• Tarih dersi ise tam mânasile bir vakanüvislik veya masalcılık, geçmişe ait bir dedikodu, yani efsanecilik halindedir. Gördüğü iş, maziye küfredip hal için meddahlık ve dalkavukluk egzersizi yaptırmak ve bu gaye uğrunda hafızaları zorlayıp genç zekâları çürütmektir. Buradaki gerek bilim gerek ahlâk hezeyanını ortadan kaldırmak için, tarihin olaylarını geçmişe ait değil de hal içinde yaşayan şeyler gibi ele almak lâzımdır. Tarih öğretiminde temel ise olaylar arasında nedensellik (sebepler araştırma) bağıntısı kurmak olmalıdır. Şu halde tarihin olaylarını, hep birbirlerini açıklayan (izah eden) bugünün olayları halinde anlamaya çalışmalıyız. Tarihte temel olarak olayların zaman sırasına bağlanması, gayesiz bir masalcılıktan ileri götürmez. Edebiyat hocası estetik ve ruhbilim bildiği gibi, bugünün tarih hocası sosyoloji bilmelidir. O bir kere olayların zaman sırasının üstünde yer alan nedensellik sicimini kaybetti mi söz tatlı hikâyelere dökülür; talebe, olup biten şeylerin bütün sebeplerini bilmeden kendisine yalnız bir vakanın iskeleti anlatılan aldatılmış hâkimlere, daha doğrusu böyle bir muhakemenin dinleyicilerine döner. Tarihte sebep fikri başa geçmeli, zaman fikrinin ona tâbi olduğu bilinmelidir. Tarih hocası, tâ başlangıçlara ve en derinlere götüren nedensellik zincirini bir an bile koparıp kendiliğinden hükümler vermemeli; tarihin olayları, bugünün olayları halinde ve vaktile onları zorunlu olarak yaratmış olan nedensellik zinciri içinde âdeta bizim tarafımızdan tekrar yaşanıyorlarmış gibi ele alınmalı; tarih kitaplarını dolduran bir sürü lüzumsuz teferruat ve pek çok isimler silinip atılmalıdır. Bugün hiç düşündürmeyen, zekâyı işletmeyen tarih dersi böylelikle en geniş bir alanda düşündürücü olur; hafıza yükü olmaktan çıkar, muhakemeyi işletici olur. Filhakika iyi bir hâkim, tarih bilen değil, tarih kültürüne sahip olan insandır. Bu kültür verilmedikçe insanın mazi ve istikbalde bütün varlığını kucaklıyan felsefe derslerini, hele sosyoloji dersini lâyık olduğu gibi okutmanın hepimiz imkânsızlığı karşısında bulunmaktayız.
  • "Hakîkaten. Gerçekten. Doğrusu. Dilimize Arapçadan geçmiştir. Hakîkat kelimesinin, -de hâli mânâsınsaki fi ekiyle türetilmesi sonucunda oluşmuştur."
    Kolektif
    Can Yayınları
  • Ziya Gökalp bir hadiseye bir kere isim verdikten, onu tasnif ettikten sonra meselenin ebediyen halledildiğine inananlardandı. Edebiyat meselelerindeki belli başlı hatası evvela tarihimiz üzerindeki düşüncelerinden başlar. O, Auguste Comte'un teolojik, metafizik ve müspet ilim devirleri tasnifini ufak bir değişiklikle kabul etmişti. Ona göre teolojik devir sosyal bakımdan ümmet devri, metafizik devir ise millet devri idi. Bu tasnifin arkasından hemen umumi bir hüküm geliyordu. Biz ümmet devrinden çıkmış millet devrine girmiştik.
    İkinci mühim hatası da medeniyetle kültürün arasında yaptığı geniş ve çok şümullü ayırma idi. Ziya Gökalp'e göre kültür lügat mânasından yani bir medeniyetin camiasında yaşayan milletlerle o medeniyetin aldığı hususi çehre mânasından çok ileriye gidiyor, âdeta onunla karşılaşıyordu. İşte içtimaiyat gibi müsbet bir ilmi memleketimize getiren Ziya Bey'de bu noktada bir mistisizm başlıyordu. Filhakika o her şeyden evvel taşrada ve uzlette yetişmiş halk mistiği idi. Ziya Gökalp'i tanıyanların bu yalnızlığının ondaki tesirlerini hissetmemeleri kabil değildi. Konuşması daha ziyade bir monoloğa benzerdi ve ancak karşısındakilere alıştıktan, daha doğrusu iradesiyle onları zihninden sildikten sonra başlardı.
  • - “ (...) Kaç kişinin şuurunda bir kıvılcım tutuşturabildi? Bir kıvılcım, bir fecir veya bir yangın. Hangi büyük düşüncenin -daha doğrusu hangi düşüncenin- taşıyıcısı veya ibdâcısı olabildi? Temsil ettiği veya kurduğu içtimaî bir mekteb var mı?
    (...) Bir kütübhane adamıydı o, bir fikir donjuanıydı. Ne bir iddianın, ne bir inkârın temsilcisi.
    (…) Kütübhane raflarını çökerten eserlerinde, kendisine ait tek kanaat bulamazsınız; bulamazsınız, çünkü o her gün yeni bir kanaatin taşıyıcısıydı. Her okuduğu kitabta yeni bir hüviyet kazanan, seyyal bir şahsiyet.
    (…) O nesle mâbedin bekçisi olmak düşerdi, mâbedin, yani tarihin. Hangi değerin bekçisi oldu o nesil? Hangi haksızlığa dur diye haykırdı?
    (…) Maziye ihanet etti, istikbali kurmadı. Hilmi Ziya, olayların pek çabuk fosilleştirdiği o zümrenin en tipik temsilcisidir. Yetmiş yıllık hayatında tek kavga yoktur. (…)
    Hilmi Ziya, ülkemizin yangınlar içinde kıvrandığı bir devirde yaşadı. Daha doğrusu sükûtuyla kurulu düzeni müdafaa etti. Hayattan kitablara kaçarak mesuliyetten kurtulacağını sandı. Filhakika, onda eksik olan şey kahramanlıktı, kahramanlık ve mesuliyet duygusu...”
  • Hakîkaten. Gerçekten. Doğrusu. Dilimize
    Arapçadan geçmiştir. Hakîkat kelimesinin, -de hâli mânâsındaki fi ekiyle türetilmesi sonucunda oluşmuştur.