• 124 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    1983 yılında ilk baskısını yapan kitap aslında dönemin Türkiye' sinin bir yansımasıdır. Hizmet etmek için gayret sarf eden gençler, onlara öncü olanlar, soğuk medrese odaları, yüreği cayır cayır yananlar. Fakültelerde gizli kılınan namazlar. Asımlar, Muratlar, Yunuslar, Kerimler... Bir davayı omuzlayanlar. Çıkartılan dergiler, dağıtılan broşürler, atılan sloganlar... Yola çıkanlar, geri dönenler, gecikenler, Uhud Dağı' nı erken terk edenler... Hepsi ile beraber tahammül ve seferi içinde taşıyanlar.
    Mekan bir medrese bu kez. Yer İstanbul. Taşradan gelen üniversitesililerin kaldığı bir medrese. Bu medresede alınır kararlar. Hocalar buradan seslenir gençlere. " Geceden yola çıkınız, sabahı beklemeyiniz." diye. Her biri bir umuttur. Şimdinin ve geleceğin umudu. Medreseden çıkan, mekan değiştirenler yavaş yavaş bırakırlar davayı. Broşürler son kez dağıtılır, dergiler son sayılardadır bir daha çıkmayacaktır. Kerim gibiler vardır bir de. Ana babadan ayrılıp bu medreseyi ev, gençleri abi belleyen Dava Delisi Kerimler. Kerimler gençlere inanmaktadır; onlar memleketi kurtaracaktır. Bir büyük kilit vurulur sonra medresenin kapısına. Asımlar, Yunuslar gider. Murat bile nihayetinde terk eder. Geride bir Kerim kalır. Deliler terk etmez ya mahallesini. Kerim de terk etmez hem deliliğini, hem medreseyi. Sahne değişir sonra. Gençler yaş almış, şimdi kendi evlatları vardır sırada. Sofralarına meleklerin inmediği, eski kitapların raflarda kaldığı, oruçların, namazların medresede bırakıldığı zamanlar. İlhan vardır bu kez. Babası Asım' ın geçmişinden kopup gelmiş gibidir. Yabandır. Hilali kimse umursamazken o oruca başlar. Haramı çekip indirir aşağıya. Ablasının düğününe bile gitmek istemez. İnancını yaşamak ister. Babannesini özler. Onunla gittiği teravihleri. İnancını yaşamak için terk eder evi. Döndüğü yerdir medrese. Aslında yollar hep dönüşe gitmektedir. Asım bilmektedir bunu. Ama bırakmıştır inancını işte geride. Fetanet' in saçlarında, dudaklarının kenarındaki kıvrımda, ince narin bileklerinde. Gün gelir devran döner, tarih yine tekerrür eder. Yine azimli gençleri seçer kodamanlar. Yine sözler verilir. Siyaset yeni kanlar aramaktadır. Erzurumlu Yunus' u, Aksekili Asım' ı içine çeken siyaset bir de Veysel'i çeker içine. Veysel yolculuktan hemen önce fısıldar kulağına yavaş yavaş yonttuğu geleceğini. 1.5 yaşındaki oğulla, küçük bürosunda. Olması gereken kaybedildiğinde neyden sorumludur İlhan? Gitmek mi kalmak mı? Ya da ne doğrusu Tahammül mü Sefer mi? İkisi de içinde saklanıyor. Tahammül de sefer de. Yitmek de beklemek de.

    Aslında bu hikaye 1990 yılında Mesut Uçakan' ın çektiği Yalnız Değilsiniz' e çok benzer. Filmdeki dava bu kez başörtüdür. Zamanlar çok yakındır. İnancını yaşamaya çalışanlar toplumdan, üniversiteden itilmektedir. Davayı omuzlayanlar bir elin parmakları kadar insandır. Serpil vardır bu kez İlhan gibi. Anneannesini kaybedince içine düştüğü ölüm düşüncesinden çıkar yola. İnancını bulur. Ve sımsıkı sarılır. Hilali görünce oruca niyetlenir. Evdeki içki şişelerini tuzla buz eder. Haram olanı çeker alır. Başını örter. Fakülte önleridir artık yeri, amfiler değil. Annesinden, çevresinden " hasta" damgası yer. Bir kliniğe yatırılır. Film bir ambulansın içinde davasını ayetlerle süsleyen bir Serpil görüntüsüyle sona erer. İlhan da bir otobüsle veda eder hikayeye.
    Aslında binlerce Serpil, İlhan var öyküsü anlatılacak. Bu hikaye onların hikayesi. Onlar gibilerin hikayesi. Tahammül edenlerin, sefere çıkanların hikayesi.
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tüketiyoruz;
    Tükettikçe TÜKENİYORUZ!

    Kendimden geriye, sizden ileriye, Tyler’dan sonsuza, Chuck Palahniuk’ten günümüze. Sistemi eleştiren sistemin yazarına, sistemin içinde çifte kavrulmuş benden, tersten sistemsiz bir inceleme.

    Dövüş Kulübü=Biz, Biz=Hiç

    Hiçlikte doğmuş, hiçliğe gidiyoruz. Durup bir bakıyoruz, gördüğümüz tek şey, koskoca bir HİÇ!

    “Biz tarihin vasat çocuklarıyız. Çünkü televizyon izleyerek büyütüldük ve bir gün milyoner, film veya rock yıldızı olacağımıza inandırıldık, ama olmayacağız. Ve sadece bu gerçeği öğreniyoruz.”

    Sistemi eleştiren kitapları yazan yazarlar dahil, yazdıklarının tüketilmesi sonucunda bir kazanç ve ün sağlıyorlar. 1999 yapımı Dövüş Kulübü filminin bütçesi 63 milyon dolardır. Sistemi eleştiren kitabı beyazperde de insanlara aktarmak için bile, sistemin başrolüne en sistemsel para kazananlar başroldedir. Yani, sana kapitalist sistemin zararlarını anlatan kitabın, aslında tam bir kapitalizm koktuğunu söylüyorum. Çok sevdiğim bir kitap ve film ama gerçekler böyledir. Acıtır…

    Kapitalizmin damarlarımızda gezdiğini, ona direnmenin ya da onun hakkında masal anlatmanın bir mantığı olmadığı gibi, onunla ilgili akıl verenlerinde en büyük kapitalistler olduklarını aklınızdan çıkarmayın. Herkesin bir çıkarı vardır, o çıkar uğruna her şey yapılır. Kapitalizmi yıkıp yerine FreddieMercuryizm de getirseniz konu değişmez. Her zaman pasta payı, en baştakilerin olur. Bu sistemleri halk uğruna kullananlar olmadı mı, belirli oranda oldu. Lakin, o iş öyle olmuyor. İçeriden nemalanamayan herkes, çomak sokar. En temiz düşünceli lider, sistemin içinde ki çarkları beslemek zorundadır. Beslemez ise; Devrim’in karşısına her zaman Karşıdevrim çıkar. Ve bu oyun sürer gider…

    Hayal dünyası ile gerçekler arasında ki fark, 400km hızla giderken Lamborghini ile duvara çarpmak gibidir. Dışarıdan baktığınızda o araçtan sağ çıkacağınız düşüncesi vardır ama o araba sadece dünyevi maddelerden üretilmiş, özel bir kalkanı olmayan, lüks döşemesi ve özel tasarımından ibarettir. Duvara çarpar ve ikiye katlanır, parçalanır, patlar ve parçalarınız dahi bulunmaz. Kapitalizmin karşısında durmakta buna benzer. Hepimiz en büyük antikapitalistler olabiliriz lakin lafta. Neden mi lafta?

    Bu incelemeyi yazdığım bilgisayarım Amerikan malı, işletim sistemi Amerikan malı, yazıyı yazdığım program Amerikan malı, kullandığım fare Amerikan malı... Hepsi konforuma özel, özenle seçilmiş bir birleşimden ibaret. Kapitalizmin en kapitalist ülkesinin markasını kullanıyorum. Sözde Türk malı kullansam ne olur, ne değişir. Hiçbir şey. İçinde ki işlemci Amerikan malı, ekran Amerikan malı, Anakart Amerikan malı. Kapitalist düzen böyle bir şeydir. Sen istersin, onlar üretir. Onlar üretir sen alırsın. Sen alırsın onlar zenginleşir. Sonra bir bakmışsın hiç ihtiyacın olmayan şeyler almaya başlamışsın. Unutma, bu yazıyı okuyan sen, kapitalizmin doruklarında halay çeken ülkelerin markalarını kullanıyorsun.

    Her aldığın yeni şey, muhtemelen birinci derece de ihtiyacın olmayan şeydir. Kapitalist düzen, sen de olanın bir başka türünü sana sessizce aldırır. Hatta aynısını aldırmaktan geri durmaz.

    Şimdi Tyler Durden’a kulak verelim:

    "Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından, kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak.. Perdeler.. Halılar.. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur."

    Konfor alanı, sizin ölüm fermanınızdır aslında. Konforunuz varsa, daha fazlası için asla durmazsınız. Daima daha iyisi için çalışırsınız. Mesai yapar, canınız çıkana kadar çalışırsınız. Peki ne için, ortalama 240 Dolar maliyetle üretilmiş bir Iphone’a 1000 Dolar vermek için. Ülkemizde KDV’si ile birlikte "minimum" 8000TL’ye karşılık buluyor. Peki ne içinmiş, çok daha ucuza işinizi görecek olanı almak yerine, belki de kullanmayacağınız özelliklerle dolu ve o parayı hak etmeyen bir cihazı almak için. Peki ne için, gösteriş için.

    Hayat böyledir. Zaman; değecek olan şeylere değil, değmeyecek olan şeylere harcanır.

    Fight Club bir fenomendir. Sistem eleştirisi ile birlikte, bizim içimizde bulunduğumuz toplumu ve dünyayı eleştirir. Buna karşı seni hazırlar ve olman gereken şeye dönüşmeni sağlama çabası güder. Bu eleştiriyi okudukça, hepimizin hoşumuza gider. Bir sol yumruk yeriz, ardından sağ yumruk, sonra meşhur Aparkat!

    Aslında günlük hayatta gizlenen insanlar, kuralsızca ve dilediklerince istediklerini yapmak, kuralsızlığa karşı kuralların olduğu dövüş kulübüne içlerinde biriktirdikleri öfkeyi kusmak için gelirler, fakat; evrim kendisini tam tamamlamaz. Çok karıştı değil mi, sistemsizlik bile kendi içinde sistem doğurur diyorum!

    Sistemin içinde olup sistemi eleştirmek o kadar kolaydır ki, o sistemin içinde olup sistemi değiştirmek ise imkansıza yakındır. Dünya bir sisteme sahip olmasaydı, Saramago’nun Körlük kitabında ki her şey büyük oranda gerçekleşir, körler ülkesinde tek gözü olan kral olurdu. Tek gözü olmasa da aklını kullanan bir kör, diğer körlere hükmedecek bir yol bulurdu. Eşit doğmadık, eşit ölmeyeceğiz. Bir tek toprak altında eşit olacağız. O da kimisi gül ağacından tabutla iniyor yeraltına, kimisi çam ağacı. En iyisi mi şöyle diyelim, sadece çürüdüğümüzde eşit olacağız. Onun dışında, hepimiz bir sistemiz.

    Sistemle barışmak, onun zararlarını minimuma indirmek bir seçenektir. Sistemi çökertmek kaosa sebep olur. Kaos anarşizmi doğurur. Kargaşa herkesin bir baş olmasını, güçlünün güçsüze hükmetmesine olanak sağlar. The Walking Dead, çok uzak bir örnek olmasa gerek? Ne yazık ki insanlar doğası gereği, boyun eğmek ve itaat etmek zorundadır. İnsanlar kendilerine emir verilmesini ve denilen şeyleri yapmak isterler. Asla kendi başlarına bir şey yapmak için çaba sarf etmezler. Dünyanın %99’undan bahsediyoruz burada, %1lik kısmın hayalciliği, %99’un altında ezilmesindendir. Hayaller insanların sözde direncini ayakta tutar. Söz de direnç aslında tek bir parmak şaklatmasıyla yok olur. En iyi sistem sistemsizlik olmadığı gibi, olağan durumda ki sistemde değildir. Çünkü; duyduğumuz ve gördüğümüz şeylerden çok, duymadığımız ve görmediğimiz şeylerin itaati altında yaşarız.
    Sistem üzerine kendimden yeterince yazdım sanırım? Şimdi Kitap üzerinden sisteme bir göz atalım.

    Dövüş Kulübü bir başkaldırıdır. Neye? Her şeye!

    Bizler dünyanın ürettiği hiçbir mal değiliz, doğamız gereği biyonik değil biyolojiğiz. Düşünerek yaptığımız bir çok şey gibi düşünmeden yaptığımız bir çok şeye de gebeyiz.

    “Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın.”

    Birçok insan tam olarak bu tanıma uyuyor. Bunlar distopik kitaplarda, zorla itaat eden insanların, zorla değil kendilerince hipnotize olmuş hallerini temsil ederler. Kalkarlar, işe giderler, çalışırlar, eve gelirler, yemek yerler, televizyon izlerler, propaganda ile beslenir, sistemin kölesi olurlar. Kendi bireysel istekleri yerine, sistemin kendileri yerine seçim yapmasına razı olurlar.

    “Hepimiz heba oluyoruz. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.”

    Son yıllarda tüketim çılgınlığı iyice arttı. İnsanların daha çok alması için değişik stratejiler geliştirildi. Blackfriday, Cybermonday, 12.12, 11.11, En uzun gece, vsvsvsvsv… İhtiyacımız olan şeyler yerine, hiç ihtiyacımız olmayan şeylerin üretilmesine sebebiyet verdik. Bu hiç ihtiyacımız olmayan şeyler satın alınmasa, bir başka ihtiyacımız olmayan şeyler üretilir miydi? Efendim? Cevap belli…

    Hayata geldiğinizden itibaren kendiniz olmaktan ziyade sistemin bir varlığı olursunuz. Kendini sistemin dışında tuttuğunu söyleyen insanlar gerçek değillerdir. Bunu yapmaları için, tamamen doğal koşullarda yaşamaları ve tamamen sanayi üretimi şeylerden arınmış olmalıdırlar. Kısacası ilk insanın yaşayış biçimine yaklaşması gerekmektedir. Yoksa bilmem kaç bin TL’ye alınmış karavan ile doğaya gidip, ben sistemi yendim demek tam olarak sisteme yenilmek hatta sistemin bokuna batmış olmak demektir. Net olarak diyebiliriz ki; sen kimi kandırıyorsun ULAN!

    Dövüş Kulübü’nün içeriği tam olarak bu yazdıklarımı barındırmaktadır. Kitabı okuduğunuzda içinizde sisteme karşı bazı öfke nöbetleri oluşacak, değişik triplere girecek, ben mi sistemden; sistem mi benden büyük göstereceğim diyecek gibi olacak, telefon, doğalgaz, elektrik faturalarını ödeyemediğini anladığınızda, otobüse binecek paranız, kalacak eviniz olmadığında gerçekleri anlayacak ve o eli indireceksiniz. Sistemin askeri olacaksınız.

    Bazı kitaplar gerçektir, yaşamı anlatır, doğrudur. Yaşamın içinde insanlar gerçeklerden uzak durur, günlerini yalana yakın şeyler üzerine kurarlar. Gerçeklerin acıttığı ve birçok düşünceyi ve hayali öldürdüğü doğrudur. Alt tarafı birkaç milyar insan hayalleri ile yaşıyor, umut dolu ponçik bir gelecek planlıyor. Bunlardan olmak kötü bir şey olmadığı gibi olmamakta kötü bir şey değildir. Bazen sadece renk değişir ama lacivertin raylar üzerinde giden, ara sıra peronlara gelirken sinyalizasyon sistemi sayesinde ayrılan, daha sonra yine aynı yolda aynı istikamette birleşen yaşamlarıyız.

    Çok yerine yeteri kadarı ile yaşamayı öğrenirsek, sistemi hissetme oranımız azalır. Varmış gibi ama yokmuş gibi yaşama sanatı. Daha azına razı olursan doruklarda hisseder, şemsiye ile tanışırsın, daha çoğunu istersen en tepeye ulaşsan dahi dibe vurursun.

    Tabi ki şunu da unutmamak ve Tyler’a kulak vermek lazım;

    “Ancak her şeyini kaybettikten sonra, gerçekten özgür olursun.”

    Ve unutmadan sevgili okur…

    "Kıçına tüy takmak seni tavuk yapmaz"

    Saygılar benden…
    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Bol sistemli günler dilerim.

    Not: Şu incelemeyi okurken bile kaç kb kapitalist interneti harcadın acaba…
  • 400 syf.
    ·3/10
    Bilindiği üzere 1925 yılında yayımlanan ilk Batılı eser olarak bilinmektedir. Halit Ziya Uşaklıgil, Servet-i Fünun ve Cumhuriyet dönemi ses getiren en önemli ilk yazarlar arasındadır. Aşk- ı Memnu en başarılı eseri olarak biliniyor. Kurgusu ve olay örgüsü ile çok dikkat çeken bir eserdir. Toplumsal olaydan ziyade, aşk ve kişisel duygu zinciri içerisinde toplanmıştır. Adnan Ziyagil, zengin bir adamdır.Hayata daha rahat devam edebilmek adına sevgi adı altında maddiyata önem veren Bihter evliliğe adım atar fakat beklenmedik bir şekilde eşinin yiğenine aşık olur. Uzun bir birliktelik sonunda işler karışır. Bihter ile olmaktan hem mutlu hem de sıkıntı içinde olan Behlül, Firdevs Hanımın sözü ile Nihal' le nişanlanır. Beşir ile gerçekler gün yüzüne çıkar fakat olay ne yazık ki hiç ummadık şekilde sonlanır. Bihter daha fazla dayanamaz ve intihar eder. Behlül çeker gider. Bunun üzerine aldıkları ağır ihanet darbesi üzerine baba kız birbirine adayarak hayata iki kişilik çerçeveden devam ederler. Unutmak adına çekip gitmek sadece acı soğutur geride kalan unutmak kelimesi mümkün olmayanlar arasında adını korumaya devam eder. Halit Ziya Uşaklıgil, romanındaki kahramanlarını yüksek kesim, zengin, kültürlü ve aşka önem veren insan topluluğundan oluşturmaktadır. Ne yazık ki romanın en eksik tarafı da bu olmaktadır. Toplumda olan insanları kültür ile değerlendirmesi henüz Cumhuriyet dönemi edebiyatında bir yer bulmuştur. Onun dışında olay örgüsü hayal dünyam kadar zengin, alaycı, aşağılık ve bir o kadar boşluktur.
    Ne yazık ki insan hayatı iki kişilik duygu halatından ibaret değildir. Toplum hayatını geride tutması insanı ister istemez hayal dünyasına sürüklüyor. Hayal dünyası yaşanılabilir olduğu kadar yaşanılması boş bir film gibidir. Hayaller kitap, masal, hikaye, film vs. yerinde değerlendirme bulabiliyor, onun dışında insanı bir süre sonra boşluğa itiyor.
    Huzurlu Okumalar
  • V E S İ K A L I Y Â R İ M
    Filmi Üzerine Bir Denemem

    Yolculuğumuz 1 Eylül 1940 tarihli Küllük Mecmuasında yayımlanan Tahattur isimli şiirle başlıyor. Şiiri Orhan Veli Temmuz 1940'da yazmıştır:
    ''Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / '' İki elin kanda olsa gel '' diyor / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim ''

    Bu şiir, sadece bir sayı yayımlandıktan sonra 26.9.1940 tarihinde bir Emniyet Müdürü yazısıyla kapatılan Küllük Mecmuasının kapatılmasına neden olduğu söylenen şiirdir. O kadar ki, 1941'de 'Garip' adıyla yayımlanan kitaba isim arama sürecinde Orhan Veli'nin öncelikli tercihi yine bu ''Tahattur'' ismi olmuştur. Tahattur, 'hatırlama' demek. İmdi, bakın görün Orhan Veli kendi hatırladıkça bizlere neleri hatırlatacak!

    Bir şiirden, bir öyküye.. bir büyük şairden, bir büyük öykücüye geçelim. 9 Şubat 1947 tarihinde Yedigün Mecmuasında Sait Faik'in ''Menekşeli Vadi'' isimli bir öyküsü yayımlanır. İlk kez 1948'de basılan Lüzumsuz Adam kitabında yer verilen bu kısa öykü sonraki yıllarda yanına Tahattur'u alıp uzun, upuzun bir yolculuğa çıkacaktır.

    Gelin evvela Menekşeli Vadi öyküsüne bir göz gezdirelim: Bayram isminde 28 yaşında bir genç adam vardır. Evli; iki çocuklu.. O vakit için İstabul dışında menekşelerle dolu bir vadide yaşar. Anne, babası, karısı ve çocuklarıyla birlikte... Geçimini bağ bahçe işleriyle karşılar; yetiştirdiklerini pazarda satar. Günün birinde gittiği Beyoğlu'nda çiçeklerini sattıktan sonra içki içer, meyhanede Seher adında bir kadın tanır, sevdalanır. Seher ile birlikte yaşamaya başlar. Seher yüzünden çok kavgalar eder. Bıçaklar çeker. Yedi sekiz ay hapis yatar. Bu sırada Seher bir üniformalının peşine düşer. Hapisten çıkan Bayram Seher'i arar ve bulunca onu böğründen bıçaklar. Ama Seher ölmez. Kendisini kimin yaraladığını da söylemez. Sonra barışsalar da, Seher'in Bayram'ı katil etmemek için yapmadığı kalmaz. Bayram öykünün sonunda yedi sene evvel bir sabah çıkıp gittiği evine geri döner. Karısına.. çocuklarına... Her tarafta menekşe kokusu vardır.

    Bu menekşe kokusunu tahattur edip duracağız bundan sonra... 1960'ların ortasındayız. Sinemamızın yetkin yönetmenlerinden Lütfi Akad bu kokuların aktarı. Bu şiir ve öykünün ellerini birleştirip bir film çekmek ister. Bir metin oluşturmak üzere, önemli çevirileri, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri ile tanınan Burhan Arpad ile irtibata geçilir. Lakin şu olur, bu olur.. proje akim kalır. Mamafih Burhan Arpad çalışmalarının neticesinde 1968'de yayımlayacağı tek romanı olan ''Alnımdaki Bıçak Yarası'' isimli romanını 1965'de yazıp bitirir. Böylece yolculuğumuza şiir ve öyküden sonra bir roman da iştirak etmiş olur.

    Alnımdaki Bıçak Yarası'nın -ulaşabildiğim- 1974'de May Yayınları'ndan yayımlanan ikinci baskısının girişinde Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiiri vardır. Nitekim kitap ismini Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiirinin ilk dizesinden almıştır. Yedi dize, dört cümleden mürekkep mezkur şiiri romanlaştıran Arpad'ın kaleminde her dize vücut bulur, öyküleşir. Şüphesiz ki Burhan Arpad, Sait Faik'in Menekşeli Vadi öyküsünü okumuştur ve ondan esinlenmiştir. Ancak o daha çok Tahattur'a düşülmüş bir dipnot yazmıştır.

    Onun bu kısa romanında Haliç kıyılarında Nuri Amcanın Geyikli Aile Çay Bahçesi'nde ocakbaşı olarak çalışan Kazım, öksüz ve yetim biridir. Bakardır. Yirmili yaşlarındadır. Bir gün arkadaşlarıyla gittiği Çiçekpasajı'ndaki meyhanede bir kadına küfürler eden adamla kadını korumak için tutuştuğu kavgada alnına bıçak yarası alır. (Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden) O kadın Zehra'dır. Sonraki karşılaşmada aralarında aşk başlar. (Bu romanda hep ''Dizlerine kapansam kana kana ağlasam'' şarkısı çalar durur usulca) Zehra, Kazım'a sigara tabakası alır. Yadigârlık. (Tabakam senin yadigârın) Ama Zehra ''vesikalı'' bir hayat kadınıdır. Kazım'dan gebe kalır. Kazım ile evlenemese bile karnındaki çocuğunun vesikalı bir kadından doğmasını istemediğinden vesikalık durumunun kaldırılması İçin komisyona dilekçe verir. Fakat Kazım'a hakikati söylemek zorunda kalınca genç adam Zehra'yı terk eder. Kazım, Zehra'nın çektiği ''iki elin kanda olsa gel'' telgrafıyla Zehra'ya koşar. (''İki elin kanda olda gel'' diyor / Telgrafın) Ama Zehra bir serseri dalaşında ağır yaralanmıştır, ameliyat sonrası Kazım'ı son kez görür ve karnındaki bebeği ile ölür. Kazım alnınındaki bıçak yarası yüreğini acıtır ve hastane koridorunda adeta Orhan Veli şiirinin son dizeleriyle baş başa kalır: '' Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı yârim? ''

    Arpad, Selim İleri'nin yazdığı gibi, ''Senaryo kurgusunu çağrıştıran bir yöntemle kırık ve imkansız bir aşk öyküsünü 'sahne sahne' dile getirmiştir.'' Gerek Menekşeli Vadi'nin gerekse Alnımdaki Bıçak Yarası'nın da sonradan film yapıldığını da söyleyelim.

    Bu romanın yayımlandığı 1968 yılında Türk sinemasının gerçek bir klasiği olan capcanlı ve dupduru bir film de vizyondadır. Bir şiir, bir öykü, bir romandan bir filme durak durak akıp gidiyor yolculuğumuz. Bir şiirin ilk dizesini kendisine isim olarak alan romandan son dizesini isim yapan filme: Vesikalı Yârim!

    Türk sinemasının en üretken ve en unutulmaz senaristi Safa Önal, Lütfi Akad'ın teklifiyle Sait Faik'in Menekşe Vadisi'nden esinli senaryosuyla unutulmaz diyaloglar ve sahneler yazar. Türkan Şoray bir taze kadındır ki güzelliği can alıcıdır; İzzet Günay dokunaklı bakışlarıyla ve kaytan bıyıklarıyla karşımızdadır. Nefis bir tango seyreder gibiyizdir, ..ritimli müzikler ve müthiş ahenkli hareketlerle saplanıp kalırız ekrana. Saplanıp kalır içimize bir şeyler. Bir tığ gibi diyorum ya; bir tığ gibi saplanıp kalır Türkan'ın güzelliği, İzzet'in bakışları. İmkansız bir aşk saplanıp kalır. Şükran Ay'ın sesinden bilhassa Kalbimi Kıra Kıra şarkısının rüzgârıyla ve sair şarkılarla iç içe mükemmel bir melodram havası eser. Yer yer trajedi... Lütfi Akad ustaya minnet duyarız.

    Halil'dir bu kez karşımızda olan. O da evli, iki çocuklu... Babasıyla manavlık yapar. Tıpkı Menekşeli Vadi'deki gibi Beyoğlu'nda bir meyhanede bir kadına aşık olur. Sabiha'dır bu kez karşımızda olan. ... Bir sahne.. Halil sorar; '' Sabiha asıl adın mı?'' Sabiha cevap verir; ''Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur?'' ... Safa Önal, bu tarz etkileyici, güçlü diyaloglarla unutulmaz repliklere hayat verir. Tam elli senedir kuşak kuşak yaşayan... Sahici adı Sabiha'dır ki böylece şehvet metası kostümünden sıyrılıp sevdiğinin hayatına kendi öz kimliği ile girer. Bu çok mühimdir, çok.

    Halil, Menekşeli Vadi'deki gibi evini, karısını, çocuklarını terk eder. ''Kokulu ve boyalı kadın'' Sabiha ile yaşamaya başlar. ... Yine bir sahne.. Halil, ''Boyanı silmişsin, kokun da gitmiş.'' der. ..Ve biz Menekşeli Vadideki Bayram'ın ''... ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım.'' sözlerini tahattur ederiz! Biz durmadan bir şiir, bir öykü, bir roman ve bir film arasında bir şeyleri tahattur edip dururuz. ...
    Halil her ne kadar evli de olsa, ''Nerelere gidiyor, neler yapıyorsak hepsi bende ilk'' diyeceği duyguların alkımında uçar. Sabiha ise Halil'in evli olduğunu öğrenince artık bir göl gibi sularını içine çeker.
    ... Hep bir sahne..
    '' - Evli misin, evliymişsin diyecektin.
    - Diyemem.
    - Niye diyemezmişsin. Korkun ne?
    - Ya evet derse? ''
    Budur işte Vesikalı Yarim'i büyüten, büyüten, büyüten...
    Sabiha, bağırıp çağırmadan tavırlarıyla bağırıp çağırır.
    Ve - âh - o tüm zamanların en iyi film repliklerinden biri:
    '' Sevgi de yetmiyormuş; çok eskiden rastlaşacaktık! ''
    Sabiha evi terk eder.

    Halil, Bayram'ın Seher için ettiği kavgaları Sabiha için eder. O da hapse girer. Lakin Sabiha, Seher gibi değildir. Burada ayrılır, film ile öykü... Sabiha Halil'e sulusepkin sevdalıdır. Halil içeride iken sevdasına sadık kalır, vesikasını kendi içinde yırtar. Ama, ama, ama... En geçilmez bir dağ gibi arada karısı ve çocukları olunca geri çekilmek ister Sabiha. Vesikalı Yârim'de böyle iplik gibi yağmurlar yağar. Sonra Sabiha, Alnımda Bıçak Yarası'ndaki Zehra'ya da benzemez. ''İki elin kanda da olsa gel '' diye telgraf atan kadın değildir o. ''Sana benden yar olmaz'' diye mihnetle çekip gidendir. Halil o mektubu alır, Boğaz'da bir daha okur. Halil o mektubu alır, buruşturup yere atar. Halil o mektubu tekrar yerden alır, cebine koyar. Böyledir ve budur Vesikalı Yarim.
    Sahneler, sahneler... Halil ümidini kessin diye Sabiha ''işe'' tekrar başlayınca.. Halil Sabiha'yı bıçaklar. Ancak Sabiha, Halil'i ele vermemek için ''ben kendimi bıçakladım'' deyince Halil; ''Asıl şimdi yıktı beni'' deyiverir. Tahattur, tahattur, tahattur.... Menekşeli Vadi'de kendisini kimin yaraladığını söylemeyen Seher için Sait Faik de şöyle yazmamış mıydı: ''Seher'in yaptığı erkeklik de Bayram'ın elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu.''

    Halil de sonunda evine döner. Kapıyı çalar. Oğlan çocuğu şaşkın; ''Anne babam geldi.'' diye sevinç ve korkuyla karışık, karmakarışık seslenir. Halil'in karısı (ismini bile bilmeyiz!) kenara çekilir, yol verir ona. Halil içerideki odaya girer. Kızını da yanına sokuşturur. Oğlan; ''Başımı okşadı benim, kalacak mı?'' diye sorar. Kardeşiyle kapı deliğinden bakışırlar... Kadın içeride tek kişilik (ah!) bir yer yatağı serer. Yastıklar.. çarşaf.. yorgan... İki eli önünde, Necatigil dizeleri gibi - saygılı, tutuk... dünyanın en güzel sorusunu sorar:
    - Aç mısın?

    Halil başıyla hayır der. Tek kelime yok. Biteviye bir hüzün... Sızılı, tırtıklı, derin. Melodramın doruğu. Bağırası gelir insanın. Halil, Bayram gibidir artık. ''Bostana ben gideceğim ana!''

    Sabiha aşktan yanıp tutuşsa da Halil'i çocuklarıyla sarmaş dolaş görünce; büsbütün melal dolu gözleriyle kalabalıklara karışır. Nereye gider Sabiha? Ah Sabiha! Kime ağlayalım; sana mı, yoksa adını bile bilmediğimiz iki çocuğun anası kadıncağıza mı? Ya Halil? ... Anlatılamıyor bazı şeyler. Ve henüz bitmiyor yolcuğumuz.

    Bilmem inanır mısınız; bütün bu anlattıklarımdan habersiz, altı sene evvelki yazdıklarımı ansıyorum burada; (Tahattur derdi Veli'nin oğlu...)

    bütün bohem dolu günlerden sonra
    kahrolası aralık'lardan, pis ağustos'lardan sonra..
    bir gece, koşarak döneceğim evime,
    evime:
    karıma, çocuklarıma...
    merak etmiş olacaklar beni.
    karım, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    tatlı tatlı bakacak yüzüme
    affeder gibi soracak:
    aç mısın?

    Feylesof
  • 240 syf.
    ·1 günde·9/10
    Hiçliğin Hikâyesi

    Nersesian ile sanat yönetimi eğitimi alan yeğenimin önerisiyle tanıştım. Yazarın “Fuck-Up” romanının ilk baskısı Pia Roman tarafından 2006 yılında yapılmış. Ben 2011’de yapılan ikinci baskısını okudum. Nersesian, New Yorklu bir roman ve oyun yazarı, aynı zamanda şair. Edebiyat dergisi “The Portable Lower East Side’ın yayın yönetmeni olan Nersesian, aynı zamanda Güney Bronx’da bir kolejde de İngilizce öğretmeni.

    Bir yeraltı edebiyatı ürünü olan Fuck-Up’da; Indiana’lı, 22 yaşlarında, üniversite son sınıftan terk bir delikanlının, 80’lerin başında New York metropolünde geçen travmatik hikâyesi anlatılıyor. Zaman Yuppie’lerin zamanı, sinemalarda Harrisn Ford’un o babafingo klasiği Blade Runner filmi oynamaktadır. Ve New York! Kimin kimi becerdiğinin belli olmadığı kaotik bir şehir. Yazar, yitik insanların diyarı bu şehirde, esas oğlanımıza bir ad vermeyi bile çok görmüş. Bu yüzden ona “Looser” (kaybeden) adını taktım.

    Looser, annesini çok küçükken, babasını da ergenliğinde kaybetmiştir. Aile ruhundan ve saadetinden yoksun bir genç var karşımızda. Mimarlık fakültesini son sınıftan terk eden bu zibidi, akabinde New York şehrine kapağı atar. Asgari ücrete talim ettiği ve şehirdeki ikinci işi olan sinema yer göstericiliğinden sepetlendiği gecenin sabahı, üniversite son sınıf öğrencisi ve beraber yaşadığı kız arkadaşı olan Sarah tarafından da kapıya konulur. Sebepse; Looser’ın aynen kendisi gibi sinemada çalışan NYU’lu yeni yetme bakire güzel çıtır Eunice’e bir bilezik takmak istemesidir. Kısaca “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olur” adamımız…

    Unutmadan belirtmeliyim, çevirmen Sakıp Murat Yalçın, temiz bir iş yapmış, eline sağlık. Metnin orijinaline ulaşamadımsa da, çevirmen, kitapta on yedi yerde -sanırım- sansür uygulamış. Belki de bu yazarın bir tercihiydi, bilemedim. Örneğin: “Tanrı boşuna s.k vermiş sana!” (sf. 95).

    Kitaptan sizler için alıntıladığım bazı aforizmalar:

    Aşk: Çabalama ve hep yaklaşan ama asla dokunmayan bir gıdıklamadır…

    Aşk, entelektüel ve kültürel uçurumlara köprü olabilir mi?…

    Karşıt kültür yavaş yavaş kültürün kendisi olur.

    Gençliğinde komünist olan Max Eastman yaşlandığında büyük bir borsacıydı.

    İtibarın bir bedeli var mıdır?

    Bir şeyin alt kültür değil de ana akım olması için bir bütçeye sahip olması gerekir.

    Alkol, insanın oran anlayışını aşındırır, ama hissiyatını da çoğaltır.

    Amerikan rüyası bir fırsat değil, sadece yaşamı idare ettirebilmektir.

    Suçluluk duygusu, sadece gelişmiş hayvanlarda vardır.

    Looser’ın bu zift kuyusu kentte kadim bir dostu vardır. Otuzlu yaşlarda olan Helmsley; okuryazar, eleştirmen, yazar, şair, çevirmen, kısaca edebiyat dostu olan bir entelektüel.

    Looser, her ne kadar bir yer gösterici olsa da, boş zamanlarında bolca kitap okuyan ve ara sıra da kâğıda bir şeyler karalayabilen biridir.

    İşten atıldıktan bir iki gün sonra, metroda yolculuk ederken kulak misafiri olduğu bir konuşma ile soluğu üçüncü cadde, on ikinci sokak yakınlarında, porno film oynatan, Zeus adlı patojenik bir eşcinsel porno sinema alır. Bu sinema, eşcinsellerin hem film seyredip hem de seks yapabildiği bir mekandır. Tuhaf bir ritüel eşliğinde, batı yakası neo hippisi olan Porto Rikolu Miguel’den, ikinci müdürlük işini, eşcinsel olduğu yalanıyla alır. Hatta gayler gibi bile giyinmeye veya saçlarını yaptırmaya bile başlar.

    Sinemanın iç yapısıyla ilgili en çok hoşuma giden -ki bunu Aksaray Güneş ve Köşk sinemasına giden eski kulağı kesikler bilirler- set tasarımcısı Otto Ardet’in icadı olan eğimli sinema ve eğimli perde tasarımıydı. Şöyle ki; koltuklar sanki bir rampadalar, öne doğru hafif eğik. Perde de bu eğime göre eğiktir. Seyirci filmi seyrederken koltukta sabit durmak için muhakkak ayaklarıyla itelemek zorunda zemini yere düşmesin diye. Bu yüzden de seyirci, devamlı matine oynayan sinemada, fazla kalmayıp işi bitince sinemayı terk ediyor. Benzetmek gerekirse; Fast-Food’lardaki kahverengi kalk gidelim mobilyalar gibi aynen.

    Looser’ın işleri bir iyidir bir kötüdür. En dibe vurduğu bir zamanda kucağına düşen bir şansla, SoHo gibi lüks bir bölgede, birinin çatı katı evinde, aylık 100 dolar gibi bir paraya kalabilme şansı yakalar. Evin sahibi olan eski tüfek sinema yönetmeni Sergei Ternevsky’nin manitasını –bizimkinin eşcinsel olduğunu söylemesine rağmen- bafilemesi nedeniyle evden topuklamak zorunda kalır. Başka bir olayda ise; borsa simsarı ve boşanmış bir kodaman kadın olan Glenn ile yaşadığı belden aşağı ilişkisi, kadının oğluna vereceği bir babalık dersinden –dayağından- sonra, Looser’dan sopa yiyen genç eleman, beysbol takımından yaşdaşlarıyla, esas oğlanımızın ağzını yüzünü çarşamba panayırına çevirip hastanelik ederler.

    İbre, bir yukarı bir aşağı gidip gelir. Günün birinde, müdür olduğu Zeus sinemasında, Harrington Quarterly’nin yayın yönetmeni ile tanışır. Ona iş takası teklif ederek bir şiirinin dergide yayınlanmasını sağlar. Ama o da eline yüzüne bulaşır ve kendi adı yerine sinemanın kapıcısının adıyla yayınlanır.

    Hayat, Looser için tam rayına girerken, kadim dostu Helmsley’in, süfli bir ilişki içinde olduğu Angela’nın onu terketmesi nedeniyle intihar etmesi ile bizimkinin, yine, hayattan tüm beklentileri dibe vurur. Miguel hergelesi ile sinemada yaptığı hırsızlıkların da açığa çıkması, polis kovalamacaları, Helmsley’in ölmesi, Glenn’in oğlu ve beysbol kankilerinden yediği sopa, hem fizik anlamda hem de manevi anlamda bizimkinin iyice dibe vurmasına neden olur.

    Kitabı okurken, 240 sayfa boyunca, burnunuzda hep aynı çürük et kokusu var. Belki bilirsiniz, beyin kanaması geçiren ve hayata tutunan insanlar şunu söylerler: “Çürümüş et kokusu aldım ve kendimden geçtim.” Bu kitap da böyle: Çürümüş; et, yara, irin, sidik, lağım, kirli insan kokusu geliyor hep burnunuza. Midesi kaldıramayanların, bu rezil şehirde hayata tutunmaları olanaksızdır. New York, sizi kırbaçlayıp etinizi kanattıkça, bağımlılık haline getireceğiniz bir uyuşturucu gibidir…

    Son olarak kitapta, kahramanımızı çok ilginç bir son bekliyor. Spoiler vermeyeceğim. Bu kitabı okuyup, iyi bir okuryazar olan sizlerin bu esere gerektiği ilgiyi göstereceğinizi umuyorum. İyi okumalar dilerim.

    Süha Demirel, 11 Mayıs 2014.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Fuck-Up
    Orjinal isim: The Fuck-Up
    Arthur Nersesian
    Çevirmen: Sakıp Murat Yalçın
    Pia / Roman Dizisi
    240 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 14 x 20 cm
    İstanbul, İkinci Baskı 2011
  • 208 syf.
    ·Beğendi·8/10
    "Cildine bakarak bir kitap hakkında hüküm verme"

    Fahrenheit 451, bilim kurgu yazarı Ray Bradbury’nin 1951 yılında kaleme aldığı distopik (ters ütopya, anti ütopya ne derseniz artık) bir eseridir. Kitabın nasıl ve ne durumda yazıldığı, bizzat Ray Bradbury tarafından kitabın Önsözünde okuyucuya açıklayıcı bir biçimde anlatılıyor.

    Bir kitapseveri, bir kitap kurdunu nasıl fark edebiliriz?

    Okul çıkışında çantasını evin kapısından fırlatıp, sokağa top oynamaya çıkan çocukların aksine ters istikamete yani kütüphaneye koşan bir çocuk görürseniz bilin ki o çocuk tam bir kitap kurdudur. İşte Ray Bradbury’de böyle bir çocukmuş. İskenderiye Kütüphanesinde çıkan 3 yangını öğrendiğinde ağlayan 9 yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz. Kitabın temasında –daha sonra bahsedeceğimiz- kitapları yakma eylemi üzerine var olan hassasiyet Ray Bradbury’de daha 9 yaşında başlamış anlayacağınız. Bunun yanı sıra 1934 de Almanya’da kitapları tutuşturan Hitler, Stalin ve onların kafadarlarının kibritleriyle ilgili söylentiler, ayrıca büyük büyükannesinin yargılandığı ama yanmaktan kurtulduğu cadı avı bu hassasiyeti etkileyen unsurlardan birkaçı.

    Düşünün kitapsever bir insanın en büyük korkusu ne olabilir? Kitapların yakılmasından başka…

    Bir kitabın distopya olmasını sağlayan ana unsur, gelecekte var olan ve totaliter baskıcı bir rejimi konu almasıdır mutlaka. Kitapta var olan öngörülerinin distopik öğeler barındırması, yazarın yaşadığı dönemden etkilendiği ve korkularının gerçekleşme olasılığının yüksek olmasındandır. Bradbury’nin yaşadığı dönemi ele alırsak, etkilenmemesi imkânsız bir dönemden bahsediyoruz. McCarthy döneminde yaşamış olan yazar zor zamanlar geçirdiğini itiraf etmekten çekinmiyor. Amerika-Rusya arasındaki Soğuk Savaşın en şiddetli günlerinde yaşanan korkuların bir süre sonra paranoya seviyesine ulaştığı, cadı avlarının başlatıldığı, insanların fikirlerinden ötürü yargılandığı ve casus yaftası yapıştırılarak mahkûm edildiği bir dönemden bahsediyoruz. Ki kitabın basımından 2 yıl sonra 1953 yazında Amerikan kütüphanelerinde bulunan yıkıcı yayınları tespit eden McCarthy’ nin, hazırladıkları listelerdeki kitapları toplattırdığı ve bunların bir kısmının yakıldığını göz önüne alırsak öngörüsünün ne kadarda doğru olduğunu varsayabiliriz. Kitabın sonlarında yer alan nükleer saldırı; atom bombasının etkilerini ve yarattığı korkuları görmüş biri olarak Bradbury’ nin yaşadığı dönemden ne kadar etkilendiğinin bir göstergesidir.

    Bradbury’ nin, bu kadar önemli bir kitabı yazarken çok zorlanmadığını; 9 günde yazılan bu kitabın yazarın kafasında yer alan ve daha önceden kaleme almış olduğu birçok öyküden faydalandığını önsözde bize anlatıyor.

    Kitap :
    “Fahrenheit 451: Kitap kâğıtlarının yanıp tutuştuğu ısı derecesidir” diye başlıyor.

    İlk cümleden vurmaya başlar yazar. Bilinmeyen bir gelecekte Amerika’da itfaiyeciler yangın söndürmek yerine kitap yakma görevini üstlenmişlerdir. Teknolojik gelişmeler sebebiyle evler yanmaz yalıtkan ile kaplandığından dolayı itfaiyeciler neredeyse birer kolluk kuvvetine evrimleşmiştir.

    Kahramanımız, yakmaktan zevk alan Guy Montag adlı bir itfaiyecidir. Yaşamımızda birçok kez hayatımızı değiştirecek dönüm noktalarıyla karşılaşırız. Biraz cesaretle bu fırsatları değerlendirebilirsek hayatımıza yeni bir anlayışla devam edebiliriz. İşte böyle bir fırsat, Montag’ ın önüne Clarrise ile tanışmasıyla gelir. Kitapta tasavvur edilen tekilleşmiş, sorgulamadan uzak, uyarıcı ilaçlar etkisindeki ve buna bağlı olarak ilgisizliğin doruk noktasına ulaştığı bir toplum içerisinden farklı bir çizgide olan Clarrise; beton yığının içinden çıkan bir çiçek misali Montag’ ın karşısına çıkmıştır. Farklıdır Clarrise; güneşin doğuşunu izlemeyi, yağmur altında dolaşmayı, koklamayı, konuşmayı sever. Devamlı sorular sorar Montag’ a
    - Mutlu musun?
    - Yaktığın kitapları hiç okuduğun olur mu?
    - Uzun zaman önce itfaiyecilerin yangınları başlatmak yerine, söndürdükleri söylenir doğru mu?
    gibi sorular ile Montag’ ın zihninde oyunlar oynar.

    Clarrise’nin yaşamına girmesiyle sorgulamaya başlayan Montag, yaşlı bir kadının kitaplarıyla birlikte kendisini yakması üzerine tepetaklak olur.

    Yazarın teknolojik öngörülerinin ne kadar günümüze işaret ettiğini Montag’ ın eşi Mildred üzerinden görebiliriz. Uyarıcı haplar ile duvar TV si önünden ayrılmayan, tek aktivitesinin interaktif programlar ile TV deki ‘Kuzenler’ arasında geçen diyaloglar olan, bunun haricinde kulak içi kulaklıklar ile devamlı müzik dinleyen tekil bir birey Mildred. Kitapta Mildred, toplumun nasıl bireyselleştiğinin küçük bir örneğidir. Birey tekildir ancak belirli ilgi alanları doğrultusunda birleşen bireyler toplumsallaşır. Kitaptaki totaliter yönetim biçimi, bireylerin birey olarak kalması ve ancak kendi dikteleri ile toplumsal işlevler yapmasını ister. Kitapta devleti ve rejimi, itfaiye şefi Beatty’nin temsil ettiğini söyleyebiliriz. Rejimin söylemlerini Yüzbaşı Beatty’nin ağzından dökülen tümcelerin içerisinde saklı olduğunu görmemek elde değildir. Devlet, insanların mutlu olabilmesi ve mutlu kalabilmesi için düşünmelerini engellemeye çalışıp, kaygılandıracak sorulardan uzak tutup, onları eğlence ve teknolojik kitle iletişim araçlarıyla meşgul etme görevini üstlenmiştir. Ne kadar az düşünce, o kadar az sorun ilkesiyle hareket eden bir düzeni anlatıyor Beatty, meşhur monoloğunda. Fakat kitapta bahsedilen totaliter rejim okurun gözüne sokulacak şekilde büyük harflerle değil, nükteli, ince düşünülmüş küçük ipuçlarıyla anlatılıyor.

    Kitabın üstüne, François Truffaut’un –ki çok severim- 1966 yapımı aynı adlı filmini izleyince bazı şeyler daha rahat gözünüzün önünde canlanabiliyor. Film Truffaut’un ilk renkli ve ilk İngilizce filmi olması dolayısıyla eleştirmenler tarafından vasatın az üzerinde değerlendirilmesine karşın yazarımız Ray Bradbury tarafından beğenilmiş, hatta farklı bir sona sahip olması yazar tarafından çok beğenilmiş ve Broadway’deki sergilediği oyunlarında Truffaut’un kurguladığı finali oynatmıştır.

    • Kitaplar bir tür depo gibidir ve biz onlarda unutacağımızdan korktuğumuz şeyleri saklarız. İçlerinde büyülü bir şey yoktur. Büyü, sadece o kitapların anlattıklarındadır, evrenin parçalarını birleştirip bize nasıl elbise gibi sunduklarındadır.

    • Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var.

    • Büyükbabam, herkes öldüğü zaman geride bir şey bırakmalı, derdi. Bir çocuk, bir kitap, bir resim, bir ev, yapmış olduğu bir duvar ya da bir çift ayakkabı. Ya da ekili bir bahçe. Ellerinin bir şekilde dokunduğu ve ruhunun öldüğün zaman gidebileceği bir şey, öyle ki insanlar senin diktiğin ağaç ya da çiçeğe baktığı zaman seni orada görebilsinler. Ne yaptığın önemli değil, derdi, yeter ki sen ellerini onun üstünden çektiğin zaman, ona dokunduğun zamanki halini değiştiren bir şey yapmış olasın. Otları sadece biçen bir adamla, gerçek bir bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Otları biçen bir adam orada hiç bulunmamış gibidir, fakat bahçıvan ömür boyu oradadır.”