Benden birkaç yaş büyük olduğu için bilgiliydi de; görüp geçirdiği şeyler üstüne anlattıklarını dinlemek hoşuma gidiyordu. Merak ettiğim birçok şeyi ona sorup öğreniyordum. O da benim kusurlarımı hoş görüyor, dilediğim gibi konuşmama izin veriyordu.
“Bunu biliyorum ama, yetmiyor bu bana. Başkaları da beni sevmezse ben ölmeyi yaşamaya yeğ tutarım. Sevilmemek... Yapayalnızlık... Bunlara dayanamam artık, Helen! İnan bana; senden, Miss Temple’dan, gerçekten sevdiğim kişilerden biraz sevgi bulabilmek için kolumun kırılmasına bile seve seve razı olurum... Azgın boğaların boynuzuna atarım kendimi. Çifte atan atların ayağı altına gider dururum... Nalları göğsümü paralasa gam yemem...”
Yaşıtlarım beni kendileriyle bir tutuyorlar, büyük kızlar da beni pek öyle eskisi gibi ezmiyorlardı. Gelgelelim, şu anda gene yıkılmış, ayaklar altında çiğnenmiştim. Bir daha ayağa kalkıp başımı kaldırabilecek miydim? “Hiçbir zaman!” diye düşünüyor, bütün varlığımla, “Ölsem!” diyordum.