Bu romanı okurken yalnızca bir ailenin hikâyesine tanıklık etmedim; Yafa’dan başlayan bir kopuşun, Lübnan’a uzanan sürgünün ve Amerika’ya savrulan bir hayatın içine düştüm. Sayfalar ilerledikçe coğrafyalar değişti ama acının dili değişmedi. Vatandan, topraktan ve hatıradan koparılmanın çilesi; nesilden nesile aktarılan bir yara gibi metnin her satırında hissedildi.
Kurgu, insanı içine çeken bir akışla ilerliyor; fakat anlatılanlar yalnızca geçmişe ait bir trajedi değil. Aksine, bugün hâlâ canlı canlı yaşanan bir soykırımın dünüyle yüzleştiriyor okuru. Filistinli her ailenin dünyanın dört bir yanına savrulmuş kaderi, bu hikâyede bir aile üzerinden görünür kılınıyor. Sürgün sadece mekânsal bir uzaklık değil; insanın kendisinden, dilinden, hatırasından uzaklaşması olarak da anlatılıyor.
Romanın en güçlü tarafı, bütün bu karanlığın içinde umudu diri tutması. Memlekete dönüş ihtimali, bir hayal olarak değil; kalpte taşınan bir söz, bir emanet gibi varlığını sürdürüyor. Okurken içimde hep aynı dua dolaştı: En kısa zamanda o güzel toprakların, asıl sahiplerine döndüğü günü görmek… Bu kitap, sadece bir edebiyat eseri değil; hafızaya tutulan bir kayıt, insanlığa bırakılmış bir tanıklık metni gibi okunmayı hak ediyor.