ı bahr-ı hayret olmışdur" (Mecnûn, aşk arzusuyla maksadının sahiline ulaştı, fakat Eflâtûn, akla uyarak hayret denizinde boğuldu.) / Fehîm Yahut: "Anınçün murg Mecnun başı üstünde mekan eyler Ki kûy-ı Leyla hâşâkından anca âşiyan eyler" (Kuşlar senin başında yuva yapsa şaşıracak ne var? Kays'ın başı irfan aleminin bağdaki ağaçları gibi değil miydi?) / Seliki Veya: "Aşk-ı Ferhâd ile Mecnûnu nola yâd eylesem Kim biri şeyhim azîzim biri üstâdım benim" (Hayâli) Halk Edebiyatında Mecnun; "Sâfi ol altun gibi Tecelli kıl gün gibi Leylâ di Mecnûn gibi Lâilahe illallah" (Kaygusuz Abdal) Yahut: "Aşıklara vardır meyli Riyazet çekmiştir hayli Ben Mecnun olam sen Leyli Çıkak dağlara dağlara" (Köroğlu) Veya: Bahri gibi ummanları yüzdüren Mecnûn gibi sahraları gezdiren Ferhat gibi dağlar başım kazdıran Biri firkat biri gurbet biri aşk (Gevheri) Leyla ile Mecnun nüktesi zaman içre aşınmış ve ihlaller başlamıştır. Artık divan ve halk şairleri, kendilerini Mecnun ilan etmiştir. Divan Şiirinde; "Geşt-i sahrâyı kosun mihnet bucağın beklesin Ey felek şimdengerü Mecnûn’a üstâd et beni" (Mecnûn çöl gezintisini bıraksın, dert köşesinde beklesin. Ey felek, bundan sonra beni Mecnûn’a üstad et) / Hayâli Yahut: "Geh ebr-veş giryan edip geh bad-veş püyan edip Mecnun-i sergerdan edip sahralara saldın beni" (Bazen nisan bulutu gibi bazen (hazan) rüzgârı gibi (sağa sola) koşuşturarak aşkından deliye dönmüş Mecnun gibi beni çöllere düşürdün.) Bâki Halk Edebiyatında: "Dağları delmekti Ferhad’ ın demi Şirin’i gördükçe artardı gam Ben Mecnûn’um aldırmışım Leylâ’mı Nice aşmadığım dağlar mı kaldı" (Aşık Halil) Yahut: Mecnun gibi daim gezerim sahra Cihana gelmemiş böyledilâra Kemandır kaşları ruhları hamra Zenahdanda siyah hâle vuruldum (Silleli Süruri) Mecnunluk postunu, aşıklık minderine çeviren şuara, bununla da yetinmeyip; gayri Mecnun'u geçtiğini ve ondan daha büyük aşık olduğunu iddiaye yeltenir. Divan Şiirinde: "Demen Mecnûn’a fenn-i aşkı tekmîl etti kâmildir Benim yanımda ol dîvane bilmez nesne câhildir" (Mecnûn’a aşk ilmini bitirdi, olgundur, demeyin. O deli bana nazaran bir şey bilmeyen cahildir) / Hayâli Yahut: "Mende Mecnûn'dan füzûn âşıklık isti'dâdı var Âşık-ı sâdık menem Mecnûn'un ancak adı var" (Fuzuli) Halk Edebiyatında: "Aksine devretti devranı felek Hep hebâya gitti çektiğim emek Sevda çöllerinde Leylâ diyerek Mecnun da ben gibi gezer mi böyle" (Tokatlı Nuri) Yahut: "Ateşe su dedim göz göre göre, Aklım zavallıydı duyguma göre, Bahtına şükretti Mecnun bin kere, Ağlarsın düştüğüm çölleri bilsen." (Cemal Sâfi) *** Hülasa edecek olursak, Leyla ile Mecnun metaforu tamamiyle deforme olmuşken, artık yeni bir şey söylemek gerektiği durumu husule gelmiştir. Yeni bir aşk hikayesi ve bambaşka bir aşk.. Gerçi Aşık Paşa, Gülşehri'siyle beraber; Leyla ile Mecnun hikayesine bir ilahi aşk boyutu takviye etmiş ve böylece Leyla ile Mecnun serüvenini daha işlevsel bir hale getirmiştir. Lakin bu da gidişaata bent çekmeye kafi gelmemiştir. "Tarz-ı selefe tekaddüm ettim/Yeni bir lisan tekellüm ettim." diyen ve divanını henüz 24 yaşındayken tamamlayan ve bir şiir meclisinde tutuşmuş olduğu münazara neticesinde 2041 beyitten oluşan Hüsn ü Aşk gibi bir soluğu, farklı dokuyu, engin derinliği ve estetik zerafeti tam altı ayda yazmıştır. Hüsn ü Aşk'ı diğerlerden üstün kılan şey; yeni bir söyleyiş, duyuş ve anlayış taşımasıdır. Şeyh Galib Hüsn ü Aşk'ı sebk-i hindî üslubuyla neşretmiştir. 17. Yüzyılda edebiyatımıza giren bu üslup için kısaca," bilmeceyi andıran karmaşık manzum ve anlatımlar, hayal oyunları, güçlükle anlaşılır, beklenmedik ve alışılmamış benzetmeler, sentetik bir şiir dilidir" diyebiliriz. Tercih edilişindeki en büyük sebep ise muhtemelle kuvvettir k; divan şiirinin kalıplarını kırmak yerine bu kalıplarla oynamak ustalığına yol açmasıdır. Zira mesnevi yazmanın en meşakkatli yönü, vezne riayeti sürdürebilmektir. Belki de Merhum Şeyh Galib hazret, altı ay gibi kısacık bir zaman diliminde böyle bir baş yapıtı oluşturabilmesini bu tercihe borçludur. Lakin her ne olursa olsun.. Hüsn ü Aşk ve 6 ay... Ne denebilir ki? *** Haydi biraz kitaba girelim.. Karakterler: Hüsn – Kız Aşk – Oğlan Mollay-ı Cünun – Mürşid Sühan – Aracı Gayret – Lala Hayret: Kabile büyüğü İsmet – Dadı Hoşrüba – Çin Padişahının Kızı Hüsn ve Aşk, Ben-i Muhabbet kabilesinde, aynı gecede doğan iki bebektir. Şeyh Galib, Ben-i Muhabbet kabilesi işin şunları söylemiştir; "Dert kıblesi idi, giydikleri.. İçtikleri ise dünyayı yakan ateşti. Vadileri, gam, hüzün ve matemle dolu idi. Çadırları mahrumiyet ahının dumanı; sohbetleri, hep ney gibi feryat ve figan idi.. Rızkları başlarına ansızın gelen belalardı; üzerlerine her an ateş yağardı. Kıvılcım taneleri ekiyorlar; paramparça kalpler biçiyorlardı. Mecnun da o kabiledendi derler. Bunlar can satar; yanış alırlardı." İşbu kabile toplanır ve Hüsn ile Aşk'ı, henüz beşikteyken birbirine nikahlar.. Hüsn ve Aşk, Mekteb-i Edep'te beraberce Mollay-ı Cünun'un rıhle-i tedrisatında ders görür.. Dersleri ise rıza ve teslim oluştur. Hüsn, Aşk'ın cemaline aşık olur. Tıpkı Züleyha gibi... Havz-ı Feyzde buluşur ve dolaşırlar. Bu diyarın mihmandarı olan Sühan çıkar karşılarına. Bir dizi telkinde bulunur. Neden sonra kabilenin en ileri geleni ve otorite sahibi olan Hayret, Hüsn ve Aşk'ı görüp, birbirlerine yaklaşmalarını ve görüşmelerini yasaklar. Böylece ilk ayrılık yaşanır... Sühan'ın teklifiyle Hüsn, Aşk'a mektup yazmaya başlar ve gayretin Aşk'a düştüğünü söyler. Fakat oğlumuz Aşk, "madem sen beni seviyorsun, gayret benden evvel sana düşer!" nevinden bir cevapla mukabele eder Hüsn'ün mektubuna. Ne diyeceğini bilmez vaziyette olan Hüsn'ün imdadına dadısı İsmet yetişir ve O'na; "Sakın sevgini daha fazla ikrar etme. Sen kızsın, ağırbaşlı ol ve tut dilini." şeklinde bir ihtarda bulunur. Hüsn dadısının nasihatini tutar ve artık niyaz makamından çıkıp, naz makamına kurulur. Sühan bu sırrı öğrenir ve Aşk'ın karşısına dikilip; "Sen de seviyorsun fakat gayret etmiyorsun! Hüsn'ün canı sana feryad ederken, sen nasıl canını feda etmezsin?" der. Aşk, kadim dostu ve lalası olan Gayret'in yanına varır. Lala Gayret; "Ah çekiyorsun ama bu yetmez. Gayri yola revan olma vaktidir!" deyip, Aşk'ı harekete geçirir... Aşk, Hüsn'ü istemek üzre kabile büyükleriyle bir araya gelir. Aşk muradını ister kabilesinden. Hüsn'ü vermedikleri takdirde ise onlarla savaşacağını beyan eder. Fakat kabilesi Aşk'a, "Söz ile değil, uğraş ve emek ile gel!" deyip; "Evvela Kalp Diyarına yola çık ve bu uğurda canını koy!" deyu, yolu işaret ederler. Bu yolculukta onu bekleyen tehlikeler çoktur. "Yılan başlı ejderhalar, cadılar, cinler, devler ve karanlık geceler.." *** YOLCULUK Birinci Menzil: Kuyu Aşk kuyuya düşer ve bir dev gelip Aşk'ı hapseder. Fakat Aşk'ın imdadına Sühan yetişir... O'na üzerinde İsm-i Azam yazılı tılsımdan bir İp'e tutunduğu takdirde Allah'ın kendisini koruyacağını ve yardım edeceğini söyler. Nitekim Aşk, böylece kurtulmuş olur. İkinci Menzil: Gam Harabeleri Aşk bu diyara vardığında yalpalar. Derin düşüncelere gark olur ve "düşünce aleviyle oynar." Bir anda etraf ona şehir görünür. Halbuki bu bir büyüdür. Neden sonra karşısına bir cadı çıkıverir. Kendisine râm olmasını ve kendisiyle evlenmesini ister. Aşk, cadının büyüsü altındadır. Büyük bir baş dönmesiyle gel-gitler yaşar ve o esnada son bir gayret ile Allah'tan yardım ister. Allah Teala lutfeder ve bir anda Sühan belirir. O'na "Hüsn"ü hatırlamasını ve adını zikretmesini ihtar eder. O an Aşk, Hüsn'ü anımsar ve adını haykırır. Bir anda cadının büyüsü tesirini kaybeder ve cadı kaybolur. Sühan Aşk'a, adı "Aşkar "olan bir doru at, "Ah" adında bir de kılıç verir. Üçüncü Menzil: Ateş Denizi Lavdan bir denizin ortasında bulur kendini Aşk. Etrafında mumdan gemiler ve gemide envai çeşit devler.. Hepsi Aşk'a yönelir ve "haydi gel seni buradan geçirelim ve kurtaralım" der. Fakat Aşk, kendisine tembih edilenleri hatırlar ve devlerden uzak durur. Yine bir imtihanla karşı karşıyadır. Etrafındaki mahlukların hiçbirini dinlemeksizin, tekrar Allah Teala'ya müracaatta bulunur. O an atı Aşkar dile gelir ve "Ne düşünürsün, sür beni denize ve geçelim!" der. Böylece geçerler denizi. Dördüncü Menzil: Çin Sahilleri Vasıl olduğu bu yer, cennet bahçelerini andıracak surette güzeldir. Yüreğine Hüsn'ün hasreti dolar ve bir şiir okur: "Gül çağı geçti, ilkbahar geçti/Sevgili kayboldu, diyar geçti/Can kanmadı şaraba sarhoşluk geçti/Cananıma şarap sunar idim ben!" Fakat insan her zaman müşkülle sınanmaz. İyilik ve güzellikte imtihan dairesindedir.. Sühan bu kez bir papağan suretine bürünüp; "Çin Padişahı'nın kızı Hoşrüba'ya aşık olacaksın ve mihnete düşeceksin, dikkat et!" der. Fakat üç zorlu diyar geçen Aşk, mağrur bir eda ile; "Heyhat! Benim Hüsn'den başkasını sevmeme imkan var mı?" diyerek, kulak asmaz Sühan'ın ihtarına. Nihayet böyle de olur.. Hoşrüba'nın şiddetli güzelliği öyle bir pençelemiştir ki Aşk'ı; Aşk, Hoşrüba'yı Hüsn sanmıştır ve peşi sıra gitmiştir. Hoşrüba O'nu eğlence meclislerinde sarhoş etmiş ve elindeki Ah Kılıcı'nı almıştır. Aşk, körü körüne ve adım adım gider Hoşrüba'nın peşinden.. Beşinci Menzil: Zatü's-Suver Kalesi Hoşrüba, Aşk'ı Zatü's-Suver Kalesi'ne hapseder ve bir anda gözden kaybolur. Kalenin her sütunu bir putu andırmaktadır. Aşk, düştüğü gafleti fark eder ve daha evvel başına ne gelmişse hepsini yeniden yaşamaya başlar. Geride bıraktığı dört menzili yeniden geçer fakat nafile.. Yıllarca ağlar ve nedamet getirir. Suretlere taptığını, mecaza meylettiğini, aldatıcı dünyaya esir olmuş bir putperest olduğunu kabul eder ve düştüğü bu envai gafletten Allah'ın mağfiretine sığınır. Ezeli kadehin kendisini mest etmesini niyaz eder. Allah Teala bir kez daha Aşk'ın niyazına icabet eder ve Sühan'ı bülbül suretinde gönderir. Sühan Aşk'a, Kaleyi yakması halinde kurtulabileceğini söyler ve Aşk Zatü's Suver Kalesini ateşe verir. Enkazın altında Ah Kılıcı ve Dua Oku çıkar ve bunları kuşanır vaziyette tekrar yola revan olur. Altıncı Menzil: Bitkinliğin Kemale Erişi: Bu yolda Aşk'ı zorlayacak türlü engel vardır ve Aşk ziyadesiyle bitkin düşecektir. Fakat gayretiyle yürümeye devam edecek; yürüdükçe de içinde, cennet ve cehennemin; zevk ve kederin; korku ve ümidin anlamı kalmayacaktır. Böylece çilesi kemale erecektir. Yedinci Menzil: Kalp Kalesi'nin Sabahı Bitkin ve sefil bir vaziyette varmış olduğu bu menzilde; Sühan bu defa bir hekim kılığında belirir ve kendisini iyi edeceğini vaad eder. Şifasının Kalp Diyarında olduğunu ve bu şifanın Hüsn'ün ta kendisi olduğunu müjdeler. Aşk almış olduğu bu muştuyla beraber dizlerine gelen takat ile yürümeye koyulur ve Kalp Diyarına vasıl olur.. Diyardan içeri girdiğinde Hüsn'e ulaşır ve mestane düşer.. Hayret ve azad oluş iç içedir. Nitekim Hüsn, Aşk'ın ta kendisidir. *** Bir manzumu nesir ile tekellüm etmek ve şiiri alet etmeksizin, kemalatın pinhan olduğu teferruatlara değinmeden yeltenmek bu işe; elbette vicdanı tartaklıyor. Fakat icab edeni budur. Haydi biraz didikleme operasyonu yapalım.. Evvela Şeyh Galib'in bir Mevlevi büyüğü olduğunu ve dahi çilesini tamamlamış bir postnişin olduğunu belirtmekte fayda var. Böylece başlayalım.. Hüsn ve Aşk: (HA) Tasavvufta "HA" harfi, gaybı temsil eder. Gayb oluştur ve kesretten vahdete yolculuktur. Şeyh Galib hazretleri, Hüsn ü Aşk'ta seyrü süluku anlatmıştır. Büsbütün tasavvuf yolculuğudur. "Beşeri aşkı tatmayan, İlahi aşka vasıl olamaz" umdesi mucibince seyr eden bir tariktir bu. Hüsn: Maşuktur. Hüsn'ün dadısı işbu sebeple "İsmet" olarak tayin edilmiştir. Nitekim maşuk daima günahsız olandır. Aşık'ı helak etse bile, Aşık; Maşukuna kem söz söylemez ve dahi zinhar itham etmez. Maşuk yakandır, perişan edendir ve sefil düşürendir. Aşık ise bunlara taliptir. Pervane oluşu buradan gelir. Aşk, bir Tecelli-i İlahi'dir. Kulda zuhur edebilir ve fakat kulda diretmek, imtihanın kaybedilişidir. Aşk: Aşıktır. Aşk'ın lalası, Gayret olarak temsil edilmiştir. Aşıklık iddiası, gayret ile hüccete vasıl olur. Bal demekle ağzın tatlanmayışı buradan gelir. Aşık, maşuku uğruna mücadele ettikçe ve türlü çileğe göğüs gerdikçe aşıktır. Sühan: "Söz, kelam" manasına gelir. Anlatıda Allah'ın inayeti ile sürekli Aşk'ın imdadına yetişen Sühan, Kur'an kavli ve Peygamber sözüyle beraber Kamil-i Mürşid tavsiyesidir. Hüsn ü Aşk'ta tasavvur edilen yedi menzil, nefsin yedi mertebesine işaret etmektedir. Birinci Mertebe: Nefs-i Emmare Kötülüğü emredici nefistir. Aşk'ın kuyuya düşmesi buradan gelir. Aşk'ı hapseden Dev ise nefsin oyunlarından bir oyundur. Sühan bu menzilde Aşk'a, üzerinde İsm-i Azam yazılı tılsımlı bir ip verir. İsm-i Azam, birçok tarikatin başlangıç virdidir. İp ise tesbihi temsil etmektedir. Özetle; Sühan Aşk'a, zikre sarılması gerektiğini ve ancak böyle kurtuluşa erebileceğini söylemektedir. İkinci Mertebe: Nefs-i Levvame Pişmanlık duyan nefistir. Sürekli hata işleyen ve fakat hatasından nedamet duyan nefis mertebesidir. Sühan'ın bu menzilde Aşk'a "Ah Kılıcı" vermesi, O'na bolca istiğfar getirmesi gerektiğini sembolize eder. Nitekim "Ah" deyiş, bir iç çekiştir ve pişman oluştur. Yine burada cadı; nefis hilelerini, Hüsn; niyeti ve sadakati, Aşkar ise rabıtayı temsil etmektedir. Üçüncü Mertebe: Nefs-i Mülhime İlham alan nefistir. Bu ilham, hem Rahmani hem de Şeytani ilhamı teşkil eder. Kişi Mülhime mertebesindeyken bu iki ilhamı ayırt etmekte güçlük çeker. Bu sebeple üçüncü menzilde düşmüş olduğu ateş denizi; devlerin gemileriyle doludur. Hepsi de Aşk'a yardım etmeyi teklif eder. Bu şeytanın "sağdan yaklaşması" olarak ifade edilen bir durumdur. Aşk yine Allah'a sığınır ve felaha erer. Dördüncü Mertebe: Nefs-i Mutmainne Huzura kavuşmuş nefistir. Aşk'ın ulaşmış olduğu dördüncü menzil, bu sebeple cennet bahçelerinden bir bahçe gibidir. Fakat buradaki imtihan daha çetindir. Burada Aşk, kibir ile sınanır. "Buraya kadar ulaştım! Ben ulaştım! Gayrı kurtuldum!" demekle helak olur. Tasavvuf öğretesindeki en büyük tehlike zaten budur. Kişinin enaniyete kapılmasıyla beraber bir anda tüm mertebesini yitirmesi defaatle vakidir. Burada her şey bir sebep olabilir. İlim, şöhret, makam, suret ve ziynet.. Aşk ise bu imtihanların en şiddetli olanıyla karşılaşır... Beşinci Mertebe: Nefs-i Raziye Razı olan, şikayeti terk eden nefistir. Aşk henüz erişmişken bu makama, sarhoştur. Cezbe halindedir ve surete kapılmıştır. Kendine geldiğinde ise makamı alınmıştır ve bir zindandadır. Yeniden Nefs-i Emmare'ye düşmüştür.. Düştüğü gafletin fenalığını ve kendi acizliğini kabul eder. Bu fark ediş, Allah'ın azametini ve gazabının keskinliğini öğretir Aşk'a. Şimdiye kadar Allah'ın lutuflarına razı olan Aşk, artık gadaba da razıdır. Böylelikle düştüğü zindanı nedametle küle çevirip, erişir beşinci menziline. Altıncı Mertebe: Nefs-i Mardıyye Allah'ın kendisinden razı olduğu nefistir... Benlikten ve varlıktan geçiştir.. Cihanı hiçe satmaktır... Yunus Emre'nin; "Cennet cennet dedikleri/Birkaç köşkle birkaç Huri/İsteyene ver sen onları/Bana seni gerek seni" dediği makamdır.. (Yeri gelmişken belirtmekte fayda var ki; Aşık Yunus'un bu şiirini, bu makama çıkmazsın ikrar etmek, kişiyi küfre kadar götürür. Öyle ki Şeyhülislam Ebussuud Efendi; "Bu şiiri okuyanların öldürülmesi gerekir." fetvasını vermiştir.) Aşk artık vesair imtihanlara gark olmaz. En büyük imtihanı gayretidir. Fakat bu makamdaki denge; avamın en küçük günahının, makam sahibinin en büyük günahı sayılabilecek kadar hassastır. Aşk sebat eder ve bir sonraki menzile erişir. Yedinci Mertebe: Nefs-i Kamile Kemale ermiş ve arınmış nefistir... Gayrı Fenafillah makamıdır burası. Artık kişi dünyadan yüz çevirmiş bir mahzundur. Bu mahzunluk, düğün gününü bekleyiştir. Düğün ise ancak ölümdür.. Ölümü bekler Rabbine kavuşmak için. Aşk'ta böyledir.. Hasretin verdiği bitkinlik ve yorgunluk ile Kalp Diyarına yönelir. Kalp Diyarı: Bekâbillah Hakkı bulmak, Hakk ile olmaktır. Aşk, kendi kalbine ulaştığında; artık "ben" kalmamıştır. Alem ve dahi zerreden afâka değin her şey; Allah'ın nuruyla kaplıdır. Ve bir Hadis-i Kutsi sırrı kuşatır her şeyi: "Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım." *** Nefis murakabesini, sufi tekamülünü ve seyr ü süluk'u, bir çırpıda söyleyivermek ve sığ bir surette izaha yeltenmek; elbette kusurdur. Zira seyr ü süluk dediğimiz yolculuk, hiç değilse kırk yıl süren ve daima denetime tâbi tutulan bir usulün adıdır. Tasavvuf öğretisindeki her nüans, kusursuz işleyen bir saat titizliğince nizami ve kat'idir. Bu sebeple beyan etmiş olduğum şeyler; ilm'ül yakîn kubbesinin, zeminden seyredilişidir. Ehil kişilerin hoşgörüsüne sığınıyorum. *** Telmihe ve teşbihe, erdem ve hikmete, sırra ve ayana lakin hepsinden ziyade; daima yolda olmak gerektiği bilincine doyacağınız bir eser var ortada. Üstelik "bizim medeniyetimizin" ürünü olan bir eser. Tanzimat hengamesi ile kadr u kıymeti zayi olmuş olan Hüsn ü Aşk, öyle inanıyorum ki; donuklaşan edebiyatımızın miftahı olabilecekken, mukallid zevatın tepinmelerinden doğan karga sesleri arasında buğulanmış ve sükuta bürünmüştür. Bıçak sırtı gibi keskince inen bir darbe neticesinde, Kadim edebiyatımızla olan irtibat ve rabıtamız büsbütün kopmuştur. Neslimiz ve nesillerimiz değil Hüsn ü Aşk'a, "Leyla vu Mecnun"a bile bigane kalmıştır. Şiirimizin yeniden şahlanacağı ve mukaddes bir çile uğrunda yıpranacağı günlerin ümidi ile..
Hüsn-ü Aşk
9.0/10
· 771 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
4
54