Duvarları vardı kalbimin, sana olan sevdamı daha sağlam korusun diye inşa ettiğim. Pencereler çizdim sonra önüne, sardunyalar koydum belki görür de ferahlarsın diye. Her gün sulamadım, kendime sensizligi öğrettiğim gibi onlara da susuzluğu öğrettim, dayanaklı bitkiler zaten susuzluğu da sevgisizliği de iyi bilirler. Sonra dışını boyadım gözlerinde ki maviye, mürekkep mavisi dedim ona... Sardunyalarıma sıçradı birkaç renk, olsun mavi güzel renktir, senden gelen nasıl kötü olsun ki? Fakat kapısını çizmedim sen gelince çizeceğim. Zira bilirsin, çizersem eğer açık kalacak ve ben üşüyeceğim. Ben yaza hasretim sevgilim, geleceğin zaman söyle üzerimdeki battaniyeyi kaldırıp ruhunun güzelliğini ruhuma dikeyim.
Küçüklüğümden beri gökyüzünü seyretmeyi çok sevmişimdir. Ancak çocukken hayallere dalarak seyretmezdim gökyüzünü; bulutlarla kaplı olduğunda bulutları şekillere benzetir, yıldızlarla kaplı olduğunda ise yıldızları sayardım. O gün, yıllar sonra yeniden bulutları şekillere benzetmeye çalıştım. Uzun zamandır, gökyüzüne baktığında kendi hayallerine dalmaktan gökyüzünün güzelliklerini görememiş olan ben, o gün Oflaz sayesinde gördüm.
Ve sonra ona baktım, kendi gökyüzümü onun güzel yüzünde gördüm.
"İnternetten tanıştığın bir adam, tüm arkadaşlarından ve hatta ailenden bile daha yakın olacak sana, daha iyi anlayacak seni," deselerdi, onlara kıçımla bile gülmeyi tercih etmezdim fakat gerçek, gözler önündeydi.
Onu tanıyalı henüz birkaç ay bile olmamıştı fakat o, önce hüznü taşıdığı gözleriyle, daha sonra o çok sevdiğim "hm hm"larıyla ve en önemlisi, diğer tüm insanlarınkinden çok daha güzel olan kalbi ve ruhuyla beni kendisine hapsetmişti.
Ben, ruhu güzel adama hapsolmuştum.