Srs Blck, Gönülçelen'i inceledi.
23 Nis 00:32 · Kitabı okudu · 3 günde · 7/10 puan

Bazı kitaplar vardır film gibidir bir oturusta okuyup bitirmek istersiniz bazı kitaplar vardır dizi gibidir ara vererek okursunuz. Kitaptaki tatlı sert cekişmeler çok güzeldi eğlendiriciydi. Ana karakterin kendi içinde sohbeti kendi kendini eleştirmesi kızması gayet hoştu. Betimlemeler iyiydi. Beni rahatsız eden çok fazla devrik cümle vardı ve hangi kitap olursa olsun bundan hoşlanmıyorum beni biraz yoruyor.

Hakan Özer, Azizler ve Alimler'i inceledi.
 09 Şub 22:29 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

“Romana gelince, yazmamam için iki temel sebep var. Birincisi, pek beceremiyorum. Bir roman yazarken birilerine belli fikirler söyletebiliyorum ama pencereden kapıya doğru gitmelerini sağlayamıyorum. Maddi ayrıntılar konusunda roman yazarlarının sahip olması gereken sabra sahip değilim.” diyor bir söyleşisinde (Birikim, 02.04.2007) Terry Eagleton ne yazık ki… Oysa Azizler ve Âlimler’de birilerine belli fikirler söyletmesi kadar ustalıkla pencereden kapıya doğru gitmelerini de sağlıyor bence, keşke bu eşsiz romanına başkaları da eşlik etseymiş…

“Bu roman bütünüyle fantezi ürünü değildir. Ünlü Rus eleştirmen Mihail Bahtin'in ağabeyi Nikolay Bahtin, gerçekten de İngiliz dil felsefesi geleneğinin en önde gelen filozofu Ludwig Wittgenstein’in yakın bir arkadaşıydı. Wittgenstein gerçekten de, bu metinde varsayılandan daha genç bir zamanda olmakta birlikte, bir süre İrlanda'nın batı kıyısındaki bir kır evinde yaşamıştı. Diğer bölümlerin çoğu uydurmadır. (T.E.)”

Bu açıklamayla başlıyor, sonra da alıp götürüyor o yıllara, oralara… St. Petersburg, Viyana, hiçliğin başkenti Dublin; barlar, manastırlar, sokaklar, elbette insanlar, o dönemlerin… Sadece ana karakterlerde değil, yazar da dâhil, hepsi de ana karakterimsi olan bütün “yan” tiplerde; hâsılı, romanda, hiç eksilmeyen mizâhî üslûp, öte taraftan içinizi acıtan ince sızıya refâkat ediyor…

"King's Parade'de genç bir adamın bu işareti yaptığını gördüm. Caddede koşarak karşıya geçerken bir bisiklete çarptı. Ansızın geriye dönen bisikletliye bu işareti yaptı, öbürü de içgüdüsel sözleşme diyebileceğim bir şekilde ona aynı işaretle karşılık verdi. O zaman kendi kendime düşündüm: İşte, dil bu." Dalgın dalgın sandalyesine gitti; parmağını, nerede olduğunu unutmuş gibi hâlâ yukarı tutuyordu. Ani bir şaşkınlıkla sol kolunun ucuna bakarken ekledi: “Bu yüzden orada ve o anda kendimi öldürmeye karar verdim."

Russell, birkaç akşam önce Ottoline Morrell'in evinde tanıştığı genç kadının olağanüstü dik göğüslerini düşünüyordu. Belki de uzaktan akrabasıydı; Ottoline'in evinde tanıştığı insanların çoğu, bir şekilde birbirleriyle akraba çıkmaktaydı. Gece yarısı evin önündeki çimenlikte müziksiz dans etmişler, ama sonra yeşil türbanıyla Ottoline, edebiyat dehâsı diye yutturmaya çalıştığı, ama kendisini kömür işçisi diye tanıtan uzun bacaklı, veremliye benzeyen Midlands'lı bir öğretmenle çıkagelmişti. Daha sonra da kız uzun bacaklı dehâyla birlikte kuzu kuzu çalılığa doğru gitmişti. Adam belki de tam şu anda kızı becermekle meşguldü.

Yine V işareti yapan Wittgenstein, "Bu, bütün dillerin içsel biçimini ortaya koyuyor," dedi. "Bu hareket neyi yansıtıyor, Russell? Hiçbir şeyi. Bunun arkasında başka şey yok, yalnızca neyse o. Bunun anlamını, son kertede, onu yaparak kavrıyorum." Ve yine yaptı. Sonra, sesini sır veriyormuşçasına alçaltarak, meslektaşına doğru eğildi. "Bundaki dayanılmaz gizi görüyor musun? Her şey tam da olduğu gibidir: Her şey olduğu gibidir, başka biçimde değildir."

Russell kendini zorlayarak, düşüncelerini dik göğüslü genç kadından uzaklaştırdı. "Senin derdin, Wittgenstein," diye mırıldandı bezgin bezgin, "felsefenin günlük hayatla ilgisi olduğu yanılsamasından kendini kurtarmayı bir türlü becerememen." (s. 19, 20)
...
Wittgenstein, sonraları Cambridge'de, "Benim yapıtlarım, biri yazılı olmayan iki bölümden oluşur. Önemli olan da yazılı olmayan bölümdür," demişti. (s. 43)
...
Nerden bakarsanız bakın, derme çatma bir devrimdi bu. İrlandalı gönüllüler, uğruna dövüştükleri yurttaşlarının sövgüleri ve ıslıkları eşliğinde hapishaneye götürülürlerken, şehirde bin üç yüzü aşkın ölü ya da ağır yaralı vardı. (s. 109)

Başka bir Terry Eagleton söyleşisinden:

- Tek romanınız “Azizler ve Âlimler” 1970 yılında yayımlandıktan sonra Türkçede ilgi görmüş ve baskısı tükenmişti. Romanın birkaç yıl önce yapılan yeni basımı da Türkiye’de okurdan da ilgi gördü. Biraz bu roman üzerine konuşalım… Sizi bu romanı yazmaya iten, mizahî bir oyun güdüsü müydü yoksa ‘bir yerden’ romana başlamak isteği mi?

- Öncelikle, “Azizler ve Âlimler” daha çok İrlanda için kullanılan bir terim. İrlanda’nın azizlerin ve âlimlerin ülkesi olduğu söylenir. Benim bu romanı yazma sebeplerimden biri de İrlanda ile tekrar buluşmaktı. Benim asıl kültürüm İrlanda kültürü; ama İngiliz eğitim sisteminde yetiştim. İrlanda ile tekrar buluşmak istediğim için bu kitabı yazdım. Bir bakıma İngiliz kültürünü, İngiliz eğitim sistemi ile İrlanda’yı bir araya getiriyor bu kitap. Ama ondan sonra roman yazmaya devam etmedim. Çünkü bir akademisyen olarak roman yazmaya devam etseydim hep evin içine hapsolup kalacaktım. Bu yüzden, yalnız bir yazar olmak yerine tiyatro oyunları yazmayı seçtim. Daha çok dışarıya çıkabilme imkânı buldum. Tiyatro oyunu yazmanın güzelliği, farklı şeylerle iç içe olmak.

- Mizah, romanınız boyunca kendini içten içe hissettiriyor. Mizahı, düşünceyi besleyen bir etken olarak mı görüyorsunuz? Mizah, kimilerince ‘hafiflik’ de sayılabiliyor…

- İngiltere’de büyük bir mizah, ironi geleneği var. Bu yaptığımız her şeyde ortaya çıkabiliyor. Özellikle de politik konularda… Aynı zamanda İrlandalılarda bir hazırcevaplılık, bir mizahî yön vardır. Biraz karanlıktır o, baskılar yüzünden. Ama anlık olarak gerçekten korkunç olan dünyanın içinden çıkmayı sağlayan bir mizahî yön vardır. Bunu kendimde de keşfettim. Mizahı eserlerime katarken bilinçli bir şekilde yapmıyordum. Kesinlikle öyle bir çabam yoktu. Ama yazarken kendimi öyle buluyorum, bir bakmışım öyle yazıyorum. Karar vererek yapmaya çalışsam zaten komik olmaz.

...

- Roman kahramanlarınız Wittgenstein ve Bakhtin’di. Özellikle ‘Wittgenstein’ ismi Türk okur-yazarlarından epey saygı görüyor. Sizi Wittgenstein ile Bakhtin’i roman kahramanı yapmaya iten neydi?

- Kitabı yazmadan önce kurmaca bir şey keşfetmiş gibi, Wittgenstein ile Bakhtin’in arkadaş olduklarını, birbirlerini tanıdıklarını hayal ettim. Kitabı yazdığım sırada birçok insan bunu bilmiyordu. Bunun benim kurgum olduğunu zannettiler. Ama gerçekte Wittgenstein ile Bakhtin birbirlerini tanıyorlar. Wittgenstein hayatımda beni çok kovalayan bir isim oldu. Cambridge’te Trinity Koleji’nde çalışırken benim hocam Wittgenstein’ın bir arkadaşıydı. Wittgenstein sürekli olarak Cambridge’ten kaçmaya çalışırmış. Ama Cambridge onu sürekli yakalayıp üniversiteye çekiyormuş. Aynı zamanda hocam ile Derek Jarman, birlikte Wittgenstein hakkında bir film yapmışlar. Senaryosunu hocam kendisi yazmış. Çok sorunlu bir süreç olmuş. Çünkü yönetmen Derek Jarman görselliği çok iyi bilse de dil hakkında hiçbir şey bilmiyormuş. Senaryo yeniden yazılmış. Çok zorlu ama keyifli bir süreç olmuş bu, hocam için. Wittgenstein, Cambridge’ten birçok kez kaçtı, ayrıldı, geri döndü. Bir keresinde de Batı İrlanda’ya gitmiş –ki benim yazdığım hikâye de orada geçiyor– oradaki ufak bir kulübede kalmış. O kulübeye ufak bir tabela yerleştirdim. Wittgenstein’ın orada kaldığını belirten bir seremoni yapıldı. İrlanda devlet başkanının da bulunduğu seremonide bir konuşma yaptım. İrlandalı filozoflar ve balıkçılar o kulübenin içinde bir aradaydılar. Aynı konuşmada Wittgenstein’ın bu kulübede yaşarken “hizmetçi”liğini yapan biri de vardı. Bu kişi, Wittgenstein’ın biyografisinde de yer alıyordu. Wittgenstein kendi elyazmalarını hizmetçisine verip “Al bunları yak!” diyormuş, hizmetçisi de yakıyormuş. Paha biçilemez şeyleri hiç bilmeden yakıyormuş. Ben hizmetçi ile ilk tanıştığımda kendisine bu biyografiyi gösterdim. Bak burada sen de varsın, dedim. Hizmetçi baktı ve hiç umursamadı bile.
(kronos.news, 05.02.2017)

“… Ama bunu anlamazlar, çünkü bu ülkede meydana gelen hiçbir şeyi ciddiye almıyorlar aslında. Bana postanede, İngiliz başbakanının ayaklanmamızın haberini aldığı zaman, 'Yaa, bak sen şunlara,' deyip yatmaya gittiğini anlattılar. İngilizler, İrlanda'nın gerçek olduğuna inanmıyorlar; burada sadece fantezilerini uyguluyorlar."(James Connoly, s. 152)

İhtimal ezelden İrlanda kültürüne yakınlık duymam da eseri çok beğenmemde etken. Kitabın, okumadan önce ya da sonra, İrlanda-İngiltere tarihini baştan sona öğrenme ya da hatırlama arzusu uyandırması da başka bir güzellik; bir romanın peşine takılıp tarih ve felsefe deryâsına iskele almak, dilinde Câhit S. Tarancı’nın dizeleri, kulağına küpe:

"Gitmekle bitmiyor umman / Sular azgın, tekne delik"

Seydi Emre, Yabancı'ı inceledi.
22 Ara 2017 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

Kitapi okurken aklıma Bay C geldi hayatta hep aynı şeyleri yapmak istemeyen farklı olmayı arayan yani makinelesmemek var. Albert Camus varoluşçuluk akımı altında insanın hayatta her Zaman aynı şeyleri yaptığını makinelestigini anlatmış bay marsualt'ın dediği gibi 30 yaşında olmekle 70 yaşında ölmek arasında bi fark yok çünkü insan makine gibidir her gün film başa sarılır ve oynatılır.Marsualt aslında hayatta olmak istediğim insan hiç bir şeyi takmayan gayet sakin birisi kimsenin ne dediğini umursamayan elalem ne der düşüncesinden uzak ani yaşayan biri. Kitap İlk başta sıkıcı gelsede asıl mesaj mahkeme kısmında verilmektedir.Toplumun kalıplarına uymayan birinin toplum tarafından nasıl dışlandigi çok güzel anlatılmış.

Mustafa Kutlu benim için Anadolu öykücülüğünde ne ise Cengiz Aytmatov da aynısıdır. Beyaz Gemi ile başlayan tanışıklığım her öyküsünü elime alışımdaki heyecan hep bambaşka olmuştur. İlk Öğretmenim’deki Duyşen’i, Toprak Ana’daki Tolgonay Ana’yı , Cemile’deki Danyar’ı , Dişi Kurdu, Gülsarı’yı sanki yakın bir dostmuşçasına sevmişimdir. Kırgız bozkırlarındaki havayı teneffüs etmişimdir her romanında. Her romanı, her öyküsü benim nazarımda bambaşka bir yerdedir ama aralarından en çok hangisi sorusuna hep Cengizhan’a Küsen Bulut demişimdir.
Kırgız efsaneleriyle süslenen bu güzel öykü her yönüyle bize totaliter rejimlerin farklı bir resmini sunar. Aytmatov iki farklı dönemde yaşayan ve zalimlikleri ile ün salmış iki lideri Cengiz Han ve Stalin’i anlatır. İki farklı dönem anlatılır fakat özünde birbirinden bağımsız gibi görünen bu hikayede zulmün, otoritenin gücünün insanlarda yarattığı yıkımlar ve parçalanmışlıklar tıpatıp aynıdır. Tıpkı günümüzde hüküm süren diktatör yönetimlerde olduğu gibi muhterisler uğruna kaybeden hep garibanlar olmuştur. Fillerin tepişmesinde ezilen çimenlerin öyküsü gibidir öykü. Bu iki zalim liderin kurbanları da vardır. Cengizhan otoritesini korumak ve gücünü kaybetmemek için Erdene ve Togulan’ı öldürtürken, Stalin rejiminin kurbanı ise ideali olan bir Abutalip Kuttubayev’dir. Sebebini bilmediği bir suçtan tutuklu olan Kuttubayev’in tek hayali eşine ve çocuklarına kavuşacağı andır.
Bir film çekseniz ayrılığa ve özleme dair nasıl bir sahne olurdu derseniz, muhtemelen beni en çok etkileyen sahne olarak Kuttubayev’in başka bir hapishaneye nakledilirken kendi köyü olan Boranlı’dan geçerken eşi ve çocuklarını gördüğü o birkaç saniyelik zaman dilimidir derdim. Sevdiklerinizden uzaktasınız ve onları görebilme ümidinizin saniyeler bağlı olduğu o an. Aytmatov o kadar naif ve kalbe dokunan bir dille anlatır ki o anı, tüm kitabı kapatıp sadece o kısmı okumak bile yeterli gelecektir o duygu yoğunluğuna erişmek için.
Kitap okumak, yaralarımı sarmak gibi gelmiştir bana hep. Okudukça dağlanır, yorulur ama güçlenirim. Aytmatov’un her öyküsü ayrı bir hüzne düşürür beni. Aklıma Kuttubayev geldikçe hep hüzünlenirim. Masum insanların, iyilerin kaybedişi, acılarının gerçek hayatta olduğu gibi resmedilişidir belki beni hüzünlendiren. Ama burası dünya, hüznün yeri. Şifa yok sanırım. Kuttubayev’in yaşadığı hüzün, o kar yağışı altındaki kasabası bir resim gibi durur karşımda. “İstanbul ve yeryüzü hüznü avutacak gibi değil yordum seni gözlerim” diyen Zarif şair gibi Kuttubayev de hüzünlü bir veda ile sonlandırır hayatını. Dilerim hayat bizlere sevdiklerimizin ayrılık acısını yaşatmasın..

Leylâ (çalıkuşu) Özişçi, Nar Ağacı'ı inceledi.
04 Ara 2017 · Kitabı okudu · 6 günde · 9/10 puan

Burda edindiğim güzel arkadaşların hediyesidir :))

Nazan Bekiroğlu'nun okuduğum ilk eseridir. Bir tarihçi olarak konusu dikkatimi çektiğinde dolayı uzun bir süredir okumak isteyip de okuyamdigim bir eser. Lakin elime geçer geçmez okudum. Çok beğendim betinlemeler sanatli anlatımı ile ilgi odağı. Olaylara hakim geçişler harika bana göre.
"Benim için sanatsız, düz anlatımlı bir kitap kurak bir toprak gibidir, kitap dediğinde dal dal açmalı çiçek, bağ bağ olmalı üzüm, serin serin esmeli çam ağaçları.." diyor. Tarihi bir konu ama kaynakça olmadığı için tarihî bir kitap diyemeyiz ama edebi olarak hakkını vermiş yazar. Bir ara kitabı okumuyordum film izliyorum sandım.
Savrulan hayatlar zenginler, fakirler, gidip dönmeyenler... bence söz okuyun çünkü olamayınca anlaşılmiyor
Keyifli okumalar.

Berke Can Turan, Rüyalar Ve Karabasanlar 2'ı inceledi.
21 Kas 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

Stephen King'in öyküleme konusundaki başarısından artık bahsetmiyorum bile. Adamın kısacık öyküsü bile üzerinde uzun uzun düşünülmüş ve arka planı o kadar iyi oluşturulmuş halde önünüze sunuluyor ki, hikayede ufacık bir boşluk bile bulamıyorsunuz. Ayrıca, King'in roman ve kısa öykü kalemi birbirinden farklı. Kısa film ve uzun filmin birbirinden ayrımı gibidir çünkü öykü ve romanın ayrımı. İkisi de ayrı ayrı uzmanlık gerektirir. Kısa filmin, uzun filmin acemice hali olmadığı gibi; öykü de romanın acemice hali değildir kesinlikle.

King'in Rüyalar ve Karabasanlar adlı üçe bölünmüş kitabının ikinci ayağını da bu şekilde bitirmiş bulunmaktayım. İlk kitap beni nasıl yakaladıysa ikinci de aynı şekilde yaptı. İnsanın kanını donduran ve tüylerini diken diken eden öyküler aynı şekilde devam ediyor. Hatta ilk seriden bir tık daha önde buldum ben ikinci kitabı. Bazı öyküler daha detaylı, üzerinde çok düşünülerek hazırlanmış ve belli ki bir araştırmanın sonucu. King'in öykülerinde bahsettiği mekanları olduğu gibi betimleyerek, anlattığı öykünün daha da tüyler ürpertici olmasını sağladığı doğrudur.

İlk kitapta da aynı şekilde işleyen detaylı karakter yaratma süreci bu kitapta da var. King, yarattığı karakteri anlamanız için size gerekli süreyi ve bilgiyi çok güzel bir şekilde veriyor. Aynı zamanda farklı teknikler de deniyor. Kitabın son öyküsü "Pardon, Doğru Numara" senaryo tekniği ile yazılmış. Hem öykü daha akıcı bir şekilde işliyor, hem de kendi ilgi alanımda olduğundan benim favori öykülerimden biri oluyor. Ayrıca belirtmek isterim ki, bir diğer favorim olan "Bilirsiniz, Muhteşem Bir Müzik Grupları Var" da fazlasıyla tüylerimi ürpertti.

Emek Erez
Into The Wild:“Her Şeyi Gerçek Adıyla Söylemek İçin”

Yönetmenliğini Sean Penn’in yaptığı, 2007 yapımı Into The Wild (Özgürlük Yolu/Yabana Doğru) filmi, dünya sinemasının önemli eserlerinden birisi olmayı sürdürüyor. İnsan, doğa, hayvan ilişkisi, mülkiyet, insanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesi, doğa içinde insan varlığının anlamı gibi pek çok açıdan değinilebilecek film bir bakıma bahsettiğimiz bu durumlara eleştirel bir yaklaşım sunarken, içinde bulunduğumuz yaşamların, bize dayatılan anlamların ne kadar varlığımıza uygun olduğu konusunda düşünmeye sevk ediyor.


Mülkiyet, tüketim, “şeyleştirilen” doğa varlığı ve farklı bir insan Christopher McCandless

Filmin kahramanı başarılı bir öğrenci olan, Christopher McCandless kitaplarla kurduğu dünyanın ve aile içi problemlerinin de etkisiyle Alaska’ya doğru bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Filmde Christopher’in yol boyunca yaşadıkları anlatılırken, yaşamının onu sürüklediği bu yolculuğun nedenlerine de değinilir. Cristopher yaşadığı toplumsal durumun dışında bir bireydir. Onun dünya anlamı yaşadığı çevreye uyumlu değildir. Mezuniyetinde ona yeni bir araç almak isteyen ailesine “neden yeni bir araba isteyeyim ki, arabam var ve bana yetiyor” şeklindeki çıkışı onun bu durumunun göstergesi gibidir aslında. Baudrillard’a göre, tüketim toplumunda güçlü bir homojenlik sağlanmakta ve bu çerçeve içerisinde toplumun yeniden üretimi gerçekleşmektedir. Tüketici haline dönüşen kişi, bolluk işaretlerine sahip olmanın ve onu teşhir etmenin, kendisine hem mutluluk hem de prestij sağlayacağına inanmaktadır (akt. Şaylan, 1999: 299). Bu anlamda Cristopher içinde bulunduğu ortamdan farklılaşır, insanın ihtiyacının ötesinde tüketmeye koşullandığı günümüz toplumu için bu radikal bir tavır gibi algılanır ki onun ailesine karşı kurduğu şu cümle durumun özetidir: “Farklı olduğum için endişeleniyor musunuz?”

Farklı olmak günümüz yaşamında “öteki” olarak kurulmak anlamına gelir. Yaşadığımız dünyanın kriterleri, bize biçilen yaşamı belirlemiştir. Onun dışında bir yaşam kurma çabanız Cristopher’ın yaşadığı gibi sıkıntılı, ait olamamış, yadsınan bir yaşamsal pratiğe karşılık gelir. Bu aslında akılcılık felsefesinin de getirdiği bir durumdur. Akılcılık her şeyi aklî olan ve olmayan olarak ayırırken kendi sınırları dışında kalanı farklı öznelikler olarak üretir. Böylece “normal” olan; “anormal”, “tuhaf”, “farklı” olarak yeniden üretilir. Ve bunun sonucu olarak yaşam içerisinde herkes gibi davranmayan, tek tip olarak var olamayan dışlanır.

Into The Wild filminde değinilmesi gereken noktalardan birisi de mülkiyet ve mülksüzleşme konusudur. Mülkiyet nedir? Sorusuna en keskin cevabı ünlü düşünür Prodhon: “mükiyet hırsızlıktır” diyerek vermiştir. Mülkiyet hırsızlıktır çünkü topraklar doğal zenginlik miraslarıdır, insan ürünü değildir ve doğanın insanlara karşılıksız bağışıdır. Fakat topraklar hava, su gibi ele avuca sığmaz olmadığından, bazı insanlar doğanın herkese verdiğini sahiplenip onu bir zenginlik hâline getirmişlerdir (Proudhon, 1840: 91).

Proudhon’un yıllar öncesinden yaptığı bu tespit insanın doğa ile değişen ilişkisiyle de ilgilidir. Neolitik dönem ile başlayan toprağın ve hayvanın evcilleşmesi süreci insanın doğa üzerinde bir hȃkimiyet kurmasına sebep olduğu gibi, doğayı öteki bir konuma taşımıştır. İnsan için doğa giderek daha fazla tüketeceği bir nesne haline gelmiş ve bu durum insanın doğayı artık sadece “şey” olarak görmesine sebep olmuştur. Arendt’in “şeyleştirme” (1994: 152) adını verdiği bu durum şeylerle çevrelenmiş bir yaşam pratiğini de beraberinde getirmiştir. İnsan yapımı dünya, insanı bir dünyasallık düzeyine esir hâle getirmiştir. Böyle bir dünya içerisinde Cristopher mülkiyetinde olan “şeylerden” kurtularak aslında bir bakıma gerçek özgürlüğe doğru yolculuğa çıkmıştır. Yol boyunca önce arabasını, daha sonra üzerindeki parayı ve en son plakayı da bırakan Cristopher gittikçe doğaya daha da yaklaşarak, kendi deyimiyle “artık kaçtığı medeniyet tarafından zehirlenmeyecek ve içindeki günahları öldürüp, ruhani bir yolculuğa çıkacaktır.”



Metalaşan doğa, verili yaşamsal durumumuz ve gözetim

İnsan doğayı artık bir tüketim nesnesi hâline getirmiştir; havası, suyu, toprağı kapitalist dünya için sadece maddî anlamda değer taşır. Denizinde yüzmek için, dağında tırmanmak için, nehrinin kenarında oturmak için hep ödemeler yapmak zorundasınızdır. Birileri doğanın herkese eşit sunduğu varlığını mülk edinmiş ve sizi onun için bedel ödemeye mahkȗm etmiştir. Filmde Cristopher’dan nehirden geçebilmesi için istenen kimlik, para ve izin bu durumun göstergesi olarak karşımıza çıkar. Doğada bulunan herhangi varlık için birilerinden izin almak zorundasınızdır. Ayrıca Weatherford’un değindiği gibi günümüz insanı çevrelerindeki bölgelerin kaynaklarına ihtiyaç duymadıkları zaman bile, eğlence ve dinlenme adına çevrelerindeki dünyayı yok etmek için yeni yollar bulurlar (2008: 232). Plajların çevresini oteller sarar, doğanın herhangi bir yeri tellerle çevrilerek parklar, bahçeler kurulur ve bütün bunlar yapılırken doğanın varlığına kast edilir ve doğanın varlığı metasal bir karşılıkla yeniden üretilir.

Var olan dünya durumu bireyleri verili bir yaşama mahkȗm etmiştir. Verili bir yaşam bizim için her şeyin sınırının başkaları tarafından belirlenmiş olması demektir. Mutlu olmak için size belli şeyler sunulmuştur. Para, kariyer, tüketim, bütün bunlar sizin özgürlüğünüzün denetimli hâle gelmesine sebep olur. İnsan, yaşamını verili olan bu hırslar üzerine anlamlandırmaya çalıştıkça daha da mutsuz olur. Devlet aygıtı size verdiği kimlikle sizin yaşamınızın tapusuna da sahip olur siz artık kendi kimliğinizle değil devletin mülkündeki bir bireysel durumla karşı karşıyasınızdır. Diliniz, dininiz, kimliğiniz, uyruğunuz her şeyiniz daha doğduğunuz an birileri tarafından belirlenmiştir. Kredi kartları, pasaportlar, ehliyetler sizin her yerde gözetlenmenize, gittiğiniz her yerde devletin herhangi bir bürokrasi kurumuna kaydınıza yarar. İnsan artık her anlamda bir gözetim nesnesidir. Bu nedenle günümüz dünyasında özgürlükler hiçbir zaman tam anlamıyla bir özgürlüğün ifadesi değildir. İşte bu nedenle filmde Cristopher yolculuğa çıkmadan önce, bütün bu gözetlemenin dışında var olabilmek için kredi kartını, pasaportunu ve kimliğini yok eder o artık Cristopher değil, Alexander Supertramp’dır. Onun için artık verili bir kimlik yoktur, o “adlandırılmış” değil, kendi istediği bir isimle, gözetimin dışında doğaya doğru yol almaktadır. Ve bu yol ona ailesinin sürdürdüğü birbirine bağlanmış “kȃğıt erkek” ve “kȃğıt kadınlar” gibi olmamak için, dayatılmamış bir mutluluğun peşinde, sonsuz bir özgürlük için bir kapı olacaktır.

Ve yüzleşme

Illich’in deyişiyle: İnsan artık el emeğinden, zahmetten ve toprakla temas etmekten uzaklaşmış, doğanın sadece güzellikleriyle ve estetik hazzıyla değil, zorlukları ve tehlikeleriyle olan doğrudan bağını yitirmiştir (1978: 12). Bu değerlendirmeye uygun olarak filmin kahramanı Cristopher doğanın zorluk ve tehlikeleriyle yüzleşmeye, kendi deyimiyle kendisini “insanlığın en eski duyguları arasında bulunmaya” adamıştır. Ancak doğa her ne kadar insan tarafından denetim altına alınmış gibi görünse de, doğal yaşam içerisinde kendi kurallarını uygulamaya devam eder. Critopher’ın avladığı geyiğin bozulması ve zehirlenmesine sebep olacak yanlış bitkiyi yemesi bütün bunların göstergesidir. Bu durum doğa ve insan arasındaki güç savaşında, insanın hȃlȃ onun karşısında güçsüz olduğuna işaret eder. İnsan doğanın dağlarını delip yollar açmış, bombalar üretmiş, fabrikalar kurmuş, doğayı olabildiğince yağmalamış, tüketmiş ve talan etmiş, her şeyini kendince “adlandırmış” olabilir ancak insan hȃlȃ gerçek doğa şartlarında güçsüz bir varlık durumuyla karşı karşıyadır. Çünkü doğa çeşitliliği birbirine çok benzeyen insan tarafından adlandırılmamış pek çok zenginliği içinde barındırır. Ve yanlışlıkla tükettiğiniz bir bitki Cristopher’ın zehirlenip ölmesine neden olduğu gibi insan varlığının güçsüzlüğünün göstergesi de olabilir. Yani insanın adlandırıp kurduğunu düşündüğü doğa dışı yaşam, ona kendisini ne kadar güçlü hissettirse de, insan ve doğa arasındaki güç savaşı hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Kısaca, ne kadar farkında olmasak da gücümüz sadece kendi kurduğumuz ya da birilerinin bize sunduğu bu yaşam şartlarında geçerli, doğa şartlarında değil.

Into The Wild filmi pek çok konuda çok soru sorduran, çok derin felsefî alt yapı barındıran bir film, filmin gerçek bir öyküden yola çıkılarak çekilmesi filmi ayrıca anlamlı kılıyor. Her izlendiğinde yaşamsal varlığımıza dair yeni sorgulamalar bulabileceğimiz bu film, bize verili olan yaşamın dışında başka bir yaşam yolunun mümkün olabileceğini ve en önemlisi her şeyi “gerçek adıyla söylemeyi” öneriyor. Bunun anlamı birilerinin bizim için kurguladığı, anlamlandırdığı, adlandırdığı dünyanın dışında bir dünyanın, hakikatinin de farkında olmak demek belki de, kurulmuş özneler olarak değil, gerçek varlığımızla var olabilmek.


Kaynaklar

Arendt, H. (1994), İnsanlık Durumu, (Çev. Bahadır Sina Şenel), İstanbul: İletişim.

Illich, I. (1978), İşsizlik Hakkı, (Çev. Deniz Keskin), İstanbul: Yeni İnsan Yayınevi.

Proudhon, P.J. (1840), Mülkiyet Nedir?, (Çev. Devrim Çetinkasap), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.

Şaylan, G. (1999), Postmodernizm, Ankara: İmge Kitap Evi.

Weatherford, J. (1994), Vahşiler, Barbarlar ve Uygarlık, İstanbul: Versus.

Forrest Gump ( Winston Groom)
(Run Forrest, run! )
Koş Forrest koş! İşte bu söz ve o Tom Hanks'in sakalı uzamış haldeki maraton sahneleri...
Evet Forrest Gump filmi , zamanında gişe rekorları kıran, ödüllere sahip, en sevdiğimiz filmlerden biridir çoğumuzun... Hele takım elbisesiyle o bankta oturuşu ve Alabama aksanı ile başından geçenleri anlatması, unutulmazdır...

İşte filmin senaryosuna konu olan bu kitabı , çok beğenerek okumuştum.

"Aptal olmak öyle kolay bir şey değildir, ama en azından ben can sıkıcı bir hayat sürmüyorum." diyor Forrest Gump, gerçekten de dediği gibi, hayatının büyük bir bölümünü, o maceradan bu maceraya sürüklenerek geçiriyor kitapta... Bakıyorsunuz bir gün uzay mekiğinin içinde uzayda, bir gün yamyamların arasında, bir gün bir satranç turnuvasında , bazen de bir masa tenisi maçında... Kesinlikle kitap, filminden çok farklı, daha eğlenceli, daha komik ve sürükleyiciydi bence! Çünkü filmde kitabın ilk bölümleriyle bir örtüşme vardı ve ilerleyen çoğu bölümler filmde yoktu.

Bir de o ünlü olan ve film de çokça geçen "Annem hep şöyle derdi 'Hayat bir kutu çikolata gibidir, asla ne alacağını bilemezsin.' " sözü yoktu! Yine bu kitapta o ünlü "Koş Forrest koş! " sözü ve "maraton olayı " da yoktu. Filmin sonundan da oldukça farklıydı kitap...Elinize geçerse okuyun ,bu kitabı pişman olmazsınız...


Bir dip not, romanın devamı niteliğinde 1995 yılında Winston Groom "Gump and Co.” kitabını da çıkarmış, hatta filmi de yapılacakmış ama vazgeçilmiş.

Öğrendiğime göre, devam niteliğindeki bu ikinci romanın ilk sayfasında Forrest Gump okuyuculara: “Asla birilerinin sizin hayat hikayenizi filme çevirmesine izin vermeyin, doğru veya yanlış anlamaları önemli değil.” demiş.
Kitabın ilk bölümünde, filmde anlatılan gerçekleşmiş olayların, Forrest’ın öyküsüyle örtüştüğü ve Forrest’ın sinema filmi sayesinde medyanın bayağı ilgisini çektiği belirtilmiş. Devam romanında Gump, Tom Hanks ile karşılaşmış, romanın sonunda film gösterime çıkmış ve Gump, The David Letterman Show ile Akademi Ödülleri'ne katılmış.