• "Cildine bakarak bir kitap hakkında hüküm verme"

    Fahrenheit 451, bilim kurgu yazarı Ray Bradbury’nin 1951 yılında kaleme aldığı distopik (ters ütopya, anti ütopya ne derseniz artık) bir eseridir. Kitabın nasıl ve ne durumda yazıldığı, bizzat Ray Bradbury tarafından kitabın Önsözünde okuyucuya açıklayıcı bir biçimde anlatılıyor.

    Bir kitapseveri, bir kitap kurdunu nasıl fark edebiliriz?

    Okul çıkışında çantasını evin kapısından fırlatıp, sokağa top oynamaya çıkan çocukların aksine ters istikamete yani kütüphaneye koşan bir çocuk görürseniz bilin ki o çocuk tam bir kitap kurdudur. İşte Ray Bradbury’de böyle bir çocukmuş. İskenderiye Kütüphanesinde çıkan 3 yangını öğrendiğinde ağlayan 9 yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz. Kitabın temasında –daha sonra bahsedeceğimiz- kitapları yakma eylemi üzerine var olan hassasiyet Ray Bradbury’de daha 9 yaşında başlamış anlayacağınız. Bunun yanı sıra 1934 de Almanya’da kitapları tutuşturan Hitler, Stalin ve onların kafadarlarının kibritleriyle ilgili söylentiler, ayrıca büyük büyükannesinin yargılandığı ama yanmaktan kurtulduğu cadı avı bu hassasiyeti etkileyen unsurlardan birkaçı.

    Düşünün kitapsever bir insanın en büyük korkusu ne olabilir? Kitapların yakılmasından başka…

    Bir kitabın distopya olmasını sağlayan ana unsur, gelecekte var olan ve totaliter baskıcı bir rejimi konu almasıdır mutlaka. Kitapta var olan öngörülerinin distopik öğeler barındırması, yazarın yaşadığı dönemden etkilendiği ve korkularının gerçekleşme olasılığının yüksek olmasındandır. Bradbury’nin yaşadığı dönemi ele alırsak, etkilenmemesi imkânsız bir dönemden bahsediyoruz. McCarthy döneminde yaşamış olan yazar zor zamanlar geçirdiğini itiraf etmekten çekinmiyor. Amerika-Rusya arasındaki Soğuk Savaşın en şiddetli günlerinde yaşanan korkuların bir süre sonra paranoya seviyesine ulaştığı, cadı avlarının başlatıldığı, insanların fikirlerinden ötürü yargılandığı ve casus yaftası yapıştırılarak mahkûm edildiği bir dönemden bahsediyoruz. Ki kitabın basımından 2 yıl sonra 1953 yazında Amerikan kütüphanelerinde bulunan yıkıcı yayınları tespit eden McCarthy’ nin, hazırladıkları listelerdeki kitapları toplattırdığı ve bunların bir kısmının yakıldığını göz önüne alırsak öngörüsünün ne kadarda doğru olduğunu varsayabiliriz. Kitabın sonlarında yer alan nükleer saldırı; atom bombasının etkilerini ve yarattığı korkuları görmüş biri olarak Bradbury’ nin yaşadığı dönemden ne kadar etkilendiğinin bir göstergesidir.

    Bradbury’ nin, bu kadar önemli bir kitabı yazarken çok zorlanmadığını; 9 günde yazılan bu kitabın yazarın kafasında yer alan ve daha önceden kaleme almış olduğu birçok öyküden faydalandığını önsözde bize anlatıyor.

    Kitap :
    “Fahrenheit 451: Kitap kâğıtlarının yanıp tutuştuğu ısı derecesidir” diye başlıyor.

    İlk cümleden vurmaya başlar yazar. Bilinmeyen bir gelecekte Amerika’da itfaiyeciler yangın söndürmek yerine kitap yakma görevini üstlenmişlerdir. Teknolojik gelişmeler sebebiyle evler yanmaz yalıtkan ile kaplandığından dolayı itfaiyeciler neredeyse birer kolluk kuvvetine evrimleşmiştir.

    Kahramanımız, yakmaktan zevk alan Guy Montag adlı bir itfaiyecidir. Yaşamımızda birçok kez hayatımızı değiştirecek dönüm noktalarıyla karşılaşırız. Biraz cesaretle bu fırsatları değerlendirebilirsek hayatımıza yeni bir anlayışla devam edebiliriz. İşte böyle bir fırsat, Montag’ ın önüne Clarrise ile tanışmasıyla gelir. Kitapta tasavvur edilen tekilleşmiş, sorgulamadan uzak, uyarıcı ilaçlar etkisindeki ve buna bağlı olarak ilgisizliğin doruk noktasına ulaştığı bir toplum içerisinden farklı bir çizgide olan Clarrise; beton yığının içinden çıkan bir çiçek misali Montag’ ın karşısına çıkmıştır. Farklıdır Clarrise; güneşin doğuşunu izlemeyi, yağmur altında dolaşmayı, koklamayı, konuşmayı sever. Devamlı sorular sorar Montag’ a
    - Mutlu musun?
    - Yaktığın kitapları hiç okuduğun olur mu?
    - Uzun zaman önce itfaiyecilerin yangınları başlatmak yerine, söndürdükleri söylenir doğru mu?
    gibi sorular ile Montag’ ın zihninde oyunlar oynar.

    Clarrise’nin yaşamına girmesiyle sorgulamaya başlayan Montag, yaşlı bir kadının kitaplarıyla birlikte kendisini yakması üzerine tepetaklak olur.

    Yazarın teknolojik öngörülerinin ne kadar günümüze işaret ettiğini Montag’ ın eşi Mildred üzerinden görebiliriz. Uyarıcı haplar ile duvar TV si önünden ayrılmayan, tek aktivitesinin interaktif programlar ile TV deki ‘Kuzenler’ arasında geçen diyaloglar olan, bunun haricinde kulak içi kulaklıklar ile devamlı müzik dinleyen tekil bir birey Mildred. Kitapta Mildred, toplumun nasıl bireyselleştiğinin küçük bir örneğidir. Birey tekildir ancak belirli ilgi alanları doğrultusunda birleşen bireyler toplumsallaşır. Kitaptaki totaliter yönetim biçimi, bireylerin birey olarak kalması ve ancak kendi dikteleri ile toplumsal işlevler yapmasını ister. Kitapta devleti ve rejimi, itfaiye şefi Beatty’nin temsil ettiğini söyleyebiliriz. Rejimin söylemlerini Yüzbaşı Beatty’nin ağzından dökülen tümcelerin içerisinde saklı olduğunu görmemek elde değildir. Devlet, insanların mutlu olabilmesi ve mutlu kalabilmesi için düşünmelerini engellemeye çalışıp, kaygılandıracak sorulardan uzak tutup, onları eğlence ve teknolojik kitle iletişim araçlarıyla meşgul etme görevini üstlenmiştir. Ne kadar az düşünce, o kadar az sorun ilkesiyle hareket eden bir düzeni anlatıyor Beatty, meşhur monoloğunda. Fakat kitapta bahsedilen totaliter rejim okurun gözüne sokulacak şekilde büyük harflerle değil, nükteli, ince düşünülmüş küçük ipuçlarıyla anlatılıyor.

    Kitabın üstüne, François Truffaut’un –ki çok severim- 1966 yapımı aynı adlı filmini izleyince bazı şeyler daha rahat gözünüzün önünde canlanabiliyor. Film Truffaut’un ilk renkli ve ilk İngilizce filmi olması dolayısıyla eleştirmenler tarafından vasatın az üzerinde değerlendirilmesine karşın yazarımız Ray Bradbury tarafından beğenilmiş, hatta farklı bir sona sahip olması yazar tarafından çok beğenilmiş ve Broadway’deki sergilediği oyunlarında Truffaut’un kurguladığı finali oynatmıştır.

    • Kitaplar bir tür depo gibidir ve biz onlarda unutacağımızdan korktuğumuz şeyleri saklarız. İçlerinde büyülü bir şey yoktur. Büyü, sadece o kitapların anlattıklarındadır, evrenin parçalarını birleştirip bize nasıl elbise gibi sunduklarındadır.

    • Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var.

    • Büyükbabam, herkes öldüğü zaman geride bir şey bırakmalı, derdi. Bir çocuk, bir kitap, bir resim, bir ev, yapmış olduğu bir duvar ya da bir çift ayakkabı. Ya da ekili bir bahçe. Ellerinin bir şekilde dokunduğu ve ruhunun öldüğün zaman gidebileceği bir şey, öyle ki insanlar senin diktiğin ağaç ya da çiçeğe baktığı zaman seni orada görebilsinler. Ne yaptığın önemli değil, derdi, yeter ki sen ellerini onun üstünden çektiğin zaman, ona dokunduğun zamanki halini değiştiren bir şey yapmış olasın. Otları sadece biçen bir adamla, gerçek bir bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Otları biçen bir adam orada hiç bulunmamış gibidir, fakat bahçıvan ömür boyu oradadır.”
  • Hey dostum. Birinin bana iyi olduğumu söylemesine ihtiyacım var. Lütfen ne kadar iyi göründüğümü söyler misin?
    -------------------
    Orijinal adı “Papillon” olan 1973 yapımı “Kelebek” filminin iki sahnesinde geçen şu replik, filmin ana temasını ortaya koymaya yetiyor aslında:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Bu meydan okumayı yapan Kelebek, birebir gerçek hayattan alınmış bir karakter. Zira filmde yaşanılan her şey, Henri Charriere adlı bir Fransız vatandaşının kendi hayatını kaleme aldığı “Papillon” adlı otobiyografi kitabından beyaz perdeye aktarılıyor.

    Henri Charriere, yani Kelebek’in bu kitabı yazma hikayesi de hayatı gibi enteresan. Cezaevinden kurtulduktan soma bir kitapçının çok satanlar reyonunda, bir mahkumun cezaevi hatıralarım kaleme aldığı bir kitap görür ve şaşırır. ‘Benim cezaevi hayatım bundan daha enteresan. Bunun daha iyisini yazarım ben. Bu ne ki?’ diye düşünüp kitabım yazmaya başlar. Profesyonel bir yazar olmamasına rağmen, kitabı sade ve içten bir uslupla yazması enteresan hayat hikayesiyle birleşince, “Papillon” umduğundan daha fazla ilgi görür. Kısa sürede 2 milyon satış rakamına ulaşır bu gerçek hayat hikayesi.
    Bu otobiyografik eser öyle imkansız ve heyecan dozu yüksek hadiselerle kuşatılmıştır ki, neredeyse insanın kitapta yazılanlara inanası gelmez ilk başta.

    Öyle ki bir kitab eleştirmeni, “Papillon” için şu sözleri sarf eder: “Eğer Henri Charriere kitabında yaşadığını iddia ettiği olayları gerçekten yaşadıysa ona helal olsun. Yok eğer yaşamadıysa da hayal gücüne helal olsun”…

    Peki kimdir Henri Charriere? Yahud, nam-ı diğer “Kelebek”? Charriere, Marsilya’da kendi yağında kavrulan bir tüccardır. Yani işinde gücünde bir Fransız vatandaşıdır.

    Charrierre’nin enteresan hayat hikayesi, muhitinde bir kadın satıcısının öldürülmesiyle başlar. Zira, öldürülen kadın satıcısını, ahlakî değerlere önem veren bir insan olduğu için Kelebek’in öldürdüğünü düşünür Fransız polisi. Kelebek, yakalanıp mahkeme huzuruna çıkardır. Bu cinayeti kendisinin işlemediğini söylese de mahkeme heyetini ikna edemez ve Fransız Guyanası’nda müebbete mahkum edilir.

    Kelebek’in bu cezayı aldıktan sonraki yaşadıklarım anlatmaya başlar Yönetmen Franklin J. Schaffner sinema filminde. Fakat, filmin başarısı için sadece Kelebek’in enteresan hayat hikayesine güvenmez yönetmen Schaffner. Bu filmi iki müthiş karakter oyuncusuyla domine eder. Biri, filmde Kelebek’e hayat verecek olan Steve McQueen, diğeri O’nun en yakın cezaevi arkadaşını oynayacak olan Dustin Hoffman.

    Film, Fransa anakarasından Fransız Guyanası’na gitmek üzere bir meydanda çırılçıplak toplanan mahkumlara konuşma yapan Vali’nin kadraja girmesiyle başlar. Vali konuşmasının sonunda şunu söyler orada derdest haldeki mahkumlara:

    – “Fransa’yı unutun ve elbiselerinizi giyin”..

    Bu söz, mahkumların bir daha anavatana geri dönemeyeceğinin işaretidir aslında. Zira Fransız Guyanası’ndaki adaya sadece müebbetlik mahkumlar yollanmaktadır. Ve oraya giden mahkumlar affedilse bile orasının malı olarak kalmaktadır. Orası için şu efsaneyi söylerler:

    “Buraya mahkum olarak girip de şimdiye kadar çıkan olmadı. Buradan sadece tek şekilde çıkılır. O da ölü olarak!”.

    İşte o Guyana’ya giden mahkumlar içinde kahramanımız Kelebek de (Steve McQueen) vardır. Mahkumlar gemiye bindirilmek üzere sokakların arasından götürülürken, pencerelere, balkonlara ve kapıların ağzına doluşmuş insan seli, bir tiyatro izler gibi bu sevkiyatı izlemektedir.

    O kalabalığın arasında Kelebek’in sevgilisi de vardır. Kadın o kalabalığı yararak bir adım ileriye atılır ve “Kelebek! Kelebek! Geri döneceksin Kelebek. Merak etme, geri döneceksin!” diye ağlamaklı bir sesle de olsa umut vermek ister kahramanımıza. Fakat, Kelebek’in hemen yanındaki tecrübeli bir mahkum, şu cümlesiyle daha başlamadan bitirir o umudu:

    “Hayır dönmeyeceksin!”..

    Lakin, Kelebek bir cümleyle umudu yerleyeksan olan insanlardan değildir. Öyle kolay teslim olmaya niyeti yoktur. Daha gemideyken firar etme planları yapmaya başlar.

    Kelebek, gemide uzun yıllar kendisine yol arkadaşlığı yapacak başka bir mahkum Louis Dega (Dustin Hofman) ile tanışır. Dega, devlet tahvillerinde sahtekarlık yapmış uluslararası bir kalpazandır.

    Kelebek ve Dega birbirine tamamen zıt karakterde iki insandır aslında.

    Zira Dega; teslimiyetçi, paranın satın alma gücüne boyun eğmiş, realist, şehirli bir zengindir. Yani amiyane tabirle kapitalist bir insandır.

    Kelebek ise, Dega’nın aksine, itaatsiz, paranın gücüne boyun eğmeyen, romantik ve köylü bir insandır.

    İçinde bulundukları zorlu ortam, birbirine zıt karakterdeki bu iki insanı bir araya getirir. Zira gidecekleri Guyana’da ayakta kalmaları için Dega’nın nüfuzu ve parasına, Kelebek’in bileği ve zekasına ihtiyaçları vardı. İlk başlarda sanki ticarî birlikteliği andıran bu arkadaşlık, gün geçtikçe yıllar sürecek sarsılmaz bir dostluğa dönüşecektir.

    Götürüldükleri Guyana’daki cezaevi müdürünün, yeni gelen mahkumlara hitap etmek için söylediği şu sözler, oradaki cehennem günlerinin bir fragmanı niteliğindedir adeta:

    – “Biz sizi rahipler gibi konuşarak tedavi etmeyiz. Burada tehlikeli insanları zararsız insanlara çeviriyoruz. Bunu da sizi kırarak yapıyoruz. Beyninizi kırarak… Size sunduklarımızla yetinin ve tükettiğinizden daha az acı çekin!”..

    Fakat kahramanımız Kelebek’in ona sunulanlarla yetinmeye hiç niyeti yoktur. Ve ilk kaçışım sahneye koyar. Aslında planlanmış bir firar teşebbüsü değildir bu. Spontan bir şekilde gelişir her şey. Cezaevi dışında timsahların olduğu bir nehirde çok tehlikeli şartlarda çalıştırılmakta-dırlar. O zoraki mesai günlerinden birinde, Kelebek’in dostu Dega’nın ayağı takılır ve nehre düşer. Bunu gören gardiyanlardan biri, ‘Niye düştün (!)’ diye Dega’yı dövmeye başlar. Dostunun dövülmesine yüreği el-vermeyen Kelebek, o gardiyana saldırır ve yere serer. Akabinde ortalık karışır ve o hengamenin kendine sunduğu firar fırsatım değerlendirerek oradan firar eder.

    Kaçmadan günler önce oradaki bir mahkumdan aldığı bilgiyle bir tüccarın yanma gider. Fakat, bu paragöz tüccar onu ele verir. Kelebek’i, para karşılığında cezaevinden kaçanların peşine düşen insan avcılarına teslim eder. Ve bu spontan olarak gelişen ilk firar tecrübesi başlamadan sona erer.

    Daha başlamadan biten bu firar teşebbüsü ona pahalıya mal olur. Zira oradan ilk firar teşebbüsünün cezası, en ağır şartlarda 2 yıl aralıksız hücre cezasıdır. Kelebek, girenlerin çoğunun bir daha gün yüzü görmeden ölüp gittiği “sessiz ölüm” hücrelerine atılır. O hücrelerin en büyük özelliği, izole edilmiş sessizlik halidir. Kelebek, bu durum için şu ifadeleri kullanır:

    – “Çinliler, işkence için mahkumun başına düşen su damlalarım keşfetmişler. Fransızlar ise sessizliği!”..

    Hücreye girer girmez ileri geri adım atar Kelebek. Topu topu 5 adımdır hücrenin genişliği. 5 adım ileri 5 adım geri volta atmaya başlar. Volta atarken şunları haykırır yüreğinden:

    – “Bir iki üç dört beş dönüş. Bir iki üç dört beş dönüş: Yürüyorum, durmak yorulmak bilmeden hırsla yürüyorum. Genellikle gevşek olan bacaklarım bugün gergin. Başıma gelenlerden soma sanki bir şey ezmek ister gibiyim. Ayaklarımla neyi ezebilirim ki? Altımda betondan başka şey yok. Hayır böyle yürümekle pek çok şeyi ezebiliyorum. Yönetime hoş görünmek için bu kadar alçalabilen doktorun ödlekliğini eziyorum. Başka bir sınıfın acı ve sıkıntılarına kayıtsız kalan bir sınıf insanın kayıtsızlığım eziyorum. Fransız halkının cehaletini, iki yılda bir Saint Martin de R6’den yola çıkan insan yükünün nereye gittiğim ve nasıl olduğunu düşünmeyecek kadar ilgi ve meraktan yoksunluğunu eziyorum. Belirli bir ceza işlediği gerekçesiyle bir adam hakkında patırtılı yazılar yazan polis muhabirlerinin birkaç ay sonra aynı adamın varlığını bile unutabilmelerini eziyorum.

    Günah çıkaranları dinleyen, kürek cehenneminde olup bitenleri bildikleri halde susan Katolik papazlarım eziyorum. Suçlayanla kendini savunan arasında bir ‘hitabet oyunu’ halini alan ceza muhakemeleri usulünü eziyorum. ‘Durdurun kuru giyotininizi, yönetime bağlı memurların kollektif sadizmine bir son verin!’ demek için sesini yükseltmeyen ‘İnsan hakları Kuruluşu’nu çiğniyorum. Hiçbir örgüt yahut kuruluşun, bu yöntemin sorumlularını sorguya çekip, çürüme yolunda iki yılda bir neden mahkumların yüzde sekseninin yok olduğunu sormayışını çiğniyorum. İntihar, düşkünlük, devamlı açlık, skorbüt, verem, delilik ve erken bunama teşhisleriyle imzalanmış resmî ölüm raporlarım çiğniyorum. Kim bilir daha neler eziyorum ayaklarımın altında? Ama bütün bu olup bitenlerden sonra, herhalde eskisi gibi yürümüyor, her adımda bir şeyler çiğniyorum.

    Bir iki üç dört beş… Ve saatler… ağır ağır akıp geçerken yorgunluk sessiz isyanımı bastırıyor.”

    Bu hücrede mahkumlara doyacakları kadar değil, ancak ölmeyecekleri kadar yemek verilmektedir. Hasta olsalar dahi hücrenin kapısı hiç açılmaz. Oraya giren mahkum, ta ki 2 yıllık hücre cezası bitene kadar o hücrenin 4 duvarından başka bir şey göremez.

    Orada sayım, mahkumların her sabah kelleleri girecek kadar delikten kafalarını dışarıya çıkarmaları suretiyle yapılmaktadır. O sayımlardan birinde, Kelebek’in yan hücresinde kalan bir mahkum, kendini motive etmek için Kelebek’e seslenerek

    “Hey dostum. Birinin bana iyi olduğumu söylemesine ihtiyacım var. Lütfen ne kadar iyi göründüğümü söyler inisin?” diye yalvarması, oradaki mahkumların nasıl bir ruh halinde olduğunu göstermesi açısından ipucu verir.

    Kelebek, o mahkuma “Dostum çok iyi görünüyorsun!” diye moral verse de, bu moral o mah-kumu uzun süre hücrede yaşatmaya yetmez ve bir süre sonra o mahkum hayatım kaybeder.

    Dega, dostu Kelebek’i hücrede sahipsiz bırakmaz ve gardiyanlara rüşvet vererek, ayakta kalabilmesi için ona Hindistan cevizi gibi direnç verici meyvalar yollar. Kelebek, ilk zamanlar bu meyvaları yiyerek ayakta kalır. Orada kendini bırakmaz. Kah spor yapar, kah beynini çalıştıracak matematik hesapları yapar kafasından. Dış dünyaya dair hiçbir emarenin olmadığı o daracık hücrede, 24 saati dolu dolu yaşar adeta. Hatta öyle ki, mahkumları gözetlemek için tepelerinden açılan ızgaralı bölmeye doğru haykırarak idareye meydan okur bir gün:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Fakat bu meydan okuma günleri çok fazla sürmez. Zira, cezaevi yönetimi ona dışarıdan yiyecek yardımı yapıldığını fark eder ve bu yardımı kimin yaptığım ondan öğrenmek ister. Kahramanımız tüm işkencelere rağmen dostu Dega’yı satmaz. Bunun üzerine Müdür, verilen az miktardaki günlük tayının daha da azaltılarak yarıya düşürülmesini emreder.

    Bu aslında Kelebek’in zamana yayılmış ölüm ilamıdır. Zira, oraya giren mahkumların neredeyse yarısı 2 senelik cezalarım dolduramadan gıdasızlıktan ölüp gitmektedir zaten. Bunun üstüne bir de tayınının yarıya düşürülmesi, artık onun çok kısa sürede hayata veda etmesi demek olacaktır.

    Artık çok zor günler beklemektedir Kelebek’i. Gün geçtikçe vücudu zayıflamakta, vücudu zayıfladıkça da direnci kırılmaktadır. Kınlan direnci ruhî durumuna da sirayet eder. Öyle ki, artık akıl sağlığım yitirme sınırında gezmektedir. Bu durumu, gördüğü rüyalarına da tesir eder. Enteresan rüyalar görmeye başlar. Şuuraltına yolculuk yapmaya başlar bazı geceler. Geçmişine gidip, bazı hadiselerle yüzleştirdiğini görür.

    O rüyalardan birinde, kendini kızgın çöller ortasında mahkeme heyetinin karşısında bulur. Mahkeme heyetinin reisi, ondan son savunmasını yapmasını ister. Tam o esnada, şu diyalog geçer aralarında:

    – “Kelebek: Ben masumum. O pezevengi ben öldürmedim.

    Hakim: Bu doğru. Ama senin suçunun onun ölümüyle ilgisi yok. Kelebek: Nedir peki benim suçum?

    Hakim: Senin suçun daha büyük. Seni harcanmış, boşa geçen bir ömürden dolayı suçluyorum.”

    Hücrede haftalar aylar geçer. Müdür’ün her gün kendisini sıkıştırıp, şartlarım iyileştirmesi teklifine rağmen, dostu Dega’yı ele vermez. Gitgide erimeye başlar hücrede. Öyle ki, dişleri bile dökülmeye başlar vitaminsizlikten. Artık yapacak bir şey yoktur. Son çare olarak böcek yemeye karar verir. Yakaladığı böcekleri, su dolu tasının içine katarak böcek çorbası yapar ve onunla beslenmeye çalışır. Dostunu satmamak için, adeta kendi hayatım ortaya koyar.

    Daha birkaç ay önce tanıştığı bir insan için kendini feda etmekten geri durmaz.
    Müthiş bir insanlık dersi verir bize Kelebek. Kendisine pahalıya mal olacak bir insanlık dersi hem de. Daha bırakın tehlikeyi, boşboğazlığından en yakın dostunu bile satmaya teşne olan bizlere, akademik mikyasta bir insanlık konferansı verir adeta bu hücrede.

    Bir gün hücresinin kapısı açılır. Kelebek cansız bir şekilde hücrenin ortasında yatmaktadır. Gözlerinin feri yoktur, o yüzden gelenlerin kim olduğunu göremez. Gelen, cezaevi müdürüdür. Zira, Kelebek’in 2 yıllık hücre cezası sona ermiştir. Gardiyanlar onu omuzlarından tutarak hüc-reden çıkarır ve revire götürürler. Kelebek bu ölüm odasından sağ salim çıkmayı başarmıştır.

    Dostu Dega, Kelebek’i görünce sevinçten ağlamaya başlar. Fakat sevinci ona kavuşmasından ziyade, dostunun kendi hayatim ortaya koyarak onu idareye satmamasınadır. Bu insanlık ifadesi, onu derinden etkilemiştir. Zira, şimdiye kadar en yakınları da dahil olmak üzere, hiç kimse Dega için kendini riske atmamıştır.

    Kısa sürede kendini toparlayan Kelebek, tekrar firar planlan yapmaya başlar. Dostu Dega, parasının gücüyle dışında bir tekne ayarlar Kelebek ve bir diğer arkadaşı için. Fakat kendisi kaçmayı düşünmez. Zira risk almadan yaşamayı seçen bir insandır Dega. Yakalanıp öldürülmekten korkmaktadır. Dışarıda yakalanıp öldürülme tehlikesiyle yaşamaktansa, içeride risksiz bir şekilde ömrünün sonuna kadar yaşamayı yeğler. Oysa Kelebek öyle değildir. Kendisine takılan Kelebek lakabının neden konulduğunu gösterircesine yaşar. Kelebekler kısa yaşar ama hür ölür. O, uzun ve esaret altında yaşamaktansa, kısa fakat özgür olarak yaşamayı tercih eder.

    Dega’yı kaçmaya ikna etmek için “Beni öldürebilirler, ama sana sahipler!” der Kelebek. Fakat yine de Dega’nın fikri değişmez ve firar planlarına dahil olmaz.

    Ancak, işler Dega’nın düşündüğü gibi cereyan etmez. Hayat hesaba gelmez. Zira, firar gecesi Kelebek’e yardım eden Dega’yı gardiyanlardan biri görür ve o da onu etkisiz hale getirmek zorunda kalır. Kendisi de geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir artık. Orada kalırsa her halu-karda ceza alacağım düşünerek, istemeden de olsa bu firara dahil olur.

    Kelebek, Dega ve diğer mahkum, sağ salim cezaevi dışına kaçmayı başarırlar. Ne var ki, kendilerini o adadan uzaklaştıracak tekneye vardıklarında sükutu hayale uğrarlar. Zira, tekne hareket edemeyecek kadar harap haldedir. Onunla oradan kaçmaları imkansızdır. Kaçmaları için tonlarca para verdikleri adam kazık atmıştır onlara.

    Yaya olarak günlerce kıyı şeridi boyunca yürüdükten soma, Cüzzamlılar Adası’na denk gelirler. Çaresiz olarak, sadece cüzzamlılarm yaşadığı bu adada yaşamaya başlarlar. O adanın Reis’inin kalbini kazanırlar. Onlara değerli elmaslar verir Reis. Onlar da o elmaslarla güzel bir tekne alıp Venezuela’ya kaçarlar.

    Fakat burada Kelebek’in dostu Dega ve diğer mahkum yakayı ele verir. Kelebek artık tek başına firar etmek zorundadır. Guajiro Kızılderililerinin yaşadığı bir köye kendini atan Kelebek, burada çok uzun bir süre yaşar. Yakalanmadan uzun zaman kendini orada muhafaza eden kahramanımız, oradan da ayrılarak bir manastıra sığınır.

    Fakat bu uzun süreli kaçışın son durağı olur o manastır. Zira, başrahibe onu ihbar ederek Fransız polisine yakalatır. Ve tekrar Fransız Guyana’sındaki kaldığı hapishaneye geri götürülür.

    Artık işi çok daha zordur Kelebek’in. Zira ikinci firar teşebbüsünü yaptığı için hücre cezası katlanır. 5 yıl “sessiz ölüm hücresi” cezasına mahkum edilir.

    Ne var ki, ilk hücre cezasındaki tecrübelerinin yardımıyla, 5 yıllık tecrit cezasını tamamlar ve iyice yaşlanmış olarak o hücreden de çıkar. O hücreye girdiğinde simsiyah olan saçları, kar beyazına boyanmıştır. Yürümekte güçlük çekmektedir. Tüm bunlara rağmen, orada ölmeye niyeti yoktur. Daha hücreden çıkar çıkmaz firar planları yapmaya başlamıştır.

    Cezaevi idaresi, onu ömrünün sonuna kadar geçireceği “Şeytan Adası”na yollar. Orası dört tarafı okyanusla çevrili küçük bir sürgün adaşıdır. Cezaevinde uzun yıllar yatıp yaşlananları oraya yollamaktadır Guyana idarecileri. Orada her mahkumun tek göz kulübesi vardır. Gündüz bahçe işiyle uğraşan mahkumlar, gece o kulübelerde kalmak tadır. Yani bir çeşit açık cezaevi gibidir orası. Guyana’da kalan birçok mahkum oraya gitmek için can atmakta, müdüre rüşvet olarak bir ton para vermektedir.

    Fakat kahramanımız için, onların gözetimi altında olan her yer cezaevidir. Esaret esarettir. Ne kadar iyi şartlarda olursa olsun, yine de oradan kaçmayı kafasına koyar daha yolda giderken.

    Kelebek, adaya gider gitmez, henüz kalacağı kulübeyi bile görmeden, sağı solu kolaçan etmeye başlar. Oradan nasıl firar edebileceğini hesabım yapmaya başlar. İlk günden başlamıştır firar mesaisine.

    Lakin buradan firar etmek imkansızdır. Zira adarım dört bir yanı kayalıklarla çevrili uçurumlarla doludur. Uçurumların denize yüksekliği en az 100 metredir.

    Tam o esnada dostu Dega’yı görür. Fakat dostu Dega hiç iyi görünmüyordur. Zira akıl sağlığını yitirmiş gibidir. İki eski dost kucaklaşırlar. Dega’nın, yıllar sonra karşılaştığı Kelebek’e, tuhaf şekilde, “Elimde fazla domates tohumları var. Belki sen de kendi bahçeni kurmak istersin” demesi, teslimiyeti çoktan kabul ettiğini gösterir. Fakat Kelebek’in ne tohum ekmeye ne bahçe kurmaya niyeti vardır. Dega’nın bu teslimiyetçi haline kızsa da, ona acıdığından dolayı sesini çıkarmaz ve çaresizce kayalıkların önüne giderek, elindeki Hindistan cevizini yemeye başlar. Meyvanın içi bitince de kabuğunu okyanusa atar.

    Fakat tam o anda tesadüfen bir şey keşfeder. Okyanusa fırlattığı Hindistan cevizinin, dalgaların yardımıyla önce kıyıya vurduğunu, ardından okyanusun ortasına doğru açıldığını görür. Bunun üzerine, hesap yapmak için, bir Hindistan cevizi daha atar okyanusa. Ve o Hindistan cevizi de aynı şekilde uzaklaşır kıyıdan. Kıyıdan uzaklaştıran dalga 7. frekanstır. Yani her 6 dalga kıyıya vurduktan soma, 7. dalga okyanusa doğru atıp savurmaktadır. Söz konusu 7. dalgayı hesap ederek kayalıklardan aşağı atlarsalar, oradan kaçıp kurtulacaklardır.

    Hemen dostu Dega’yla birlikte 2 tane torba sal yapar. Yani bir çuvalın içine denize batmayacak ağırlıkta Hindistan cevizlerini doldurarak, ilkel bir sal imal ederler.

    Kelebek ve Dega okyanusa atlamadan önce birbirlerine sarılırlar. İki dostun, ömürlerinin sonuna kadar son görüştükleri andır bu. Bir daha birbirlerini göremeyeceklerdir. Zira, Dega’nın okyanusa atlamaya niyeti yoktur. O okyanustan sağ salim kaçıp kurtulan olmamıştır. Kelebek, onun peşinden Dega’nın atlamayacağını biliyordur aslmda. Ama sanki sözleşmiş gibi, ikisi de birbirine bu durumu hissettirmez.

    Ve Kelebek, tam 7. frekansın kıyıya yaklaştığı esnada, ilkel salıyla birlikte okyanusa atlar. Dega, beklendiği üzere, atlamaya cesaret edemez ve geri kalan ömrünü Şeytan Adası’nda tamamlamaya devam eder.

    Kelebek, kendisini oradan kurtaran ilkel salının üzerinde, Şeytan Adası’na doğru son bir kez bakar ve onlara şöyle haykırır:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Kelebek, Şeytan Adası’ndan kaçmamıştır sadece. Teslimiyetten kaçıp kurtarmıştır kendini. Teslim olmamıştır beşerî sistemlerin insanlara zorla dayattığı zorba kanunlara. Hukuk koyucuların kendi hukuklarına bile riayet etmediği adalet sistemine boyun eğmemiştir.
    Zira, firar etmek, sadece kaçmak değil, mücadele etmenin başka bir yoldan devam edişidir!..

    Not: Bu inceleme için wordpress com'dan alıntı yaptım.
  • Mirabelle kısaca Mira. Güzelliği ,belkide sanatın kendisini simgeleyen bir kadın.Modern güzellik.

    Anicet,dünyayı tanıması için ailesi tarafından büyük bir yolculuğa gönderilmiş bir genç.Anicet'in bir otelin lobisinde Arthur isimli bir adamla karşılaşmasıyla başlar roman.Arthur uzun bir söylev çeker ,bu söylev zaman ile uzamın ötesine geçmekle ilgilidir,elle tutulur bir ruh hali gibi.Bu söylevle romana müthiş bir giriş yapılmış olur ve baştan sona kadar harika bir sey okuduğumuzun farkında olarak sona kadar geliriz.Uzun zaman sonra okuduğun en güzel romandı diyebilirim.Aragon,kitabın önsözünde romanı yazarken ,kahramanını bir yerde Goethe ile karşılaştıracağını tasarladığını ama o sıralar daha çok Rimbaud'la meşgul olduğunu belirtiyor ki lobideki Arthur,Rimbaud'dan başkası değildir.
    Daha kimler kimler var romanda sırasıyla söyleyeceğim.

    Anicet,lobideki konuşmadan sonra kafası karışık, aydınlanma ile karanlıklaşma arasında bir ruh haliyle genç bir kadının odasında bulur kendini,hayatını değiştirecek bir kararın eşiğinde beklemektedir ki belki kendisi bile bilmiyordur ama o kararı zaten çoktan almıştır.
    Odadaki kadın Gümüş Gözlü Mirabelle'dir.Kısaca Mira diyeceğiz kendisine.Anicet,alaylı bir nutuk çeker,kibarlığı abartır,Mira bu sözlere toktur Anicet gibilerini çok görmüştür sohbet kavga havasında devam ederken odaya yedi tane maskeli adam girer.Hepsi Mira'nın aşıklarıdır.Değişik kurlarla Mira'yı etkilemeye çalışan 7 adam.Anicet örgüte girmekte tereddüt etmez,aradığı şey tam olarak budur.Arthuru düşünür ve güzeli elde etmeyle zaman ve uzamı aşacağını hayal eder.Ancak rakipleri zorludur.

    Mavi;ünlü bir ressamdır,zengindir,yeteneklidir.Mira'yı elde etmenin yolunu resim yapmakta aramaktadır,bir gün öyle bir resim yapacaktır ki Mira buna kayıtsız kalamayacaktır,güzeli sanatla kazanacağına inanmaktadır.Mavi ,yani büyük usta, Picasso'dur.

    Chipre;Nam-ı diğer "Yoksul Adam"
    Mavi'nin zıttıdır diyebiliriz.Arılığa ulaşmanın yolunu fakirlikte aramaktadır,Anicet onu ziyarete gittiğinde ,odasında elektrik olmadığından karanlıkta konuşurlar,birbirlerini göremezler yüzlerini hayal ederler ve bazen söylemedikleri şeyleri hayal ederek konuşurlar.Kitapta belkide en sevdiğim bölümler Chipre'nin dahil olduğu bölümlerdi.Chipre'nin Mira'yı elde etme taktiği belirsizdir.Aslında Mira pek umrunda değildir,Mira bir simgedir,güzel sanatların bir dalı olarak Mirabelle demek yanlış olmaz onun anlayışınca.Herneyse Chipre,Jean Chipre,Max Jacop'tur.

    Profösör Omme;
    Fizikçi,konuşması ve hediyeleri fizik kurallarının dışına çıkmaz ama en gerçeküstü kişi de oymuş gibi gözükür,Mira'ya tutkuyla aşık olan tek kişi odur bana göre,saplantı halini almıştır bu aşk.Kitapta dökülen gerçek gözyaşlarının iki tanesi ona aittir,ki topu topu üç gözyaşı dökülür sahte olmayan.Diğer damla ise Mira'nın ansızın evlendiği Gonzales tarafından akıtılır,Mira'nın gerçek oluşu da bu evlilikle tescillenmiş olur işte.Bu evlilik kitap için önemlidir,daha sonra tekrar değinmek üzere sıralamaya devam ediyorum.Fizikçi,tutkulu aşık,Valery'dir.

    Mucize Melek;
    Grubun en içten konuşan kişisidir,kafası karışık olan Anicet'i allak bullak eder,aşkını göstermekte beceriksizdir belkide aşık değildir ,benim yorumuma göre ki genelde yorumlarım pek güvenilir değildir, anlamak için kitabı okumalısınız demekten başka diyecek lafım yok size.Melek,bana göre güzellik arayışını Anicetde bulmayı umut eder.Yeri gelmişken Mira'yı güzel bir kadın olarak düşünebileceğimiz gibi güzelliği arayış olarak da düşünebiliriz.Bence bu sekiz adamdan dördü Mira'yı güzelliği arayış,sanat,ulaşılamaz olana özlem olarak görmektedirler.Bir tanesi ise gerçek bir kadın olarak.Geriye kalan üç kişiyse sırası gelince belirtilecektir.Anicet'i sona saklıyorum.Mucize Melek,Anicet'in birazda üstten baktığı Cocteau'dan başkası değildir.

    Pol;
    Kitap boyunca saçma sapan hareketler yapar durur,en sinir olduğum kişi Pol olmuştur,bir akbaba gibi dolaşır,işi gücü arkadaşlarının metreslerine sarkıntılık yapmaktır.Anicet bir ara onu intihar etmeyi beceremeyip sandalyeden düşerken hayal eder,sızlanmalarını saymazsak sessiz film gibidir,kitaptada bu görüntü verilmek istenmiş gibidir.Pol'un Mira anlayışı ise verilmemiştir bana göre,pek önem verilmemiştir diyebilirim belkide Aragonda benim gibi hiç sevmiyordur bu adamı.Pol,Şarlo'dur yani Charlie Chaplin.

    Marki;
    Söyleyecek çok şey yok onun hakkında,Aragonda kimliğini açık etmemiştir fakat Arogon araştırıcıları onun İtalyan şair Gabriele D'anunzio
    olduğunu söylerler.Marki'nin işi değerli eserleri çalıp ülke dışında özellikle Amerikalı müşterilerine satmaktır.

    Baptista Ajamais;
    Söylevci,belkide bu maskeliker teşkilatının kurucusu odur kimbilir.
    Baptista'nın Mirayi elde etmek için bir eylemde bulunduğu görülmez ama sürekli eylemden bahseder. Arkadaşlarını cesaretlendirir eyleme geçmeleri için ,Mirayı ele geçirmek için söylevler verir. Ama neden ? Onunda gizli bir plani mi vardir? Baptista'nın Mirabelle anlayışı gerçeği aramaktır ama gerçeküstü bir şekilde.Ona göre gerçeğe gerçeküstü düşüncelerle ulaşılabilir ancak.Kitabın sonlarına doğru haklı oldugu ortaya çıkar.Mira'yı evlendikten sonra köşeye sıkıştıran odur,köşeye sıkıştığını anlayan Mira sabahlığından kaza süsü vererek ayrılır,çırılçıplak karşısındadır Babtista'nın.Bu çıplaklıkla kendini gizlemek istemektedir ama Baptista oyuna gelmez.Mira ete kemiğe bürünmüş bir halde karşısındadır artık ama o aradığını zaten bulmuştur yada daha doğrusu bulduğu şeyi ispat etmiştir.Gerçeklere ulaşmak için gerçeküstü bir düşünce gerekmektedir.Baptiste Ajamais,sessiz adam,hilekar kitabın bence en acımasız karakteri Andre Breton'dur.

    Anicet;
    Onu anlatmaya kalksam kitabın tümünü anlatmam gerekir ve yinede eksik kalır,o yüzden kısa keseceğim.Modern güzelligi arama sistemini aramakla başlar işe, bulur mu pek emin değilim.Ele avuca sığmaz, bir katagoriye girmez,hepsinin üstündedir ve karşısındadır,bir arayışın adamıdır.Anicet,yazarın kendisidir.Tıpkı yazar gibi her şeyin içindedir ama her şeyin karşısındadır.Breton ile birlikte Gerçeküstücüluk akımını başlatmıştır fakat akıma en ters işleride yine kendisi yapmıştır.Breton'a göre roman küçümsenecek bir çabadır,romana hiç kıymet vermez ama Aragon durup dururken bir roman yazar hemde yer yer alaycı bir roman.Buna karşın kitabın sonlarına doğru,avukatıyla konuşurken Anicet şu ayrımı dile getirerek Breton'u selamlar.Sadece gerçekleri söylediğimde bana inanmıyorsunuz ne zaman yalan söylemeye başlasam inandırıcı buluyorsunuz.

    Kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadar.Kitabı tekrar okusam belkide bu yazdıklarımdan bambaşka şeyler yazardım.Öyle bir kitap bu her okunuşta farklı anlamlar, hiç ayırdına varılmayan bir sürü hoş ayrıntıyla dolu.
  • Stefan Zweig; sıradan bir şekilde girip, ilerledikçe beni şaşırtan bir yazar oldu yine bu kitabıyla. "Olağanüstü Bir Gece" tarzında mesajlar veren; ama ondan daha etkileyici bir kitaptı. Benim gözümde "başyapıt" kıvamında bir kitaptı.

    Bir kitap düşünün; içinde hırs geçsin, hırsa kapıldığında psikolojik bunalımın tavan yapışını anlatsın. İşte bu kitap bunu anlatıyor. Satranç üzerinden hırsın psikolojik bunalımını insanın kafasında çok iyi resmediyor.

    İçimden bir yandan satranç oynamak geçti, bir yandan da satranç oynamaktan uzaklaşmak geçti. Böyle bir ikileme de düşürüyor. Satranç, binevi savaş gibidir; hamlelerin bu kadar geciktirilmesi de bu yüzden. Aynı gerçek hayatta olan savaşlar gibidir satranç. Bunu da hatırlattı.

    Dr. B.'nin kısımları ile birlikte kitap, kafamda film şeridi gibi geçmeye başladı. Dünya satranç şampiyonundan Czentovic'ten ya da anlatıcıdan ziyade, esas kitabın kahramanı aslında Dr. B. idi. Yazarın inceden mesajları Dr. B.'nin içinde gizliydi.

    Stefan Zweig'in hayatını bilmek bile bu kitabı etkileyici kılıyor. Hitler ve Gestapo'ya yer yer eleştiriler mevcut. Özellikle de bunların faaliyetleri, Avusturyalı Stefan Zweig'i umutsuzluğa kapatmış ve eserinde de yer yer bunu göstermiştir.
  • Bir Tren Yolculuğu: Önemli Olan Yolda Olmak

    Chiang Mai; Tayland’ın kuzeyinde yer alan bu kente doğru, Bangkok’tan yaptığım tren yolculuğu benim için sanki düşten başka bir şey değildi. Yolda olmak ve yolculuk artık gittikçe tuhaflaşan bir hal almıştı benim için. 638 gündür dünyanın öte ucunda süren yolculuğumun, ortalarından bu yana, gittikçe güçlendüğünü hissettiğim bir ruh hali sarmalamıştı beni. Amacın varmak değil de “yolda olmak” olduğu, amaçsızca çıkılan bir yolculuğun kendisini anlamlı hale getiren bir ruh hali içerisindeydim.
    Her yolda olmak hali, kendi iç benliğime doğru derinlemesine duygusal bir yolculuk; bu süreçte katedilen yol ise iki yer arasında bir mesafe olmaktan çıkıp, kendimle en iyi baş başa olduğum bir yaşam alanı haline gelmişti artık. Kendi düşüncelerimi, önyargılarımı ve duygularımı bildikçe, geleceğimi de biliyordum artık. Kendi eksikliğimi ve güçsüzlüğümü fark ediyordum, varoluş beni bir mengenede soluğum kesilinceye kadar sıkmıyordu yoldayken. Beni programlayan düzenle mücadele ediyor, değişiyordum. Bakış açılarım tepetaklak oluyor, yolculukta kaderimi değiştiriyordum. Yolda olmak en iyi okuldu benim için.

    Yolculuk tıpkı aşk gibidir, hayalleri gerçeğe dönüştürme teşebbüsüdür. Alain de Botton
    Önyargıları bir kenara bırakıp hayatı olduğu gibi yaşamayı, tanışılan yeni insanlar, yeni deneyimler ile yaşamanın farkındalığına varmayı en güzel yolda öğreniyordum. Ötekinin ne kadar faklı olduğunu keşfetmek; farklılık beklerken de aslında ne kadar da benzer olduğumuzu görmek ve öğrenmekti yolda olmak. Aynı gözlerle yüzlerce farklı ülkeyi dolaşmak değildi yaptığım; yaşamı, insanları, kültürleri ve doğayı yüzlerce değişik gözle görmekti artık bu. İşte bu yüzdendir ki gittiğim her ülkede uzun süre kalıyorum, bir kaplumbağa misali ağır ağır seyahat ediyorum. İnsanların arasına karışmayı, sokakta olmayı, farklılıkları keşfetmeyi seviyorum. Bu nedenle yolculuğuma dünya turu ve bana gezgin denmesi üzerime oturmayan bir gömlek gibi sanki. Nerede uyanacağımı bilmeden yolda olduğum yolculuklarımda, ben ben bir gezgin değildim. Bu hayatı yolda yaşıyor olmanın kendisiydi.

    Önemli olan varmak değil yolda olmaktır. Oruç Aruoba
    Yolda olmak ve böylesine bir içe dönüş yolculuğu insanı yalnızlaşabilir belki, ancak yollar benim dostum, arkadaşım, yoldaşım. Her yolculuk özgür bir bakış açısına sevk eden bir kitap gibi olunca bu yalnızlık hali daha çok tek başınalık haline dönüşüyor. Yalnızlık duygusundan uzak bu tek başınalık ruh halinde süren yolculuk, kitap yapraklarının arasında olmak gibi bir şey. Geride bıraktığım yol kütüphanem, gidilecek bilinmez yeni yollar da yeni kitaplarımdı. Saptığım her yeni yol yeni bir hayatı, yeni bir yaşamı keşfetmek gibiydi; yeni bir dost edinmek veya yeni bir aşka umarsızca dalmak gibi. Bu ruh haliyle kendimi nasıl yalnız hissedebilirim ki! O yüzden yolda olmak yalnızlık değil benim için, sadece bir tek başınalık hali.

    Yolculuk bizi kendimize geri getirir. Albert Camus
    İnsanın kendisini en özgür hissettiği an nedir? Bende bunun cevabı yol ve ya yolda olmak. Özgürlüğün en yalın halini iliklerime kadar yolda hissediyorum. Bu tren penceresinin kenarında oturmuş, bir film şeridi gibi gözümün önünden akan olağanüstü doğaya şahitlik etmek; özlem ve hasretlerini birlikte taşıyan yolcuların arasına karışıp onların yaşamlarına şahit olmak…tek başına dalıp gitmek, kendimle başbaşa kalmak, kendime ve yalnızlığıma yürümek… özgür olmanın kendisi. Bu yüzdendir ki trenle yolculuk, sanki bir başka yaşamı keşfetmek benim için, bir başka evreni…

    Jack Kerouac‘ın bakış açısında olduğu gibi yolda olmak yaşamı sembolize ediyor bende de. Gerçekte yaşamı ”yaşamayı” engelleyen konformist bir hayat endişesiyle, iyi bir iş, araba, ev edinmek ve çocuk sahibi olmak istekleriyle motive olmaya çalışan insan, yolculuğu sıradanlaştırıp iki mesafe arasındaki zaman kaybına dönüştürdü. Standartlaşmış bir insan yaratmaya yönelik modern yaşam anlayışı içerisinde eriyen ve kendi varlığını unutan insan, yolculuk ve yolda olmak anlayışı karşısındaki benim gibi kelimeleri sayıklayanları garipseyebilir.

    ama gerçek yolcular gitmek için giderler;
    yürekleri balonlar gibidir, hafifçecik,
    ve niçin olduğunu bilmeden gitsek derler
    yazgıları önünde boyunları hep eğik
    Charles Baudelaire

    Klimanın olmadığı, kir, toz ve is içerisinde 40 derecede sıcaklıkta, camı olmayan pencereden suratıma çarpan böceklerle geçen 17 saatlik ikinci sınıf bir tren yolculuğu bana bunları düşündürtüyordu. Dudaklarımın kenarında ince bir tebessüm ve sonsuz huzura dalmış bir ruh haliyle akıp gidiyordum zamanın içerisinde. Bu şekilde bir yolculuk, normal (!) bir insana acınacak gibi geliyor olmalı. Ancak benim gibi hayatını yollarda geçiren biri işte böylesine yolculuklarda, mutluluktan kendinden geçmiş bir ruh haliyle hayatının en unutulmaz anlarından birini o an yaşıyabiliyor.

    Kendi hayatları hakkındaki kararları hep başkalarına bıraktığının farkında olmayan, kendisini kuşatan kalabalıkların arasında kökten bir yalnızlık içerisindeki (a)normal yaşantısını sürdürmeye çalışan insan, sanki bir yaşam oyunu içerisinde. Sahici olmayan bu yaşamda, kendisine yabancılaşması ve yalnızlaşması bundan değil mi zaten? Bazıları bu acınacak rutinlerine o kadar umutsuzca bağlanmışlar ki, onu sürdürmek için savaşmayı bile göze alıyorlar. Bu rutin yaşantıyı kökünden değiştirecek her eylem onu incitebiliyor. İşte bu yüzdendendir ki bu acınası rutin yaşantılarına aykırı, farklı bir yaşama sahip insanlara saldırgan davranabiliyorlar.

    Seçimlerinin sorumluluğunu alma cesaretinde olanlar, hayatlarını değiştirecek kararları alıp sonuçlarını mutlak bir inançla gögüsleyenler özgürleşebiliyor. İşte yolda olmak bu özgürleşmenin sağlandığı en iyi okul.
    Kendime olan sorumluluğumu en iyi şekilde yerine getirdiğimi düşündüğüm, özgürce ve akışta kalarak yaşadığım böylesi yolda olmak anlarım, soluk aldığım, mutlak özgürlük hissini tüm hücrelerimde en iyi hissettiğim zamanlarım. Bir zaman tünelindeymiş gibi süren bu yolculuğumda, geçmiş anlamını yitirmiş, hissettiğim tüm aidiyet hisleri kırılmalara uğramış, geçmişime yabancılaşmıştım.

    “Yolculuklar düşüncelere gebedir…. geniş düşünceler geniş manzaralara yeni düşünceler yeni mekanlara ihtiyaç duyar… Düşünceyi asıl kışkırtan şey, aklın diğer kısımlarını müzik dinlemek veya bir sıra ağacı izlemek gibi eylemlerle görevlendirmektir. Müzik ve manzara, aklın sürekli iş gören, telaşlanan ve her şeyde kusur bulan kısmını bir süreliğine dinlenmeye bırakır…”

    Alain de Botton

    Bu ruh hali içerisinde tren penceresinde akıp giden olağanüstü manzarayı izlerken, gözlerimi yanımdaki koltukta oturan yaşlı adamın sesiyle ona çevirdim. Yüzünde samimi gülümsemesiyle bana bakan 70 yaşlarında,, yırtık elbiseli yaşlı adamla konuşuyordum, ne anlattığını anlamasam ne dediğimi anlamasa da. Dilini bilmediğim-dilimi bilmeyen, dişleri dökülmüş yaşlı adamla uzak bir coğrafyadaki bu düşsel hal, yolculuğumun en gerçek haliydi.
    Zaman zaman düş ile gerçekliğin birbirine karıştığı bu duygu atmosferinde, melankoli bir ruh haliyle, yepyeni bir yolculuğun eşiğindeyim. Yolda olmak duygusuna olan bu yadsınamaz yakınlığımın yarattığı sanrı tüm bedenimi sararken; yağmur sonrası güneşin altında inanılmaz büyüklükte bir zümrüt gibi parıldayan orman manzarasına sahip trenimin penceresi gerçekliğimdi.
    Yoksa düş müydü ?

    Jack Kerouac
  • Bazı kitaplar vardır film gibidir bir oturusta okuyup bitirmek istersiniz bazı kitaplar vardır dizi gibidir ara vererek okursunuz. Kitaptaki tatlı sert cekişmeler çok güzeldi eğlendiriciydi. Ana karakterin kendi içinde sohbeti kendi kendini eleştirmesi kızması gayet hoştu. Betimlemeler iyiydi. Beni rahatsız eden çok fazla devrik cümle vardı ve hangi kitap olursa olsun bundan hoşlanmıyorum beni biraz yoruyor.
  • “Romana gelince, yazmamam için iki temel sebep var. Birincisi, pek beceremiyorum. Bir roman yazarken birilerine belli fikirler söyletebiliyorum ama pencereden kapıya doğru gitmelerini sağlayamıyorum. Maddi ayrıntılar konusunda roman yazarlarının sahip olması gereken sabra sahip değilim.” diyor bir söyleşisinde (Birikim, 02.04.2007) Terry Eagleton ne yazık ki… Oysa Azizler ve Âlimler’de birilerine belli fikirler söyletmesi kadar ustalıkla pencereden kapıya doğru gitmelerini de sağlıyor bence, keşke bu eşsiz romanına başkaları da eşlik etseymiş…

    “Bu roman bütünüyle fantezi ürünü değildir. Ünlü Rus eleştirmen Mihail Bahtin'in ağabeyi Nikolay Bahtin, gerçekten de İngiliz dil felsefesi geleneğinin en önde gelen filozofu Ludwig Wittgenstein’in yakın bir arkadaşıydı. Wittgenstein gerçekten de, bu metinde varsayılandan daha genç bir zamanda olmakta birlikte, bir süre İrlanda'nın batı kıyısındaki bir kır evinde yaşamıştı. Diğer bölümlerin çoğu uydurmadır. (T.E.)”

    Bu açıklamayla başlıyor, sonra da alıp götürüyor o yıllara, oralara… St. Petersburg, Viyana, hiçliğin başkenti Dublin; barlar, manastırlar, sokaklar, elbette insanlar, o dönemlerin… Sadece ana karakterlerde değil, yazar da dâhil, hepsi de ana karakterimsi olan bütün “yan” tiplerde; hâsılı, romanda, hiç eksilmeyen mizâhî üslûp, öte taraftan içinizi acıtan ince sızıya refâkat ediyor…

    "King's Parade'de genç bir adamın bu işareti yaptığını gördüm. Caddede koşarak karşıya geçerken bir bisiklete çarptı. Ansızın geriye dönen bisikletliye bu işareti yaptı, öbürü de içgüdüsel sözleşme diyebileceğim bir şekilde ona aynı işaretle karşılık verdi. O zaman kendi kendime düşündüm: İşte, dil bu." Dalgın dalgın sandalyesine gitti; parmağını, nerede olduğunu unutmuş gibi hâlâ yukarı tutuyordu. Ani bir şaşkınlıkla sol kolunun ucuna bakarken ekledi: “Bu yüzden orada ve o anda kendimi öldürmeye karar verdim."

    Russell, birkaç akşam önce Ottoline Morrell'in evinde tanıştığı genç kadının olağanüstü dik göğüslerini düşünüyordu. Belki de uzaktan akrabasıydı; Ottoline'in evinde tanıştığı insanların çoğu, bir şekilde birbirleriyle akraba çıkmaktaydı. Gece yarısı evin önündeki çimenlikte müziksiz dans etmişler, ama sonra yeşil türbanıyla Ottoline, edebiyat dehâsı diye yutturmaya çalıştığı, ama kendisini kömür işçisi diye tanıtan uzun bacaklı, veremliye benzeyen Midlands'lı bir öğretmenle çıkagelmişti. Daha sonra da kız uzun bacaklı dehâyla birlikte kuzu kuzu çalılığa doğru gitmişti. Adam belki de tam şu anda kızı becermekle meşguldü.

    Yine V işareti yapan Wittgenstein, "Bu, bütün dillerin içsel biçimini ortaya koyuyor," dedi. "Bu hareket neyi yansıtıyor, Russell? Hiçbir şeyi. Bunun arkasında başka şey yok, yalnızca neyse o. Bunun anlamını, son kertede, onu yaparak kavrıyorum." Ve yine yaptı. Sonra, sesini sır veriyormuşçasına alçaltarak, meslektaşına doğru eğildi. "Bundaki dayanılmaz gizi görüyor musun? Her şey tam da olduğu gibidir: Her şey olduğu gibidir, başka biçimde değildir."

    Russell kendini zorlayarak, düşüncelerini dik göğüslü genç kadından uzaklaştırdı. "Senin derdin, Wittgenstein," diye mırıldandı bezgin bezgin, "felsefenin günlük hayatla ilgisi olduğu yanılsamasından kendini kurtarmayı bir türlü becerememen." (s. 19, 20)
    ...
    Wittgenstein, sonraları Cambridge'de, "Benim yapıtlarım, biri yazılı olmayan iki bölümden oluşur. Önemli olan da yazılı olmayan bölümdür," demişti. (s. 43)
    ...
    Nerden bakarsanız bakın, derme çatma bir devrimdi bu. İrlandalı gönüllüler, uğruna dövüştükleri yurttaşlarının sövgüleri ve ıslıkları eşliğinde hapishaneye götürülürlerken, şehirde bin üç yüzü aşkın ölü ya da ağır yaralı vardı. (s. 109)

    Başka bir Terry Eagleton söyleşisinden:

    - Tek romanınız “Azizler ve Âlimler” 1970 yılında yayımlandıktan sonra Türkçede ilgi görmüş ve baskısı tükenmişti. Romanın birkaç yıl önce yapılan yeni basımı da Türkiye’de okurdan da ilgi gördü. Biraz bu roman üzerine konuşalım… Sizi bu romanı yazmaya iten, mizahî bir oyun güdüsü müydü yoksa ‘bir yerden’ romana başlamak isteği mi?

    - Öncelikle, “Azizler ve Âlimler” daha çok İrlanda için kullanılan bir terim. İrlanda’nın azizlerin ve âlimlerin ülkesi olduğu söylenir. Benim bu romanı yazma sebeplerimden biri de İrlanda ile tekrar buluşmaktı. Benim asıl kültürüm İrlanda kültürü; ama İngiliz eğitim sisteminde yetiştim. İrlanda ile tekrar buluşmak istediğim için bu kitabı yazdım. Bir bakıma İngiliz kültürünü, İngiliz eğitim sistemi ile İrlanda’yı bir araya getiriyor bu kitap. Ama ondan sonra roman yazmaya devam etmedim. Çünkü bir akademisyen olarak roman yazmaya devam etseydim hep evin içine hapsolup kalacaktım. Bu yüzden, yalnız bir yazar olmak yerine tiyatro oyunları yazmayı seçtim. Daha çok dışarıya çıkabilme imkânı buldum. Tiyatro oyunu yazmanın güzelliği, farklı şeylerle iç içe olmak.

    - Mizah, romanınız boyunca kendini içten içe hissettiriyor. Mizahı, düşünceyi besleyen bir etken olarak mı görüyorsunuz? Mizah, kimilerince ‘hafiflik’ de sayılabiliyor…

    - İngiltere’de büyük bir mizah, ironi geleneği var. Bu yaptığımız her şeyde ortaya çıkabiliyor. Özellikle de politik konularda… Aynı zamanda İrlandalılarda bir hazırcevaplılık, bir mizahî yön vardır. Biraz karanlıktır o, baskılar yüzünden. Ama anlık olarak gerçekten korkunç olan dünyanın içinden çıkmayı sağlayan bir mizahî yön vardır. Bunu kendimde de keşfettim. Mizahı eserlerime katarken bilinçli bir şekilde yapmıyordum. Kesinlikle öyle bir çabam yoktu. Ama yazarken kendimi öyle buluyorum, bir bakmışım öyle yazıyorum. Karar vererek yapmaya çalışsam zaten komik olmaz.

    ...

    - Roman kahramanlarınız Wittgenstein ve Bakhtin’di. Özellikle ‘Wittgenstein’ ismi Türk okur-yazarlarından epey saygı görüyor. Sizi Wittgenstein ile Bakhtin’i roman kahramanı yapmaya iten neydi?

    - Kitabı yazmadan önce kurmaca bir şey keşfetmiş gibi, Wittgenstein ile Bakhtin’in arkadaş olduklarını, birbirlerini tanıdıklarını hayal ettim. Kitabı yazdığım sırada birçok insan bunu bilmiyordu. Bunun benim kurgum olduğunu zannettiler. Ama gerçekte Wittgenstein ile Bakhtin birbirlerini tanıyorlar. Wittgenstein hayatımda beni çok kovalayan bir isim oldu. Cambridge’te Trinity Koleji’nde çalışırken benim hocam Wittgenstein’ın bir arkadaşıydı. Wittgenstein sürekli olarak Cambridge’ten kaçmaya çalışırmış. Ama Cambridge onu sürekli yakalayıp üniversiteye çekiyormuş. Aynı zamanda hocam ile Derek Jarman, birlikte Wittgenstein hakkında bir film yapmışlar. Senaryosunu hocam kendisi yazmış. Çok sorunlu bir süreç olmuş. Çünkü yönetmen Derek Jarman görselliği çok iyi bilse de dil hakkında hiçbir şey bilmiyormuş. Senaryo yeniden yazılmış. Çok zorlu ama keyifli bir süreç olmuş bu, hocam için. Wittgenstein, Cambridge’ten birçok kez kaçtı, ayrıldı, geri döndü. Bir keresinde de Batı İrlanda’ya gitmiş –ki benim yazdığım hikâye de orada geçiyor– oradaki ufak bir kulübede kalmış. O kulübeye ufak bir tabela yerleştirdim. Wittgenstein’ın orada kaldığını belirten bir seremoni yapıldı. İrlanda devlet başkanının da bulunduğu seremonide bir konuşma yaptım. İrlandalı filozoflar ve balıkçılar o kulübenin içinde bir aradaydılar. Aynı konuşmada Wittgenstein’ın bu kulübede yaşarken “hizmetçi”liğini yapan biri de vardı. Bu kişi, Wittgenstein’ın biyografisinde de yer alıyordu. Wittgenstein kendi elyazmalarını hizmetçisine verip “Al bunları yak!” diyormuş, hizmetçisi de yakıyormuş. Paha biçilemez şeyleri hiç bilmeden yakıyormuş. Ben hizmetçi ile ilk tanıştığımda kendisine bu biyografiyi gösterdim. Bak burada sen de varsın, dedim. Hizmetçi baktı ve hiç umursamadı bile.
    (kronos.news, 05.02.2017)

    “… Ama bunu anlamazlar, çünkü bu ülkede meydana gelen hiçbir şeyi ciddiye almıyorlar aslında. Bana postanede, İngiliz başbakanının ayaklanmamızın haberini aldığı zaman, 'Yaa, bak sen şunlara,' deyip yatmaya gittiğini anlattılar. İngilizler, İrlanda'nın gerçek olduğuna inanmıyorlar; burada sadece fantezilerini uyguluyorlar."(James Connoly, s. 152)

    İhtimal ezelden İrlanda kültürüne yakınlık duymam da eseri çok beğenmemde etken. Kitabın, okumadan önce ya da sonra, İrlanda-İngiltere tarihini baştan sona öğrenme ya da hatırlama arzusu uyandırması da başka bir güzellik; bir romanın peşine takılıp tarih ve felsefe deryâsına iskele almak, dilinde Câhit S. Tarancı’nın dizeleri, kulağına küpe:

    "Gitmekle bitmiyor umman / Sular azgın, tekne delik"