• 533 syf.
    ·6 günde·7/10
    En sevdiğim yazarlardan birisi olan John Katzenbach'ın "Sıradaki Sensin" adlı ilk kitabının ardından yazdığı "Seyyah", bir başyapıt olma yolunda giderken finalde bu şansını tamamen kaybediyor, ya da bu kitaba biraz zorlayarak kusurlu bir polisiye başyapıtı da diyebiliriz belki.

    Katzenbach kitaplarıyla ilgili yorumlara, incelemelere bakarken okurların genelde sıkıldığını, bekledikleri heyecanı bulamadıkları gibi şikayetler okuyorum. Katzenbach için suçun ve polisiyenin heyecanı değil, suçlunun ve kurbanların psikolojisi ve duyguları önemli. Suçlunun kim olduğu ya da nasıl yakalandığı değil bütün o süreç boyunca yaşananlardaki duygular, kimlik karmaşaları, kırılmalar, dağılmalar ve hayatta kalma arzusu önemli. Bu yüzden Katzenbach polisiye eserlerdeki hızlı kurgudan uzak bir yazar, benim okuduğum en hızlı kurgulu eseri "Profesör" bile bir çoğuna sıkıcı gelmiş, okuduğuma göre. Aslında Katzenbach bir edebiyat yazarı ve eserleri edebiyat barındırıyor, ancak popüler polisiye ile iyi edebiyat arasındaki gelgitlerde hem güzel edebiyat örnekleri hem de vasata yakınlaşan örneklerle (Kızıl 1-2-3) bir yerlerde geziniyor. Kimlik karmaşası, kimliğini kaybetme ve yeni kimliklerle, suçla var olabilme gibi temalar üzerinden yazdığı eserlerinde bu iki yakadan çeşitli örnekler okumak mümkün.

    "Seyyah" finaline kadar çok büyük oranda dört dörtlük gidiyordu ve hakikaten bir başyapıt olduğuna emin olmuştum. Dört karakter üzerinden olayların gelişimi, karakterlerin duyguları ve bütün temel çatışma noktalarının önümüze konması açısından Katzenbach'ın bir diğer başyapıtını mı okuyorum yoksa diye düşündürdü beni. Ancak psikiyatrist karakterimiz Martin'in Kayıp Çocuklar terapisi Hollywood kokuyor, bu ilk sıkıntılı noktaydı. En kötüsü ise finalde yazarın iç seslerle donatarak dört dörtlük yarattığı karakterlerin bir araya geldiği noktada olayların hızlanmasına paralel olarak bir şekilde okurları yaya bırakması oldu. Yavaş akışa alıştığımız için yazarın üslubundaki hıza duygu anlamında yetişemiyoruz ve karakterler birdenbire kendileri gibi davranmamaya başlıyor. Bu, çok kötü bir seçim kesinlikle. Ve kitabın yükseklerde gezinen çıtasını da kesinlikle aşağı çekiyor. Bir başarısızlık nihayetinde ve kitabın aurasını bozuyor, eserin güzelliğine, baştan beri dört dörtlük kurmayı başardığı atmosferini tamamen zedeliyor, ona hasar veriyor. Yine de büyük final sonrası iki üç sayfalık kısımda kitaba daha yakışan bir ikinci final var, o da gönül almayı başarıyor, ama gönül kırıldı bir kere...

    İlk kez bir kitapta Katzenbach'ın önsöz yazdığını gördüm. Yazarın "insan neden suç işler, neden seri katiller var, insan neden öldürür" gibi sorularla ilgili ve kitapları üzerinden söylediği şeyler arasında en ilginç nokta abd'de bazı seri katiller yakalandığında evlerinde bu kitabın bulunduğunu öğrenmemiz. Seri katiller bu kitabın bir çok yerinin altını çizmiş. Bunu neden yapmış olabilirler diye düşününce Katzenbach'ın bir yandan da ayrıldığına en çok üzüldüğü karakter olan Douglas Jeffers'ın katilliğini anlatış biçiminin önemli olduğunu görüyoruz. Jeffers kitabın sonuna dek neredeyse susmadan konuşuyor ve anlattıkları bizim için büyük bir önem ifade etmeyen korkutucu şeyler olsa bile gerçek katiller açısından sadece kendi dünyalarına ve algılarına ait benzerlikler gördüğü ve bunların gerçekçi geldiği şeyler olsa gerek. Bir yazarın bunu başarabilmesi önemli .

    "Seyyah", Katzenbach seven herkesin okuması gereken, kusurlarına rağmen çok iyi ve gerçekçi, ürkütücü anlatımıyla, iyi bir polisiye edebiyatı örneği kesinlikle. Ancak kitabı günlerdir okurken aldığım keyif ve hissettiğim hayranlığın finalde elimden alınmış olmasının bende yarattığı etki herhalde bu incelemede görülüyordur...ne diyelim..bir dahaki sefere:) Koridor yayınları lütfen bir sonraki Katzenbach kitabı için 2 sene daha beklemeyelim.. ömür geçiyor.
  • 501 syf.
    Keyfi olmayan,
    Keyfi olmadığı gibi psikolojisi bozuk,
    Bir parçası olmadığı için hayata düşman,
    En başta kendi olmakla birlikte kimseyi sevmeyen,
    Herkesten nefret eden...
    Şu ciğersiz, cibiliyetsiz, sevimsiz dünya da beni hayata bağlayan "ne bir aşkım, ne işim gücüm, ne param var" diyen,
    İsyan etme,
    Küfür etme,
    Sevmediklerini Bi kaşık suda boğma potansiyeli olan,
    Ne geçmişe, ne bugüne, ne de geleceğe güveni olmayan,
    "Allah belasını versin bu KPSS, YDS, YKS, VİZE, FİNAL, BÜT, YAZ OKULU" diyen,
    Ben iyi güzelim ama hayat kötü ve çirkin,
    Ben böyle hayatın var ya, taaaaaaaaaa...................... (!) edeyim...
    Ne varsa kötü ve kalleş olan hep gelip beni buluyor... diyen herkes bu kitabı gönül rahatlığıyla okuyabilir.

    Okuyun ve okutun mutlaka..
    Okuduktan sonra;
    Ya düzelirsiniz ya da olduğunuzdan daha beter olursunuz..
    Ne diyim Allah şifanızı versin...
    Allah'a ve kitaplara yakın, İnsanlara ise uzak olun...
    İyi Okumalar, Güzel Paylaşımlar
  • 310 syf.
    ·1 günde·8/10
    Başlangıçta bir üçleme olarak düşünülen bu kitap 1945 ila 1948 yılları arasında yazıldı, ancak kitabın basımı için bir üç yıl daha geçmesi gerekti. Üstelik kitap İspanya’da değil, Buenos Aires’te basıldı. Bunun en önemli sebebi o sırada İspanya’da devam eden Franco rejimiydi. Yasaklanma sebebi ise kitabın aşırı müstehcen bulunmasıydı; seks ve hapishanelerdeki homoseksüellikten bahsetmesi kitabın İspanya’da basımını 1963 yılına kadar erteledi. İspanyolların ikinci Cervantes’i olarak gösterilen Nobelli yazar Cela ülkemizde pek bilinmeyen bir yazar, bunun en açık delili ise eserlerinden sadece dört tanesinin dilimize çevrilmesi. Bu çevrilen eserler içinde dünyaca en çok bilineni hiç kuşkusuz “Arı Kovanı”dır. “Pascual Duarte ve Ailesi” ise yazarı tanımak adına okunabilecek ilk kitabı bence. Diğer kalan iki kitabı ise bu iki kitap yanında son derece sönük kalmakla birlikte bana göre pek fazla okuma zevki de vermiyor.

    Kitap savaş sonrası İspanya’da yazılmış en önemli eser olarak kabul ediliyor. Yazar eserinde Franco rejimimin ilk yıllarında İç Savaş’tan çıkan Madrid toplumunun bir panoramasını sunuyor. Ancak bunu yaparken iç savaştan hiç bahsetmiyor. Bunun yerine yazar bu savaşın birey ve toplum üzerinde bıraktığı etkileri yazıyor ve bu sayede belki savaşın insan psikolojisi üzerinde ne gibi tahribata yol açacağını okura göstermiş oluyor. Yazara göre herkesin yaşamı bir romandır ve bu kitapta 300’e yakın karakter var ve dolayısıyla burada 300 tane roman olmuş oluyor. Ancak bu kitapta bahsi geçen olaylar bir roman olmanın ötesinde karakterlerin yaşamından kısa anlatılardır.

    Tarih: Madrid, 1942. İç savaş bitmiş, İkinci Dünya Savaşı’nın en civcivli anı.

    Kitap altı bölüm ve bir final bölümünden oluşuyor. Kitap 4 günlük bir zaman aralığını kapsıyor. Her bölüm günün farklı saatlerinde geçiyor: sabah, öğle, akşam, gece gibi. Kitabı okumak isteyen okurlar için tavsiyem bölümleri şu sırayla okumaları: 1,2,4,6,3,5 ve final. Gerçi zaman ve mekân kavramının fazlasıyla iç içe geçtiği, zamanın paramparça olduğu böyle bir anlatıda bu sıralama okuyucu için nispeten bir anlam ifade edeceğini düşünüyorum. Her bölümde bir ana karakter olmakla birlikte bunun yanında pek çok alt karakter de mevcuttur ve anlatılanlar hep bu karakterlerin yaşamlarından kısa kesitlerdir. Anlatılan hiçbir olayın ne başı ne de sonu var. Hiçbir karakterin bir sonraki bölümün karakteriyle bir bağı yok. Her bölüm kendi içinde münferit bir bütün. Tüm bu anlatılar arasında ilk bakışta bir uyum, bir bütünlük göze çarpmıyor. Herkesin yaşadıkları farklı çünkü ve genelde konuşmalar hep önemsiz olaylar etrafında dönüyor. Aslında burada anlatılan her şeyi bir arı kovanına benzetmek mümkün. Bir arı kovanına girdiğinizi hayal edin. Göreceğiniz şey sağ sola hızla uçup duran arılar, duyacağınız tek şey anlamsız sürekli devam eden bir vızıltı. Burada da farklı bir şey yok. Arı kovanı burada Dona Rosa’nın kafesidir ve bu kafenin müdavimleri (arıları) Madrid’in her kesiminden insanlardır. Kafe adeta bir mikrokozmoz görevi üstlenir. Buraya gelenler genelde aynı kişilerdir ve geliş saatleri de hiç değişmez. Buradaki insanlar arılar kadar çalışkan değildir. Zengin olsun fakir olsun hepsinde bir tembellik, bezmişlik, boşvermişlik, yorgunluk vardır. Ruhen çökük durumdadırlar. Genç yaşlı, zengin fakir hepsi aynı sorunlarla karşı karşıyadırlar: hayatta kalmak ve monotonluk. Bu kafeye girdiğinizde kulağına bir sürü anlamsız sıradan konuşma çalınacaktır; kim kime ne diyor, kim neden bahsediyor takip etmek çok zor. Kitapta yer alan 300 kadar insanın konuştuğunu hayal ederseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Ancak tek başına hiçbir anlam ifade etmeyen bu diyaloglar ya da kişisel öyküler ancak bir araya getirildiğinde bir anlam ifade ediyor. Her arının tek başına yaptığı iş küçük olsa da hepsi birlikte çalışınca ortaya büyük bir iş çıkar. Buradaki durum da aynıdır. Bir petekteki her bir göz bir araya gelerek peteği oluşturur. Her karakterin önemsiz gibi görünen anlatısı hep birlikte büyük bir anlatının bir parçası oluyor: İspanya’daki fakirlik ve mutsuzluk.

    Kitapta işlenen konulara gelelim şimdi. Bu toplumda herkes bir şekilde para bulmak ve karnını doyurmak, aile geçindirmek zorundadır. Parası olanlar parası olmayanlara karşı adeta Hitler’miş gibi davranırlar. Parası olmayanlar para bulabilmek adına orospuluk yapar. Fuhuş, bireyin ekonomik durumunu düzeltmek adına ilk başvurduğu eylemdir. Kendini satanlar bundan hiçbir pişmanlık duymaz, çünkü bireyin hayatta kalmaya çalışması, karnını doyurması her türlü etikten, ahlaki değerden çok daha önemlidir. Tabii erotizm burada karın doyurmak dışında farklı amaçlar için de kullanılıyor. Kimisi sırf bedensel arzularını tatmin etmek için bu yola başvururken, kimisi içinde bulunduğu sefaleti, acıyı unutmak için bu eyleme karışıyor. Aşk burada konuşulması gereken belki de en son konudur. Soyut bir düşünce haline gelmiştir çünkü. İç savaşın getirdiği belirsizlikte kimin ne zaman öleceği, ne olacağı belli değilken insanın geleceği düşünmesi ve buna yatırım yapması biraz gülünçtür. Hiçbir şey kesin değildir. Kaderin belirsizliği herkesi günübirlik yaşamaya, ister zevk versin ister acı versin anın getirdiği zevklerin tadını çıkarmaya itiyor. Zorluklar ve sorunlar herkes için geçerlidir ve zevk anı geldiğinde bunu kaçırmamak gereklidir. Kimse nereye gideceğini, ne yapacağını bilemez durumdadır. Herkes boş, amaçsız bir varoluş içinde acı çekmektedir. İnsanlar arasında iletişim problemi de had safhadadır. Aslında kimse kimseyi dinlemez, çünkü herkesin kendine yetecek kadar sorunları vardır. Yabancılaşma, yalnızlık, ikiyüzlülük savaş sonrası Madrid toplumda fazlasıyla kendini gösterir, en çok da Dona Rosa’nın kafesinde.

    Sonuç itibariyle kitabı okumak isteyen okurlar için şöyle bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Kimin kim olduğuna pek takılmayın, sadece diyaloglara kulak verin ve onları yargılayacaksanız da içinde bulundukları şartları bir kez daha düşünün. Okuması oldukça zor olan bu kitap aynı ölçüde okura büyük bir keyif veriyor. Keyifli okumalar.
  • Sevda yükü kervanlar Seni kapıdan geçerim
  • 528 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Açıkçası daha iyi bir kitap bekliyordum ama resmen Gri ve Crossfire çakması bir şey olmuş, sadece finali beğendiğimi söylemeliyim :)

    Kadın karakterimiz Ava bir iç mimar ve yeni başladığı işinde, patronu Jesse'ile yaşadığı erotik zamanlar kitabımızın ana konusu,kızımız ilk sayfadan itibaren antipatimi kazanmış durumda, sanki yıllarca amazon ormanlarında yaşamış da erkek ırkını ilk kez görüyormuş gibi abaza mı abaza bir kadındı, ilk sayfalardan itibaren iticiliğini korudu ve en sevmediğim kadın karakterler arasında zirveye yerleşti, üstelikte ağzı biraz bozuk, zaten kitapta fuck ve türevlerinden fenalık geldi türkçe yazmayayım dedim :)) içerisinde küfür barındıran kitaplar daha öncede okudum ama bu kitapta fazla ve gereksiz kullanılmıştı rahatsız etti beni , özellikle de bir kadından sürekli duymak iticiydi..

    Erkek karakterimiz Jese Ward, kendisinin büyük bir arazi üzerine kurulu malikanesi var, otel olarak kullanıyor görünüşte,ama geçmişi hakkında pek fazla bir bilgi yok, amcasından miras kalan işleri devraldığını ve ailesiyle konuşmadığını biliyoruz, fakat kendisi de en az Ava kadar abaza çıktı düz duvara tırmanan cinsinden :))

    İkili arasında dengesiz bir ilişki var, birbirlerini doğru dürüst tanımadan bu yoğunlukta bir ilişkiye başlamaları çok saçmaydı, güya Ava adamın malikanesindeki odaların mimarisi için çalışacaktı, ama ben çalıştığı günü pek göremedim, daha çok yatağında çalıştı desek yeridir :) bu arada kadının bir adım ileri iki adım geri halleri sıkıcıydı, ne istediğini bilmeyen biri , ayrıca bir sayfa önce düz duvara tırmanırken bir sayfa sonra masum bir kadın imajı çizmesi de yazarın enteresan bir psikolojisi olduğunu gösteriyor :))

    Kitap acemice yazılmış gibiydi, dili basitti, her sayfa kendisini tekrarlıyordu sanki, ama son çeyrek için aynı şeyi söyleyemeyeceğim bence final çok iyi olmuştu, Jesse'nin yaptığı işi öğrenince beni bir şok dalgası sardı, aklımın ucundan bile geçmezdi bu adamın böyle bir işi olduğu, ben daha çok yeraltı tarzında, hani mafyacık gibi bir şey düşünmüştüm ama ters köşe oldum :)

    Ava'nın yerinde olsaydım ne yapardım diye düşünüyorum ama hala cevabı bulamadım :))
  • 480 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Karakterlerin tasviri ve psikolojisi, mekanlar, cinayetler, kurbanlar... herşey bir polisiye romana yakışır biçimde. Konu, sürprizler tatmin edici. Ama sonu bu kitaba yakışmamış. Final bölümü daha iyi kugulanabilidi.