motorunun gidonlarında asılı duran mavi, naylon sırt çantasını fırlattı bana doğru.
çantanın içinde, her birimiz için yeni giysiler, yirmi dolar nakit para, bir kese dolusu altın drahmi ve bir paket de iki kat krema kaplı bisküvi vardı.
“senin bu aptal şeylerini istemi—”
kıvırcık, “teşekkür ederiz, tanrı ares,” diye lafa karıştı, bana da bir kırmızı-alarm bakışı fırlattı. “çok teşekkürler.”
“oh, oh,” dedi. “ölüp kalmamışsınız oralarda.”
“bunun bir tuzak olduğunu biliyordun,” dedim.
ares pis pis sırıttı. “o kötürüm demirci, herhalde birkaç çocuğu yakaladığını görünce şaşırmıştır. bu arada, televizyonda çok iyi gözüküyordunuz.”
“annabeth, sen benimle...”
“dalga mı geçiyorsun?” annabeth sanki çıldırmışım gibi bakıyordu bana. yanakları kıpkırmızı olmuştu.
“şimdi sorun ne?” diye sordum.
“ben...seninle şeye mi gideceğim, şu ‘heyecanlı aşk yolculuğu‘na? ne kadar utanç verici bir durum. ya birileri beni görürse?”
“babamın bunu bir mucize olarak görmesi gerekirdi, değil mi? insan en azından bir fotoğraf falan çeker. ama hayır, o ne yaptı, benden başına gelen en kötü şey olarak bahsetti hep. ben beş yaşındayken evlendi ve athena’yı tamamıyla unuttu. ‘normal’ bir kadınla evlendi, iki de ‘normal’ çocuğu oldu. sonra da sanki ben hiç yokmuşum gibi davranmaya başladı.”