• Bilmek ile görmek, kanıtlamak ile göstermek, söylemek ile susmak arasındaki yakınlık: Sufi ve Filozofa birbirleri hakkında ne düşündükleri sorulur;

    Sufi, filozof için "O benim gördüğüm şeyi biliyor" der; filozof da Sufi için "O benim bildiğim şeyi görüyor" der...
  • 75 syf.
    ·2 günde·10/10
    Öncelikle ifade etmeliyim ki böylesine muazzam bir eseri değerlendirmek şahsımın hiç haddi değil, dolayısı ile kelimelerimin ya da kelimelerin böylesi eşsiz bir eseri değerlendirebilmesi hiç ama hiç haddi hiç ama hiç harcı değil. Bu sebeple siz bu değerlendirmeyi okuduktan sonra bilinki bu eser, bu fakirin yazdıklarından çok ama çok daha muazzam, eşsiz, müthiş -yada her nasıl ifade edilirse o kadar büyük bir eserdir.

    Evvela;
    “Bir şeyin ızdırabını çekmeyen o şeyi tanıyamaz o tanımayan o şeyi sevemez; ızdırabın öğretimi bir kelimeye sığabilir fakat onu duymak için kalp gereklidir.” diye hikmete olan tutkusunu anlatan hocanın bu eseri, farklı dergilerde yazdığı kısa yazılarından oluşmuş. Böylece eserin başındaki denemelerde tarihi betimlemeler veya psikolojik tahliller göze çarpıyor. Fakat bunlar tamamıyla gelecek denemelere bir ön hazırlık mahiyetinde.

    Thales ile başlayan varlığın mahiyeti veya özün varlığa olan içkinliğini gibi varlıkla ve varlığın özü ile ilgili konuları Platon, Aristo, Pascal, Aquinas gibi düşünürlerinde bu konudaki fikirlerini vererek aktarılmış. Aktarımlarda çok sade, anlaşılır, bir o kadar da yalın bir üslup kullanmış.

    (Nurettin hocanın okuyucuları bilir, hocanın dili ağırdır. Lakin bu eserinde bu ağırlık pek fazla göze çarpmıyor.)

    Son olarak;
    son bölümlerde ise (beni de en çok yükselten yerler buralar) daha önceki makalelerde birçok filozoftan aktardığı varlığın mahiyeti konusunu hakkındaki düşünceler, hocanın kendi filozof ve bu filozof kimliğini oluşturan müslüman-sufi kimliği ile yorumlamış ve birçok tespitte bulunmuş.

    İşte tam olarak Nurettin Topçuya muhabbet beslenecek bölümde burası.

    Hocanın, döneminde bilinmemesi/tanınmaması, sistemin çarkına hakikat bilgisi ile çomak sokması, tezlerinin birçok yabancı dile çevrilmesine rağmen Türkiye’de yayınlanmaması, zannediyorum okunması için en büyük neden lakin yinede en azından diğer eserlerden olan farkını ortaya koymak ve okunmasını sağlayabilmek için bu değerlendirme yazısına ihtiyaç vardı...
    Selametle...
  • 382 syf.
    Ahmet Hamdi Tampınar: Saatleri Ayarlama Enstitüsü

    Ahmet Hamdi Tampınar (AHT, 1901-1962), altının imbikle -simyayla- değil, ruhla yapılabileceğini söyler eserinde. Toprağın altında altından çok vardır belki! Mesele, el değmeden altını yapabilmektedir ona göre. Bu roman, hayatta ‘Hep’i elde etmek için ‘Hiç’in kısır çölünde yaşamayı tercih edenlerin anlatıldığı bir romanıdır. Bu roman; yalancıların, uydurmacıların, bürokratik cambazlıkların, tembellerin, kaybedenlerin, kısaca boş yere yaşayanların romanıdır.

    AHT, romancı, öykücü ve şair kimliğiyle Türk yazın dünyasına, 60 yıllık kısa ömrünce, başucu yapılacak derecede kaliteli eserler kazandırmıştır. Özellikle 1962’de yazdığı ve incelediğim bu 23. baskısı 2014 yılında yapılmış olan “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanı ila 1949’da yayınladığı “Huzur” romanı kanımca birer başyapıttır. Ayrıca, 1949-66-67 yıllarında güncellenerek tekrar tekrar bastırılan “19. Yüzyıl Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eseri, hem edebiyat severler, hem akademisyenler, hem de araştırmacılar için bugün hala herhangi bir edebiyatçı tarafından daha iyisi yazılamamış muhteşem bir yapıtdır.

    AHT, bir buluşçu kimliğiyle, akademisyen, edebiyatçı, hatta yaşamının son demlerinde politikacı kimliğiyle, bürokrasi ile dalgasını geçmiştir romanında. Ertem Eğilmez’in başyapıtlarından biri olan, Şener Şen’in başrolünde oynadığı, senaristliğini Başar Sabuncu’nun yaptığı ve 1984 çıkışlı “Namuslu” filmini seyretmeyeniniz yoktur. Kitabın kanımca esin kaynağı olduğu bu filmde namuslu memurumuz, ailesi, arkadaşları ve mesai arkadaşları yüzünden -her ne kadar hiç parası olmadığını söylese de, hep doğrudan yana olsa da- gün gelir tam tornistan yapıp yalana, dolana, sahtekarlığa o da uyum sağlar. Romanımız işte tam da böyle bir iskelet üzerine kurulmuştur. Paragrafa başlarken buluşçu demiştim AHT için. Hakkını yemeyelim, kitaptaki esas oğlan Hayri İrdal, yazar değil ama hiç yaşamamış bir ilim insanının biyografisini yazabiliyor, hatta kitabın sonlarına doğru mimar olmamasına, aksine neredeyse hiç eğitim almamış bir cahil olmasına rağmen Enstitü için uçuk-kaçık bir bina tasarlayabiliyor. İnanılmaz teknik detaylarla muhteşem bu uydurma, içeriden ve dışarıdan saat gibi görünen bu binayı önce hayal edip sonra da inşaa ediyor. AHT aslında bir edebiyatçı, mühendis değil. Takdire şayan bir yapı düşünmüş romanı için. Kitap boyunca bir kilim dokuyucusunun önündeki deseni dokuması gibi ilmek ilmek dokuyor harika kurgusunu. Beton gibi sağlam bir kurgu hem de. Hiç sıkmıyor, usandırmıyor, aksine meraka sevkediyor okuyucuyu.

    Romanın Karakterleri ve Hikayesi

    Romanda çok detaylı incelenmiş bolca karakter var. Evvela başkahramanımız ve saat üstadımız Hayri İrdal bey var. Enstitü fikrinin mucidi, eski bürokrat, dalavereci Halit Ayarcı bey var. Sonra, Hayri’nin saat ustası filozof Muvakkit Nuri Efendi. Uyduruk Kayser Andronikos hazinesi peşinde bir ömür çürüten hem topal, hem de deli sufi Seyit Lütfullah. Saatçi Asım Efendi, varyemez Abdüsselam bey, cıvadan altın yapmaya çalışan zaar-eczacı-simyacı Aristidi Efendi. Hayri beyin ilk karısı, pek okumamış ama erdemli, erkenden göçüp giden naif Emine Hanım; ikinci karısı, sinema filmi gibi bir hayal dünyasında yaşayan koket Pakize Hanım, metresi Sema Hanım. Ayrıca, güzel kızı Zehra, tüm bu saçmalıklara sırtını dönen çok dürüst, küçük oğlu Ahmet de var. Halit’in halası kefen yırtan Zarife Hanım (daha sonraları Saat Sevenler Cemiyeti Reisi olacak kokana) ve onun üçkağıtçı, servet avcısı yeni kocası Naşit bey. Hayri’nin kızını isteme cesareti gösteren gudubet topal İsmail. Elbette Avrupa görmüş, adli tıpçı, ruhdeşen doktorumuz Dr. Ramiz bey var. Enstitünün ilk katibesi, geveze, kazak örücü Nermin Hanım. Yalanın kolektif bir yansıması olan, Hayri’nin devam ettiği ispiritizma derneğinden arkadaşları; metresi Selma ve onun kocası akrep Cemal, yangeldi Asaf Bey, Nevzat Hanım, medyum Sabriye Hanım ve diğerleri…

    Hayri beyimiz, bir uçuruma uzatılmış kalas üzerinde yürür gibi yalnız başına, tehlikeli ve dengede kalmaktan ibaret bir hayat sürmektedir kendi deyişiyle. Hayri bey, kendisi için şu eleştiriyi yapar: “Cahil bir adamım, hayatım kelime öğrenmekle geçiyor, ben adeta kendi sözlüğümü yazıyorum.” Öyle çok mektep falan okumamış, derslerde başarılı da değil. Bir müddet –sanırız evlerindeki, bir camiden çıkma, eski İngiliz işi, Mecit zamanından kalma, bozuk, ayakları üzerinde, annesinin “Mübarek”, babasınınsa “Uğursuz” ismini taktığı, aile yadigarı muamma saatin ailesine ve kendisine verdiği gazla- saatçi ustalarına çırak verilir, babası tarafından. Daha sonraları ise; çevre baskısıyla bir ara postacı yetiştiren bir okula devam etse de küçük bir postanede sıradan bir memurluktan öteye geçemez. Çocukluğu ve ergenliği hatta ilk Dünya Savaşındaki mecburi askerliği süresince bile, ciddi uğraşlardan, yalan ve dolandan uzak yaşayan Hayri bey, hani derler ya: “İnsanın hep en korktuğu şeyler başına gelir” hesabı, öyle bir müessenin başına getirilecektir ki, 7/24 çalışan bir yalan makinesinin işleticisi ve buluşçusu olmak zorunda kalacaktır.

    Postanede sıradan bir memurken söylediği bir palavra yüzünden çok canı yanacaktır Hayri beyin. Şerbetçi Elması diye uyduruk bir aile yadigarının kaybından bahseder, aklı kıtlara. Havadis alır yürür İstanbul’u. Mahkemelere kadar gider kahramanımızın yolu. Sonra akıl hastanesine ve elbette Dr. Ramiz’in sevecen ilgisine nail olur. Dr. ona, baba psikozun var diyerek “Öksüz” ismini takar. Bu isim yapışıp kalır Hayri beye. Şehzadebaşı’ndaki tüm kahvelerde namı bilinir. Hayri bey aslında, hayatın seyrine tabii bir kişidir genelde. Bu yüzden de topluluk halinde rüya görenlerin buluştuğu bu kahveler onun işten sonraki, evden önceki, yeni ve değişmez adresi olur.

    Gel zaman git zaman, bu süfli hayat çorbasında debelenirken, bir akşam aynı kahvelerden birinde –Halit Ayarcı’ya göre talih, kendisine göreyse elim kaderi nedeniyle- Dr. Ramiz ve bu bürokrat eskisi Halit Ayarcı ile karşılaşır. Hayri’yi alıp Boğaza içkili yemeğe götürür bu ikisi. Etrafın bulandığı o zenginlik kokusu, önemli adam oolma hissi, Halit beyin popülerliği ile Enstitünün ilk temelleri, tokuşturulan rakı kadehleri arasında atılmıştır. Atılmasına atılır ama, küllen yalan-dolan olan bu enstitü, saatten, diğerlerine göre daha çok anlayan Hayri beyimizin kucağında büyür de büyür. Üç ay gibi kısa bir sürede teşkilat yapısı kurulan “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” fikri, önceleri belediye, sonraları da devlet büyükleri tarafından seve seve finanse edilmekle kalmayıp, ta Amerikalara ve Avrupalara kadar yayılır. Orada da saat sevenler dernekleri ve ayar enstitüleri peşpeşe kurulmaya başlar. Hem de “Birleşmiş Milletler” kurumu öncülüğünde. Saat ayarından kasıt şudur: Memleketteki tüm saatlerin aynı zamanı göstermesi bu enstitünün esas kurulma amacıdır. Saniye kaybına bile tahammülleri yoktur bu daleveracıların. Basın her ne kadar önceleri çok eleştirse de bu uyduruk kurumu, sonraları epeyce benimser, Hayri ve Halit beyleri göklere çıkarır. Artık, ülkenin pürü pak övülecek yüzleridir bu iki yalancı hergele…

    Hayri bey, velinimeti Halit Ayarcı ve kendisinin uydurduğu saat alimi, filozof “Ahmet Zamani Efendi”ye ait olduğu söylenen hayatını yazdığı kitaptan sonra, kendisi ve ailesi toplum ağacında epey bir dal yukarı çıkarlar. Neredeyse ağacın en üst dalına kadar hem de. Çıkışlarının ihtişamı gibi düşüşleri de çok sert ve gürültülü olacaktır. Hayri bey, rüyasında, ölen ilk karısı Emine Hanımın Kader İmbiği’nden geçişinini görmesinden sonra, her şey tam aksi istikamette gelişmeye başlar. Ve kendi kendine şöyle bir itirafta bulunur: “Sıraya girmiştim!” Tüm bu olağanüstü çılgınlığa rağmen, hem bu ailenin, hem de bu arı kovanı etrafında bal peşinde uçuşan çıkarcı aile-akraba-dost talukatı hemen herkesin sonu, beklendiği gibi ibret verici olacaktır. İşin trajik yanı da güllük gülüstanlık bir yükselme içindeki enstitünün batışa geçmesinin en büyük nedeni, yine kendi çalışanlarının doyumsuz tamahkarlıkları ve bencillikleri olacaktır.

    Bu olağanüstü sistem eleştirisini, hicvini, sizlerin de okuyup beğenmesi dileğiyle…

    Süha Demirel, İstanbul, 18 Kasım 2014

    Not: Bu incelemem, 5 Aralık 2014 Cuma günü, Aydınlık Gazetesi Kitap Ekinde yayınlanmıştır.
    ***

    Kitabın Künyesi:

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü
    Ahmet Hamdi Tanpınar
    DERGAH YAYINLARI
    Yayın Yılı: 2014
    23.Baskı
    395 Sayfa
    ISBN:9759952372
  • 117 syf.
    ·2 günde
    Hangi Hayyam?

    Ömer Hayyam, XI. yüzyılda İran'da yaşamış şair, matematikçi, astronom ve filozoftur. Bilim alanında insanlığa birçok katkıları olmuştur. Özellikle matematik ve astronomi alanında kendisinden sonra gelen bilim insanlarına öncülük etmiştir. Matematikte, birçok gencin korkulu rüyası olan "X" terimini bulmuştur. Bilinmeyen rakam yerine, Arapça'da "şey" anlamına gelen kelimeyi kullanmış, daha sonra bu kelime İspanyolca'ya "Xay" olarak geçmiş ve günümüzde ise ilk harfi olan "X" olarak kullanılmaya başlanmıştır. Binom açılımını ve Pascal Üçgeni olarak adlandırılan kavramları ilk bulan bilim insanıdır. Ayrıca Selçuklu zamanında kullanılan Celali Takvimi'ni uygulamıştır. Bunlar Ömer Hayyam ile ilgili bilinenlerdir. Gelelim Hayyam'ın şair kişiliğine ve rubailerine. Hayyam'ın rubaileri ya da Sadık Hidayet'e göre terâneleri ise tam bir muammadır.

    Sadık Hidayet'in, Hayyam Rubaileri üzerine yazmış olduğu bu inceleme kitabı daha çok Şair Hayyam üzerinde durmuş ve bu rubailerin gerçek olup olmadığını ele almıştır.

    Hayyam'a isnad edilen 80 bin ile 200 bin arasında rubai olduğu düşünülmektedir. Ancak bu rubailer birbirleriyle çelişmektedir. Rubaileri okurken zıtlıklara ve çelişkilere rastlarız. Hangi Hayyam? Materyalist ve Tanrıtanımaz Hayyam mı, yoksa Sufi Hayyam mı? Bir insan yüzyıl yaşasa, günde 2-3 defa din değiştirse bile bu düşünceleri dile getiremez. Hayyam'a ait orijinal el yazması olmadığı sürece herkes Hayyam'ı istediği tarafa çekebilir. Sadık Hidayet de kendi dünya görüşüne yakın olan materyalist Hayyam'ı anlatmış bize Hayyam'ın Terânelerinde.

    Birçok tarihçi de bu konuda araştırma ve inceleme yazmış. Bu konuda bir hayli görüş var. Sadık Hidayet de kitabın girişinde bu görüşlere yer veriyor. Bazı görüşlere göre Hayyam gençliğinde ateistmiş ama yaşlılığında Allah yoluna yönelmiş. Bazı görüşlere göre ise Hayyam inançlı birisiymiş ama düşmanları tarafından farklı rubailer ona yüklenmiş. Sadık Hidayet'e göre ise, Hayyam tüm ömrü boyunca materyalist bir insan ve dini sorgulayan rubailer ona ait. Bilinen bir gerçek var ki, ona isnad edilen rubailerin birçoğunun Hayyam'a ait olmadığı ve taklit olduğudur.

    Hayyam Terâneleri üç bölümden oluşmakta.
    1.bölüm: Filozof Hayyam
    2.bölüm: Şair Hayyam
    3.bölüm: Terâneleri/Rubaileri

    Kitaptaki rubailerde öne çıkan temalar: Ölüm, kadercilik ve şaraptır.  Hayyam'a göre ölüm bir sondur ve ahiret diye bir şey yoktur.
    "Çünkü toprağa girildi mi, geri dönüş yoktur.
    Yok geri dönüşün; gittin mi, tam gittin!"  (Sayfa 30)
    "Solduktan sonra, açacak gül yok." (Sayfa 55)
    Hayyam, Sami dinlerin kadercilik anlayışına da göndermeler yapmakta.
    "Biz kuklayız, kuklacı ise felek."
    Yine en bilinen
    "Öldürmek de, yaşatmak da senin işin;
    Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin.
    Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
    Beni böyle yaratan sen değil misin?" rubaisinde de kadercilik anlayışını eleştirdiği görülmektedir.
    Şarap konusunun Hayyam’ın rubaileri arasında ayrı bir yeri olduğu herkesçe bilinir. Hayyam'ın şarabı överken bir ölçüde abartıya kaçtığını görüyoruz.
    “İnsan vücudu için şaraptan yararlı bir şey yoktur; hele hele acı ve saf üzüm şarabı. Bu şarabın özelliği üzüntüyü silip, yüreği ferahlatmasıdır.” (s.60)
    “Bütün bilim adamları şaraptan daha iyi ve yüce bir nimet olmadığı hususunda fikir birliğine vardılar.” (s.70)
    “... ve cennette birçok nimet vardır ve şarap cennetteki nimetlerin en iyisidir.”(s.6)

    Ömer Hayyam deyince aklıma Amin Maalof'un Semerkant kitabı geliyor. Bu kitapta da Hayyam ile ilgili birçok bilgi - doğruluğu tartışılır--bulunmaktadır. Semerkant'ta Hayyam'ın el yazması Rubaiyat'ının Titanik gemisiyle birlikte okyanusa karıştığı anlatılır.

    Sadık Hidayet'in okuduğum üçüncü kitabıydı. Üç kitapta da farklı bir yazar karşıma çıktı. Kör Baykuş'ta İran' ın Kafka'sı, Hacı Aga'da İran'ın Aziz Nesin'ini görebiliriz. Bu da Hidayet'in kendini tekrar etmeyen, usta bir yazar olduğunu gösterir.

    Özetle Hayyam'ın Terâneleri, materyalist Hayyam'ın dünya görüşlerini rubailer yoluyla bize anlatan bir inceleme kitabıdır. Ömer Hayyam hakkında farklı bilgilere ulaşmak isteyen okurlara tavsiye edilir.
  • Sussalar bile, halleri onları yalanlar.