• Bir Tren Yolculuğu: Önemli Olan Yolda Olmak

    Chiang Mai; Tayland’ın kuzeyinde yer alan bu kente doğru, Bangkok’tan yaptığım tren yolculuğu benim için sanki düşten başka bir şey değildi. Yolda olmak ve yolculuk artık gittikçe tuhaflaşan bir hal almıştı benim için. 638 gündür dünyanın öte ucunda süren yolculuğumun, ortalarından bu yana, gittikçe güçlendüğünü hissettiğim bir ruh hali sarmalamıştı beni. Amacın varmak değil de “yolda olmak” olduğu, amaçsızca çıkılan bir yolculuğun kendisini anlamlı hale getiren bir ruh hali içerisindeydim.
    Her yolda olmak hali, kendi iç benliğime doğru derinlemesine duygusal bir yolculuk; bu süreçte katedilen yol ise iki yer arasında bir mesafe olmaktan çıkıp, kendimle en iyi baş başa olduğum bir yaşam alanı haline gelmişti artık. Kendi düşüncelerimi, önyargılarımı ve duygularımı bildikçe, geleceğimi de biliyordum artık. Kendi eksikliğimi ve güçsüzlüğümü fark ediyordum, varoluş beni bir mengenede soluğum kesilinceye kadar sıkmıyordu yoldayken. Beni programlayan düzenle mücadele ediyor, değişiyordum. Bakış açılarım tepetaklak oluyor, yolculukta kaderimi değiştiriyordum. Yolda olmak en iyi okuldu benim için.

    Yolculuk tıpkı aşk gibidir, hayalleri gerçeğe dönüştürme teşebbüsüdür. Alain de Botton
    Önyargıları bir kenara bırakıp hayatı olduğu gibi yaşamayı, tanışılan yeni insanlar, yeni deneyimler ile yaşamanın farkındalığına varmayı en güzel yolda öğreniyordum. Ötekinin ne kadar faklı olduğunu keşfetmek; farklılık beklerken de aslında ne kadar da benzer olduğumuzu görmek ve öğrenmekti yolda olmak. Aynı gözlerle yüzlerce farklı ülkeyi dolaşmak değildi yaptığım; yaşamı, insanları, kültürleri ve doğayı yüzlerce değişik gözle görmekti artık bu. İşte bu yüzdendir ki gittiğim her ülkede uzun süre kalıyorum, bir kaplumbağa misali ağır ağır seyahat ediyorum. İnsanların arasına karışmayı, sokakta olmayı, farklılıkları keşfetmeyi seviyorum. Bu nedenle yolculuğuma dünya turu ve bana gezgin denmesi üzerime oturmayan bir gömlek gibi sanki. Nerede uyanacağımı bilmeden yolda olduğum yolculuklarımda, ben ben bir gezgin değildim. Bu hayatı yolda yaşıyor olmanın kendisiydi.

    Önemli olan varmak değil yolda olmaktır. Oruç Aruoba
    Yolda olmak ve böylesine bir içe dönüş yolculuğu insanı yalnızlaşabilir belki, ancak yollar benim dostum, arkadaşım, yoldaşım. Her yolculuk özgür bir bakış açısına sevk eden bir kitap gibi olunca bu yalnızlık hali daha çok tek başınalık haline dönüşüyor. Yalnızlık duygusundan uzak bu tek başınalık ruh halinde süren yolculuk, kitap yapraklarının arasında olmak gibi bir şey. Geride bıraktığım yol kütüphanem, gidilecek bilinmez yeni yollar da yeni kitaplarımdı. Saptığım her yeni yol yeni bir hayatı, yeni bir yaşamı keşfetmek gibiydi; yeni bir dost edinmek veya yeni bir aşka umarsızca dalmak gibi. Bu ruh haliyle kendimi nasıl yalnız hissedebilirim ki! O yüzden yolda olmak yalnızlık değil benim için, sadece bir tek başınalık hali.

    Yolculuk bizi kendimize geri getirir. Albert Camus
    İnsanın kendisini en özgür hissettiği an nedir? Bende bunun cevabı yol ve ya yolda olmak. Özgürlüğün en yalın halini iliklerime kadar yolda hissediyorum. Bu tren penceresinin kenarında oturmuş, bir film şeridi gibi gözümün önünden akan olağanüstü doğaya şahitlik etmek; özlem ve hasretlerini birlikte taşıyan yolcuların arasına karışıp onların yaşamlarına şahit olmak…tek başına dalıp gitmek, kendimle başbaşa kalmak, kendime ve yalnızlığıma yürümek… özgür olmanın kendisi. Bu yüzdendir ki trenle yolculuk, sanki bir başka yaşamı keşfetmek benim için, bir başka evreni…

    Jack Kerouac‘ın bakış açısında olduğu gibi yolda olmak yaşamı sembolize ediyor bende de. Gerçekte yaşamı ”yaşamayı” engelleyen konformist bir hayat endişesiyle, iyi bir iş, araba, ev edinmek ve çocuk sahibi olmak istekleriyle motive olmaya çalışan insan, yolculuğu sıradanlaştırıp iki mesafe arasındaki zaman kaybına dönüştürdü. Standartlaşmış bir insan yaratmaya yönelik modern yaşam anlayışı içerisinde eriyen ve kendi varlığını unutan insan, yolculuk ve yolda olmak anlayışı karşısındaki benim gibi kelimeleri sayıklayanları garipseyebilir.

    ama gerçek yolcular gitmek için giderler;
    yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik,
    ve niçin olduğunu bilmeden gitsek derler
    yazgıları önünde boyunları hep eğik
    Charles Baudelaire

    Klimanın olmadığı, kir, toz ve is içerisinde 40 derecede sıcaklıkta, camı olmayan pencereden suratıma çarpan böceklerle geçen 17 saatlik ikinci sınıf bir tren yolculuğu bana bunları düşündürtüyordu. Dudaklarımın kenarında ince bir tebessüm ve sonsuz huzura dalmış bir ruh haliyle akıp gidiyordum zamanın içerisinde. Bu şekilde bir yolculuk, normal (!) bir insana acınacak gibi geliyor olmalı. Ancak benim gibi hayatını yollarda geçiren biri işte böylesine yolculuklarda, mutluluktan kendinden geçmiş bir ruh haliyle hayatının en unutulmaz anlarından birini o an yaşıyabiliyor.

    Kendi hayatları hakkındaki kararları hep başkalarına bıraktığının farkında olmayan, kendisini kuşatan kalabalıkların arasında kökten bir yalnızlık içerisindeki (a)normal yaşantısını sürdürmeye çalışan insan, sanki bir yaşam oyunu içerisinde. Sahici olmayan bu yaşamda, kendisine yabancılaşması ve yalnızlaşması bundan değil mi zaten? Bazıları bu acınacak rutinlerine o kadar umutsuzca bağlanmışlar ki, onu sürdürmek için savaşmayı bile göze alıyorlar. Bu rutin yaşantıyı kökünden değiştirecek her eylem onu incitebiliyor. İşte bu yüzdendendir ki bu acınası rutin yaşantılarına aykırı, farklı bir yaşama sahip insanlara saldırgan davranabiliyorlar.

    Seçimlerinin sorumluluğunu alma cesaretinde olanlar, hayatlarını değiştirecek kararları alıp sonuçlarını mutlak bir inançla gögüsleyenler özgürleşebiliyor. İşte yolda olmak bu özgürleşmenin sağlandığı en iyi okul.
    Kendime olan sorumluluğumu en iyi şekilde yerine getirdiğimi düşündüğüm, özgürce ve akışta kalarak yaşadığım böylesi yolda olmak anlarım, soluk aldığım, mutlak özgürlük hissini tüm hücrelerimde en iyi hissettiğim zamanlarım. Bir zaman tünelindeymiş gibi süren bu yolculuğumda, geçmiş anlamını yitirmiş, hissettiğim tüm aidiyet hisleri kırılmalara uğramış, geçmişime yabancılaşmıştım.

    “Yolculuklar düşüncelere gebedir…. geniş düşünceler geniş manzaralara yeni düşünceler yeni mekanlara ihtiyaç duyar… Düşünceyi asıl kışkırtan şey, aklın diğer kısımlarını müzik dinlemek veya bir sıra ağacı izlemek gibi eylemlerle görevlendirmektir. Müzik ve manzara, aklın sürekli iş gören, telaşlanan ve her şeyde kusur bulan kısmını bir süreliğine dinlenmeye bırakır…”

    Alain de Botton

    Bu ruh hali içerisinde tren penceresinde akıp giden olağanüstü manzarayı izlerken, gözlerimi yanımdaki koltukta oturan yaşlı adamın sesiyle ona çevirdim. Yüzünde samimi gülümsemesiyle bana bakan 70 yaşlarında,, yırtık elbiseli yaşlı adamla konuşuyordum, ne anlattığını anlamasam ne dediğimi anlamasa da. Dilini bilmediğim-dilimi bilmeyen, dişleri dökülmüş yaşlı adamla uzak bir coğrafyadaki bu düşsel hal, yolculuğumun en gerçek haliydi.
    Zaman zaman düş ile gerçekliğin birbirine karıştığı bu duygu atmosferinde, melankoli bir ruh haliyle, yepyeni bir yolculuğun eşiğindeyim. Yolda olmak duygusuna olan bu yadsınamaz yakınlığımın yarattığı sanrı tüm bedenimi sararken; yağmur sonrası güneşin altında inanılmaz büyüklükte bir zümrüt gibi parıldayan orman manzarasına sahip trenimin penceresi gerçekliğimdi.
    Yoksa düş müydü ?

    Jack Kerouac
  • Bazı kitaplar vardır film gibidir bir oturusta okuyup bitirmek istersiniz bazı kitaplar vardır dizi gibidir ara vererek okursunuz. Kitaptaki tatlı sert cekişmeler çok güzeldi eğlendiriciydi. Ana karakterin kendi içinde sohbeti kendi kendini eleştirmesi kızması gayet hoştu. Betimlemeler iyiydi. Beni rahatsız eden çok fazla devrik cümle vardı ve hangi kitap olursa olsun bundan hoşlanmıyorum beni biraz yoruyor.
  • “Romana gelince, yazmamam için iki temel sebep var. Birincisi, pek beceremiyorum. Bir roman yazarken birilerine belli fikirler söyletebiliyorum ama pencereden kapıya doğru gitmelerini sağlayamıyorum. Maddi ayrıntılar konusunda roman yazarlarının sahip olması gereken sabra sahip değilim.” diyor bir söyleşisinde (Birikim, 02.04.2007) Terry Eagleton ne yazık ki… Oysa Azizler ve Âlimler’de birilerine belli fikirler söyletmesi kadar ustalıkla pencereden kapıya doğru gitmelerini de sağlıyor bence, keşke bu eşsiz romanına başkaları da eşlik etseymiş…

    “Bu roman bütünüyle fantezi ürünü değildir. Ünlü Rus eleştirmen Mihail Bahtin'in ağabeyi Nikolay Bahtin, gerçekten de İngiliz dil felsefesi geleneğinin en önde gelen filozofu Ludwig Wittgenstein’in yakın bir arkadaşıydı. Wittgenstein gerçekten de, bu metinde varsayılandan daha genç bir zamanda olmakta birlikte, bir süre İrlanda'nın batı kıyısındaki bir kır evinde yaşamıştı. Diğer bölümlerin çoğu uydurmadır. (T.E.)”

    Bu açıklamayla başlıyor, sonra da alıp götürüyor o yıllara, oralara… St. Petersburg, Viyana, hiçliğin başkenti Dublin; barlar, manastırlar, sokaklar, elbette insanlar, o dönemlerin… Sadece ana karakterlerde değil, yazar da dâhil, hepsi de ana karakterimsi olan bütün “yan” tiplerde; hâsılı, romanda, hiç eksilmeyen mizâhî üslûp, öte taraftan içinizi acıtan ince sızıya refâkat ediyor…

    "King's Parade'de genç bir adamın bu işareti yaptığını gördüm. Caddede koşarak karşıya geçerken bir bisiklete çarptı. Ansızın geriye dönen bisikletliye bu işareti yaptı, öbürü de içgüdüsel sözleşme diyebileceğim bir şekilde ona aynı işaretle karşılık verdi. O zaman kendi kendime düşündüm: İşte, dil bu." Dalgın dalgın sandalyesine gitti; parmağını, nerede olduğunu unutmuş gibi hâlâ yukarı tutuyordu. Ani bir şaşkınlıkla sol kolunun ucuna bakarken ekledi: “Bu yüzden orada ve o anda kendimi öldürmeye karar verdim."

    Russell, birkaç akşam önce Ottoline Morrell'in evinde tanıştığı genç kadının olağanüstü dik göğüslerini düşünüyordu. Belki de uzaktan akrabasıydı; Ottoline'in evinde tanıştığı insanların çoğu, bir şekilde birbirleriyle akraba çıkmaktaydı. Gece yarısı evin önündeki çimenlikte müziksiz dans etmişler, ama sonra yeşil türbanıyla Ottoline, edebiyat dehâsı diye yutturmaya çalıştığı, ama kendisini kömür işçisi diye tanıtan uzun bacaklı, veremliye benzeyen Midlands'lı bir öğretmenle çıkagelmişti. Daha sonra da kız uzun bacaklı dehâyla birlikte kuzu kuzu çalılığa doğru gitmişti. Adam belki de tam şu anda kızı becermekle meşguldü.

    Yine V işareti yapan Wittgenstein, "Bu, bütün dillerin içsel biçimini ortaya koyuyor," dedi. "Bu hareket neyi yansıtıyor, Russell? Hiçbir şeyi. Bunun arkasında başka şey yok, yalnızca neyse o. Bunun anlamını, son kertede, onu yaparak kavrıyorum." Ve yine yaptı. Sonra, sesini sır veriyormuşçasına alçaltarak, meslektaşına doğru eğildi. "Bundaki dayanılmaz gizi görüyor musun? Her şey tam da olduğu gibidir: Her şey olduğu gibidir, başka biçimde değildir."

    Russell kendini zorlayarak, düşüncelerini dik göğüslü genç kadından uzaklaştırdı. "Senin derdin, Wittgenstein," diye mırıldandı bezgin bezgin, "felsefenin günlük hayatla ilgisi olduğu yanılsamasından kendini kurtarmayı bir türlü becerememen." (s. 19, 20)
    ...
    Wittgenstein, sonraları Cambridge'de, "Benim yapıtlarım, biri yazılı olmayan iki bölümden oluşur. Önemli olan da yazılı olmayan bölümdür," demişti. (s. 43)
    ...
    Nerden bakarsanız bakın, derme çatma bir devrimdi bu. İrlandalı gönüllüler, uğruna dövüştükleri yurttaşlarının sövgüleri ve ıslıkları eşliğinde hapishaneye götürülürlerken, şehirde bin üç yüzü aşkın ölü ya da ağır yaralı vardı. (s. 109)

    Başka bir Terry Eagleton söyleşisinden:

    - Tek romanınız “Azizler ve Âlimler” 1970 yılında yayımlandıktan sonra Türkçede ilgi görmüş ve baskısı tükenmişti. Romanın birkaç yıl önce yapılan yeni basımı da Türkiye’de okurdan da ilgi gördü. Biraz bu roman üzerine konuşalım… Sizi bu romanı yazmaya iten, mizahî bir oyun güdüsü müydü yoksa ‘bir yerden’ romana başlamak isteği mi?

    - Öncelikle, “Azizler ve Âlimler” daha çok İrlanda için kullanılan bir terim. İrlanda’nın azizlerin ve âlimlerin ülkesi olduğu söylenir. Benim bu romanı yazma sebeplerimden biri de İrlanda ile tekrar buluşmaktı. Benim asıl kültürüm İrlanda kültürü; ama İngiliz eğitim sisteminde yetiştim. İrlanda ile tekrar buluşmak istediğim için bu kitabı yazdım. Bir bakıma İngiliz kültürünü, İngiliz eğitim sistemi ile İrlanda’yı bir araya getiriyor bu kitap. Ama ondan sonra roman yazmaya devam etmedim. Çünkü bir akademisyen olarak roman yazmaya devam etseydim hep evin içine hapsolup kalacaktım. Bu yüzden, yalnız bir yazar olmak yerine tiyatro oyunları yazmayı seçtim. Daha çok dışarıya çıkabilme imkânı buldum. Tiyatro oyunu yazmanın güzelliği, farklı şeylerle iç içe olmak.

    - Mizah, romanınız boyunca kendini içten içe hissettiriyor. Mizahı, düşünceyi besleyen bir etken olarak mı görüyorsunuz? Mizah, kimilerince ‘hafiflik’ de sayılabiliyor…

    - İngiltere’de büyük bir mizah, ironi geleneği var. Bu yaptığımız her şeyde ortaya çıkabiliyor. Özellikle de politik konularda… Aynı zamanda İrlandalılarda bir hazırcevaplılık, bir mizahî yön vardır. Biraz karanlıktır o, baskılar yüzünden. Ama anlık olarak gerçekten korkunç olan dünyanın içinden çıkmayı sağlayan bir mizahî yön vardır. Bunu kendimde de keşfettim. Mizahı eserlerime katarken bilinçli bir şekilde yapmıyordum. Kesinlikle öyle bir çabam yoktu. Ama yazarken kendimi öyle buluyorum, bir bakmışım öyle yazıyorum. Karar vererek yapmaya çalışsam zaten komik olmaz.

    ...

    - Roman kahramanlarınız Wittgenstein ve Bakhtin’di. Özellikle ‘Wittgenstein’ ismi Türk okur-yazarlarından epey saygı görüyor. Sizi Wittgenstein ile Bakhtin’i roman kahramanı yapmaya iten neydi?

    - Kitabı yazmadan önce kurmaca bir şey keşfetmiş gibi, Wittgenstein ile Bakhtin’in arkadaş olduklarını, birbirlerini tanıdıklarını hayal ettim. Kitabı yazdığım sırada birçok insan bunu bilmiyordu. Bunun benim kurgum olduğunu zannettiler. Ama gerçekte Wittgenstein ile Bakhtin birbirlerini tanıyorlar. Wittgenstein hayatımda beni çok kovalayan bir isim oldu. Cambridge’te Trinity Koleji’nde çalışırken benim hocam Wittgenstein’ın bir arkadaşıydı. Wittgenstein sürekli olarak Cambridge’ten kaçmaya çalışırmış. Ama Cambridge onu sürekli yakalayıp üniversiteye çekiyormuş. Aynı zamanda hocam ile Derek Jarman, birlikte Wittgenstein hakkında bir film yapmışlar. Senaryosunu hocam kendisi yazmış. Çok sorunlu bir süreç olmuş. Çünkü yönetmen Derek Jarman görselliği çok iyi bilse de dil hakkında hiçbir şey bilmiyormuş. Senaryo yeniden yazılmış. Çok zorlu ama keyifli bir süreç olmuş bu, hocam için. Wittgenstein, Cambridge’ten birçok kez kaçtı, ayrıldı, geri döndü. Bir keresinde de Batı İrlanda’ya gitmiş –ki benim yazdığım hikâye de orada geçiyor– oradaki ufak bir kulübede kalmış. O kulübeye ufak bir tabela yerleştirdim. Wittgenstein’ın orada kaldığını belirten bir seremoni yapıldı. İrlanda devlet başkanının da bulunduğu seremonide bir konuşma yaptım. İrlandalı filozoflar ve balıkçılar o kulübenin içinde bir aradaydılar. Aynı konuşmada Wittgenstein’ın bu kulübede yaşarken “hizmetçi”liğini yapan biri de vardı. Bu kişi, Wittgenstein’ın biyografisinde de yer alıyordu. Wittgenstein kendi elyazmalarını hizmetçisine verip “Al bunları yak!” diyormuş, hizmetçisi de yakıyormuş. Paha biçilemez şeyleri hiç bilmeden yakıyormuş. Ben hizmetçi ile ilk tanıştığımda kendisine bu biyografiyi gösterdim. Bak burada sen de varsın, dedim. Hizmetçi baktı ve hiç umursamadı bile.
    (kronos.news, 05.02.2017)

    “… Ama bunu anlamazlar, çünkü bu ülkede meydana gelen hiçbir şeyi ciddiye almıyorlar aslında. Bana postanede, İngiliz başbakanının ayaklanmamızın haberini aldığı zaman, 'Yaa, bak sen şunlara,' deyip yatmaya gittiğini anlattılar. İngilizler, İrlanda'nın gerçek olduğuna inanmıyorlar; burada sadece fantezilerini uyguluyorlar."(James Connoly, s. 152)

    İhtimal ezelden İrlanda kültürüne yakınlık duymam da eseri çok beğenmemde etken. Kitabın, okumadan önce ya da sonra, İrlanda-İngiltere tarihini baştan sona öğrenme ya da hatırlama arzusu uyandırması da başka bir güzellik; bir romanın peşine takılıp tarih ve felsefe deryâsına iskele almak, dilinde Câhit S. Tarancı’nın dizeleri, kulağına küpe:

    "Gitmekle bitmiyor umman / Sular azgın, tekne delik"
  • Kitapi okurken aklıma Bay C geldi hayatta hep aynı şeyleri yapmak istemeyen farklı olmayı arayan yani makinelesmemek var. Albert Camus varoluşçuluk akımı altında insanın hayatta her Zaman aynı şeyleri yaptığını makinelestigini anlatmış bay marsualt'ın dediği gibi 30 yaşında olmekle 70 yaşında ölmek arasında bi fark yok çünkü insan makine gibidir her gün film başa sarılır ve oynatılır.Marsualt aslında hayatta olmak istediğim insan hiç bir şeyi takmayan gayet sakin birisi kimsenin ne dediğini umursamayan elalem ne der düşüncesinden uzak ani yaşayan biri. Kitap İlk başta sıkıcı gelsede asıl mesaj mahkeme kısmında verilmektedir.Toplumun kalıplarına uymayan birinin toplum tarafından nasıl dışlandigi çok güzel anlatılmış.
  • Stephen King'in öyküleme konusundaki başarısından artık bahsetmiyorum bile. Adamın kısacık öyküsü bile üzerinde uzun uzun düşünülmüş ve arka planı o kadar iyi oluşturulmuş halde önünüze sunuluyor ki, hikayede ufacık bir boşluk bile bulamıyorsunuz. Ayrıca, King'in roman ve kısa öykü kalemi birbirinden farklı. Kısa film ve uzun filmin birbirinden ayrımı gibidir çünkü öykü ve romanın ayrımı. İkisi de ayrı ayrı uzmanlık gerektirir. Kısa filmin, uzun filmin acemice hali olmadığı gibi; öykü de romanın acemice hali değildir kesinlikle.

    King'in Rüyalar ve Karabasanlar adlı üçe bölünmüş kitabının ikinci ayağını da bu şekilde bitirmiş bulunmaktayım. İlk kitap beni nasıl yakaladıysa ikinci de aynı şekilde yaptı. İnsanın kanını donduran ve tüylerini diken diken eden öyküler aynı şekilde devam ediyor. Hatta ilk seriden bir tık daha önde buldum ben ikinci kitabı. Bazı öyküler daha detaylı, üzerinde çok düşünülerek hazırlanmış ve belli ki bir araştırmanın sonucu. King'in öykülerinde bahsettiği mekanları olduğu gibi betimleyerek, anlattığı öykünün daha da tüyler ürpertici olmasını sağladığı doğrudur.

    İlk kitapta da aynı şekilde işleyen detaylı karakter yaratma süreci bu kitapta da var. King, yarattığı karakteri anlamanız için size gerekli süreyi ve bilgiyi çok güzel bir şekilde veriyor. Aynı zamanda farklı teknikler de deniyor. Kitabın son öyküsü "Pardon, Doğru Numara" senaryo tekniği ile yazılmış. Hem öykü daha akıcı bir şekilde işliyor, hem de kendi ilgi alanımda olduğundan benim favori öykülerimden biri oluyor. Ayrıca belirtmek isterim ki, bir diğer favorim olan "Bilirsiniz, Muhteşem Bir Müzik Grupları Var" da fazlasıyla tüylerimi ürpertti.
  • Into The Wild:“Her Şeyi Gerçek Adıyla Söylemek İçin”

    Yönetmenliğini Sean Penn’in yaptığı, 2007 yapımı Into The Wild (Özgürlük Yolu/Yabana Doğru) filmi, dünya sinemasının önemli eserlerinden birisi olmayı sürdürüyor. İnsan, doğa, hayvan ilişkisi, mülkiyet, insanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesi, doğa içinde insan varlığının anlamı gibi pek çok açıdan değinilebilecek film bir bakıma bahsettiğimiz bu durumlara eleştirel bir yaklaşım sunarken, içinde bulunduğumuz yaşamların, bize dayatılan anlamların ne kadar varlığımıza uygun olduğu konusunda düşünmeye sevk ediyor.


    Mülkiyet, tüketim, “şeyleştirilen” doğa varlığı ve farklı bir insan Christopher McCandless

    Filmin kahramanı başarılı bir öğrenci olan, Christopher McCandless kitaplarla kurduğu dünyanın ve aile içi problemlerinin de etkisiyle Alaska’ya doğru bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Filmde Christopher’in yol boyunca yaşadıkları anlatılırken, yaşamının onu sürüklediği bu yolculuğun nedenlerine de değinilir. Cristopher yaşadığı toplumsal durumun dışında bir bireydir. Onun dünya anlamı yaşadığı çevreye uyumlu değildir. Mezuniyetinde ona yeni bir araç almak isteyen ailesine “neden yeni bir araba isteyeyim ki, arabam var ve bana yetiyor” şeklindeki çıkışı onun bu durumunun göstergesi gibidir aslında. Baudrillard’a göre, tüketim toplumunda güçlü bir homojenlik sağlanmakta ve bu çerçeve içerisinde toplumun yeniden üretimi gerçekleşmektedir. Tüketici haline dönüşen kişi, bolluk işaretlerine sahip olmanın ve onu teşhir etmenin, kendisine hem mutluluk hem de prestij sağlayacağına inanmaktadır (akt. Şaylan, 1999: 299). Bu anlamda Cristopher içinde bulunduğu ortamdan farklılaşır, insanın ihtiyacının ötesinde tüketmeye koşullandığı günümüz toplumu için bu radikal bir tavır gibi algılanır ki onun ailesine karşı kurduğu şu cümle durumun özetidir: “Farklı olduğum için endişeleniyor musunuz?”

    Farklı olmak günümüz yaşamında “öteki” olarak kurulmak anlamına gelir. Yaşadığımız dünyanın kriterleri, bize biçilen yaşamı belirlemiştir. Onun dışında bir yaşam kurma çabanız Cristopher’ın yaşadığı gibi sıkıntılı, ait olamamış, yadsınan bir yaşamsal pratiğe karşılık gelir. Bu aslında akılcılık felsefesinin de getirdiği bir durumdur. Akılcılık her şeyi aklî olan ve olmayan olarak ayırırken kendi sınırları dışında kalanı farklı öznelikler olarak üretir. Böylece “normal” olan; “anormal”, “tuhaf”, “farklı” olarak yeniden üretilir. Ve bunun sonucu olarak yaşam içerisinde herkes gibi davranmayan, tek tip olarak var olamayan dışlanır.

    Into The Wild filminde değinilmesi gereken noktalardan birisi de mülkiyet ve mülksüzleşme konusudur. Mülkiyet nedir? Sorusuna en keskin cevabı ünlü düşünür Prodhon: “mükiyet hırsızlıktır” diyerek vermiştir. Mülkiyet hırsızlıktır çünkü topraklar doğal zenginlik miraslarıdır, insan ürünü değildir ve doğanın insanlara karşılıksız bağışıdır. Fakat topraklar hava, su gibi ele avuca sığmaz olmadığından, bazı insanlar doğanın herkese verdiğini sahiplenip onu bir zenginlik hâline getirmişlerdir (Proudhon, 1840: 91).

    Proudhon’un yıllar öncesinden yaptığı bu tespit insanın doğa ile değişen ilişkisiyle de ilgilidir. Neolitik dönem ile başlayan toprağın ve hayvanın evcilleşmesi süreci insanın doğa üzerinde bir hȃkimiyet kurmasına sebep olduğu gibi, doğayı öteki bir konuma taşımıştır. İnsan için doğa giderek daha fazla tüketeceği bir nesne haline gelmiş ve bu durum insanın doğayı artık sadece “şey” olarak görmesine sebep olmuştur. Arendt’in “şeyleştirme” (1994: 152) adını verdiği bu durum şeylerle çevrelenmiş bir yaşam pratiğini de beraberinde getirmiştir. İnsan yapımı dünya, insanı bir dünyasallık düzeyine esir hâle getirmiştir. Böyle bir dünya içerisinde Cristopher mülkiyetinde olan “şeylerden” kurtularak aslında bir bakıma gerçek özgürlüğe doğru yolculuğa çıkmıştır. Yol boyunca önce arabasını, daha sonra üzerindeki parayı ve en son plakayı da bırakan Cristopher gittikçe doğaya daha da yaklaşarak, kendi deyimiyle “artık kaçtığı medeniyet tarafından zehirlenmeyecek ve içindeki günahları öldürüp, ruhani bir yolculuğa çıkacaktır.”



    Metalaşan doğa, verili yaşamsal durumumuz ve gözetim

    İnsan doğayı artık bir tüketim nesnesi hâline getirmiştir; havası, suyu, toprağı kapitalist dünya için sadece maddî anlamda değer taşır. Denizinde yüzmek için, dağında tırmanmak için, nehrinin kenarında oturmak için hep ödemeler yapmak zorundasınızdır. Birileri doğanın herkese eşit sunduğu varlığını mülk edinmiş ve sizi onun için bedel ödemeye mahkȗm etmiştir. Filmde Cristopher’dan nehirden geçebilmesi için istenen kimlik, para ve izin bu durumun göstergesi olarak karşımıza çıkar. Doğada bulunan herhangi varlık için birilerinden izin almak zorundasınızdır. Ayrıca Weatherford’un değindiği gibi günümüz insanı çevrelerindeki bölgelerin kaynaklarına ihtiyaç duymadıkları zaman bile, eğlence ve dinlenme adına çevrelerindeki dünyayı yok etmek için yeni yollar bulurlar (2008: 232). Plajların çevresini oteller sarar, doğanın herhangi bir yeri tellerle çevrilerek parklar, bahçeler kurulur ve bütün bunlar yapılırken doğanın varlığına kast edilir ve doğanın varlığı metasal bir karşılıkla yeniden üretilir.

    Var olan dünya durumu bireyleri verili bir yaşama mahkȗm etmiştir. Verili bir yaşam bizim için her şeyin sınırının başkaları tarafından belirlenmiş olması demektir. Mutlu olmak için size belli şeyler sunulmuştur. Para, kariyer, tüketim, bütün bunlar sizin özgürlüğünüzün denetimli hâle gelmesine sebep olur. İnsan, yaşamını verili olan bu hırslar üzerine anlamlandırmaya çalıştıkça daha da mutsuz olur. Devlet aygıtı size verdiği kimlikle sizin yaşamınızın tapusuna da sahip olur siz artık kendi kimliğinizle değil devletin mülkündeki bir bireysel durumla karşı karşıyasınızdır. Diliniz, dininiz, kimliğiniz, uyruğunuz her şeyiniz daha doğduğunuz an birileri tarafından belirlenmiştir. Kredi kartları, pasaportlar, ehliyetler sizin her yerde gözetlenmenize, gittiğiniz her yerde devletin herhangi bir bürokrasi kurumuna kaydınıza yarar. İnsan artık her anlamda bir gözetim nesnesidir. Bu nedenle günümüz dünyasında özgürlükler hiçbir zaman tam anlamıyla bir özgürlüğün ifadesi değildir. İşte bu nedenle filmde Cristopher yolculuğa çıkmadan önce, bütün bu gözetlemenin dışında var olabilmek için kredi kartını, pasaportunu ve kimliğini yok eder o artık Cristopher değil, Alexander Supertramp’dır. Onun için artık verili bir kimlik yoktur, o “adlandırılmış” değil, kendi istediği bir isimle, gözetimin dışında doğaya doğru yol almaktadır. Ve bu yol ona ailesinin sürdürdüğü birbirine bağlanmış “kȃğıt erkek” ve “kȃğıt kadınlar” gibi olmamak için, dayatılmamış bir mutluluğun peşinde, sonsuz bir özgürlük için bir kapı olacaktır.

    Ve yüzleşme

    Illich’in deyişiyle: İnsan artık el emeğinden, zahmetten ve toprakla temas etmekten uzaklaşmış, doğanın sadece güzellikleriyle ve estetik hazzıyla değil, zorlukları ve tehlikeleriyle olan doğrudan bağını yitirmiştir (1978: 12). Bu değerlendirmeye uygun olarak filmin kahramanı Cristopher doğanın zorluk ve tehlikeleriyle yüzleşmeye, kendi deyimiyle kendisini “insanlığın en eski duyguları arasında bulunmaya” adamıştır. Ancak doğa her ne kadar insan tarafından denetim altına alınmış gibi görünse de, doğal yaşam içerisinde kendi kurallarını uygulamaya devam eder. Critopher’ın avladığı geyiğin bozulması ve zehirlenmesine sebep olacak yanlış bitkiyi yemesi bütün bunların göstergesidir. Bu durum doğa ve insan arasındaki güç savaşında, insanın hȃlȃ onun karşısında güçsüz olduğuna işaret eder. İnsan doğanın dağlarını delip yollar açmış, bombalar üretmiş, fabrikalar kurmuş, doğayı olabildiğince yağmalamış, tüketmiş ve talan etmiş, her şeyini kendince “adlandırmış” olabilir ancak insan hȃlȃ gerçek doğa şartlarında güçsüz bir varlık durumuyla karşı karşıyadır. Çünkü doğa çeşitliliği birbirine çok benzeyen insan tarafından adlandırılmamış pek çok zenginliği içinde barındırır. Ve yanlışlıkla tükettiğiniz bir bitki Cristopher’ın zehirlenip ölmesine neden olduğu gibi insan varlığının güçsüzlüğünün göstergesi de olabilir. Yani insanın adlandırıp kurduğunu düşündüğü doğa dışı yaşam, ona kendisini ne kadar güçlü hissettirse de, insan ve doğa arasındaki güç savaşı hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Kısaca, ne kadar farkında olmasak da gücümüz sadece kendi kurduğumuz ya da birilerinin bize sunduğu bu yaşam şartlarında geçerli, doğa şartlarında değil.

    Into The Wild filmi pek çok konuda çok soru sorduran, çok derin felsefî alt yapı barındıran bir film, filmin gerçek bir öyküden yola çıkılarak çekilmesi filmi ayrıca anlamlı kılıyor. Her izlendiğinde yaşamsal varlığımıza dair yeni sorgulamalar bulabileceğimiz bu film, bize verili olan yaşamın dışında başka bir yaşam yolunun mümkün olabileceğini ve en önemlisi her şeyi “gerçek adıyla söylemeyi” öneriyor. Bunun anlamı birilerinin bizim için kurguladığı, anlamlandırdığı, adlandırdığı dünyanın dışında bir dünyanın, hakikatinin de farkında olmak demek belki de, kurulmuş özneler olarak değil, gerçek varlığımızla var olabilmek.


    Kaynaklar

    Arendt, H. (1994), İnsanlık Durumu, (Çev. Bahadır Sina Şenel), İstanbul: İletişim.

    Illich, I. (1978), İşsizlik Hakkı, (Çev. Deniz Keskin), İstanbul: Yeni İnsan Yayınevi.

    Proudhon, P.J. (1840), Mülkiyet Nedir?, (Çev. Devrim Çetinkasap), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.

    Şaylan, G. (1999), Postmodernizm, Ankara: İmge Kitap Evi.

    Weatherford, J. (1994), Vahşiler, Barbarlar ve Uygarlık, İstanbul: Versus.
  • Küçük Besleme'nin Hayriye hanımının, Üvey Baba'nın Halil'inin ve Aile Şerefi'ndeki Oktay'ın alınıp bir potada eritildiğini, ortaya çıkan tövbe estağfirullah, evlerden ırak karakterdeki insanın beş on köy oluşturulacak kadar çoğaltıldığını ve her şeyden bihaber sezercik kardeşimizin de bu ruh hastalarının insafına bırakıldığı bir dünya düşünün. Düşünemediniz dimi? Bu kitabı okuyana kadar ben de düşünemezdim sizin gibi...

    Kitabı okumak sağlam sinirler gerektiriyor hatta şimdiye kadar okumakta en çok zorlandığım kitap olduğunu söyleyebilirim. Uzun zamandır kitaplığımda durmasına rağmen içeriğini bildiğim için okumayı ertelemiştim. Karar vermiştim; bu kitabı okuyacaksam hayatımın her bakımdan orta halli bir döneminde okumalıydım. Mutlu olduğum bir zamanda okursam bütün moralimi altüst edecekti, aksi bir durumda okursam olan yaşama sevincimi de elimden alacaktı. Ve tam da tahmin ettiğim gibi hikaye elinde bir fırça ile adeta etrafımı karalara boyadı. Kitabın atmosferi öyle karanlık ki, bu karanlığını eline alıp bütün renklerimi bir anda çaldı benden. Distopya tarzı kitapları sevmeme rağmen, bu kitabın distopya olmayan ve gayet hayatın içinden olan gerçeklerini kaldıramadım. Gayet akıcı olan dil ve hikaye beni içine çekerken, şahit olduğum vahşet tam tersi yönde beni kitabın kendisinden uzaklara itti. Aslında daha önce de duydum benzer hikayeleri ama bu kadar açık seçik okumadığımdan farklı bir deneyim oldu benim için.

    Yeterince uzun bir giriş yaptıktan sonra kitapta anlatılanlara gelecek olursak: İnsanın insan olmaktan vazgeçtiğinde dünyanın en acımasız, en cani canavarına nasıl dönüştüğünün hikayesidir kitapta anlatılanlar. Yine bu canavarlığa dilsiz bir şeytanmışçasına sessiz kalan yığınların hikayesidir yazılanlar…

    Kitabı okurken en hayret ettiğim ve sinirlendiğim noktalardan biri; sezercik kardeşimize işkence yapanların, akla hayale gelmedik yöntemlerle ona dünyasını dar edenlerin büyük çoğunluğunun, yine onun gibi çocuk yaşlarda olması. Sevgi ve merhamet varken nefretin ve düşmanlığın tercih edilmesi hiçbir yaştan insan için kabul edilebilir bir durum değil tabi, ama bu tercihi masum olması gereken çocuklar da yapıyorsa ortada çok büyük bir insaniyet ve vicdan sorunu var demektir.

    Benim anlayışıma göre sevgi kadar nefret de öğrenilen ve öğretilen bir olgu. İçinde yaşadığımız toplum, bizi yetiştiren anne ve babalarımız, öğretmenlerimiz, içinde yetiştiğimiz çevre koşullarıdır bu olguları şekillendiren. Kısaca bir sistem eliyle yetişiriz. Aklımız, kalbimiz, insanlığımız şekillenir bu ellerde. Günlük hayatta bizlerin ve kitapta çocuğun maruz kaldığı bu derece nefretin nedeni tek başına bir insandan kaynaklı olamayacak kadar büyük olan, sistemsel, insani bir sorun! Kitapta bu insaniyet sorunun kaynağının ötekileştirme olduğu ve bunun ne kadar aptalca bir tercih olduğu çok güzel şekilde anlatılmış. Sırf ten rengi çevresinden biraz daha koyu olduğu için çingene damgası yiyen ve bu '' ötekileştirilmiş çingene '' vasfına nail olduğu! için her türlü hakarete maruz kalan, hayvandan daha aşağı görülen küçük çocuğun portresi içimizde her an uyanmaya hazır potansiyel canavarın bir aynası gibi adeta.

    Toplumu yönetenler ve aman benim düzenim bozulmasın da gerekirse 20 milyon insan ölsün diyenler, bu ötekileştirme, nefret ettirme, bir diğerimize karşı kayıtsız kalma silahlarını çok iyi kullanır. Onların çıkarları için birbirimizin ötekisi olmak zorundayızdır. Çünkü; Öteki olarak görmediğiniz bir insana karşı duyarlılığımızı asla yitirmeyiz, karşı tarafa kötülük yapılsa bile her zaman bir kırmızı çizgimiz vardır onlar için.

    Ama ötekileştirme zehrini damarlarında dolaştıran biri için karşı tarafta yer alan biri, her türlü insani vasfını yitirir. Bu hastalıklı düşünce onlar için bir yerden sonra öyle normalleşir ki, onların gözünde sorunlu olan ötekileştirmeyi reddeden sizler olursunuz. Yeri gelir bir otelde canlı canlı yakılan canlar için çırpınmanıza '' ama sen alevi değilsin ki, neden bu uğraş '' diye tepki gösterilir, yeri gelir bir meydanda öldürülen küçük bir çocuğun yaşam hakkını savundunuz diye vatan haini damgası yersiniz, ya da yeri gelir açlık grevinden başka hiçbir hukuki yol bırakılmayan insanların hakları için sesiniz yükseldiğinde ölümü kutsamakla itham edilirsiniz. Bir başka zaman ülkemde bu kan yıllardır neden akıyor dediğiniz için terörist damgası yersiniz.

    Ama ne olursa olsun bu hastalıklı düşüncelerin sahiplerinin bilmesi gereken tek şey var: onlar hastalıklı, kirli, vicdan yoksunu düşünceleriyle ırmak olup üzerimize aksalar da, biz deniz olup tüm kötülüklerini gövdemizde, kalbimizde eriteceğiz. Çünkü ben inanıyorum ki; bütün bu karanlığa rağmen dünyayı sadece insan sevgisi kurtarabilir. Onlar bütün nefretlerini, karanlıklarını, zehirli dillerini toplayıp üzerimize gelse, biz onlardan kat kat fazla bir sevgi ile, merhametle, anlayışla onları kucaklayacağız. Ki sokaklarımızda kol gezen yoksulluğun, sefaletin, nefretin ve ölümün yerine bahar çiçekleri açsın. Neresine bakarsak bakalım ancak feryatlar yükselen bu dünyanın yerine, bahçelerinde çocuk seslerinin kuş cıvıltılarına karıştığı yeni bir dünya kuralım.

    İnsana ait her istidat sınırlıdır. Görme istidadımız sınırlıdır, ancak belli ölçüde görebilir gözlerimiz. Yeme istidadımız sınırlıdır, ne kadar zorlarsak zorlayalım midemize alabileceğimiz yiyecek sınırlıdır. İşitme ve her türlü yeteneklerimiz de tıpkı diğerleri gibi sınırlıdır. Ama insanın sevgiye olan istidadında sınırlandırma yoktur. İnsan kalbi sonsuzluğu yudumlayan bir çift dudak gibidir. İnsanın en büyük, en sınırlandırılmamış, en muhteşem ve varlığını en güzel ifade edebileceği mana sevgi manasıdır. Bu söylediklerim ayakları yere basmayan bir sevgi pıtırcığının gerçek olamayacak hayalleri değil. Tek başına her birimiz içimizde var olan, dünyayı değiştirebilecek tek güç olan sonsuz sevgi istidadının farkına varalım yeter ki..

    Kitaba geri dönersek yazarın hayatından çok büyük esinlenmeler olduğu için bazı kesimlerce yazarın olayları abarttığı, hatta geniş hayal dünyası sayesinde durumu ajite ettiği, mağdur edebiyatına sığınıldığı yazılmış. Bunu söyleyenlerin ne kadar haksız olduğunu anlamak için sokakta konuşacağınız Suriye'li bir çocuğun söyleyecekleri yeterlidir sanırım. Ben birkaç tanesi ile bu konuda konuşma fırsatı yakalamıştım da, onların anlattıklarının kitapta yazılanlardan eksik kalır yanı yoktu ( sadece bu derece açık seçik değildi ). Zaten kitabın onuncu yılı için yazarın yaptığı açıklamada, ikinci dünya savaşındaki vahşete tanık olan bazı insanların; gerçekte yaşanılanların yanında, kitapta yazılanların ancak pastoral bir hikaye olarak kaldığını kendisine söylemesinden kitabın abartılmış mı, yoksa gerçekten o döneme bir ayna mı olduğunu anlamak mümkün. Kısaca kitap: çocuk yaşlardaki bir şahidin gözünden savaş nedirin uzunca bir özeti…

    Bizim ülkemizde de kan sevicilerin sabah akşam kutsadığı savaş işte tam olarak bu. Kendi toprağını korumaktan aciz deliler; sabahtan akşama Kerkük, Musul, Şam, Filistin türküleri söyleyip kitleleri tıpkı ikinci dünya savaşında olduğu gibi nefretle dinamitliyor. Belki de hayatı boyunca hiçbir zaman muhatap olmayacağı, geçtiği sokağa bile korumaları tarafından engellendiği için yaklaşamayacağı adamların, zehirli dillerine kanıp kapı komşusundan nefret edenlerle dolu bir ülke yaratılıyor yıllardır. İnsanlar birbirine karşı öyle tahammülsüz bir hal aldı ki, birbirimize baktığımızda tek görebildiğimiz bu hastalıklı ruhlar tarafından bize yakıştırılan kalıplar, sıfatlar, kimlikler olmuş… Yani bu tehlike yaşandı ve bitti diyeceğimiz bir tehlike değil. Karanlıkta üzerinize atlamak için fırsat bekleyen bir canavar gibi sızabileceği insani bir boşluk arıyor bizde.

    Kitaba dair ekleyeceğim son şey ise mutlaka okunması ama belli bir yaşın üstünde olanlar için geçerli tabi dediğim. İçerisindeki vahşete hiçbir çocuk asla ama asla şahit olmamalı, duymamalı, okumamalı.

    Son olarak da bu bana yetmedi savaşın ne olduğunu bir de izlemek istiyorum diyenler için bir film önerim olacak. İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi'nin, Saddam Hüseyin'in düşüşünden sonra Irak'ın kürt bölgesinde çocukların yaşadıklarını anlattığı filmde; bu bölgede biraz para ya da yemek için kara mayını avcılığı yapan çocukların trajedisi anlatılıyor. Umarım inandığım gibi cehennem vardır ve sen en dibinde insanlara yaşattıklarının azabını çekiyorsundur Saddam!

    http://www.imdb.com/title/tt0424227/

    Bu kadar uzun bir incelemeyi okuduğun için tebrik ederim sayın okur :)