• Abartılı yeme-içme ve giyme davranışlarının nedeni nedir?
    Fizyolojik faktörler olmaksızın abartılı yeme-içme ve giyme davranışları olan bireyler ‘olmadan’ yani kendisinin kendiliğindenliğini yaşamadan, ‘sahip olmayı’ gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar yani diğer bir deyişle kişiliğini tükettikleri üzerinden inşa etmektedirler.
    Oysa olmak, sahip olmaktan önce gelen bir hâldir.
  • Şüphesiz hiç birimiz bu somut
    bilgileri ve gözlemlediğimiz gerçekleri reddedemeyiz fakat sanıyorum ki insanı salt beyin yapısına göre nitelendirmek, insanı yalnızca fizyolojik tanımlar içerisine sokmak hiçbir zaman yeterli olmayacaktır.
  • Michel Foucault - Delilik, Bütünsel Yapı
    “Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir.”

    Kuşkusuz, insanların davranışında ve dilinde, toplumun belirli bir tavır takındığı bazı olgular karşısında hassasiyet göstermeyecek kültür yoktur. Bu insanlara ne tamamen hasta ne suçlu olarak ne tamamen büyücü ne de sıradan insanlar olarak davranılır.Bu insanlarda, farklılıkla ilgili ve farklılaşmaya yönelik bir şey vardır. Bizim bilimsel aklımızın, akıl hastalığı olarak, karanlık ve karmaşık olan, ilk bilinci tanımlayacağını söylemekten, kendimizi alıkoymalıyız. Bu ilk bilinç, içinde sadece deliliğin deneyiminin barınacağı boşluktur. Ne var ki, bu tamamıyla negatif biçimin altında, toplumun, değerlerini devreye sokup riske atacağı pozitif bir ilişki, alttan alta oluşmaktadır. Böylece Rönesans, ölüme ilişkin büyük saplantısından, kıyamet korkusundan ve öteki dünyanın tehditlerinin ardından, bu dünyada yeni bir tehlikeye maruz kaldı. Bu tehdit, içerden gelen dilsiz bir işgal, benzetmede bulunacak olursak, bir nevi, gezegenin gizli esnemesi türünden bir tehdittir. Bu işgal, Öteki dünyayı, bu dünyayla aynı seviyeye yerleştiren aklını yitirmiş kişinin işgalidir. Bu iki dünya, o kadar aynı hizadadır ki, fantastik bir serapta ikiye bölünenin kendi dünyamız mı olduğu; yoksa tersine, öteki dünyanın bu dünyayı ele geçirdiğini ya da sonuçta, bizim dünyamızın sırrının, haberimiz olmadan, zaten öteki dünya olmak olduğunu, hiçbir şekilde bilemeyiz. Yabancılığı, aşina olanın tam da kalbine oturtan, bu belirsiz ve ikircikli deneyim, Jerome Bosch’un eserinde, görünür bir tarzdadır: Dünya, her türlü bitkinin ardındaki kabuklu hayvanlarla, aynı anda hakikat ve yalan, yanılsama ve sır, aynı ve öteki olan, tedirgin edici ve gülünç minik canavarlarla dolup taşar. Dünyevi Zevkler Bahçesi, ne deliliğin düzenlenmiş ve sembolik bir imgesi ne de hezeyan halindeki bir hayal gücünün anlık görüntüsüdür. Bu daha çok, aklını yitirmiş kişinin mutlak farklılığına açık olmak için, kendine yeteri kadar yakın ve uzak olan bir dünyanın algısıdır. Bu tehdidin karşısında, Rönesans’ın kültürü, değerlerini sınayıp bu değerleri, trajik olmaktan ziyade alaycı bir tarzda, savaşa sürer. Akıl da kendisini ikiye bölünmüş ve kendisinden koparılmış olarak tanır: Kendini bilge sanırken, deliye dönüşür; bilgi sahibi olduğunu düşünürken, bilmediği ortaya çıkar, doğru yolda olduğunu zannederken, aklını yitirir. Bizi sonsuz aydınlığa götürdüğünü düşündüğümüz bilgi, karanlıklara karışıp yasak dünyaya girer. Rönesans boyunca hüküm sürecek bir oyun ortaya çıkar. Bu oyun, sınırlarını bilen bir aklın kuşku yüklü oyunu olmayıp Aklın yitirilişiyle hesaplaşan ve daha zor, daha riskli ve daha ciddi bir şekilde alaycı olan aklın oyunudur.
    Son derece genel ve ilkel olan bu deneyimlerin arka planında yer aldığı, birbirleriyle daha bağlantılı başka deneyimler oluşur. Burada, yukarıda sözü edilen deneyimleri ilgilendiren onaylama ve reddetme biçimlerinin, pozitif ve negatif değerlendirilmeleri söz konusudur. Hiç kuşku yok ki, 16. yüzyıl, 17. yüzyılın görmezden gelip değersizleştirdiği ve sessizliğe indirgediği şeyi, pozitif bir şekilde değerlendirip varlığını meşru görmüştür. En geniş anlamında delilik, ilk çıkışında Farklılık, Anlamsızlık ve Akılsızlık olarak ele alınan şeyin, negatif olarak değerlendirilmesinin başladığı, kültürel olgulardaki bu tortulaşma seviyesinde bulunur. Burada, ahlaki anlamlar devreye girer, savunmalar ön plana çıkar. Bariyerler yükselirken, dışlamanın tüm ritüelleri işlemeye başlar. Bu dışlamalar, içinde bulundukları kültürlere bağlı olarak, farklı biçimlerde olabilir: (“farklı” insanın, bazen köyünden birkaç kilometre uzakta, tek başına yaşadığı, Endonezya toplumlarında olduğu gibi) coğrafi ayrılık, (hapsetme eylemini uygulayan kendi toplumlarımızdaki gibi) fiziki ayrılık ya da (aynı, Avrupa’da 17. yüzyılın başında olduğu gibi) sadece dışarıdan zar zor görülebilen sanal ayrılık.

    Bu paylaşma taktikleri, deliliğin algılanmasının çerçevesini oluşturur. Şu kişi, bir delidir, demeyi olanaklı kılan tanıyıp bilme, ne o an gerçekleşen ne de basit bir eylem olmayıp bu eylemi önceleyen, belli sayıdaki işlemlere ve özellikle, sosyal mekanın, değerlendirilme ve dışlama çizgilerine bağlı olarak, bölünmesine dayanır. Doktor, deliliğe, sanki bu bir doğa olayıymış gibi teşhis koyduğunu sandığında, deliliğe ilişkin yargıda bulunmayı, işte bu eşiğin varlığı mümkün hale getirir. Her kültürün kendine özgü eşiği vardır ve bu eşik, o kültürün biçimine göre evrilir. 19. yüzyılın ortasından beri, toplumumuzda delilikle ilgili duyarlılık eşiği, kayda değer şekilde alçalmıştır. Psikanalizin varlığı, bu alçalmanın sonucu olduğu kadar nedeni de olduğu ölçüde, bu alçalmanın tanığıdır. Unutulmamalıdır ki, bu eşik, ille de tıbbi bilincin keskinliğine bağlı değildir. Deli kişi, 19. yüzyıldan önce Avrupa’da olduğu gibi, belli bir patolojik statüye sahip olmadan, son derece doğru bir şekilde kabul görüp yine de izole edilebilir. Son olarak, eşik seviyesine bağlı olmakla beraber, yine de bu seviyeden görece bağımsız olan, delinin varoluşunun, tam da kendisine karşı gösterilen hoşgörüden bahsetmeliyiz. Günümüz Japonya’sında, çevreleri tarafından deli olarak görülenlerin oram Birleşik Devletler’dekiyle dikkat çekecek ölçüde aynıdır. Ne var ki Amerika’da, toplumsal grup (özellikle aile), sapkın kişiyi kendisinin bir parçası haline getiremediği ve sadece kabul de edemediği oranda, hoşgörüsüzlük yaygındır. Bu durumda sapkın kişi ya derhal hastaneye yatırılır ya bir kliniğe kabul edilir ya da sadece ailenin yanından ayrılır. Tersine, Japonya’da çevre çok daha hoşgörülü olup hastaneye yatırma, genel kural olmaktan epey uzaktır. Savaş ve büyük kriz zamanlarında, Avrupa’daki ıslah evlerine kabul edilenlerin sayısındaki azalmanın birçok nedeninden bir tanesi de toplumsal çevrenin, bütünleşmeye yönelik normlarındaki seviyenin ciddi bir şekilde azalmasıdır. Bu durumda doğal olarak, toplumsal çevre, üzerinde büyük olayların baskısını daha az hissedip kendi içinde daha tutarlı olduğu normal zamanda olduğundan daha hoşgörülü olur. Deliliğe ilişkin tıbbi bir bilinç, bu dört seviye tarafından oluşturulan zemin üzerinde artık gelişebilir. Böylece, deliliğe yönelik algı, hastalığın kabulü anlamına gelir. Ancak, deliliğe, “akıl” hastalığı teşhisi konması yönünde, henüz herhangi bir zorunluluk yoktur. Ne Arapların tıbbı ne ortaçağdaki tıp hatta ne de postkartezyen tıp, beden hastalıklarıyla ruhsal hastalıklar arasındaki ayrımı kabul etmiştir. Her patolojik biçim, insanı bütünlüğü içinde ele alıyordu. Buna bağlı olarak, bir psikopatolojinin düzenlenmesi, bir yandan, organik patoloji ile akıl hastalıklarına dair bilgi arasındaki paylaşımı mümkün kılan, diğer yandan ise, bu iki alanı da kapsayıp bu alanlardaki olguları soyut bir şekilde düzenleyen, bir “metapatolojinin’’ kurallarını tanımlayan, bir dizi işlemi gerektirir. Akıl hastalığının bu teorik düzenlenmesi, bütün bir pratik sisteme bağlıdır: Tıp ağının oluşturulması, teşhise ve önlemeye yönelik sistemler, yardım biçimleri, tedavilerin dağılımı, iyileşme ölçütleri, hastanın kapasite noksanlığının hukuksal tanımı ve cezalandırılmadan muaf tutulması gibi, verili bir kültürde, delinin somut yaşamını oluşturan her türlü unsur söz konusudur. Bununla birlikte, bütün bunlar hala, birbirini izleyen paylaşımlar sayesinde ve tedrici bir şekilde delilik, hastalık ve akıl hastalığı olarak yeni bir kimlik kazanan, aklını yitirmiş kişinin büyük deneyimi ile arasına, gerekli mesafeyi koymak için bir toplumun aldığı önlemlerden ibarettir. Ters yöndeki hareketi de göstermek gerekmektedir. Başka bir deyişle, bir kültürün, dışladığı olaylarda, kendini bu hareket aracılığıyla, pozitif olarak ifade etmesidir. Sessizliğe gömülüp dışlanmış da olsa, deliliğin bir dil olarak değeri vardır ve bu dilin içeriği, deliliği, delilik olarak ortaya koyup reddeden şeylerden itibaren anlam kazanır. Akıl hastalığı örneğini, bizim psikolojimizin, bu hastalıkta gördüğünü sandığı yapılar ve görünüşlerle birlikte ele alalını.

    Akıl hastalığı, evrimin içinde, evrimin akışını bozan bir öğe olarak konumlanır ve gerilemeye ilişkin niteliğinden ötürü, kişiliğin arkaik biçimlerini veya çocuksu davranışlarını açığa çıkarır. Ancak, evrimciliğin, bu geriye dönüşlerde, patolojik olanın özünü ve gerçek kaynağını görmesi yanlıştır. Çocukluk dönemindeki gerilemenin nevrozlarda açığa çıkması sadece bir sonuçtur. Hastanın nezdinde, çocuksu davranışın bir sığınak olabilmesi ve bu davranışın tekrardan ortaya çıkabilmesinin, indirgenemez bir patolojik olgu olarak değerlendirilebilmesi için; toplumun, kişinin geçmişiyle şimdiki zamanı arasında, aşılamayan ve aşılmaması gereken bir boşluk bırakması gerekir. Kültür, geçmişi, kendisinin bir parçası haline getirebilmek için, bu geçmişi yok olmaya zorlamalıdır. Bizim kültürümüz de böylesi bir özelliğe fazlasıyla sahiptir. 18. yüzyıl, Rousseau ve pestallozzi örneğinde, çocuğun gelişimini takıp eden pedagojik kurallarla birlikte, çocuğa yaraşır bir dünya yaratmaya giriştiğinde; çocukların etrafında, yetişkinlerin dünyasıyla bir bağı olmayan, gerçekdışı, soyut ve arkaik bir çevrenin oluşmasına neden olmuştur. Çağdaş pedagojinin, çocuğu, yetişkinlerin çatışmalarından korumaya yönelik, benzersiz hedefiyle birlikte bütün evrimi, bir insanın, çocukluk yaşantısıyla yetişkin yaşantısı arasındaki mesafeyi daha da arttırıcı yöndedir. Böylelikle, bu evrim, çocuğu çatışmalardan sakınmaya çalışırken, yetişkini, daha büyük bir çatışmayla, çocukluğuyla gerçek yaşamı arasındaki çelişkiyle baş başa bırakır[1]. Bir kültürün, çelişkileri ve çatışmalarıyla birlikte kendisine ilişkin gerçeği, pedagojik kumullarında dolaysız olarak aktarnıayıp bu gerçeği, tutarlı bir düşsellik içinde meşrulaştıran ve idealize eden mitler aracılığıyla, dolaylı yoldan yansıttığını; buna ilaveten, pedagoji aracılığıyla bir toplumun, kendi altın çağının hayalini kurduğunu söylediğimizde (Platon’u, Rousseau’yu, Durkheim’ın cumhuriyetçi kuruntunu, Weimar Cumhuriyeti’nin pedagojik doğalcılığını örnek gösterebiliriz); bu durumda, patolojik gerilemelerin ve saplantıların, ancak belli bir kültürde mümkün olabileceğini ve toplumsal biçimlerin, geçmişle hesaplaşmayı çözüme kavuşturamayıp deneyimin güncel içeriğine dahil edemediği oranda, bu gerilemelerin ve saplantıların çoğalacağını anlamamız mümkün olur. Gerileme nevrozları, çocukluğun nevrotik doğasını açığa çıkarmayıp bu nevrotik doğayla ilişkili kuruluların gerici özelliğine vurgu yapar. Bir toplumun bağrında, toplumun ideallerinin içinde yer aldığı, çocuk eğitiminin biçimleriyle bu toplumun gerçek şimdiki zamanının ve yoksulluklarının görüldüğü, yetişkinleri tabı tuttuğu şartlar arasında, bu patolojik biçimlerin panoramasını oluşturan çatışına bulunur. Kültürel gelişmeye ilişkin de birçok şey söyleyebiliriz. Dinsel hezeyan halleri, iddiada bulunmaya yönelik sistemleri ve her zaman devreye soktukları büyülü perspektifle, toplumsal gelişmeye bağlı olarak bireysel gerilemeler şeklinde karşımıza çıkar. Bunu söylemekle, dinin, doğası gereği hezeyan halinde olduğunu ya da kişinin, mevcut dinin ötesinde, en çapraşık psikolojik kökenine döndüğünü söylemiş olmayız. Ne var kı, dinsel hezeyan, kültürün laikleşmesinin bir işlevidir. Bir topluluğun kültürü, dinsel veya mistik inançları, deneyimin mevcut içeriğine dahil etmeyi mümkün kılmadığı oranda, din, hezeyan halindeki bir inanç nesnesine dönüşebilir. Mesilelere özgü hezeyan halleri, hayaller gördürten hezeyanlı deneyim ve deliliğin dünyasına, gerçek dünyadaki parçalanmış bütünlüğü yerleştiren öfkeli çağrının aşinalığı, bu çatışmaya ve bu çatışmayı aşmaya yönelik dayatmanın alanına girer. Öyleyse, psikolojik gerilemelerin tarihsel ufku, her biri, değişik tarihsel kökenleri açığa çıkaran kronolojik bir endeksle belirtilen, kültürel temalı bir çatışmanın içinde bulunur.

    Travmaları ve savunma mekanizmalarıyla, özellikle de peşini bir türlü bırakmayan kaygıyla birlikte bireysel tarih, hastalığın psikolojik boyutlarından başka bir tanesini oluşturur görünmüştür. Psikanaliz, bu çatışmaların kökenine, mitolojinin sınırlarındaki (Freud, “İçgüdüler, mitlerimizdir” diyordu) bir “metapsikolojik” tartışmayı, yaşam içgüdüsüyle ölüm içgüdüsü, zevk ve tekrar, Eros ve Thanatos arasındaki tartışmayı yerleştirmiştir. Ancak bu, sorunun içinde birbirleriyle mücadele halinde olanları, çözüm olarak ortaya koymak anlamına geliyor. Eğer hastalık, bu çelişkili davranışların birbirine dolanmasında ayrıcalıklı bir ifade biçimi buluyorsa, bunun nedeni, çelişkinin öğelerinin, insanın bilinçdışındaki çatışmanın parçaları gibi, yan yana gelmesi değil; insanın, insana bakışından, çelişkili bir deneyim oluşturmasıdır. Bir kültürün, rekabet biçimleri, sömürü, gruplar arası çatışma veya sınıf mücadelesi olarak belirlediği toplumsal ilişkiler, insana, çelişkinin sürekli huzursuz ettiği, toplumsal çevresiyle ilgili bir deneyim kazandırır. Ekonomik ilişkiler sistemi, bağımlılığın negatif bağlarıyla, insanı diğer insanlarla ilişkilendirirken, ortak yaşamın kuralları, bu insanı benzerleriyle aynı yazgının çatısı altında toplar; ancak, çelişkili bir şekilde, bu kuralların diyalektik biçiminden başka bir şey olmayan bir mücadele içinde de aynı insanı benzerleriyle karşı karşıya getirir. Ekonomik ve toplumsal bağların evrenselliği, insana, dünyada bir vatanı olduğunu ve diğer insanların bakışlarında ortak bir anlam bulabildiğini gösterir. Ancak bu anlam, aynı zamanda sadece kinle yüklü de olabilir. Bulduğu vatan ise, kendisini bir yabancı olarak tanımlayabilir. İnsan, insan için kendi hakikatinin yüzü olduğu kadar ölümünün ihtimalidir de. Toplumsal ilişkilerinin istikrara ve tutarlılığa kavuşacağı kardeşlik statüsünü, insan bir tek, imgelem dünyasında bulabilir. Öteki, her zaman sadece, yaşamın ve ölümün diyalektiğinin belirsiz ve tehlikeli kıldığı bir deneyimde devreye girer. Ailevi karşıt değerliliğin çekirdeği olan Oidipus kompleksi, bu çelişkinin bir nevi indirgenmiş halidir. Çocuğu ailesine bağlayan bu aşk ve nefret karışımı duyguyu, çocuk, içgüdülerinin ikircikli bir durumu olarak kendinde taşımaz; bu duyguyla bir tek, çocukların yaşamının, ailelerin ölümü demek olduğu eskimiş temayı, kendi davranışlarında gizlice keşfeden ailelerin davranışı tarafından belirginleşmiş, yetişkin dünyasında karşılaşır. Dahası da var: Savaşların yol açtığı nevrozları düşünen Freud’un, 18. yüzyıl Avrupa’sının hala eski iyimserliğinin yer aldığı yaşam içgüdüsünün yanında, psikolojiye ilk kez negatifin gücünü kazandıran ölüm içgüdüsünü keşfetmesi, rastlantı değildir. Freud, savaşı anlatmak istiyordu; ancak, esas savaşın kendisi, Freud düşüncesinin bu dönemecinde, düşselleşiyordu. Belki de bizim kültürümüz o çağda, kendisi için gayet açık bir şekilde, kendi çelişkilerinin deneyimini ediniyordu. Buna göre, dayanışmayla ilgili eski rüyadan vazgeçmek, insanın insanla ilgili, saldırganlık ve nefret tarzında yaşanan negatif bir deneyime sahip olabileceği ve olması gerektiğini kabul etmek gerekiyordu. Psikologlar bu deneyime karşıt değerlilik adını verip bu deneyimde içgüdülerin çatışmasını gördüler. Bir sürü ölü mite ilişkin mitoloji de denilebilir.
    Son olarak, aynı istikamete yönelişleriyle marazi olgular da patolojik dünyanın özgün bir yapısını işaret eder gibi görünmüşlerdir. Bir fenomenolog da bu dünyayı incelemeye kalktığında, aynı anda bu dünyanın hem hastanın fantezi yüklü ve hezeyanlı, keyfi bir varoluş halinde kapandığı, içine girilmez “mahrem bir dünya” olduğunun çelişkisini hem de, bu dünyanın, hastanın terk ediliş olarak kendini adadığı, dayatmacı bir dünya olduğunu, görebilirdi. Bu çelişkili yansıtma, hastalığın belli başlı hareketlerinden birini oluşturur. Ne var ki, bu patolojik biçim, sebep olduğu gerçek çelişkiye oranla, ikincil bir öneme sahiptir. Bu patolojik biçimin temelinde yer alan determinizm, içinde yer aldığı dünya tarafından büyülenmiş bir bilincin gizemli nedenselliği değil, ortaya çıkardığı çelişkilere, kendiliğinden bir çözüm bulamayan bir dünyanın somut nedenselliğidir. Hezeyan sırasındaki fantasmanın yansıttığı dünya, eğer kendisini yansıtan bilinci hapsediyorsa, bunun nedeni, bilincin kendi kendine bu dünyaya saplanmış olması, varoluş olanaklarından kendisini arındırmış olması değil, bu bilincin özgürlüğünü yabancılaştıran dünyanın, bilincin deliliğini de görememesidir. Marazi bilinç, hezeyanlı bir dünyaya kapılarını açarken, hayal gücünün dayatmasından ötürü kendiyle bütünleşmez, gerçek bir dayatmaya maruz kalarak, ne olduğunu bilmeden bu gerçek dayatmayla karşılaştığı, marazi bir dünyaya sığınır. Nedir, gerçeklik kendisinden kaçmaya çalışılarak aşılamaz. Makinelerin dünyasına ve insanlar arasındaki dolaysız duygusal ilişkilerin sönükleşmesiyle bağlı olan, yaşadığımız çağdaki delilikle ilgili çok söz söyleniyor. Kuşkusuz böyle bir bağın olduğu doğrudur ve marazi dünyanın günümüzde sıkça, mekanik ussallığın, duygusal yaşamın süreğen doğallığını dışladığı bir dünya görüntüsüne sahip olması bir rastlantı değildir.Yine de hasta insanın, içinde kaybolduğu şizofren bir dünyayı yansıttığı için kendi dünyasını makineleştirdiğini söylemek saçma olur. Bu insanın şizofren olduğunu söylemek bile yanlış olur; zira kendisi için kendi gerçek dünyasının dayatmasından kaçabilmesinin tek yolu budur. Doğrusu, insan kendi dilinde olup bitene yabancı kaldığında, ekonomik ve toplumsal zorunlulukların kendisini zorlamasından dolayı, kendi etkinliğinin ürünlerine ilişkin insancıl ve canlı bir anlam bulamayıp bu dünyada da yersiz yurtsuz kaldığında şizofreni türünden patolojik bir biçimi olanaklı kılan bir kültürde yaşıyor demektir. Gerçek bir dünyada yabancı olup herhangi bir nesnelliğin artık garanti edemediği “mahrem bir dünyaya” sürülmüş durumdadır. Öte yandan, bu gerçek dünyanın dayatmasına maruz kalmış bir halde, kaçıp sığındığı dünyayı bir yazgı olarak duyumsar. Çağdaş dünya, şizofreniyi olanaklı hale getirir ama dünyadaki olayların dünyayı insansız ve soyut bir yere dönüştürmesinden dolayı değil; kültürümüzün, insanın dünyada kendini kaybolmuş hissetmesine yol açan, dünyayı okuma şeklindendir. Sadece, varoluş şartlarının gerçek çatışması, şizofren dünyanın çelişkilerine yapısal bir örnek teşkil edebilir.
    Özet olarak, hastalığın psikolojik boyutları, bir takım safsatalar olmadan, özerk olarak ele alınamaz. Kuşkusuz, akıl hastalığım, insanın ortaya çıkışına, bireysel ve psikolojik tarihe ve varoluş biçimlerine bağlı olarak konumlandırabiliriz. Ne var ki, psikolojik yapıların evrimi, içgüdüler teorisi ya da varoluşsal antropoloji türünden, mitsel açıklamalara başvurmak istemiyorsak, hastalığın bu değişik yönlerinden varlık bilimsel biçimler türetmemeliyiz. Gerçekte, olanaklılığının boş açılımıyla birlikte akıl hastalığının, gerekli görünüşlere sahip olduğu tek somut apriorinin keşfedilebileceği yer, bir tek, tarihin kendisidir.

    Sonuç:
    Akıl hastalığını ilgilendiren, fizyolojik ve anatomik, patolojik sorunlarla şifa tekniklerine bilerek değinmedik. Bunun nedeni, psikopatolojik analizin, yukarıda saydıklarımızdan olgusal ve kural gereği bağımsız olması değildir. Diensefalon merkezlerin fizyolojisiyle ve duygusal yaşama ilişkin düzenleyici rolleriyle ilgili yeni keşifler, psikanalitik stratejinin gelişimiyle ilgili Freud ve Breuer’in ilk deneyimlerinden beri oluşan birikim, bunun tersini kanıtlamaya yeter. Ne var ki, fizyoloji ne de terapiye ilişkin olan, akıl hastalığı psikolojisinin çözümleneceği veya ortadan kalkacağı bu mutlak bakış açılarına sahip olamaz. Bayie, genel felcin özgün lezyonlarım keşfedeli neredeyse yüz kırk yıl oldu ve semptomatolojisinin başlangıç evrelerinde, hemen hemen düzenli bir şekilde bir büyüklük hezeyanı gördü. Bugün hala, böylesi lezyonlara eşlik edenin, neden özellikle hipomanik bir coşkunluk olduğu bilinmiyor. Eğer psikanalitik müdahalenin başarısı, nevroz “gerçekliğinin” ortaya çıkmasıyla tek ve aynı şey ise, psikanalitik müdahale bu “gerçekliği”, aynı zamanda bu sonuncusunu da içine kattığı yeni psikolojik drama aracılığıyla gün yüzüne çıkarır.
    Öyleyse, deliliğin psikolojik boyutlarının, bu boyutların dışında yer alan bir açıklama veya indirgeme prensibinden itibaren bastırılması mümkün olamaz. Yine de bu boyutlar, yaklaşık iki yüzyıldır, Batılı insanın kendi kendisiyle kurmuş olduğu bu genel ilişkinin içinde yer almalıdır. En dar açıdan bakıldığında bu ilişki, Batılı insanın, içinde biraz şaşkınlık yaşayıp fazlasıyla kibirli olduğu ve unutmaya yönelik temel yetilerinin bulunduğu, işte bu psikolojidir. Daha geniş bir açıdan yaklaşıldığında ise, içsel hakikati elinde tutmakla yükümlü olan, her türlü kendilik bilinci ve mümkün olan her tür bilginin karşısında, son derece zayıf düşüp alaycı ve pozitif olan bir homo psychologicus’un, bilgi biçimleri olarak ortaya çıkmasıdır. Son olarak, en geniş açıklığa yerleştirildiğinde, bu ilişki, insanın, hakikatin hakikati olan bu temel postulatın içinde yabancılaştırdığı hakikatle olan ilişkisinin yerine ikame ettiği bir ilişki olur. Felsefi olarak mümkün her türlü psikolojiyi meydana getiren bu ilişki, uygarlık tarihimizde ancak belli bir andan itibaren tanımlanabilmiştir. Bu an da Akıl ve Akıldışının büyük hesaplaşmasının, özgürlük boyutunda gerçekleşmesinin sona erdiği ve aklın, insan için etiği değil doğayı temsil etmeye başladığı andır. Bu durumda delilik, doğanın doğasına dönüşmüş olur, başka bir deyişle, doğayı yabancılaştırıp determinizmi içine hapseder; özgürlük ise, doğanın doğasına dönüşür; ancak bu dönüşüm, doğanın yabancılaştırılamaz özü, gizli ruhu anlamında gerçekleşir. İnsan ise, delinin yazgısını paylaşmak ve oluşturduğu boyutta bulunmak yerine; kendi doğal varlığı içinde şuna ve buna, deliliğe ve özgürlüğe dönüşüp kendi özünün ayrıcalığı sayesinde, doğanın doğası ve hakikatin hakikati olma hakkına sahip olur.
    Psikolojinin, deliliğe hiçbir zaman egemen olamamasının iyi bir nedeni vardır. Buna göre, psikolojinin dünyamızda var olabilmesi için deliliğin kontrol altına alınıp sahneden çıkarılmış olması gerekiyordu. Delilik, arada sırada çarpıcı bir şekilde Nerval’in, Artaud’nun, Roussel’in ve Nietzsche’nin eserlerinde tekrardan ortaya çıktığında; bu kez psikoloji sessizleşir ve anlamını, “psikologlar”ın başlı başına varoluşlarının, zahmetli unutuştan dolayı çağdaş insanı cezalandırdığı bu trajik parçalanmadan ve özgürlükten ödünç alan bu dilin karşısında hiçbir söz söyleyemez.

    Deliliğin Tarihi
Akıl ve Akıl Bozukluğu – Klasik Çağda Deliliğin Tarihi

    [1] Belki de, Freud tarafından, gizil evre olarak ortaya konulan ve libidonun mitsel geri çekilişine bağlanan bu olgunun kökeni, bu çeşitliliğin içinde ve bu iki yaşam biçimini ayıran hoşlukta bulunur.
  • özdeşlik teorisi identity theory >>Zihin felsefesinde, zihinsel durumlarla beyin etkinliklerinin özdeş olduğu, yani her zihinsel olayın veya durumun belirlenebilir fizyolojik bir beyin durumuyla özdeş olduğu savı. Zihnin doğasının öz itibariyle maddi olduğunu savunması ölçüsünde bu sav, bir tür monistik materyalizmdir ve bu haliyle zihinsel olayların maddi bedenden ayrı manevi tözden oluştuğunu savunan klasik düalizme alternatiftir. Ancak özdeşlik teorisi, zihinsel terimlerin belli şekillerde davranma eğilimlerini temsil ettiğini savunan davranıçlığın eksiklerini tamamlamak için geliştirilmiştir. Temel fark, davranıçlığın gözlenebilir davranışlara odaklanarak zihinsel durumları reddetmesine karşılık, özdeşlik teorisinin zihin durumlarını kabul etmesi, ama bunları beyin etkinlikleriyle özdeşleştirmesidir. Özdeşlik teorisine yönelik olarak, mekan içindeki yerinin belirlenebilirliği, nesnel gözlenebilirlik ve niyet açısından zihinsel tanımlarla maddi tanımların özdeş olmadığı; inanma, varsayma, korkma gibi etkinliklerin maddi beyin etkinlikleri değil, zihinsel etkinlikler olduğu; zihinsel tanımları maddi tanımlara indirgeyerek zihinsel tanımları ortadan kaldırdığı ("canım yanıyor" yerine "C-sinir lifleri aktif duruma geçti," ya da "mutluluktan uçuyorum" yerine "x sinir iletici salgı düzeyim yükseldi" gibi); ve zihinsel olguları biyolojik sistemlere indirgediği şeklinde çok çeşitli eleştiriler ortaya konmaktadır.
  • "Çok sesli bir melodi, tek tek notaların toplamından cok daha fazlasıdır."

    (Fizyolojik psikolojinin ilkeleri'nden psişik sonuçlar yasası ve yaratıcı sentez ilkesi üzerine orijinal kaynak metin)
  • Maslow insanın gereksinimlerini beş temel kategoride toplamıştır. Ancak en temel ihtiyaçlar giderildikçe sonrasında daha üst seviyede yer alan diğer ihtiyaçlar da giderilebilir Maslowa göre.

    1.Fizyolojik gereksinimler (besin, su, cinsellik, uyku gibi)
    2.Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği gibi)
    3.Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık gibi)
    4.Saygınlık gereksinimi (kendine ve başkalarına saygı, güven, başarı gibi)
    5.Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü gibi)

    Ekonomik gereksinimlerin karşılanması en temel ihtiyaçlarımızdan birisidir. Bunun bir problem olmaya başladığı veya bu riskin olası olduğu durumlarda bile stres yaşayıp depresyona girebiliriz. Kaygı yaşanıp, panik atakların tetiklenmesi olasıdır.

    Kriz odaklı korku nedeni ile kişi yoğun kaygı ve korku yaşayıp öfke ve endişeye kapılabilir, kaçınma ve sakınma davranışları geliştirebilir, isteksizlik ve güvensizlik yaşayıp, kendisini yakın çevresinden soyutlayabilir.

    Ekonomik kriz yaşanan dönemlerde eşler arası çatışmalar sonucunda boşanmalarda artış gözlendiği, fiziksel sorunların arttığı, cinsel sorunların uyku bozuklukları ve aşırı stresin gözlendiği bilindik şeylerdir.

    Öyle ise ne yapmalı?...


    https://panikataksite.wordpress.com/...k-kriz-ve-psikoloji/
  • Bu yazı aynı zamanda BİMER aracılığıyla Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına da gönderilmiştir.



    KİTAP İNCELEME YAZISI



    Kitap Adı : Kişilerarası iletişim

    Yazarı : Prof.Dr.Demet Gürüz

    Doç.Dr. Ayşen Temel Eğinli

    Yayıncı : Nobel Yayın

    Baskı : Eylül 2017 6.Baskı / 334 Sayfa





    Bu kitabın ben Kasım 2008’de yapılmış, 245 sayfa 1. baskısını sahaftan alarak okudum. 6.baskısı yapılmış ve 334 sayfadır.

    Önce toplumsal tespitlerimi sunayım, sonra da kitap hakkındaki görüşlerimi aktaracağım.

    Biyolojik rahatsızlıkların dışında birçok uyumsuzluk, olumsuzluk ve doyumsuzluğun nedeni, iletişim arızalarıdır. Kaldı ki, iletişim eksikliği ayrıca bireylerin psikolojik dengesini bozmakta bu da dolaylı olarak biyolojik ve fizyolojik durumu da etkilemektedir. (Kalp çarpıntısı, mide ağrısı, burun kanaması gibi.)

    Demek ki iletişim becerileri birey ve toplum yaşamında, peynir, ekmek, su, hava kadar önemli. Öyleyse öncelikle bu alanda devlet politikasına önerilerimi sunayım.

    Bu kitap dil ve içerik olarak harika. Doğru anlaşılıp uygulandığında; komple vücudu temizleyen bir serum gibi.

    İlave olarak, bir aile içi iletişim kitabı da belirleyerek lise 3. Sınıflarda ders kitabı olarak okutulmalıdır. 4. Sınıfta üniversiteye hazırlanacak olan genç vakit ayıramayabilir.

    Üniversitelerin istisnasız tüm bölümlerinde, ana dal durumuna göre en az bir dönem okutulmalıdır.

    Sosyal yaşamdaki karşılığına gelince; otobüse binen, aracı kullanan, pazarda satış yapan, sınıfta ders anlatan, markette alışveriş yapan, telefonla destek sunan, epostaları okuyan, bürosunda, masasında, makamında hizmet sunmak için yurttaş bekleyen.... Kısacası en az iki bireyin birlikte olduğu kurum, mevki, mekân ve makamda görev yapan ve bu göreve talip olanların kesinlikle okuması gereken bir eser.

    Kanı temizlemek, hijyenik beslenmek, güzel giyinmek ve en hoş kokulu parfümlerle temizlenemiyor insan.

    Bireylerarası iletişim ağının da en az gürültülü hale getirilmesi gerekiyor.

    Bundan 25 yıl önce, yılda ortalama 28 bin aile boşanarak dağılıyordu. Bunun öncü ve artçı sarsıntılarını da hesaba katarsanız, olağanüstü bir vaka. Bugün ise yılda ortalama 250 bin aile boşanıyor, dile kolay.

    Peki bu sayıyı nasıl en aza çekebiliriz. Kaynakta önlemleri artırıp, planlı eğitim sunarak.

    Toplumun ilk hücresi aile kurumunun kuruluş niyeti, söz kesme ile başlıyor. Sonra bu nişan töreni ile pekiştiriliyor. Nikâh ile de resmen tescilleniyor.

    Benim önerim; nikah memurluklarında ayrıca nişan masası da kurulmasıdır.

    Önceleri zorunlu değil gönüllü olarak pilot uygulama ile işleyebilir bu masa.

    Nişanlanan gençler bir forum doldurarak, nişanlandıklarını ve tahmini evlenme sürelerini de beyan ederler. Böylece devlet, evlenmeden önce, kaç ailenin daha kurulmakta olduğunu istatistik verisini görür, planlamalarında dikkate alır. Fakat hepsinden önemlisi, bu nişan döneminin başarılı ve mutlu bir evlilikle noktalanması için eş adaylarını bilgi, moral ve motivasyon olarak hayata hazırlar.

    Adaylara duygudurum testi de uygulayarak ileride çıkabilecek sorunlara odaklanır.

    Evlilik okulunda en az 50 saat ders görmelerini zorunlu tutar.

    Önermiş olduğum bu kitapla birlikte, aile içi iletişim, aileye genel sağlık bilgileri, hayatın anlam arayışı, aile ekonomisiyle ilgili kitapları ücretsiz veya maliyeti bedelinde eş adaylarına sunar.

    Ayrıca kendi imkânları ile temin edebilecekleri 50 kitaplık bir liste de hazırlayabiliriz.

    Eşlerin birbirlerini daha iyi tanımasına, kaynaşmasına yardımcı olur.

    Tüm bu zaman sürecinde eş adayları, her şeye rağmen evliliğe karar verememişlerse, nişan masasına giderek iki imza ile nişanı iptal ettirirler.

    Sonuçta taraflar da kazanır toplum da, adalet mekanizması da bu tür sorunlarla kilitlenmemiş olur.

    " yanlış anlaşıldım, vurgum o değildi, cümlemi cımbızlayarak bağlamından koparıyorsunuz, mecazi anlatımlarımı sözlük karşılığı ile tartıyorsunuz, içinde bulunduğunuz duygudurum hali ortak bir nokta bulmamıza engel, beş kez arıyorum bir kez geri dönüyorsunuz, tren kaçtıktan sonra biletimi göndermenin ne faydası var....” gibi cümleler kuruyor veya bunlara cevap vermek zorunda kalıyorsanız bu kitap size ve çevrenize kalıcı bir yol haritası belirleyecektir.

    Bilimsel alıntı ve anlatımlar ilk etapta sıkıcı gelebilir. Fakat çok yönlü ve birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünerek okuduğunuzda akıcı hale geliyor.

    Bir kitapla elbette iletişim sorunları anlatılamaz ve çözümlenemez.

    Takviye olarak sosyoloji ve psikoloji temalı diğer kitapların da okunması önerilir.



    Başka bir kitap inceleme yazısında buluşmak dileğiyle



    Ali Rıza Malkoç

    25.03.2018

    #armozdeyis

    http://www.arm.web.tr