• Harika ötesi bir kitaptı. Pardon sadece bir kitap değil EFSANEYDİ. Cidden efsane bir şey, her halkın kendine ait bir dili var ve bu diller Tolkien tarafından icat edilmiş. Ya sadece bir hayal edin mükemmel değil mi? Tolkien aslında bir filolog yani dil bilimciymiş ve dilleri sadece bir iletişim aracı olarak değil toplumun kültürünü yansıtan değerli bir unsur olarak görüyormuş Bu tutkusu devam edince kendi lisanını yazmaya başlamış. Ortaya Hobbit'ten Yüzüklerin Efendisi'ne kadar kullandığı toplam 5 farklı dil çıkmış. 5 dil! Harika değil mi? 2 ayrı Elf dili, Khuzdul diye geçen cücelerin dili, Entler için ayrı bir dil ve mordor'un kara lisanı. Cidden bütün bu diller halklarının kültürlerini ve yaşayış biçimleri ile büyük bir uyum içinde. Kitabın içinde bir yolculuk anlatılıyor ama bu yolculuktan elflerden hobbitlere kadar bir çok toplumun kültürlerini ve yurtlarını görüyoruz. Efsanelerini, şarkılarını, yiyeceklerini, öykülerini, inanışlarını ve daha nicelerini. Bir ara ciddi ciddi inanacaktım Orta Dünya'nın varlığına. Bu kadar gerçekçi yazılır mı? Yazılıyormuş, hem de ortaya bir efsane çıkıyormuş. Filmini izleyip kitabını bir türlü okumaya cesaret edemeyen -eskiden benim de aralarında bulunduğum- tayfaya sesleniyorum; büyük şeyler kaçırıyorsunuz! Film de kendi başına bir efsaneydi kabul ama kitap onu solda sıfır bırakır. Yönetmeni de anlıyorum tabii sonuçta bu kitabın her detayını filme dahil etse artık 17 saatlik bir film izlerdik -hatta daha da uzun bir film-. Film kitabın özetinin özetinin özeti niyetine diyebilirim. Tekrar ediyorum film de harika ama kitap EFSANE. Filmin suçu değil ki Tolkien öyle bir yazmış, öyle bir dünya ortaya çıkarmış ki her ayrıntısına hayranım. Daha sadece serinin ilk kitabını okudum, düşünün ilerideki kitapları okuyunca neler yazacağım, yazara nasıl daha fazla hayran olacağım.
  • Her sinema öğrencisi için sessiz filmleri izlemenin elzem olmasının 7 sebebi

    Film okuluna gitmeden önce pek çok kişi film yapımı hakkındaki her şeyin kitaplar ve dersler vasıtasıyla öğrenildiğini düşünür – çekim türleri; kurgu stilleri; anlatı ekonomisi ve hikaye anlatımı gibi… Bu kısmen doğru olabilir ve öğrenciler her şeyi teoride öğrenebilirler ama doğru bilgi sadece tecrübe ile gelir.

    İnsan film hakkında her şeyi teorik olarak bilebilir ve bir sahnenin nasıl çekileceği hakkında düşünerek kendini kaybedebilir. Bir detayı veya filmin alt anlatımı ve anlamını nasıl kuracağını ve nasıl sağlayacağını hayal ederken uzaklara dalabilir.

    Çekim işini öğrendikten sonra başka filmleri izlemesi, doğal olarak bir ‘sinefil’ olması gereken her film okulu öğrencisi için ikinci bir “emir”dir. Ve bu nedenle sessiz filmlerin önemi bu düşünce çerçevesi içindedir.

    Sessiz dönemdeki film yapımcıları ne çeşitli kaynaklara ne de bugünün sinemasının teknolojik gelişmişliğine sahiptiler. Sahip oldukları tek şey yaratıcılıktı. Kendilerinin ve gerçekte imkânsız olan sahnelerin çekimi için çözüm önerileri getiren diğer ekip üyelerinin yaratıcılıkları. Örnek olarak bir Alman efsanesi olan “Die Nibelungen” (1924)’deki orman sahneleri verilebilir.

    “Die Nibelungen: Siegfried” ve “Die Nibelungen: Kriemhild’s Revenge” filmlerinde set, doğal ölçekteki ormana benzeyen bir stüdyoya kurulmuştu ancak gerçek bir ormanın ışık efektlerine benzetebilmek için – güneş ışığının ağaç yapraklarının arasından süzülüşü gibi –prodüksiyon seti, stüdyonun yapay ışığının küçük deliklerden geçmesine izin verecek dev bir kumaşla kapladı. Bu sayede gerçek bir ormanın ışık efektlerini taklit edebildiler.

    Audrey Hepburn bir keresinde “Öğrendiğim her şeyi filmlerden öğrendim” demişti. Ve belki de bu sözler sadece film okulu öğrencileri için değil, aynı zamanda filmlerle ilgilenen hemen herkes için yaratılmış olan bu filmlerin listesinin bir özeti.

    Sessiz Filmler Hikâye Anlatımı ve Anlatı Ekonomisi’ni Öğreten İlk Eserlerdir



    Genel düşüncenin aksine sessiz dönemde her yapım D.W. Griffith ve The Biograph Şirketi ile aynı parasal kaynağa sahip değildi. Ya da her yapım Fransız yönetmen (filmlerinde doğal ışığı kullanabilmek için cam stüdyo inşa eden) George Méliès gibi yaratıcı deha zihinler tarafından desteklenmiyordu. Yani bilhassa atraksiyon sineması filmlerinden sonra, film yapımcılarının tıpkı bugünkü gibi küçük bütçeleri vardı ve ne büyük savaş sahneleri ve fantezileri içeren ne de dev ölçekli setleri olan hikâyeleri sahiplerdi.

    Ve bu pasajın odaklandığı filmler de tam olarak bunlardır. “Sunrise” (1927 yılında F.W. Murnau’nun yönettiği) veya “The Wind” (1928 yılında Victor Sjöström’ün yönettiği) gibi harika basitlikte filmler, tek amacı hikâye anlatımı ve anlatı ekonomisinin önemini özetlemek olan diğer pek çok dev örneğin arasından ayrılıyorlar.

    Çoğu zaman bir senaryoyu okurken veya bir romanı ya da kısa hikâyeyi ekrana uyarlamayı düşünürken sıkça beliren bir soru vardır: “Bu sahne anlattığım hikaye için gerçekten önemli mi?”. Kendimizi hikayenin içinde kaybetmemiz kolaydır ve bu olduğu zaman da izleyici etkilenir. Eksik kaynaklarına ve bazen klişeye düşen çözümlerine rağmen sessiz filmler bize anlattığımız hikâyeye odaklanmayı öğretir.

    “Sunrise”da yönetmen F. W. Murnau, onu karısını öldürmeye ikna etmeye çalışan bir vamp tarafından baştan çıkarılan bir çiftçiye dikkatini yoğunlaştırır. Bu filmde bütün sahneler inanılmaz önemlidir. Diğer çekimleri pekiştirme veya dramayı canlandırma, hatta filmin arzu ve insanlık halleri gibi temalar etrafında dönen alt anlamını inşa etme gibi amaçlara hizmet etseler de tüm çekimlerin bir amacı vardır.

    Bu filmde sinema dilinin tüm elementleri (kamera hareketi, mizansen, ses, ışık ve kurgu) hisleri keşfetmek ve bildirmek, anlamlar ve eksiklikler yaratmak, her filmin sahip olması gereken hayati değerdeki bütünlük duygusuna gerçek bir katkı yapmak amacı ile birlikte çalışırlar.

    Bu filmde Murnau ara yazı kullanmak istememişti ama stüdyo tarafından empoze edilen normlar yüzünden zorunda kaldı. Ancak bu filmi hiç ara yazısı olmayan biçimde görmek de ilginç olurdu.

    Çünkü Sessiz Filmler Film Kurgu Tekniklerinin Kurucu Babalarıdır ve Hareket ile Hareketsizliğin Önemini Anlamamızda Bize Yardımcı Olurlar



    Bu başlıkta, sahneye giriş ile çıkışın yanı sıra tablo yöntemi, paralel kurgu (cross cutting da denen yöntemde farklı zaman periyotlarındaki farklı hikâyelerdeki sahneler, konu olarak bağlantılı olduklarını belirtmek için birleştirilir) ve alternatif kurgu (iki veya daha fazla olayın aynı hikâyeye ait olduğu ve genellikle sebep sonuç ilişkisini keşfedebilmemiz için olayların birleştirildiği yöntem) kullanılışı ile ilgili normları belirleyen D. W. Griffith ile söze başlamamız gerekiyor.

    Daha fazla fikir üretmek için Kuleshov efektinin sahibi Lev Kuleshov’dan ve Sergei Eisenstein’ın entelektüel montajından bahsedebiliriz… Sessiz filmler, hikâye anlatımıve anlatı ekonomisi için gerekli olan senaryo kurgusunun doğuşunda pay sahibidir. Eksiltinin kullanımı, diegetic ve extradiegetic sesin kullanımı, flashback, match on action, 30 derece kuralı, 180 derece kuralı gibi ilkeler kümesini geliştirmiştir.

    Ve bu kuralların oluşturulmasıyla erken sinema, sinemanın başka bir mihenk taşını anlamamıza yardım ediyor– ritmi. İçsel veya dışsal olabilen ritimden, dışsal ritimle (sahnelerin temposunu oluşturan) bağlantılı olarak sessiz filmlerin bize öğrettiği diğer büyük ders de hareketin ne zaman ve nerede kullanılacağı ve ayrıca hareketin nasıl ve neden kullanılacağıdır.

    Çünkü 1960’lara kadar kameralar çok büyük ve ağırdı, kameranın hareketi filmdeki ‘özel olaylar’ (bir keşif anı, dönüm noktası, karakterin girişi) ile sınırlanmıştı… Yine Murnau’yu örnek olarak alırsak kaydedilen ilk kamera taşıyıcı onun filmi “The Last Laugh”da (1924) kullanılmıştı.

    Bazı söylentiler ekibin kamerayı bir bebek arabasına koyduktan sonra hareketi sağlamak için kısa bir ray boyunca yavaşça “kaydırarak” götürdüğünü söylüyor. Ancak bu filmde kameranın sağlama alındığı ve kameranın kayması ve set boyunca ilerlemesi için iplerin kullanıldığı diğer durumlar da vardı.

    Yani teknik mucizeleri bir kenara bıraksak da buradan alınacak ders, tüm sahnedeki bir çekimin önemini, anlatı için hareketin önemini ve ritmi kurgulamanın önemini anlamak için hareketi ve hareketsizliği filmlerde aşırı kullanmamak olmalıdır.

    Çünkü Sessiz Filmler Bize Mizansen ve Nesnelerin Önemini Öğretir

    Mizansen çok sayıda ‘çekimin içindeki’ elementi geliştirmiştir – set dizaynı, kostüm dizaynı, ışık, mekân, kompozisyon, oyunculuk vs. – ve bu çalışmalar hikâye ile filmin anlamına katkı sağlar.

    Mizansenin içinde konuşulacak en ilginç meselelerden biri kompozisyondur. Özellikle de derin odak tekniklerinin keşfi ve set/mekân karmaşası; D. W. Griffith ve Abel Gance bu alandaki öncülerden ikisi olur. Ayrıca 1910’lar/1920’ler dönemi boyunca sesli filme geçişten ve noir’in doğuşundan önce sinematografide çok sayıda gelişme yaşandı; özellikle de ışık departmanında.

    Griffith ve onun ekip arkadaşları 1910-1911 yıllarında, reflektörler vasıtasıyla setin bazı mekânlarına ve hatta aktörlerin yüzlerine arka ışık kaynağını yayarak ve yönlendirerek özellikle deneyler yapmışlardır. Onların başarılarının ilk örneklerinden ikisi “The Thread of Destiny” (1910) ve “Enoch Arden”dir (1911).

    Griffith ayrıca yüksek kontrastın kullanılışı ile duvarlara ve cisimlere gölgelerin yansıtılmasının yaratılışının deneylerini yapmış olsa da 1920’lerdeki ekspresyonist filmleriyle adlarını çıkarmayı başaran Almanlardı ve çok sayıda film yapımcısı ile sinematograf 1920’lerin ortasında ve 1930’larda Amerika’ya gitmek için Almanya’yı terk etti. Onların etkilerinin yansımaları Erich Von Stroheim’in “Greed”i (1924) (akkor ışıklarının bilinen ilk kullanımlarını içerir), Josef Von Sternberg’in “The Docks of New York”u (1928) ve Rupert Julian’ın yönettiği “The Phantom of the Opera” (1925) gibi Hollywood yapımlarından hemen görülmüştü.

    Bunlardan önce olsa da yönetmen Cecil B. DeMille, Caravaggio ve Rembrandt gibi klasik ressamların yarattığı ışık kullanımından ilham alarak farklı ışık teknikleri de geliştirmiştir. Bunun örneklerinden biri 1915‘de yapılan “The Cheat” filmidir.

    Diğer bir yön olan objelerdeki mizansen de ayrıca ilgi gördü. Atraksiyon sineması periyodundan sonra sessiz dönem boyunca film yapımcıları, setleri hazırlarken ve mizansenin farklı elementlerinin anlattıkları hikâyeye nasıl etki edebileceğini keşfetme konusunda daha dikkatli olmaya başladılar.

    Almanlar deformasyon ve set ile kostüm dizaynındaki gotik etkilerini büyük bir başarıyla deneyimlemişlerdir (örnek olarak: 1920’deki “The cabinet of Dr. Caligari” veya 1922’deki “Dr. Mabuse”). Fransız empresyonist film yapımcıları da filmlerinde objelerin etkili bir kullanımını yapmışlardır ve bunun harika örnekleri Luis Buñuel ve Jean Epstein’in “Faithful Heart” (1923), “The Fall of the House of Usher” (1928) ve “Un Chien Andalou” (1929) işleridir.

    Büyük sessiz komedi starları bugün hala bastonlarıyla (Charles Chaplin), pork pie hat’leriyle (Buster Keaton) veya gözlükleriyle (Harold Lloyd) hatırlanıyorlar ve onlar bazı şakaları ile objelerle güldürmeyi (slapstick komedi) yarattılar.

    Objeler, verilen sahnenin dramasına (1925’deki “Gold Rush”da Chaplin’in yediği ayakkabı; 1928’deki“The Passion of Joan of Arc”daki taç; Erich Von Stroheim’ın 1924’deki “Greed”indeki altın), gizemine (1927’deki  “The Lodger”daki çerçeveli resimler) veya filmdeki korkuya (1922’daki “Nosferatu”da Count Orlok’un tabutu) vurgu yapmak için de kullanılmıştır.

    Çünkü Sessiz Filmler Bize Sessizlikle Müziğin (ve şaşırtıcı biçimde diyaloğun) Nasıl Kullanılacağını Öğretir


    Sessiz filmleri basit müzik veya egzajere edilmiş melodram tonunda müzik eşliğindeki görseller ve kısa filmler olarak kabul etmek bir gelenektir. Buna rağmen film müziklerinin geliştiği ve farklı film türlerine eşlik etmek için müziğin kendisini farklı tonlara ayarlaması sessiz dönemde gerçekleşmişti. Bu dönemde sessizliğin olağanüstü kullanımını sağlayan filmler de vardı.

    Film yapımcılarının sinematografiye yatırım yapmaya karar vermesiyle ikonik imajlar yaratmış oldular ve bazıları da kendilerini, özellikle büyük patlamalardan sonra ya da karakterin gerçeği keşfettiği veya verilen bazı durumlardaki gerçekle baş etmeye çalıştığı anlarda sessizliği kullanmak vasıtasıyla filmdeki ses ve sessizliğin önemini keşfetmeye adadı.

    Sessiz Japon sinemasının bazı eserleri bilhassa aile dramasında, sesli filme geçiş gibi karakteristikleri on yıllar boyunca korunan sessiz filmin rolünü tam olarak keşfetmiş. Sonraki film yapımcılarından filmlerinde bu karakteristikleri gösterenler Yasujirō Ozu, Kenji Mizoguchi ve Mikio Naruse’dir (diğer pek çoğu arasından).

    Ancak o zamanın çok bilinen filmlerinden sadece bazıları (Dreyer’in “The Passion of Joan of Arc”ı (1928) ve “Vampyr”i (1932) ile Paul Leni’nin yönettiği “The Man Who Laughs” (1928) veya Victor Sjöström’ün1928’de yönettiği “The Wind”) kadar ses/sessizlik zıtlığının harika kullanılışını başarabilmişlerdir.

    Mizansenin karmaşası ve ses-sessizlik vasıtasıyla hikâye anlatmanın yeni yöntemlerine yatırım yaparak çok sayıda film yapımcısı “diyalog” ve ara yazılardan da kurtuldu. Daha önce değindiğimiz “Sunrise”da ara yazıları kullanmak istemeyen F. W. Murnau örneği gibi pek çok film yapımcısı ara yazıların bazen filmin ritmini kesecek şekilde çalıştığını hissettiler veya basitçe ara yazıların kullanılmasına gerek duymadılar. Tanınmış olanlardan Charlie Chaplin ve Buster Keaton hangisinin filmlerinde daha az yazı kartonu kullanacağını görmek için birbirleriyle “yarıştılar”. Galibiyet Chaplin’in oldu.

    Tarihsel gerçekler bir yana buradan öğrenilecek en önemli ders, senaryoya veya bir ekran uyarlamasına hazırlanırken gördüğümüz bazı sahnelerin egzersiz niteliğinde olduğudur (filmde her şeyi görmemize gerek yok). Kişi diyalog kullanımında da aşırı derecede dikkatli olmalıdır çünkü her şeyi sözle anlatmaya da gerek yok. Burada tek yapmak gereken kutunun dışından düşünmek ve filmdeki farklı elementlerin (sinema dili) zengin kaynaklı kullanıldığına emin olmak. Buna anlatı ekonomisi denir.

    Çünkü Sessiz Filmler Özel Efektlerin Kurucu Babalarıdır


    1940’lar/1950’lerdeki bilim kurgu patlamasından çok daha önce Fransa’da George Méliès, film yapımında özel efektlerin kullanımı ve gelişimi ile ilgili bir öncü olarak kendini gösterdi. İşlerinin arasından en dikkate değer olanlardan biri Jules Verne’den ilham aldığı “Trip to the Moon”dur (1902). Ancak bu filmden önce Méliès kaybolma, insanları veya vücut parçalarını bölme gibi numaraları tecrübe etti. Efektleri animasyon, atlama kesintileri, yok etme, üst üste bindirme tekniklerini kullanması aracılığıyla yapıyordu.

    Yine de Méliès sadece ‘hile filmleri’nin yaratıcısı olarak algılanmamalı çünkü hikâyenin ilk film uyarlaması olan “Joan of Arc” (1900) ve “Bluebeard” (1901) ile bu film yapımcısı, görsel hileler ile seyirciyi hayrete düşürmenin ötesinde hikâye anlatma yeteneğini de kanıtlıyor.

    Ayrıca dikkate değer bir gerçek de Méliès’ın görsel azametin üst seviyelerine ulaşmak ve tabi ki seyircide başarı yakalamak için filmlerindeki görselleri elleriyle çiziyor olması. İşleri arasından en ilginçleri olarak “The Vanishing Lady” (1896), “The Four Troublesome Heads” (1898), “Joan of Arc” (1901), “Bluebeard” (1901) ve “Trip to the Moon” (1902) söylenebilir.

    Atraksiyon sineması periyodu boyunca yaşanan bu ilk gelişmelerden sonra Universal’ın ilk korku filmlerinin doğuşu ve “Metropolis”de (1927) mat boyamalar (detayları veya elementleri farklı imajlardan tek bir imaja kombine eden yöntem) ve minyatürler kullanan Fritz Lang gibi Alman ekspresyonist film yapımcılarının işleriyle özel efektler fevkalade gelişti.

    Çünkü Sessiz Filmler Tarihi Belgelerdir


    Tabi ki sessiz filmler sinemanın kendi gelişimi ve kendi gerçekliğinin tarihi dokümanlarıdır. “The Immigrant” (1917), “Mother” (1926), “Metropolis” (1927), “October” (1928), “The Crowd” (1928), “Pandora’s box” (1929) gibi filmler diğerleri arasından sıyrılıp kendileriyle beraber gerçekliğin ağır yükünü de taşımış olanlardır.

    Bazıları değerlerini ve davranışlarını kınayarak toplumu gözlemeyi seçer, diğerleri onların problemlerini yansıtmayı, diğerleri hayatın ve insan hallerinin zorluğunu göstermede aktif rol almayı seçer ve diğerleri de basite kaçarak gerçekliğin kendisi hakkında ironik bir yorum yapmayı seçer.

    Çünkü Bugün Dahi Sessiz Filmlerin Görsel İhtişamı Hala Bizi Şaşırtıyor

    Yazar:Truman Hopper
    Çeviren: Ömer Murat Urhan
    Kaynak: tteofcinema
  • Künye:[1]

    Senaryo,Yapımcı,Kurgu: Tunç Okan  
     Görüntü Yönetmeni: Güneş Karabuda

     Yapım Yılı: 1974    Tür: Dram, Komedi, Polisiye, GerilimOyuncular: Tunç Okan, Tuncel Kurtiz, Björn Gedda, Oğuz Arlas, Aras Ören, Hasan Gül Müzik: Zülfü Livaneli  Yapım: Türk/İsveç Ortak Yapımı


    Yıl: 1974

    Film Süresi: 91 dk.

    Filmin Konusu:

    Jilet bile yapılamayacak kadar eskimiş, hüzünlü bir otobüs… Otobüs içinde; daha refah bir hayata başlayacak olmanın umudunu ve karşılaşılacak olan yabancı coğrafyanın bilinmezliğinin verdiği çocuksu çekingenliği aynı anda taşıyan 9 tane erkek yüzü… Belki hayatlarında bir kez dahi şehri görmemiş, tüm ömürlerini köylerinde geçiren ve bin bir hayalle ve iş bulup refah içinde yaşama, belki de ailelerini de yanlarına alma umudu ile köylerinden kopup kaçak işçi olarak Stockholm’e giden 9 yüz… İşte ülkemizde gösterimi uzun süre yasaklı olan fakat hem daha sonra ülkemizde hem de yurtdışında büyük yankı uyandırıp pek çok uluslararası ödülü evine götüren Tunç Okan’ın ilk yönetmenlik denemesi olan ‘‘Otobüs’’ ün kısaca öyküsüdür bu anlatılanlar.

    Sonradan sahtekâr olduğu anlaşılacak şoföre tüm umutlarını bağlayarak köylerini bırakıp umudu ve refahı aramak için İsveç’e kaçak işçi olarak giden dokuz kişinin Stockholm’deki işlek bir meydanda durumun kendi gibi hazin ve hüzünlü olan eski bir otobüs içinde yaşadıkları dramı anlatmaktadır filmimiz. Polislere kayıtlarını yaptıracağını ve bu kayıt sonrasında ertesi gün yeni işlerine başlayabileceklerini söyleyen ve bu vaatle talihsiz grubun tüm parasını ve pasaportlarını alan şoförün bir saat içinde geleceğini söyleyip hiç gelmemesi üzerine, yabancıları oldukları vahşi medeniyet dünyasının kucağında yapayalnız kalmıştır artık kahramanlarımız. Açtırlar, parasızdırlar, pasaportsuz, yersiz ve yurtsuzdurlar… Sürekli yeniyi öven ve eskimiş olan hiçbir şeyin kabul edilmediği bir medeniyet ortasında boyaları dökülen, metali çürümüş eski mi eski bir otobüs içinde tutsaktırlar… Gıcır gıcır giysileri, ellerinde iş çantaları ya da alışveriş torbaları ile meydandan geçen insanların garip bakışlarına maruz kalan külüstür aracın içinde polis tarafından enselenip sınır dışı edilme korkusu içinde kalakalmıştırlar. Yakalanma korkusu ve belki de biraz da yabancı oldukları toplumun korkunçluğundan kaçma arzusuyla sıkı sıkıya örtmüşlerdir otobüsün turuncu renkli, arabesk görünümlü perdelerini. Fakat gece olmuştur… Açtırlar, saatlerce otobüs içinde kaldıkları için tuvalete gitme ve nefes alma ihtiyacı içindedirler. Sonunda, gün boyunca etrafında dönüp durulan, şaşkınlıkla ve tiksintiyle süzülen ve hor görülen eski otobüsten birer ikişer çıkmaya, açlıktan çöp kutularındaki artıkları didiklemeye başlarlar.  Halka açık alanda sevişen çiftleri, hayatlarında hiç karşılaşmadıkları büyük mağazaları, cafcaflı ve albenili kıyafetleri sergileyen bir o kadar gösterişli vitrinleri, sex shopların cüretkâr ve fütursuz vitrinlerini, yürüyen merdiven denen ve üstünde nasıl durmaları ya da ne yapmaları gerektiğini kestiremedikleri ‘medeniyet’ icadı hareketli merdivenleri göreceklerdir bu bir gecelik kâbus kıvamındaki süreçte.


    Bu dokuz kişiden medeniyete ve refah umutlarına ilk kurbanımızı veririz ardından. Polisten kaçarken arkadaşını kaybeden ve dil bilmez, yol ve iz bilmez, pasaportsuz, beş parasız halde sokaklarda kaybettiği arkadaşının adını geceye ‘‘Mehmettt Mehmettt’’ diye son derece yürek dağlayan bir şekilde haykıran bu karakterimizin sabah soğuktan donmuş bir şekilde bir köprüde durduğuna ve ardından kaskatı kesilmiş vücudunun köprüden aşağıdaki nehre düştüğünü görürüz. İkinci kurbanımız ise Tunç Okan’ın bizzat kendisinin canlandırdığı kara yiğit delikanlı Mehmet’tir.  Aç bir halde tuvalete gidip suyla karnını doyurmaya çalışırken yanına sırnaşan bir İsveçlinin peşine takılır kahramanımız. Peşine takıldığı adam eşcinseldir ve aslında Mehmet’i yanında götürmesinin sebebi akşamlık eğlencesini son derece dejenere bir ortamda bu kara yiğit, yakışıklı, kelli felli genç adamla geçirmektir. Kahramanımız olaylardan ve yaşanacaklardan habersiz bir şekilde adamı takip edecektir. Çünkü açtır, kimseyi tanımadığı bu korkunç yerde onun yanına yaklaşan herkes çekingen bir umudun yeşerticisidir. Sonunda kahramanımızı elinde açlıktan saldırdığı butuyla koltuğuna korkuyla büzüşmüş bir şekilde seks partisi yapılan bir yerde görürüz. Yılın playboyu seçimlerinin yapıldığına, seçen bayan ve seçilen sözde playboy şahsın resmen kulüpte herkesin gözünün önünde seviştiğine, kahramanımızı bu dejenere mekana sürükleyen adamın eşcinselliğin belki de ‘e’ sinden haberi olmayan Mehmet’e sarkıntılık yaptığına ve tüm bunların sonunda da Mehmet’in adeta tüm yaşananların bir toplamı ve hissedilenlerin özeti olan bir haykırış kopardığına ve adeta bir hayvanın vahşiliğinde masadaki yemeklere ve butlara saldırdığını görürüz. ‘Vahşi’,  ‘barbar’ gibi sözlerle bu hareketinden dolayı kulüpteki insanlar tarafından adeta  hor görülür, kınanır kahramanımız. İnsanlar… Yaptıkları iğrenç şeyler, dejenerelikleri ile asıl vahşi ve hayvani olan insanlar tarafından… Ardından da kapana kısılmış bir hayvanmışçasına dövülerek tenha bir bahçede öldürüldüğüne şahit oluruz Mehmet’in. Ayrıca diğer yedi kişinin de gece boyunca şehrin insanları tarafından korkutulduğuna ve alay konusu olduğuna şahit oluruz.

    Ve yine sabah olmuştur… Dokuz kişiden bedenen yedi kişi kalmıştır… Aynı külüstür, hüzünlü otobüsün içinde ve arabanın ilk park edildiği yerdedirler. Perdeler yine sımsıkı kapanmıştır dış dünyanın ürküntüsüne set çekme arzusu ve sınır dışı edilmeme umuduyla… Ve sonra yasak yerde iki gündür park edilmiş vaziyette duran hüzünlü otobüsümüz polisin emriyle çekilir. Sonunda kitli olan kapı da açılır ve yedi ürkek surat çıkar polislerin karşısına. Ve son sahnede de kaçak işçi adaylarının bir bir, adeta sürüklenerek sınır dışı edilmek üzere karakola götürüldüğüne ve külüstür arabanın da üstüne arabayı tuzla buz edercesine balyozların indiğine şahit oluruz. O; külüstür, medeniyetin yeniliğe düşkün yapısının ortasında tüm eskiliğiyle ve hüznüyle duran otobüse inen her darbe, dokuz kahramanımızın hayalleri ve umutlarına inmiştir adeta ve Türk Sineması’nın en etkileyici ve yürek delici filmlerinden biri de bu üzücü ve son derece vurucu finalle sona ermiştir..



    Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

    Tunç Okan’ın oyunculuğu 1966’da bıraktığını söylemesinden 8 sene çektiği, sinema dünyasına son derece dikkat çekici bir dönüş gerçekleştirdiği ve  yönetmen koltuğunda ilk defa görev aldığı filmidir ‘‘Otobüs’’.  Okan’ın senaryosunu son derece etkilendiği bir gazete haberinden esinlenerek oluşturduğu film, ülkemizde yıllarca yasaklı kalmış fakat daha sonra Danıştay kararıyla gösterime girebilmiştir.[2]

    ‘‘Gösterime girdiği yıllarda yurt içinde ve yurt dışında oldukça sözü edilen Otobüs, içeriğiyle ilgili olarak olumlu ve olumsuz birçok eleştiri almıştır. Türkleri küçümsediğini savunanlar, filmin gerçekçi olmadığını söyleyenler, basit ve şematik bulanlar ya da olay ve kişilerin abartıldığını öne sürenler olduğu gibi; gelişmiş ve az gelmiş ülkeler arasındaki çelişkiyi çok başarılı verdiği, Doğu-Batı toplumları arasındaki uçurumu vurguladığı, gerçekçilik anlayışının farklı verilebileceği ve bu filmin de gerçekçi olduğu, yurtdışına giden işçi Türklerin durumlarını bira abartarak da olsa doğru bir biçimde sergilediği görüşlerini paylaşanlar da olmuştur filmle ilgili olarak.’’[3]

    Tunç Okan, Zeynep Oral’ın kendisiyle yaptığı söyleşide bu eleştirilere ve filme yönelik suçlamalara sinema endüstrisinin çarkının dışında, acemi ve amatör bir ruhla çalışmanın filme kattığı farkı da vurgulayarak şu şekilde yanıt vermiştir:

    ‘‘Bütün bu bilgisizliğin, acemiliklerin, daha doğrusu sinema piyasasının, sinema sisteminin dışında, film yapmanın benim için çok yararı oldu. Çok şey öğrenmenin yanı sıra, düşünce özgürlüğüme sonuna dek sahip çıkabildim. Yine bu filme amatör bir tavırla yaklaşmam, sonuç üzerinde de olumlu noktalar yarattı. Başlangıçtan beri yapmak istediğim bir çatışmayı, bir büyük uyumsuzluğu, aykırılığı ortaya koymaktı. Tekniğiyle, aşırı gelişmiş tüketim toplumuyla az gelişmiş toplumun insanlarını karşı karşıya getirmekti. Bunların birbirleriyle olan kendi içlerindeki çelişkiyi, aralarındaki korkunç çatışmayı vurgulamak istedim. Yoksa amacım sansürün ve bazı  aydınlarımızın iddia ettiği gibi, ne Türk işçisini, ne Türk insanını küçük düşürmek değildi. Filmdeki işçiler Türk değil, herhangi bir azgelişmiş toplumun insanları olabilirdi. Türk olmaları bir rastlantıdır. İtalyan ya da İspanyol olsalardı, film bildirisinden bir şey kaybetmeyecekti…’’[4]

    Tüm söylenenleri bir yana bırakırsak, ‘‘Otobüs’’ filmini eleştirenlere en güzel cevabı yurt dışındaki festivallerin verdiğini söylemek mümkündür. Çünkü Tunç Okan’ın yönetmen koltuğuna ilk kez oturduğu bu filmi sayesinde Türk Sineması pek çok uluslararası  festivalde taçlandırılmıştır. Sicilya’da düzenlenen Taormina Film Festivali’nde büyük ödülü (altın charybe), Çekoslavakya’da düzenlenen Karlovy Vary Film Şenliği’nde Uluslararası Sanat ve Deneme Sinemaları ödülü, Dünya Sinema Kulüpleri Federasyonu’nun Donkişot ödülünü evine götüren film aynı zamanda da Strasbourg (Fransa) İnsan Hakları Film Festivali ödülü, Portekiz’de Santarem Festivali büyük ödülü ile birlikte Sinema Eleştirmenleri özel ödülünü kazanarak hak ettiği değeri uluslar arası platformda elde etmiştir.[5]

    Okan, Zeynep Oral’la gerçekleştirdiği aynı söyleşisinde şunları da ifade etmiştir:

    ‘‘Ben her şeyden çok insana inanıyorum. Bir milliyetin ya da milliyetçiliğin sınırlarıyla, kalıplarıyla belirlenmiş değil; özünde içerdiği evrensel değerlerle insana inanıyorum. Bu nedenle ilk filmimde olduğu gibi, bundan sonraki çalışmalarımda da konu insan olacak. … Ne yazık, ne acı, Türk aydınının bir bölümünün, çağdışı bir sansürle aynı yerde birleşmesi, aynı bağnazlığa düşmesi…Azgelişmiş toplumların bazen aydını da belli koşulları yırtıp atamadığından azgelişmiş oluyor ve bir sanat eserine ancak çok dar çerçevelerden bakıyor …’’[6]

    Otobüs filmini incelemeden, önemli noktalarını ve sahnelerini irdelemeden ve popüler sinemayla kıyaslamasını gerçekleştirmeden önce kendisi de gurbetçi bir yönetmen olan Tunç Okan’ın bu filminde ve yönetmenlik koltuğunda bulunduğu diğer filmlerinde işlediği ‘‘dış göç’’ kavramını açıklamamız ve Otobüs’ün dış göç konusunu işlemede izlediği yolu aktarmamız gerekmektedir.

    Dış göç;  2. Dünya Savaşı sonrasında hız kazanan bir olgudur. Savaşın bitimiyle hızla sanayileşme sürecine giren fakat bunun getirdiği iş gücü ihtiyacını karşılayamayan Batı Avrupa Ülkeleri, bu ihtiyaçlarını karşılamak için yabancı iş gücü talebinde bulunmuşlardır ve bu da pek çok ülkede iş gücü göçüne neden olmuştur.  Günümüzde ise milyonlarca insan kendi ülkelerini şiddetten ya da baskıcı rejimden kurtulmak için terk etmektedir. Üçüncü dünya ülkelerinde çoğulcu ve katılımcı yapı eksikliği olduğu ve buralarda ekonomik, siyasi ve askeri güç belirli toplumsal grupların tekelinde olduğu için; toplumun bir kısmı ihmal edilmekte ya da baskıya maruz kalmaktadır. Bu durum da insanların son çare olarak göç etmelerine neden olmaktadır.[7]

    Türkiye dış göçüne bakacak olursak…1961 yılında Türkiye ve Almanya arasında imzalanan Türk Alman İşçi Mübadelesi Antlaşması ile Batı Avrupa’ya dış göç başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ülkelerinde oluşan ekonomik gelişmelerin doğurduğu işgücü açığı ve imzalanan bu antlaşma sonrasında pek çok vatandaş iş bulup para kazanmak umuduyla Batı Almanya, Fransa, İsveç, Avusturya, Belçika gibi ülkelere dış göç gerçekleştirmiştir.[8]

    Çoğunluğu hiç şehri bile görmemiş insanlardan oluşan bu gurbetçiler; yabancı ülkelere ayak bastıklarında doğal olarak son derece bocalamış, adeta sudan çıkmış balık durumuna gelmişlerdir. Vatan özlemi, yabancı bir yerin kültürüne adapte olmada yaşanan güçlük ve iki kültür arasında sıkışıp kalmak, istense de yurda dönememe durumu, büyük ümitlerle gelinen el diyarlarında çekilen zorluklar gibi durumlar ileride dış göçün sonuçlarını yansıtacak pek çok filmin çekilmesine de sebep olmuştur.

    İşte bu filmlerden biri olan ve 1974 tarihinde çekilen Otobüs, Ortak Pazar ülkeleri dışından yabancı iş gücü alan Batı Avrupa ülkelerinin, içlerine girdikleri ekonomik durgunluk sebebiyle işçi alımını durdurmalarından bir sene sonra çekilmiştir. Filmdeki dokuz talihsiz karakteri dış göçe zorlayan ya da yönlendiren gerekçe bellidir;  iş bulmak, daha iyi bir yaşam ve yoksulluktan kaçmak… Filmde dış göç yasadışı yollardan yapılmak istenir.  Kazanç uğruna her şeyi yapabilecek yasadışı kurumların, daha iyi bir yaşamı umut ettikleri için köylerinden kopup gelen karakterleri yabancı iş gücü alan ülkelerden İsveç’e kaçak yollarla ve karaborsa fiyatlar karşılığında götürmelerinin altı çizilmektedir. Otobüs’ün aynı zamanda şoförü olan ve sürekli olarak medeniyete geldiklerini ve artık çok para kazanacaklarını işçi adaylarına yenileyerek onlara boş umut vermeyi sürdüren karakter aracılığıyla; sahte evraklar, belge ve vizeler temin ederek gurbetçi işçi adaylarını sömüren aracı kurumlara dikkat çekilmiş ve yapılan para alışverişlerine ve sahtekârlıklara vurgu yapılmıştır. Böylelikle dış göç uğruna insanların çektiği çileler ve maruz kaldıkları sahtekârlıklar da son derece gerçekçi bir şekilde sunulmuştur.[9]

    Otobüs filmindeki göçmen adayları yoksulluktan kaçmaktadır. Onların yoksulluğu endüstrileşme ve teknolojik gelişmelerle zenginliğin uç boyutlara geldiği bir çağda aynı zamanda da son derece ironik bir şekilde yoksulluğunda bir o kadar uç boyutlara gelmesinin getirdiği sefalettir. Dokuz karakterimiz bu durumu değiştirmek için, yoksulluğu yenmek için, daha iyi yaşam umudu ile göç etmeye yönelirler. Filmimizde göç edenlerin hepsi erkektir. Türk dış göçünün önce erkeklerin dış ülkelere gitmesi ve ardından aileleri yanlarına almaları ya da almamaları şeklinde cereyan ettiğini anlatır bu durum. Zaten Türk dış göçünde kadınlar genelde görünmez aktörlerdir. Filmimizde kadın figürüne, yönetmen Tunç Okan’ın kendi canlandırdığı karakterin kurduğu düşte ekranlara yansıyan pamuk tarlasında çalışan iki kadının görüntülerinde rastlamaktayız. Kadın özlemin ve ana, eş olarak memleketin, anayurdun simgesidir. Filmdeki karakterler çekingen umutlarını da yanlarına alarak gittikleri İsveç’te yaşama ve oraya yerleşme imkânı bulamamalarından ötürü mevcut sosyal statülerinde de bir değişme gözlenememiştir. Hayatlarında iyi yönde değişen hiçbir şey olmamış; aksine bazıları hayatını, bazıları ise tüm umutlarını kaybetmiştir. Yönetmenin kendisi de zaten filmindeki amacın göçmenlerin sorunları olmadığını, asıl amacının endüstrileşmiş toplumlardaki bireyin başka ülkenin kırsal kesimlerinden gelmiş, azgelişmiş bir yerde hayatını idame ettirmiş insana yönelttiği acımasızlığı ve gidenlerin medeniyet diyarı diye nitelendirilen ülkelerdeki yabancılaşmalarını aktarmak olduğunu ifade etmiştir. Filmde yabancılaşma diğerlerinden ayrışma, ayrılma anlamında verilmiş ve bu yabancılaşma da filmde endüstrileşmiş, son derece gelişmiş bir sanayi toplumunun işlek bir meydanında hüzünlü ve eski mi eski bir otobüs görüntüsü ile başlamış ve giysileri, bıyıkları, tavırları, çekingen halleri ile bulundukları yere ait olmadıkları son derece belli olan dokuz kahramanımızın ülkenin insanlarının alay eden, küçümseyen ve ‘‘Pis yabancılar’’ söylemlerine kadar uzanan tavırları ile iyice belirgin kılınmıştır. Filmin sonunda hayatta kalmayı başaran karakterlerin kendilerini buldukları yer karakol olacaktır ki buradan hüzünlü ve dökülen bir otobüs içinde başlayan yolculuğun onlar için artık bittiğini anlamamız sağlanmıştır. Hayatta kalanların sınır dışı edilecekleri ve tuzla buz olan umutları ile birlikte ülkelerine gönderilecekleri açıktır.[10]

    Ve filmimizi incelemeye başlarsak… Filmimiz külüstür bir otobüsün(sonrasında sürekli teknolojik yönden yenilenmeyi şart koşan medeniyetin beşiğinde eskimenin, yalnızlığın, yabancılığın hüznünün simgesi olacaktır bu otobüs) boyaları dökülen kapısı üzerine yansıyan  ‘‘Bir Tunç Okan Filmi’’ yazısı ve ardından cast ve ekibin isimlerinin yine bu hurda otobüsün üstüne yansıması ile başlar. Arka fonda ise Zülfü Livaneli’nin en formda olduğu dönemin yansıması olan muhteşem film müziği… Bağlamanın otantik kültürümüzü belli eden ve insanın içini sızlatan o tiz ve efkârlı sesi… Karlar arasında ilerleyen otobüsümüz ekranın uzak noktasından yakınına doğru ilerlerken bu müzik gitgide daha da güçlenir. Sadece buradan bile, yönetmenimizin müzik öğesine ne kadar önem verdiğini ve müziğin, filmin hüznünü ve atmosferini yaratmada ve yabancı bir kültürde köylerinde bağlama ezgileri ile büyümüş insanların son derece uyumsuz bir görüntü sergileyeceklerinin ipuçlarını almamızda ne denli önemli bir ayrıntı olacağını algılarız.

    Ardından otobüsün içindeki dokuz hüzünlü erkek yüzü gelir ekrana… Umudun çekingenlik ardında gizlenen ufak pırıltılarını yansıtan yüz ifadelerini son derece etkileyici bir şekilde yansıtmayı başarır bize yönetmen Tunç Okan. Hem de bunu dokuz karakterimizin ağzından toplamda iki cümle, iki kelime ve bir de haykırışı andıran gür bir çığlık sesi dışında hiçbir diyalog vermeden başarır.

    Filmin sahnelerini tek tek inceleme yoluna girmek yerine filmin genel anlamıyla güçlü ve farklı yönlerini inceleyecek olursak… Öncelikle film; toplumsal bir sorunu hatta sadece toplumsal bir sorun değil, endüstrileşmenin ardından pek çok ülkenin insanını etkileyen dış göç olgusunu ele alması ile evrensel bir sorunu ele almış; gelişmiş ülkelere az gelişmiş ülkelerden gelen insanın yaşadığı hor görülme, aşağılanma, yabancılaşma noktalarını vermeyi asıl amacı edinen film aslında bu yönüyle büyük bir insanlık sorununa da işaret etmeyi başarmıştır.  Büyük ve albenili mağazaların, yeni arabaların ve eşyaların, ellerinde Bond çantaları ile iş saatlerine tutsak insanların ya da ellerinde alışveriş torbalarıyla tüketime mahkum insanların kol gezdiği, sahip olunan bolluk sebebiyle insanların doyumsuzluktan ötürü son derece dejenere eğilimlere girdiği bir medeniyet şehrinde -ki Medeniyet’in tek dişi kalmış canavar olduğu son derece başarılı bir şekilde vurgulanmıştır bu filmde- farklı giysileri, bıyıkları, çekinden bakışları ile son derece dikkat çeken bu dokuz hazin karakterimizin, sürekli yenilenmeyi ve eski, yavaş olan her şeyin çöpe gitmesini öngören endüstrileşmiş şehrin meydanında jilet yapılamayacak kadar eskimiş bir hurda otobüs içindeki hazin görüntüleri ile; az gelişmiş toplumlar ve gelişip endüstrileşmiş toplumlar arasında sıkışıp kalan insanın bocalamasını, yalnızlığını ve yabancılaşmasını son derece etkili ve vurucu bir şekilde vermeyi başarmıştır Tunç Okan.

    Öncelikle filmin görüntülerinin başarısına değinirsek… İlk yönetmenlik denemesinde, türlü bilgi eksikliği ve acemiliğin içinde Tunç Okan’ın böylesine başarılı, çok az diyalogla milyonlarca söz söylemeyi başaran bir yapım ortaya koyması son derece büyük bir başarıdır. Filmin anlatmak istediği her şeyi Tunç Okan’ın muhteşem yönetmenliği ve Güneş Karabuda’nın harika görüntü yönetmenliği ile filmin sesini sonuna kadar kapatsak dahi görüntüler ile kavramamız mümkündür. Sembolik sahneler, müziğin muhteşem kullanımı, atmosferin yaratılmasındaki başarı… Kısacası dört dörtlük ve alışılmadık derecede orijinal, popüler sinema kalıplarından uzak derinlikte bir çalışma ortaya koyar Okan.



    Filmin aynı zamanda senaryo yazarlığını da üstlenen Okan’ın burada da döktürdüğünü söylememiz mümkündür. Çok az sözle çok şey söylemeyi başaran bir senaryoya sahiptir Otobüs. Dokuz göçmen adayı film boyunca hep susmuşlardır. Onlar sustukça başkaları konuşmuştur. Dokuz kişiden sadece ikisi herhangi bir ses ya da cümle çıkarmıştır ağzından. Dolandırıcı otobüs şoförü, kaçak işçi servisçisi film boyunca en çok konuşan karakterdir zaten. Sadece otobüsle Stockholm’e gitmeden önce verdikleri molada ve Stockholm caddesinde bir başına kaldığında Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin söylediği iki cümle dışında hiçbir cümle etmezler. Sesin çıktığı diğer iki yer; çığlık ve haykırıştır. Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin, polisten kaçarlarken kaybettiği arkadaşının yani Tunç Okan’ın oynadığı karakterin ismini hiç bilmediği bir şehirde, iz bilmez dil bilmez halde, gecenin ürküntüsü üstüne çökmüş vaziyette çaresizlikle ‘‘Mehmetttt Mehmetttt’’ diye haykırması son derece etkileyici ve hazin bir sahnedir. Karakter burada; bulmak ve bulunmak ister. Köydeyken belki de tarlada birlikte çalıştığı, aynı türküleri çığırdığı memleketlisini bulmak ister Stockholm’un gecesine ve boş sokaklarına ismini haykırarak. Yabancı ve vahşi bir kentte arkadaşını ve aynı zamanda da en az kendi kadar buraya ait olmayan sığınağını yani külüstür otobüsü bulmak ister. Son bir umut olarak köpeğini gezdiren bir İsveçliye şiveli bir Türkçe ve tüm saflığıyla ‘‘Otobüsü gördün mü gardaş’’ diye sorduğu ve adamın köpeğini eline alıp korkuyla bu farklı görünümlü, yabancı adamın yanından adeta kaçtığı sahne binlerce cümleye eş değerde bir sahnedir. Ve diğer haykırış; filmin sonlarına doğru sırf karnını doyurmak için peşine takıldığı bir İsveçlinin peşinde ne olduğunu bilmediği bir seks partisinde büzüşmüş halde olanları izleyen ve Tunç Okan tarafından canlandırılan karakterin sonunda bu vahşiliğe, bu vurdumduymaz dejenereliğe, çevresindeki korkunç ‘‘medeniyet’’ isimli canavarın haline dayanamayarak kopardığı o gür haykırış gelir… Bu haykırış bence filmin anlatmak istediklerinin bir özetidir. Vahşi medeniyet içinde, endüstrileşmiş toplumun yarattığı doyumsuzluğun getirdiği daha fazla isteme güdüsüyle son derece fütursuz yollara sapan, yabancıyı ve farklı olanı aşağılayan ve hor gören, metaya tapan, pornografiye batan insanların içinden kurtulma arzusunun, yabancılaşmış yahut da yabancılaşma korkusu içine girmiş insanın o lisansız, lügatsız çığlığıdır bu haykırış… Zaten film boyunca dokuz karakterine toplamda iki cümleden başka bir şey söyletmemiş olan yönetmen ve senarist  Okan’ın amacı da tüm bu susuşların aynı anda konuştuğu bu haykırışın gerilimini ve yoğunluğunu arttırtmak, o haykırışı tüm hücrelerimizde hissetmemizi sağlamaktır. Suskunluğun konuşmasıdır o haykırış…

    Burada haykırış ve karakterin haykırarak açlıkla yemeklere saldırması çok güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle haykırışın ve çığlığın bir lisanı yoktur hele ki bazı çığlıkların… Ana çığlığı mesela… Atilla Atalay’ın çok sevdiğim romanı Sıdıka’nın bir bölümünde bununla ilgili son derece güzel bir örnek vardır. Sıdıka günlerce Birleşmiş Milletler Sekreterliğini telefonla düşürmeye ve dünyayla ilgili şikayetlerini aktarmak için BM’nin sekreterliğine ulaşmaya çalışır. Saatlerce, hatta günlerce BM’yi aradıktan sonra sonunda telefon düşer fakat annesi daha hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu elinden alıp avizesine doğru çığlık atıp telefonu kapatır. Sıdıka şaşkın ve kızgındır. Annesine bunu neden yaptığını sorduğunda kadından şu trajikomik(trajik kısmı çok daha ağır basmaktadır bana sorarsanız) cevabı alır: ‘‘ Ööle bööle bağırmadım ama… Sen anlamazsın ‘‘ana gibi’’ bağırdım… Dünyanın her tarafındaki kasaplar bilir bu çığlığı… Dili filan yoktur bunun… Kulağımızı tıkarsak duymayız sanırlar… Ama ana çığlığı adamın kâbuslarına girer, bin yıl yankılanır, lanetleri alınlarına yapışır…’’[11] Görüldüğü gibi bazı çığlıkların ne anlatılmaya ne de lisana ihtiyacı vardır. Nasıl ki ana çığlığı insanın yakasına yapışır ve lisan, lügat gerektirmeden söylemek istediklerini feryadıyla açıklarsa, işte bu filmdeki karakterimizin haykırışı da aynı ana çığlığı gibi hiçbir söz söylemeden binlerce cümle kurmaktadır. Medeniyet denen canavarın vahşi çarkında sıkışmış insanın, kendisine yabancılaşmaya yüz sürmüş bireyin, farklı bir kültürde asimile olma ya da kaybolma tehlikesi içinde kalmış kişinin çığlığı; medeniyet ve endüstrileşmenin yarattığı ürkünç sisteme karşı atılan bir haykırıştır bu haykırış… Ayrıca haykırış sonrası karakterimizin butlara çıplak eliyle adeta saldırdığı, yemekleri ağzına tıkıştırdığı ve bu hareketinin sonucu aşağılanıp öldürüldüğü bölümde bir metaforun parçasıdır. Zira burada hayvani açlık gösteren aslında karakterimiz değil; fazla doyumsuzluktan ötürü çarpık yönlere yönelmiş endüstrileşmiş toplum insanıdır. Karakterimiz sefaletten, yoksulluktan ötürü geldiği bu şehirde tüm yolluk parasını kaybetmesinden ötürü açtır. Yani onunki açlığın somut ve gerçek anlamıdır, metaboliktir. Oysaki onun butlara ve yemeklere saldırmasını kınayan insanlar karakterimizden çok daha vahim bir açlığın içindedir. Yani fazla doyumun getirdiği doyumsuzluğun içinde açtırlar ve açlıkları metaforiktir.

    Filmimizde kullanılan sembolizm öğelerine gelirsek… Mozaik taşlarla süslü ve çevresinden yüzlerce insanın akıp gittiği koskocaman bir meydanda yapayalnız kalmış hüzünlü ve eski otobüs görüntüsü; az gelişmiş bir toplumdan gelip gelişmiş bir toplumun içinde sıkışmış ve yabancılaşmış bireyin yalnızlığını son derece başarılı ve etkileyici bir şekilde sunmayı başarır. Zaten filmde kullanılan ana sembolik unsurdur.   Bunun dışında, Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterin donduktan sonra köprüden buz gibi nehre düşmesi üzerine, işe gitmekte olan bir İsveçlinin gayet insaniyetten uzak bir şekilde ‘‘Pis yabancılar’’ demesi de sembolik bir yaklaşımdır. Zira, ‘‘pis’’ olan yabancı suya düşünce ölmüş olsa da  temizlenmiş midir; yoksa asıl temizlenmesi gereken, insaniyetten uzaklaşıp metalaşan gelişmiş ülke insanının kirlenmiş vicdanı mıdır? İşte bu sembolik ayrıntıyla Tunç Okan, bahsedilen ironiyi en çarpıcı şekilde vermeyi başarmıştır. Bunlar dışında dokuz yolcunun hiç konuşmamasının yanında onları dolandıran ve iyice medeniyet havalarına girmiş olan ve kendisi de bir Türk olan şoförün sürekli konuşması da sembolik bir noktadır. Şoför daimi olarak medeniyeti öven, endüstrileşmiş toplumun refahından bahseden ‘‘Makineye bak son Amerikan icadı. Bas düğmeye al resmi. Hey gözünü sevdiğim medeniyeti.’’, ‘ Kurtuldunuz len. Medeniyet len burası. Para len para…’’ gibi cümleler kurmakta ve dokuz yolcunun suskunluğunun karşısında boş gürültü yapmaktadır. Kapitalizme burada çok ciddi bir eleştiri vardır; az gelişmiş ülkenin insanının suskunluğu ve medeniyetin tadını almış insanın fazla konuşması ekseni etrafında dönen ciddi bir eleştiridir bu. Aslında kendi de sistemin efendilerine ezilen kapitalist toplum insanının, kendinden daha acemi ve kötü durumda olana efelik taslaması ve hava atması söz konusudur burada. Çok konuşan medeniyet insanının boş lafları ve hiç konuşmayan az gelişmiş toplum insanının çok söz söyleyen suskunluğu…  Bu ironiyi, paradoksal yapıyı çok iyi vermeyi başarmıştır Tunç Okan. Ayrıca filmimizde çok önemli olan iki sembolik kullanım daha vardır. Birincisi; filmin iki sahnesinde, Tunç Okan’ın oynadığı karakterin hayali eşliğinde yansıyan tarlada çalışan siyah beyaz iki kadın görüntüsüdür. Bu iki kadın; memleketi, özlem duyulan kökeni, anayı ve eşi simgeler. İki kadın görüntüsü siyah beyazdır çünkü artık memleket de, ana da eş de geride, memlekette yani mazide kalmış, yalnızca özlem duyulan bir görüntü olarak karakterimizin ruhuna çakılmıştır. Ve gelelim filmin sonunda kullanılan, belki de filmin en etkileyici öğelerinin başında gelen sembolik kullanıma; yani hayatta kalan yedi işçinin polisler tarafından adeta sürüklenircesine karakola doğru sürüklendiği sahneyi takip eden otobüse inen balyoz görüntülerine… Her göçmen adayının otobüsten çekilip alınması ve karakola sürüklenmesiyle bir balyoz darbesi yer; hüzünlü, yalnız, eski otobüsümüz. Metalleri parçalanır, camları tuzla buz olur; aynı kahramanlarımızın parçalanıp tuzla buz olan hayalleri gibi… Otobüse inen her darbe, hayale ve umuda inen bir darbe olarak sembolize edilmiştir bu sahnede ve diğer bütün sembolik kullanımlarda olduğu gibi yine Tunç Okan sahneyi adeta konuşturmuş, sembolizmle filmi son derece etkili bir şekilde bitirmeyi başarmıştır.



    Filmin Popüler Sinemayla Karşılaştırılması:

    Filmimiz anlattıklarımızdan da anlaşılabileceği üzere, popüler sinema değildir; aksine son derece cesur söylemi, amatör ruhla oluşturulmuş yapısı, sinema çarkının dışında oluşturulmuş bünyesi ile son derece özgün bir filmdir.  Otobüsün neden popüler sinema örneği olmadığını maddelerle açıklamak gerekirse:

    1)       Filmin sonu popüler sinemada olduğu gibi mutlu sonla bitmemiş, izleyene katharsis duygusunu tatma imkânı verilmemiştir. Hayatta her hikâyenin sonunun iyi bitemeyeceğini son derece iyi bir şekilde vurgulamış ve filmi seyredenlere, rahatlama hissi verecek gerçekten uzak bir mutlu son yerine; gerçekçi bir mutsuz son armağan etmiştir.

    2)       Filmde başrol yoktur. Herkes başroldür ya da herkes yan roldür. Her ne kadar Tunç Okan’ın ve Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterler biraz daha baskın da olsa bir başrolden bahsetmemin olanağı da yoktur.

    3)       Filmde popüler sinemada olduğu gibi ‘‘iyiler’’ ve ‘‘kötüler’’ çok keskin ve çok boyutlu bir yaklaşımdan uzak bir şekilde verilmek yerine; ikilemler ve çelişkilerin sistemden kaynaklandığı mesajı verilmekte ve kötü ya da gaddar hareketlerde bulunan karakterlerin yaşadıkları toplumun şartlarından ötürü bu vaziyete geldiğinin ipuçları verilmektedir. Örneğin; ülkeye önceden gelmiş olan ve şimdi Türk göçmen adaylarını dolandıran karakterimiz bile insancıl bir şekilde verilmiştir. Dolandırıcıdır dolandırıcı olmasına ama, onu buna iten sebepler nelerdir? İşte bu noktada dolandırıcı olan bu karakterimizin Stockholm sokaklarında yürürken yanından geçtiği sokak şarkıcısının seslendirdiği şarkının sözleri her şeyi açıklamaktadır: ‘‘ O bir yudum alır ama daha ileri gidemez. Polis düdüklerini işitmiştir. Elinden şişeyi alırlar. Onu arabanın içine alırlar. Oto hızla uzaklaşır. Ertesi gün serbest bırakılmıştır. Gazetelerde onun dolandırıcı olduğu yazılır. Topluma yarattığı problemler tartışılır içine uyamadığı bizim güzel ve zengin toplumumuza. O ise anlayış görmek ister. Ama küfer ve dayaktır hakkı. ‘‘Defol’’ derler. Vururlar. Eski hayatına döner. Hiç şans tanınmamıştır ona. Ondan beri sarhoş yaşar. Üçkağıtçı derler onun için. Doğru sayılmaz. Korkusunu bastırmak için alkolle yaşar.’’ Zaten bu karakterimizin havaalanındaki polisler tarafından sırf İsveçli olmadığı belli olan tipinden dolayı çırılçıplak soyulması ve sırf yabancı olduğu için  uyuşturucu satıcısı ya da taşıyıcısı olabilme ihtimalinden ötürü insan dışı muameleye uğraması da bu şarkıyı kanıtlar niteliktedir.

    4)       Sözden ziyade görüntülere sahip olan filmde; görüntüler adeta binlerce cümle söylemektedir. Popüler sinemada hayal gücüne çok az yer bırakacak ya da irdeleme ve sembol çözmeye yer vermeyecek bir yol izlendiği ve en ufacık bir görüntünün dahi diyaloglarla anlatılma çabasına girildiği düşünülecek olursa bu bile filmimizin popüler sinema örneği olmadığını kanıtlamaktadır.

    5)       Filmin yönetmeni Tunç Okan’ın hiçbir şey bilmeden ve sinema sistem çarkının dışında bu filmi gerçekleştirdiğini söylemesi, sırtını güçlü yapım şirketlerine dayamadan diş hekimliğinden kazandığı paralarla Otobüs’ün çekimlerini ve yapımını gerçekleştirmesi ve filmin, bahsettiği konudan ve konuyu aktarmadaki vuruculuk ve endüstriyel toplumun sistemini eleştirmedeki cesurluğu sebebiyle ülkemizde yıllarca yasaklı olması da Otobüs’ün popüler sinema ürünü olmadığının  diğer göstergeleridir.

    Erge Özcan

    [1] http://www.imdb.com/title/tt0212408/

    [2] Meral Serarslan ve Özlem Özgür, ‘‘Sinema ve Göç: Yeni Hayat Arayışlarının Sinematografik Sunumu’’,http://idc.sdu.edu.tr/tammetinler/goc/goc10.pdf (4 Ocak 2010)s.8.

    [3] Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema, 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım,  2000, s.129.

    [4] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

    [5]http://www.turksinemasi.com/...kce.asp?tarihid=5000

    [6] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

    [7] Serarslan ve Özgür, s.5.

    [8] Esen, ss. 123-124.

    [9] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

    [10] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

    [11] Atilla Atalay, Sıdıka, 8. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998,s.95.
  • Ünlü bir aktör olan eski öğrencisinin, Oscar ödül töreni sırasında kendisinin cinsel eğilimini açıklamasıyla zor duruma düşen bir öğretmenin eğlenceli hikayesi. Öğretmen Howard'ın güzel bir nişanlısı, iyi bir işi ve kendisine saygı duyan bir çevresi vardır. Cameron Drake adlı eski bir öğrencisi, Hollywood'da ünlü bir oyuncu olmuş, homoseksüel bir adamı canlandırdığı rolüyle Oscar ödülüne layık görülmüştür. Ödül töreninde kendisine bu rolü canlandırırken kimden esinlendiği sorulduğunda, lise öğretmeninden esinlendiğini söyler. Medyanın yeni ilgi odağı, kendi halinde yaşayan öğretmen Howard'dır artık. Böylece Howard'ın güzel yaşamı bir anda tepetaklak olur.
  • 2012 yılında çekilen, Katherine Heigl - jason o'mara gibi usta oyuncuların baş rolde oynadığı ve Türkiye'de Aşk ve Para adıyla gösterime giren romantik komedi tarzındaki filmin konusunun bu kitaptan alındığını fark ettim özeti okuyunca. Film eğlenceliydi. Eminim kitap da eğlencelidir ve bir serinin ilk kitabı olması, yani devamının da olması ayrıca güzel. Okunmaya değer eğlenceli bir seri olacağını düşünüyorum.
    Ayrıca kitabın isminin de "İlk İşim Para İçin" olduğunu görmüştüm. O da eklenebilir bilgiler kısmına, kitabın tam ismi olarak