Ikbal Bol, bir alıntı ekledi.
 13 May 12:52 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Fırtına çiçekleri mahvedebilir, fakat tohumlarına zarar veremez. Bu, Tanrı'nın büyük işler yapmayı seven insanlara verdiği bir avuntu, ve bilginin oğulları olan bizlerin yaşam yolunda gururla ilerlememizi sağlayan bir ışıktır.

Dost Mektupları, Halil Cibran (Sayfa 45)Dost Mektupları, Halil Cibran (Sayfa 45)

Ylang-ylang (Parfüm ağacı)
Tanrıçalar ormanda dolaşıp hangi ağacın çiçekli olması gerektiğini belirleyerek onlara uygun çiçekler verirlermiş. Mabet ağacı (Plumeria), Bülbülağacı (Sesbania grandiflora), morsalkım (Wisteria), gibi ağaçlar güzel çiçeklere bürünürken bizim zavallı Ylang-ylang’a bir türlü sıra gelmemiş. Ağaçlar birbirlerine çiçeklerini gösterip övünerek “Çiçekleri olmayan ağaçları kessinler daha iyi, onlardan ancak ateş yakmak için odun olur” dediklerini duyan zavallı ylang-ylang buna çok üzülmüş. Onun üzüntüden ağladığını kimseler duymamış. Bir gün bardaktan boşanırcasına bastıran yağmur yaklaşan fırtınayı haber verince tüm çiçekli ağaçlar korkuyla hem toprağa hem de dökülmesini istemedikleri çiçeklerine sarılmışlar. Ylang-ylang korkmuyormuş çünkü kaybedecek tek bir çiçeği bile yokmuş. Fırtına devam ederken iki tırtıl çiçekli ağaçlara sığınmak istemişler ama ağaçlar onları “Siz ikiniz şüphesiz ki yapraklarımızı yiyeceksiniz, diyerek onları geri çevirmişler. Bizim yüce gönüllü, temiz kalpli ylang-ylang “Gelin”, demiş tırtıllara, “Benimle kalabilirsiniz, hatta isterseniz şu değersiz yapraklarımı bile yiyebilirsiniz ”. Birkaç gün süren fırtına dindiğinde bütün ağaçlar bu işe çok sevinmişler fakat ylang-ylang konuk ettiği dostlarını bir türlü bulamadığı için üzgünmüş, onların fırtınaya yakalanıp kaybolduklarını düşünüyormuş. Derken yaprakların arasında güzel birer kelebeğe dönüşmüş olan dostlarını farketmiş. Ylang-ylang’ın bu iyiliğini duyan tanrıçalar ona kapalıyken kanatları kapalı bir kelebeği andıran çiçeklerle ödüllendirmişler. Fakat ona sadece bu çiçekleri değil, ormandaki tüm canlıların farkedebileceği kadar güzel bir parfüm de vermişler. Böylece ylang-ylang “parfüm ağacı”na dönüşmüş

Eylül Deniz, bir alıntı ekledi.
24 Nis 11:44 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

'' Fırtına herkesin başında eser ama sadece bazılarının çiçekleri dökülür...

Bir Cihan Kafes, İclal Aydın (Sayfa 203)Bir Cihan Kafes, İclal Aydın (Sayfa 203)

Günaydın. Şu asırda yeryüzü hep kışı yaşıyor şansımıza. Her yer gözyaşı, her yer fırtına. Onat Kutlar, "Ama hep biliyoruz. Bahar mutlaka gelecek ve hep birlikte duyacağız yapraklı dalların sesini." diyor ya, umut çiçekleri yeşeriyor ruhumuzda. Ah, sevgili okur. Bütün rüzgârlara inat, şiirle gelecek bahar, şiirle yaşayacak çocuklar. Var olun.

Ferid Edgü -Dönüş Öyküsü
Niçin geldim buraya
niçin döndüm bu toprağa
dört bir yanı suyla çevrili
bu çorak adaya?
Havasına dayanamadığım
iklimi sağlığıma zararlı
ve her dönüşümde pişmanlık duyduğum
bu kara parçasına
geldim
niçin?
Burada açtım gözlerimi. Burada kapayacağım. Dediğim için. Burda. Bu adada. Bu odanın bir köşesinde. Bahçe içindeki küçük evimde. Dediğim için. Ya da kumsalın bir yerinde. Bir kaya kovuğunda. Bir deniz mağarasında. Bir kaçak gibi. Ya da tepelerinden birinde. Kurşunu alnına yemiş gibi. Dediğim gibi.
Burda açtım gözlerimi. Gözlerimi nerde açtığımı ansımıyorum. (Nerde kapayacağımı da ansımayacağım.)
Beni doğuran kadın, ölü. Çocuk belleğim ölü.
Ölünün gözleri görür mü?
Gözlerimi burda açmış olup olamayacağıma göre niçin bu dönüş?
(Bu kaçıncı dönüş?)
Bu sürekli dönüş?
Bilmiyorum.
Bir tutku mu?
Bir saplantı mı?
Toprağın çekmesi mi?
Denizin çağrısı mı?
Bilmiyorum.
Bilmeden dönüyorum.

Gemiden indim.
Elimde bir bavul.
İskeledeki memur selamladı, hatırımı sordu ve "Hoş geldiniz" dedi.
Akşam, dört bir yanı örümcek ağlarıyla sarılı eve girdim kapıyı büyük demir anahtarla açıp.
Girişte sandığın üstünde bırakılmış bir mum buldum. Sanki beni bekliyordu.
Yaktım. Mum ışığında baktım eve, örümcek ağlarına, rutubetin duvardaki izlerine.
Yatak odasına girdim. Hazır. Ama toz toprak içinde bir yatak, beni bekliyordu.
Yatağın üstündeki örtüyü kaldırdım. Pencereyi açtım. Sonra bütün pencereleri açtım. Mumu söndürdüm. Çıktım. Karnımı doyurmak için gittiğim aşevinde, şarabı yudumlarken, adını unuttuğum bir çocukluk arkadaşı geldi yanıma.
-Demek dönüldü?
-Evet.
-Toprak çekiyor değil mi?
-Hayır, toprak değil deniz.
-Aynı şey.
-Evi nasıl buldun?
-Örümcek ağları içinde.
-Eh o kadar olur.
-Camlardan bazıları kırılmış.
-Bunca yıl geçti aradan.
-Evet.
-Bu kez dönüş temelli mi?
-Bilmiyorum. Bakacağım. Belki.
-Tek başına mı?
-Her zamanki gibi.
Şaşırdı. Ya da acıdı.
-Şaşacak ne var?
-Şaşırmadım . Ama yaş... Biliyorsun hepimiz yaşlandık. (Yaşla yalnızlığın ne ilgisi var?)
-Haklısın. Yoksa köyden birini mi bulacaktın bana bakacak?
-Niçin olmasın?
Niçin olmasın?
Aşımı pişiren. Çamaşırımı yıkayan, Yatağımı yapan. Soğuk gecelerde beni ısıtan. Kıyıda balıktan dönüşümü bekleyen.

Niçin olmasın?
Oldu. Buldular.
Yeryüzünün en iyi kadınıydı.
Yüzü kızarmadan yüzüme bakmıyordu.
Gel, dediğim zaman geliyor, git, dediğim zaman gidiyordu.
Sustuğum zaman susuyordu.
Yalnız bahçede hangi çiçekleri görmek istediğimi soruyordu.
Bugüne değin ne yaptığımı sormuyordu.
Bundan sonra ne yapmayı düşündüğümü sormuyordu.
Verirsem alıyordu. Alırsam giyiyordu.
Yalnız bir gün, daha doğrusu bir akşam, soyunup yatağa girmeden önce, o tüm saflığı içinde bir söyledi ki delinmez sandığım ciğerimi deldi:
-Biliyor musun, senden önce ben burada yok gibiydim.
Biliyorum, daha çok yoksulluğun sesiydi bu.
Hiçbir şey vermemiştim bu kadına. Hemen hemen hiçbir şey. Yazın bir basma entari. Kış yaklaşıyor diye üç arşın pazen. Canım çektiğinde bir okşama. Diyelim biraz ötesi. Ne övüp göklere çıkartmıştım, ne yerip yerin dibine batırmıştım. Kendim nasıl yaşıyorsam, onu da öyle yaşatmıştım. Sessiz. Tekdüze. İlk kez evime girdiğinden, yatağımı paylaştığından beri ilk kez, doğru dürüst bir şey söylemek gereği duydum. Ama sözcükler, boğazımda düğümlendi. Yalnızca:
-Ben sana hiçbir şey yapmadım, diyebildim. Sonra, en sevdiğim, birçok kez, birçok kişiye söylemek isteyip söyleyemediğim sözcük çıktı ağzımdan.
-Bağışla!
Bana dokunmaya, bana bir söz söylemeye çekinen, canı çektiğinde kendisini sevmemi bile istemekten; değil istemekten, bunu belli etmekten çekinen bu kadın, birlikte olduğumuzdan beri ilk kez benden önce yatağa girdi. Sırtüstü uzandı. Kollarını iki yana açtı. Gözlerini yumdu.
-Sen beni bağışla ve bana bir çocuk ver, dedi.
Ada sarsılıyor sandım. Dışarda bir fırtına patladı sandım. Öylesine bir doğallıkla söylemişti ki, sanki kuruyan bir bitki dile gelmiş su vermemi istiyordu benden. Oysa, su, yaşam, güneş oydu.
Yanına uzandığımda, ona bana güvenmemesini, çünkü kendime benim bile güvenim olmadığını söyledim.
-Geldiğim gibi bir gün gene giderim, dedim.
-Biliyorum, dedi. Onun için istiyorum.

Güz yağmuruyla birlikte adadan ayrılma isteği belirdi içimde. Kışı burada geçirmekten korkuyordum. Burası: Bir ada. Dört yanı denizle çevrili. Bir denizin üstüne oturmuş. Ya deniz dibindeki kayalar çözülürse? Ya da batarsa? Bundan mı korkuyordum? Bilmiyorum. Kışın esecek, günler boyu dinmeyecek fırtınaların korkusu muydu içimdeki? Bilmiyorum.
Bir sabah, iskeleye gittim. İki gün sonra kalkacak vapur için bir bilet istedim. Bir tek bilet.
İskele memuru, önüne koyduğum parayı eliyle itti.
-Nereye gidiyorsunuz? dedi. Adamızda rahat etmediniz mi?
-İşlerimi çözümleyip döneceğim, dedim.
-Hangi işleri? Neyi çözümleyeceksiniz? Bırakın bunları. Oturun oturduğunuz yerde. Bakın, artık yabancılar da kalmadı adamızda.
-Ben sizin düşüncenizi sormadım, dedim. Ben ilk vapur için bir yer istiyorum.
-Bir yer mi? dedi iskele memuru. İlk kalkacak vapurda sizin için bir yer yok.
-Yani bütün yerler dolu mu? dedim.
-Hayır, dedi. Sizin için yer yok dedim.
-Bu ne demek? dedim.
-Bu şu demek ki, adadan ayrılmak için sizin özel izin almanız gerekiyor.
-Kimden? dedim.
-Adanın mülki amirinden, dedi.
-Ben kimseden izin almam, dedim. Eğer siz bilet vermezseniz, ben de bir balıkçı motoruna atlayıp giderim.
-Bunu size salık vermem, dedi. Başınıza bir kaza gelebilir.
Sonra kalmam için yalvarırcasına:
-Niçin gitmek istiyorsunuz? dedi. Eviniz barkınız burda. Kimse sizi tedirgin etmiyor. Bu ada sizin adanız. Doğduğunuz yer. Baba ocağınız. Üstelik şimdi çocuk bekleyen bir de eşiniz var.
-Ama bu benim seçtiğim bir yaşam değil, dedim.
-Hangimiz kendi yaşamımızı seçiyoruz ki, dedi iskele memuru. Hangimiz dilediğimiz yaşamı seçiyoruz ki?
Elimdeki parayı cebime koydum.
-Demek bana bilet vermiyorsunuz, dedim.
-Hayır, dedi.
Odasından çıkarken,
-Balıkçı teknelerini unutun, dedi. Bunu size pahalıya ödetirler.
-Ödetsinler bakalım, dedim.

Neyi ödeyecektim?
Kim ödetecekti?
Nasıl ödetecekti?
Niçin ödetecekti?
Niçin ödeyecektim?
"Kimseye bir borcum yok, ama gerekirse öderiz" dedim kendi kendime. Sonra içimden bir ses, "Ama ödenmeyecek şeyler de vardır" dedi.
"Yaşamımla öderim" dedim.
"Yaşamınla ödenmeyecek şeyler de vardır" dedi.
Kısır bir yaşam deneyimim vardı.
Bu sorunun karşılığını (neymiş onlar) sorup, cevabını veremedim.

Kumsala döndüm. Kızgın kumsala. Artık kızgın olmayan kumsala.
Kimseler yoktu.
Nereye gideceğimi bilmiyordum.
Niçin gideceğimi bilmiyordum.
Buraya, yazmamak, ölene değin yazmamak, bahçemde çiçek yetiştirip, denizde balık tutup yaşamak için dönmüştüm.
Gün batıyordu.
İki gün sonra beni adadan götürmesini istediğim vapur rıhtıma yanaşmıştı. Işıklar içindeydi.
O demir alacak ve ben içinde olmayacaktım.
"Sabah ola hayrola", dedim.
Evime doğru yürüdüm.
Bahçe kapısını açtım.
Ev ışıklar içindeydi.
Alt katın penceresine yaklaştım.
Yemek masasının başında bir adam, masanın üstüne kâğıtları yaymış, ağzında cigarası, yazı makinesini önüne çekmiş bir şeyler yazıyordu.
Karım kahvesini getirdi.
O gülümseyerek teşekkür etti.
Kahvesinden bir yudum aldı.
Sonra kâğıtları karıştırdı.
Sonra yazı makinesinin tuşlarına vurmaya başladı
Boşluğa yönelmiş
Bir makineli tüfeğin
Tetiğine basar gibi.

Üç Renk, bir alıntı ekledi.
05 Oca 14:40 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Fırtına ve kar çiçekleri öldürebilir ama tohumlan öldüremez çünkü kar onları öldürücü ayazdan korumak için sıcak tutar.

Asi Ruhlar, Halil CibranAsi Ruhlar, Halil Cibran
lokman, bir alıntı ekledi.
22 Ara 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · 7/10 puan

Kar ve fırtına çiçekleri ortadan kaldırabilir, ancak tohumları yok edemez.

Deli, Halil Cibran (Sayfa 29)Deli, Halil Cibran (Sayfa 29)
Ecem, bir alıntı ekledi.
24 Kas 2017 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Fırtına herkesin başında eser ama sadece bazılarının çiçekleri dökülür.

Bir Cihan Kafes, İclal AydınBir Cihan Kafes, İclal Aydın